4. yaş günüm, bir koltukta neredeyse boyum kadar bir bebekle oturuyorum. Annemle babaannem almış, “Baban aldı” demişler. Sımsıkı sarılıyorum bebeğe… Doğum günüm, ama yüzümde bir donukluk… Babamı yeni almışlar “içeri”, ama ben babamın neden eve gelmediğini, hediyesini neden kendisinin veremediğini anlamlandıramıyorum. “Baban askere gitti” demişler, ama üzüntüden bir deri bir kemik kalmış annemin, sık sık babaannemle birbirlerine sarılıp ağlamaları iyiye işaret değil. Babam henüz gözaltında o dönem, “kaybedilme” riskiyle beraber… Evimizdeki “amcalar” yeni gitmiş yanlarında sırf Kiril alfabesi ile yazılmış diye Rus bestecilerin plaklarını da götürerek… Babaannem de dâhil olmak üzere eve gelen, bana bakmaya gönüllü olan herkese düşman kesiliyorum, babamdan ayrı kalmaya alışamamışken anneme yapışmak ve ondan hiç ayrılmamak istiyorum çünkü…
Sonrasında Metris zamanları… Camın iki tarafında farklı renkte kıyafetler giyen “askerler”in eşliğinde telefonla konuşulan, o dönem babası yine “askerliğini” yapan arkadaşımla mutfaklarını salondan ayıran camın iki tarafına geçip telefonla onun benden çamaşır, atlet gibi birtakım ihtiyaçlarını istediği, benim hüzünlü bakışlar arasında başka bir ihtiyacı olup olmadığını sorduğum oyunlarımıza konu olan “ziyaretler”… Yolculuklar sırasında “Şiki Şiki Baba” da dâhil olmak üzere ezberlenen minibüs seçkileri… En azından açık görüş olduğunda annem veya babaannem tarafından eline gizlice sıkıştırılan hediyeleri kendisinden alabildiğim babamı neden daha uzun süre göremediğimi anlayamadığım dönemler… Babam “çıktıktan” sonra gerçekten askere gitmek zorunda kaldığında herkese “Babam 2. askerliğini yapıyor” diye anlattığım için ilkinin askerlik değil mahpusluk olduğunu söylediklerinde dehşete düşüp, babamın kötü bir insan olmadığı için neden hapse girmiş olabileceğini anlayamadığım gibi…
Ve mektuplar… Daha okuma yazma bilmezken tanıştığım… anneme tekrar tekrar okuttuğum mektuplar… Babamın mektuplarında yazdığı şiirlere özenip yazdığım “bir ağacı tek başına sürükleyebilmenin” zorluğundan dem vuran şiir denemelerim, babamın aktardığı kadarıyla koğuştakilerin de diline dolanan… Babamla mektup aracılığıyla uğraştığım satranç problemleri… Hâlâ saklayıp ara ara çıkarıp okuduğum, her dönem farklı anlamlara bürünen mektuplar…
Eşi Tayfun Kahraman’ın Gezi Davası’nda yargılandığı Meriç Demir Kahraman’ın 11 Aralık’ta Fayn.press’de yayınlanan “Bir Göktaşının Görünmeyen Yüzü” yazısını okurken tüm bunlar kare kare aklıma düşüyor. Zaman farklı olsa da yaşananlar çok benzer… Herkesin babası akşam eve dönerken annenle ne zaman döneceği belli olmayan babanın yolunu gözlemek, rutin hapishane ziyaretlerinin “süslediği” bir yaşam sürdürmek… Zamansız bir şekilde, bir anda büyümek… büyümek zorunda kalmak… Zaten çok üzüldüğünü bildiğin anneciğine kıyamayıp “yaramazlık” yapmamak, diğer çocuklar gibi tutturmamak, isteklerine sahip çıkmamayı, onları ertelemeyi/yok saymayı öğrenmek…
Peki tüm bunların sorumlusu kim? Bizler bunları neden yaşamak zorunda kaldık? Biz, 12 Eylül çocukları, hesap sorabilmiş, direnebilmiş olsak Vera ve onun gibiler olmayabilir miydi? En azından kendi deneyimlerimizi paylaşsak, her şey daha farklı olabilir miydi? Toplumumuzda köklü bir demokrasi mücadelesi geleneği ve kültürünün eksikliği miydi örgütlenmemizi engelleyen, yoksa “örgüt” kavramının “organizasyon” anlamından sapıp “terör” ve “kötülük” ile bir tutulmasından mıydı? Politik söylem ve eylemin tamamen politikacı esnafına terk edilmesinden miydi? Gitgide toplumda artan korku ve sindirilmişlik kültürünün pekiştirilmesi miydi? Gezi ile baskıya yönelik bir karşı koyuşun, direncin olduğu ancak bunun yaygın ve sürekli bir kültüre dönüşmemiş olduğunu gördük. Ancak bu eksikliğin devletin gücünü denetleyebilecek mekanizmaların yokluğunda, hukukun sadece siyasi bir araç olarak kullanılmasına ve korku yönetiminin güçlenmesine yol açtığını, böylece bireylerin ifade özgürlüğü ve temel hakları tehdit altına alındığını da görmemiz ve harekete geçmemiz gerekmiyor mu?
Ben –ne kadar bu şekilde addedilebilirse– şanslıydım(!); 18 ay sonra eve dönebildi babam… Döndüğü gün beni anaokulundan almaya gelmişti. O gün ikindi kahvaltısında en sevdiğim şey vardı: Sarelleli ekmek! Bir kenara fırlatıp babamın boynuna atlayışımı hatırlıyorum, daha dün gibi…
Dilerim, Vera da en kısa zamanda atlar babasının boynuna…

Bir “Metris Mektubu”…
* Aşağıda yer almakta olan ise, “Küçük Gökçe”nin babasının “o günlerde”ki notlarının redaksiyonundan ve “bir parça” da “güncellenmesi”nden ibarettir;
“Askerde” bildiği babasının “asker mektupları” arkadaşı… Küçük kızım… Okuma-yazmayı öğrenmeden henüz, “mektuplaşmayı” öğrenmiştir…
Mapusane yollarında, “ziyaret” kuyruklarında “yetişmiş” küçüğüm… Farkına bile varamadan “büyümüş”… habersizce…
12 Eylül çocukları… Kimi “yitik”, kimi “mapus” babalarla ve/ya analarla büyüdü… Parçalanmış aileler, “bir yerlerde” yitirilmiş anne ve/ya babalar..! Ve postallar… ve gece yarısı operasyonları… ve silah şakırtıları… 12 Eylül çocukları… O çocukluk günlerindeki “o görüntüler”, o travma yaşamları boyunca peşlerini bırakmayacak!..
Ve küçük kızım… O zamanlar onun için yalnızca “askerlik” ve “ev” vardır. Hayat ikisi arasında geçer. “Askerlik”, yani babasının “işi”; yani babasının “yaşadığı yer”..! Onun için “zorunlu” bir iş, bir “görev” olanın, ailesi için –o günlerde pek çok aile için olduğu gibi- bir “tutsaklık” olduğunu, yıllar sonra “keşfedecektir” ancak..! Tıpkı babasının “adını” ancak “ziyaret”te, dört yaşında “öğrendiği” gibi…
Oyunları, yaptığı resimler, “mektupları” hep “askerlik” ve ziyarete dairdir. Askerler; “cam”ın bu tarafında yeşil, o tarafındaysa mavi giyinen “askerler”… Ve babasını elinden almış olanlar da onlardır. Ve zaten o günlerde hemen herkes, her gördüğü babasını elinden almış olanlardandır: Babasından sonra evlerine “çöreklenmiş(!)” olan babaannesi ya da diğer “gelen-gidenler” vb. gibi… Dört yaşına gelinceye, “babası gidinceye” dek doğru-düzgün bir fotoğrafı bile olmamıştır!..
Ortada bir “ceza” var gibidir; ama kime, ama niye?..
Ve bir gün babası anaokuluna gelip “her şeyin” bittiğini, “kâbusun” sona erdiğini kucağına alıp da söyleyene dek sürer bu hayat..!
O çocuk bütün bunları yaşamak zorunda mıydı? Ayrılıkların anlamını bilmesi, öğrenmesi zorunlu muydu? “O hayat” yaşanmaya değer olup olmadığına bakılmaksızın büyüyemeden “yaşlanan” onca çocuğa dayatılmıştı!.. “O hayatın” o küçük dünyalarda barınamamasından doğan karşıtlık zorlu, yaralayıcı olabiliyordu. Yenilgileri getiriyordu, kaçınılmaz olarak…
“O günlerin” hafızasında bir “askerlik masalı” kadar uzakta, uzağında kalmasını ne kadar çok isterdim oysa…
Çocuklara “yanlış” bir hayatı dayatarak “doğru” bir dünya kurulabilir mi peki?.. Halbuki “dünyanın umudu”, “geleceğimiz” değil miydi çocuklar? İşte tam da bu yüzden devletin ideolojik dayatma ve endoktrinasyonlarına maruz kalmıyorlar mıydı..? Birer özne değil de şekillendirilmesi elzem “nesneler” oldukları varsayımıyla… Böylesi “karanlık” zamanlarda “hikmet-i hükümet” doktrini uygulamaları ve rövanşist tahakkümle daha da artar, ağırlaşır çocuklar üzerindeki bu kötücül tasarruflar…
Aralarda hep hüzün dolaşır ama…
Bu topraklar çünkü, tarih boyunca hep “yangın yeridir”… En çok da çocukları “yakar”…
Velhasıl o yangınlar her daim, hep “tüter”…
12 Eylül çocukları… Kayıp kuşak..! “Özgürce” yaşamaları için bu kuşağa hiçbir “şans” tanınmadı!.. Hayal gücünü serbest bırakacak kadar bile…
Hangi kuşağın yaşadığı “en karanlık” dönemdir, tartışması abes, abuk bir tartışmadır!..
Çünkü “kayıp nesiller” coğrafyasıdır bu topraklar…
“Rüyamda bir koyun,
Yanıma yaklaşıp sordu:
– Allah korusun yavrunu
Nasıldı tadı kuzumun?”
Hovhannes Tumanyan, 24 Aralık 1917.
* İlk resim: Görüş dergisi, Şubat 1987, 3. sayısı kapak detayı. Uluslararası Af Örgütü’nün Arjantinli ilkokul çocuklarına Türkiye’deki siyasi tutuklular için yaptırdığı resimlerden…
