Picasso BarisGüvercini 1949Farklı kesimlerin bakış açılarındaki derin ayrılıklardan dolayı tarafların bir türlü adını koyamadıkları bir süreç yaşıyoruz bu günlerde.

Kim ne düşünürse düşünsün, halledilmeye çalışılanın “Kürt sorunu” olduğunu herkes biliyor.

Mecliste bir komisyon kurularak çalışmaya başladığına göre, “çözüm süreci” diye adlandırılan ve her şeyin yolunda gittiği zannedilirken bir sabah devletin masayı devirmesiyle başarısız kılınan ilk deneyimden bu yana geçen zaman zarfında ülkede ve çevremizde Kürt sorunu kapsamında neler olup bittiğine bir göz atmakta yarar var. Zira sürdürülmekte olan çalışmaların nasıl sonuçlanabileceği ile ilgili bir kanaat geliştirmenin başka yolu yok.

Son 10 yıl içerisinde Ortadoğu’da önemli gelişmeler yaşandı. Suriye’de Esad yönetimi yıkıldı. Suriye ve Lübnan üzerindeki İran/Rusya etkisi ortadan kalktı. İsrail’in bölgedeki hegemonyası gözle görülür hale geldi. Gazze’de, Lübnan’da ve Suriye’nin güneyinde açık işgaller gerçekleştirdi. ABD ile IŞİD terörüne karşı iş birliği yapan Suriyeli Kürtler, kendilerine Kuzeybatı Suriye’de geniş bir yaşam alanı tahkim ettiler. Türkiye, Esad yönetiminin devrilmesi sürecinde Kuzey Suriye’de oldukça geniş bir toprak parçasını kontrol eder hale geldi. Milyonlarca Suriyeli başta Türkiye olmak üzere komşu ülkelerde sığınmacı durumuna düşürüldü. Türkiye’nin, Esad’ın yerine ikame edilmeye çalışılan yeni yönetim üzerinde belirli bir etki kullanma şansı yakaladığını da belirtmek gerekir.

Türkiye’de Erdoğan, Başbakan olarak sürdürdüğü “tek adam” yönetimini, 2016 yılından itibaren MHP’yi de iktidarına ortak ederek Cumhurbaşkanı sanıyla devam ettiriyor. Eski MİT Başkanı, şimdi Dışişleri Bakanı. Genelkurmay Başkanı ise Savunma Bakanı. TBMM ve siyasi partiler “demokrasi” algısını oluşturmada birer süs muamelesi görüyor. Ekonomi uzun süreden beri yoğun bakıma alınmış, iktidarın hiçbir tedavisine olumlu yanıt vermeyen bir ağır hasta gibi. Yoksulluk yaygınlaştı, sosyal çürümenin her gün yeni örnekleriyle karşılaşmak normal hale geldi. Erdoğan iktidarı, kendisine muhalif olanları ya kolluk güçlerini ya da adalet mekanizmalarını kullanarak susturmaya çalışıyor. Ülke, grevlerin yasaklandığı, toplantı ve gösteri yapmanın suç sayıldığı, medya organlarının sıkı bir sansüre uğratıldığı açık bir cezaevine dönüştürüldü. Bu arada silah sanayinde iktidara yakın bazı şirketler önemli işlere imza atmaya başladılar. İHA’lar ve SİHA’lar üretilip bir yandan ihraç ediliyor, diğer yandan çatışmalarda PKK’ye karşı kesin bir üstünlük sağlandığı gözleniyor.

Kürt cenahındaki en önemli değişiklik, parti genel başkanlarının ve önemli siyasi kadrolarının yaklaşık 10 yıldan bu yana zindanlarda rehin tutuluyor olması. Bu politikacılar, düzmece iddianameler düzenlenerek yüzlerce yıl hapis istemiyle yargılanıyorlar. Seçilmiş yerel yöneticilerinin hemen hemen tamamının yerine kayyımlar atanmış durumda. Mevcut parti yöneticileri yine “barış” ve “demokrasi” diye haykırmaktan, ülkenin ve halkın başka sorunlarına zaman ayıramaz durumda. “İmralı Heyeti” ise uzun bir aradan sonra yine görev başında!

Ana muhalefetteki en önemli değişim ise şöyle: “Anayasa’ya aykırı ama milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılmasıyla ilgili düzenlemeye destek vereceğiz, yoksa iktidar bizi terörle ilişkilendirir.” diyen genel başkan gitmiş, yerine Kürt sorununun çözümü konusunda her fırsat bulduğunda konuşan ama aslında hiçbir şey söyle/ye/meyen yeni bir genel başkan gelmiş, o kadar. Zaten AKP/MHP iktidarının partilerine yönelik antidemokratik saldırılarını göğüslemek için uğraşmaktan, başka şeylere ayıracak zamanları da yok.

MHP’deki tavır değişikliğinin “devlet sözcülüğü” ile ilgili olduğu herkesin malumu.

Kısacası Türkiye’de Kürt sorunu konusunda “çözüm süreci” diye adlandırılan ilk denemeden günümüze pek bir şey değişmedi, birçok şey yerli yerinde duruyor. Çoğunlukla herkes konumunu, bulunduğu zemini terk etmemekte ısrar ediyor.

Öcalan da öyle. Son açıklamalarından anlaşıldığı kadarıyla biraz daha geri adım atmış gibi görünse de Kürt sorununun ancak Erdoğan’la çözülebileceği konusundaki kadim kanaatini koruduğu anlaşılıyor.

Eğer bir değişimden söz edilecekse o da başta Suriye olmak üzere Ortadoğu’da olup bitenler ve oluşan yeni güç dengeleridir.

Türkiye solu, “cumhuriyeti koruma” refleksiyle ilginç şeyler söylemeye ve kendi gündemi yerine yapay gündemlere odaklanmaya devam ettiği için günden güne irtifa kaybediyor. Dışarıdan bakıldığında bu sol, Kürt sorununun çözümünün önündeki en büyük engelmiş gibi bir görüntü vermesine rağmen asıl engelin ırkçı/milliyetçi kesimler olduğu çok açıktır. Bugün için emir-komuta-çıkar düzleminde sürece tepkisiz kalan bu kesimin nerede, ne zaman ve nasıl bir dönüşle gerçek yüzünü sergileyeceği hiç belli olmaz. Böylesi bir tutum değişikliği hiç kimseyi de şaşırtmaz! Ulusalcı solcuların ise muhtemel gelişmeleri engellemeye güçleri yetmeyeceği bilindiği için taraflarca pek de önemsenmezler! Liberaller ise son günlerde yine ortalarda görünmeye, “demokrasi” konusunda ahkâm kesmeye devam ediyorlar. Her zamanki gibi Erdoğan’ın doğru yönlendirildiği takdirde demokratik adımlar atabileceğine olan inançlarında ısrarlı görünüyorlar.

Ülkede Kürt sorunu ile ilgili önemli bir gelişme olmadığına göre bu yeni başlangıcı neye borçluyuz? Bütün bu görüşmeler, harcanan mesai ve emek ne anlama geliyor? Devlet neden düne kadar doğal düşman ilan ettiği Kürt politikacıların birdenbire ellerini sıkmaya başladı? Öcalan niçin yeniden baş tacı ediliyor?

Her ne kadar devlet yetkililerinin kullandığı terminolojiye ve kamuoyuna yapmış oldukları açıklamalara bakıldığında sorunu “terörsüz Türkiye” –PKK’yı silahsızlandırma ve teslim alma– olarak tanımlasalar da sürecin Kürt sorunu boyutu olduğunu onlar da biliyorlar.

Ortaklaşılan adıyla “Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi” komisyonundan neyi beklemeliyiz?

Öncelikle sürecin başarısının, yani komisyonun kazasız belasız sonuca ulaşmasının bağımlı olduğu iki farklı etmene dikkat çekmeliyiz.

Birinci etmen; taraflarca yapıldığı inkâr edilse bile, süreçle ilgili asıl belirleyici müzakerelerin devletle Öcalan arasında gerçekleştiği kuvvetle muhtemeldir. Şu ana kadar temel ilkeler ve ana başlıklar bu zeminde şekillenmiş görünüyor. Çeşitli görev tanımları yapılsa da komisyona düşen asıl görevin süreçle ilgili toplumsal mutabakatı sağlamak olduğu bilinmelidir. Süreçle ilgili yasal mevzuatın oluşturulması, teknik düzenlemelerin yapılması; bu konularda TBMM’de çıkabilecek güçlüklerin önünün alınması da bu komisyonun misyonuna dahildir. Komisyon, sürecin meşruiyet zeminidir. Halk kitlelerinin süreçle ilgili rızasının kazanılması ancak böylesi bir komisyon sayesinde mümkün olabilir. Zira yıllardan beri devlet eliyle halkın zihnine nakşedilen milliyetçi ve şoven duyguların kontrol altına alınması belki de bu sürecin en zorlu ve en önemli görevlerinden birisidir.

İkinci etmen ise; Suriye ve Ortadoğu’daki gerçekleşen veya yaşanması muhtemel gelişmelerdir. Herkesin hemfikir olduğu bir gerçek şu ki sürdürülmekte olan sürecin başlamasının temel nedeni Suriye ve Ortadoğu’da ortaya çıkan yeni durumdur. Suriyeli Kürtlerin IŞİD terörüne karşı Ortadoğu’da gelişen çatışma ortamını da fırsat bilerek özellikle Suriye’nin kuzeydoğusunda büyük fedakârlıklarla elde etmiş oldukları mevziler ve bu bölgede oluşturmuş oldukları ittifaklar, Ortadoğu’da Kürtleri yok sayılamayacak bir pozisyona getirmiştir. ABD’nin desteğiyle İsrail’in bölgede oluşturduğu yeni güçler dengesi, Türkiye’de devleti yönetenleri yeniden Kürtlerle görüşmeye zorlamıştır. Bundan dolayı da bu sürecin nasıl sonuçlanacağı konusunda tahmin yürütürken birinci derecede Suriye’deki gelişmeleri hesaba katmak gerektiği açıktır. Suriye Kürtlerinin –dolayısıyla müttefiklerinin, ABD’nin ve İsrail’in– yeni Suriye yönetimi ile ilişkileri, Türkiye’de sürmekte olan sürecin belirleyici etmenlerinden belki de en önemlisidir.

Sürdürülen sürecin sonucunda “barış” ve “demokrasi” beklemek, en başta çok büyük bedeller ödeyerek bu günlere gelmiş olan Kürt özgürlük hareketi olmak üzere tüm demokrasi güçlerinin talebi ve hakkıdır. Ancak bu talebin karşılanması, bu hakkın elde edilmesi hiç de kolay olmayacaktır. Bilinmelidir ki “barış” ve “demokrasi” gibi büyük hedeflere ulaşmak için çok daha zorlu bir mücadele vermek gerekecektir.

Mevcut sürece çeşitli “haklı” gerekçeler ileri sürerek karşı çıkmanın, süreci zehirlemeye yönelik söylemlerde bulunmanın, eylemler düzenlemenin; çoğu zaman bu kadar ileriye gidilmese bile olup biteni yok sayarak süreci dolaylı olarak engellemiş olmanın ülkemizde çok büyük bir ihtiyaç haline gelen “barış” ve “demokrasi”yi kazanmamıza hiçbir katkısı olmaz. Olsa olsa var olan durumun devamını kolaylaştıran bir rol oynar o kadar. Bu sürece olduğundan fazla misyonlar yükleyerek bugünden yarına her şeyin düzeleceğini iddia etmek de “barış” ve “demokrasi” taleplerinin tavsamasına zemin hazırlar. Kürtlerin (tabii ki Öcalan’ın da) süreçteki etkisini ve pozisyonunu abartmak, hiçbir şekilde yanlış veya eksik bir şeyin olamayacağı, her şeyin düşünülmüş olduğu, sürece eleştirel bakmanın sakıncalar doğuracağı; hatta bu eleştirilerin “Kürt düşmanlığı”ndan kaynaklandığı gibi yaklaşımlar da sürecin rayında ilerlemesinin önündeki engellerden birisini teşkil etmektedir.  Hele bu süreç hayranlığı Erdoğan’ın veya Bahçeli’nin “devlet adamlığı”na övgüye dönüşür de Kürt Özgürlük Hareketinin en samimi ve yakın dostları olan sol/sosyalist güçlere saldırmak marifet haline getirilirse, bu tutumun “barış” ve “demokrasi” mücadelesine zararı çok daha büyük olur, olmaktadır da.

Söz konusu olan ezilen ulus durumundaki Kürtlerin haklarını elde etmeleri olduğunda sosyalistlerin tavrı ideolojik olarak nettir. Ulusların kendi kaderlerini belirleme hakları tartışma konusu bile değildir. Kürtler, bu haklarını istedikleri gibi kullanabilmelidir. Bugünkü taleplerini, demokratik bir cumhuriyet yönetimi altında, eşit yurttaşlık temelinde, birlikte yaşamak şeklinde tarif etmektedirler. Sosyalistler tarif edilen bu iradeyi meşru kabul edip desteklemek durumundadır. İnanıyoruz ki halklar, sosyalist cumhuriyet yönetimi altında da eşit ve özgür olarak birlikte yaşamaya devam edeceklerdir. O günler için mücadele önümüzde görev olarak duruyor.

1 Eylül Dünya Barış Günü’nde, ülkemizde ve tüm dünyada sürmekte olan savaşların mazlumlar lehine barış ve özgürlükle sonuçlanmasını; adil ve onurlu barışların kazanılmasını diliyoruz.