Kapital Mukaddime“Olup biteni açıklamak için Marx’ın Kapital’i yerine İbn Haldun’un Mukaddime’si rehber edinilirse insanın önce pusulası sonra ‘asabiyet’i bozuluyor!”

İnsanlık tarihi boyunca düşünürlerin en çok tartıştıkları konulardan birisi “devlet” kavramıdır. Bu konuda ilk çağlardan günümüze kadar birçok düşünce ileri sürülmüş, eserler yazılmıştır. Bu eserler incelendiğinde birbirinden çok farklı “devlet” yaklaşımları ile karşılaşırız. Özellikle devletin kuruluşu, varlığını sürdürmesi ve yok oluşuyla ilgili bir dizi farklı görüşler ileri sürülmüştür.

Aristo’nun da hocalığını yapan Platon (Eflâtun) devletin kuruluşundan yok oluşuna doğru izlediği aşamaları şöyle formüle eder: 1. Aristokrasi (ideal, filozofların yönetimi), 2. Timokrasi (askerlerin yönetimi), 3. Oligarşi (zenginlerin yönetimi), 4. Demokrasi (halkın keyfî yönetimi), 5. Tiranlık (zorbalık, en kötü yönetim). Platon’dan yaklaşık 1700 yıl sonra yaşamış olan İbn Haldun ise devletin geçirdiği aşamaları şöyle sıralar: 1. Kurulur, 2. Büyür, 3. Refaha kavuşur, 4. Yozlaşır, 5. Yıkılır. Birçok düşünürün devlet teorilerini burada peş peşe sıralamak yazının hacmini artıracağı için üç örnekle yetineceğiz. Karl Marx “devlet” kavramına yaşadığı döneme kadar öne sürülen tüm görüşlerden farklı, yepyeni bir boyut getirmiş ve âdeta bu konudaki puslu havayı dağıtarak “devlet” kavramını ayakları üzerine oturtmuştur.

Marx, devleti sınıflı toplumların ürünü ve egemen sınıfın çıkarlarını koruyan bir baskı aygıtı olarak görür. Devlet, üretim araçlarına sahip olan egemen sınıfın (örneğin feodal beyler, burjuvazi) çıkarlarını koruyan, bir sınıfın diğer sınıflar üzerinde baskı aracı olarak örgütlenmiş gücüdür. Devlet, sınıflı toplumlarla birlikte ortaya çıkar ve sınıfsız bir toplumda (komünizmde) ortadan kalkar.

Çağatay Anadol, t24 sitesinde yayımlanan “İbn Haldun Bu İşe Ne Diyor?” adlı makalesinde “Mukaddime” adlı eserini temel alarak İbn Haldun’un “devletin merhaleleri” veya diğer adıyla “Asabiyet” teorisini oldukça anlaşılır bir dille tanıttıktan sonra AKP iktidarının yaşadığı süreci bu teoriye göre analiz etmiş. Yapılan bu uzun ve başarılı analizden öyle bir sonuca varıyorsunuz ki AKP iktidarı gerçekten de İbn Haldun’un yüzyıllar önce söylediklerine uygun bir süreç izleyerek tarih sahnesinden çekilip gitmek üzere! Yazar, bu makale sayesinde İbn Haldun’la bütünleşmiş hatta onun yerine geçerek “Asabiyet” teorisinin âdeta sahibi gibi davranmış. Durum böyle olunca AKP iktidarı, bir sürü ispatlanması ve açıklanması mümkün olmayan subjektif değerlendirmelere maruz bırakılmış. Makaleyi okuduğunuzda Marx’ın iddia ettiği gibi birbirleriyle çatışma halindeki sosyal sınıfların olmadığı; sınıflar var olsa bile yaşanılan sosyal devinimlerde bu sınıfların arasındaki çatışmalarının etkilerinin görülmediği, gözlenen gelişmelerin zaten yaşanması gereken belli aşamalara uygun olarak gerçekleştiği bir durumla karşılaşıyorsunuz. Sanki bu dünyada Karl Marx hiç yaşamamış, “Kapital” hiç yazılmamış zehabına kapılıyorsunuz.

Oysaki AKP, 2001 ekonomik krizinin bir ürünüdür ve bu kriz sayesinde devleti yönetme şansı yakalamıştır.

Bu süreçte neler oldu, özetleyelim:

1990’lar boyunca uygulanan yüksek faiz–düşük kur politikası, bankacılık sektöründe kırılganlık yarattı. Siyasi istikrarsızlık (koalisyonlar) ve yolsuzluk algısı, sermaye çıkışlarını hızlandırdı. 2000’de uygulamaya konan IMF destekli istikrar programı (kemer sıkma, sabit kur) sürdürülemedi. Şubat 2001’deki siyasi kriz (Ecevit–Sezer tartışması) tetikleyici oldu: faizler %7500’e fırladı, TL %40 değer kaybetti, onlarca banka battı.

Kemal Derviş’in reform programı (IMF desteğiyle) devreye girdi. Bankacılık sisteminin temizlenmesi ve BDDK’nın güçlendirilmesi, dalgalı kur rejimine geçiş, Merkez Bankası’nın bağımsızlığı, mali disiplin ve sıkı bütçe kurallarının uygulanmaya başlanması ile her şey değişti. Bu program aslında AKP’den önce başlatıldı ama sonuçlarını AKP iktidarında verdi. 2001 krizinin yarattığı büyük yoksullaşma ve güven kaybı, 2002 seçimlerinde eski partilerin silinmesine yol açtı. AKP, krizin ardından “yeni, temiz, istikrarlı” bir güç olarak iktidara geldi ve 2001 sonrası yapısal düzenin üzerine oturdu. (Millî görüş gömleği çıkarılmış, ABD ziyaret edilmiş, uluslarüstü sermayeden gerekli izin alınmıştı.) AKP iktidara gelince sermayeye verdiği sözü tutarak IMF programını harfiyen uyguladı. Yabancı sermaye girişini teşvik etti. Özelleştirmeleri hızlandırdı. AKP, krizin bedelini ödemedi; çünkü krizi önceki koalisyon (DSP-MHP-ANAP) yönetmişti. Kriz sonrası yapılan reformlar(!) sayesinde 2002–2007 arası yüksek büyüme yakaladı. Bu başarıyı “AKP’nin kendi başarısı” gibi sundu, siyasal meşruiyetini pekiştirdi.

Unutulmamalı ki 2001 krizi esasen finansal sermaye ve uluslararası sermaye lehine, emekçi sınıflar aleyhine çözülmüştür. Kriz sonrası IMF ve Dünya Bankası’nın dayattığı program, ücretlerin baskılanması, kamu harcamalarının kısılması, özelleştirmeler ve finansal serbestleşmeyi içeriyordu. Bunun sonucunda bankacılık sistemi kurtarıldı, zararlar kamuya (halkın vergilerine) yüklendi. İşçiler ve küçük üreticiler ağır bedeller ödedi; işsizlik arttı, reel ücretler düştü. Bu operasyonlarla Türkiye devleti, uluslararası finans sermayesinin güvenini sağlamak için yeniden yapılandırıldı: Merkez Bankası bağımsızlığı (siyasetin değil, sermayenin çıkarlarını önceleyen bir mekanizma), Bağımsız düzenleyici kurumlar (BDDK, SPK vb.) ile finans piyasalarının denetimini uluslararası normlara uyarlama, IMF gözetiminde “disiplinli” maliye politikaları uygulandı. Yani devlet, “krizi çözmek” adı altında, aslında sermayenin yeniden üretimini güvence altına aldı.

2002–2008 döneminde büyüme ve ucuz kredi sayesinde emekçiler görece rahatladı; bu da AKP’ye seçim desteği sağladı. Ancak bu büyüme emek sömürüsünün yoğunlaşması, sendikasızlaşma ve taşeronlaşma üzerine kuruldu. Sermaye sınıfı (özellikle inşaat ve finans burjuvazisi) bu dönemde büyük kazançlar elde etti.

Kısacası 2001 krizinin açtığı neoliberal yol, AKP eliyle derinleşti. Bugün yaşanan yüksek enflasyon, dış borç bağımlılığı, üretim zayıflığı (kısaca emekçilerin yoksulluk altında kıvranıyor olması) aslında 2001 sonrası sermaye birikim modelinin krizidir. Dolayısıyla 2001 krizi, Türkiye burjuvazisinin uluslararası sermaye ile bütünleşmesini hızlandıran bir dönemeçtir. AKP, bu düzenin siyasal taşıyıcısıdır; hem sermayenin çıkarlarını güvence altına aldı hem de kitleleri hegemonya altında tuttu.

Özellikle 2008 krizinden sonra dünya piyasalarında bol ve ucuz para vardı. AKP bu fırsatı kullanarak faizleri düşük tuttu, kredi musluklarını açtı, inşaat ve altyapı yatırımlarını “ekonominin lokomotifi” yaptı. Bunun yanında inşaat ve hizmet sektörleri büyüdü ama sanayi zayıfladı, cari açık (dış ticaret açığı) yapısal hale geldi ve borçluluk arttı.

Sonraki gelişmeler, örneğin 2013 Gezi eylemleri, 17–25 Aralık yolsuzluk operasyonları, 15 Temmuz kalkışması ve ardından gelen otoriterleşme, sıcak paranın yurt dışına kaçmasına neden oldu. ABD Merkez Bankası’nın (FED) parasal sıkılaştırmasıyla birlikte Türkiye’ye gelen sermaye azaldı. AKP, büyümeyi korumak için daha fazla kredi genişlemesi ve kamu harcaması yoluna gitti. Böylece enflasyon baskısı arttı, döviz açığı derinleşti.

Devlet içerisindeki klikler arasında yaşanan çatışma sonucunda 2016’da gerçekleşen 15 Temmuz kalkışması bahane edilerek OHAL ile birlikte ekonomi yönetimi tamamen saray merkezli hale geldi. Hukukun üstünlüğü ve kurumsal öngörülebilirlik zayıfladı, sermaye çıkışları hızlandı. Kamu kaynakları, mega projelere ve yandaş sermaye gruplarına aktarıldı.

Erdoğan’ın “faiz sebep, enflasyon sonuçtur” yaklaşımıyla Merkez Bankası’na yapmış olduğu müdahaleler sonucunda faizler yapay olarak düşük tutuldu, döviz talebi patladı. 2018’de ilk büyük kur şoku yaşandı, enflasyon yükseldi. Döviz rezervleri eridi, ekonomi kırılgan hale geldi. Ekonomideki bu büyük kriz durumu kronik bir hale dönüşerek günümüzde de halen devam etmektedir.

Özetle şunu söyleyebiliriz: 22 yıllık AKP politikalarının sonucu olarak üretim ekonomisi zayıfladı. İthalata bağımlılık arttı. Dış borç ve cari açık kronik hale geldi. Enflasyon kontrolden çıktı. Gelir dağılımı bozuldu, yoksulluk arttı. Milyonlarca insan işsiz duruma düştü. Nüfusun önemli bir kesimi açlık sınırının altında yaşamaya çalışırken, milyonlarcası yoksulluk sınırının altında bir gelirle ayakta kalmaya çalışıyor.

Devletin sınıfsal yapılanmasında herhangi bir değişiklik olmadı. Kapitalizmin yapısı gereği doğal olarak ortaya çıkan ekonomik krizlerin faturası emekçilerin, yoksulların, kısaca geniş halk kitlelerinin sırtına yüklendi. Sermayenin özellikle AKP iktidarı tarafından desteklenen kesimi bu krizleri fırsata çevirerek (kamu kaynaklarını yağmalayarak) sermayesini büyüttü. Krizin sonuçlarından olumsuz etkilenen kitleler (özellikle orta gelirli milyonlar) AKP iktidarına direnç göstermeye yeltenince devlet, tüm baskı araçlarını sahaya sürdü. Egemen sınıfların çıkarlarını garanti altına almak amacıyla devlet yeniden yapılandırıldı. Yeni hükümet modeliyle devletin merkezileşmesi sağlanarak baskı politikalarını uygulaması kolaylaştırıldı. Bu uygulamalar bir yandan halkın temel hak ve özgürlüklerini yok etmeye yönelirken aynı zamanda muhalefet güçlerinin birlikte davranması ve direnç göstermesi sonucunu da doğurdu. Sendikal hareketin güçsüzlüğü, medya ve aydınlar üzerindeki baskılar muhalefetin etkili sonuçlar almasını şimdilik ertelemiş görünüyor.

Özetle; ne kuruluşundaki “demokrasi” tercihleri, ne askerî vesayete karşı mücadelesi –vesayeti olmayan devlet olurmuş gibi– ne çıkarılan AB’ye giriş yasaları ne de daha sonraki Erdoğan’ın “diktatörlük” tercihi, AKP iktidarının (yazıda kullanıldığı anlamda “devlet”in) “yapısı” ve “dönüşümü”nü belirleyen etkenlerdir. Devlet, sermaye sınıfının ihtiyaçlarını karşılamak ve muhalefeti kontrol altında tutma görevini ifa etmek üzere görevinin başındadır. Emekçiler “zor”la ellerinden alıncaya kadar da iktidarını bazen “demokrasi” ile, çoğu zaman da “otokratik/faşist” uygulamalarla sürdürmeye çalışacaktır. Devlete (iktidara) herhangi bir formülün gerektirdiği aşamalar göz önünde tutularak ömür biçmek, onun ortaya çıkışını ve tarihteki rolünü kavramamak anlamına gelir.

Görüldüğü gibi AKP iktidarının (gerçek anlamıyla devletin) yükselişi ve çöküşü hiç de otomatik olarak gerçekleşen belli aşamalarla açıklanabilecek bir durum değildir. Olan biteni belli teorik şemalara uygun şekilde açıklama çabası, ilk bakışta çok yaratıcı hatta şaşkınlık yaratacak kadar isabetli sonuçlar vermiş gibi görünebilir. Çağatay Anadol’un sözü edilen makalede yaptığı gibi, Platon’un devlet şemasını veri kabul ederek de AKP iktidarının yaşam sürecini analiz ettiğinizde yine buna benzer şaşırtıcı isabetli sonuçlarla karşılaşabilirsiniz. Onun için İbn Haldun’un “devletin merhaleleri” teorisini rehber olarak kullanıp günümüzdeki olup biteni açıklamaya çalışmak yerine, sınıf mücadelesini esas alan bir bakış açısıyla sorunu ele almak daha doğru bir yaklaşım olacaktır. Toplum bilimine uygun olan yaklaşım tam da budur. Aksi halde birilerini, ikisi de yeşil olduğu için ağaç yaprağı ile kertenkeleyi “bir ve aynı” görme yanlışına yöneltme riski doğabilir.

Söyleyeceklerinin bilimsel, somut verilerle açıklanabilir ve maddi gerçekliğe uygun olabilmesi için kişinin öncelikle yönünü Marx’a dönmesi zorunludur. Bilerek ve isteyerek bir yanlış algı yaratma çabası içerisinde olmayan herkes için bu zorunluluk geçerlidir. Devleti başka bakış açılarıyla açıklamaya kalkmak, baştan yanılma ve birilerini yanıltma riskini göze almak anlamına gelir.

Toplumu oluşturan sınıfların yapısı ve bu sınıflar arasındaki mücadeleler –daha farklı bir ifade ile üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki çelişkinin yarattığı çatışmalar– hesaba katılmadan genel bir “devletin yükselişi ve çöküşü” formülü ileri sürmek, idealizme hizmet etmek anlamına gelir. Böylesi bir formülle sosyolojik bir analiz yapmaya kalkışmak bilimsellikten uzak bir çabayı ifade eder.

AKP iktidarı, yukarıda açıklanmaya çalışılan sosyo-ekonomik süreçlerin sonucu olarak tarihsel misyonunun sonuna yaklaşmıştır. Bu son, ortak bir muhalefet hareketinin etkin mücadelesiyle ancak mümkün olacaktır. Gerçek anlamda devletin sonu ise tarih sahnesine çıkmasına neden olan sınıfların ortadan kaldırılacağı bir dönemde (şimdilik bu dönem “komünizm” olarak adlandırılıyor) ancak gerçekleşebilecektir.

(*) Bu yazı Çağatay Anadol’un t24 sitesinde 13 Eylül 2025 tarihinde yayımlanan “İbn Haldun Bu İşe Ne Diyor?” adlı makalesi üzerinden açılan bir tartışmaya katkı amacıyla kaleme alınmıştır.