KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

“Kızıl Elma”!

Ayrıntılar
Ömer Bedri Canatan
Sayı 18 (Kasım/Aralık 2003)
29 Ocak 2026

Türkiye tarihsel ana doğrultusunu yitirmiş bir toplum gibi sallanıyor. Nereye sallanıyor? Görünürde bir Batı’ya sallanıyor, bir Doğu’ya. Ama aslında, borç yüküyle kursağından bağlandığı emperyalist kapitalizmin dünya senaryosunda kendisine biçilen rol seçeneklerinin birinden öbürüne sallanıyor.

İki sistemli yakın geçmişte sallanamazdı, çünkü Türkiye’nin Doğu’ya sallanması kıyametin kopması demekti. Bugün öyle özel bir anlamı yok Türkiye’nin bir öteye, bir beriye sallanmasının. Doğusu da kapitalizm, Batısı da. Batı’da Türkiye için “D”si düşmüş ABD olarak AB var. Doğu’da Rusya, İran, Çin, giderek Hindistan, vb., yani küreselleşmeye, bloklaşarak kendi rengini de katmak isteyen büyük güçler var. Ya oraya gidecek Türkiye, ya da buraya. Oraya da gitse ABD istemiş olduğu için gidecek, buraya da.

Kendi seçtiği yerde duramayan, gidecek doğrultusu bulunmayan bir toplumun ilke tartışmasına sürüklenmesi kaçınılmazdır. İlke tartışması en başta bugünkü hâkim güçleri silip süpürür. Bu nedenle Türkiye’de bir ilke tartışmasının başlamasından, derinleşmesinden, sınıflara bulaşmasından ve sistemin köklerine yönelmesinden korkmaktadırlar. İlke tartışması ihtiyacını çarpıtmak, başka kanallara akıtmak için terliyorlar.

Yamuk tartışma, kendileri bağımsız bir ilkeden yoksun kaldıkları için, hâlâ “sol” diye nitelenen kimi kesimleri de içine çekmektedir. Bir kısım solu AB’nin herkese istikbal vadeden lafta cazibesine yöneltmekte, başkalarını da “ulusçuluk”a itmektedir. Böylece kendi geçmişinden ve kimliğinden sıyrılıp kendine dışından biçilen kimliklere girip siyaset yaptığını sanan bir “ulusal” sol ile, bir de “liberal” sol ortaya çıkıyor.

Burada bir kendini yanıltma var. İlke böyle tartışılmaz. Kendi ilkeni koyarsan tartışırsın. Tartışılan başkasının ilkesi olursa oyuncak olursun. İlke tartışmasında her söylenen söz, toplumdaki kendi karşılığını tarih sahnesine çıkmaya çağırır.

Liberal sol, toplumu kendisinin sandığı ilkeye sahip çıkmaya çağırırken, ilkenin gerçek sahibi TÜSİAD çıkıp geliyor!

Ulusal “sol” kendi ilkesine yaptığı her çağrının arkasından çıkıp gelenin, kılıç artığı faşistler, kaşarlanmış milliyetçiler, derin devlet artıkları olduğunu gördüğü halde bile siyaset yaptığını, kendine yer açtığını sanıyor. Bunlara, bir tarihsel kök yakıştırmak bakımından da “Kızıl Elma”cılar deniyor.

Böyle solculuk olmaz ve sol böyle tartışmaz. Solun ve solculuğun bir tarihi vardır. Toplumun ilke ve doğrultu tartışmasına girdiği durumlarda en azından yüz elli yıldır gözler sola, solun temsil ettiği, sözünü söylediği sınıflara dönegelmiştir. Demek ki solun yürüttüğü “liberal” veya “ulusal” nitelikli tartışma hâkim sınıf yararına sınıfsız bir tartışmadır. Üstüne üstlük, çatışması olmayan bir tartışmadır. Halbuki her ilke tartışması er veya geç çatışmaya dönüşen bir tartışmadır. Bu nedenle “sol”un katılıp saf tuttuğu bugünkü tartışma “söz”de bir tartışmadır.

Liberalleşme az çok bütün dünya solunu çeken ve çarpıtan, dayanamadığı bir dayatmadır. Oraya giden gitmiştir, dönüşsüzdür. Ama “ulus” alanına çekilen sol, gene sol’dur. Öyle kavranmaktadır. Ama sırf bundan değil, içinde bulunulan dünya gerçeğinden dolayı da kaale alınmalıdır. Çünkü solun henüz bu alanlara savrulmamış olanları üzerinde de etkili olabilen bir dünya gerçekliğidir söz konusu olan. ABD emperyalizminin dünyaya korku salmaya dönük, benzerine rastlanmadık dehşeti, şurda burda, her yerde, sol açısından olmadık, tanınmadık tepkilerin doğmasıyla sonuçlanmaktadır. Bu “somut”luğu görmeden artık solculuk yapılamaz.

“Ulusal” alana geçmişse solun hali haraptır. Çünkü emekçi sınıfların harabiyeti zaten bu alandadır ve bu alandandır. Kapitalizmin bütün vahşi güçleri burjuvazinin “ulus” bayrağı altında toplanmıştır. “Solculuk” yapılacaksa burda, ya ulus devlet yapacaktır, ya da ulus-devlet adına yapılacaktır. Burda özgürlük yasaklanmıştır. Burda sömürü eleştirilemez. Sömürü eleştirisi diye sömürünün azı-çoğu, aşırısı, şöylesi böylesi filan eleştirilir. Burda demokratizmin zerresi filizlenemez. İşçiyle işverenin demokrasi için karşısında birleşecekleri bir hasım kalmamıştır çünkü. Burda sol, vahşileşmekten, akıl hastası olmaktan başka bir çıkış yolu bulamaz. Burda sol ulus-devletin ve onun ardındaki burjuva çıkarların oyuncağı olmaktan kurtulamaz.

“Kızıl Elma” gibi düşler, Türkiye’de solun düşleri arasında yer almamıştır. Sınıflar ortaya çıkmadan, konuşmaya başlamadan önce konuşulmuş bir düştür o. Siyasi kültüre nüfuz edememiş bir ideolojidir. Herhangi bir somut gerçeklik üzerinde değil, dilde kurulmuş bir ham hayaldir. O düşün ilk kurucu, öncü düşkünleri de, vaktiyle, o düşü görmekten vazgeçmekte gecikmemişlerdir.

Ancak boş bir dünya, böyle düşler geliştirmeye elverişlidir. SSCB’nin dağılmasının hemen ardından dünyanın bu yarısının boşaldığı zannedilmiştir. Demirel bile “Kızıl Elma” gibi azıyla yetinmemiş, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar demiştir. Demişse demiştir de, ne olmuştur? Otur oturduğun yerde ve buna da şükret denmiştir kendisine, ülkesine, düşlerine. Ciddiye alınmamıştır. Kimseyi korkutmaya da, kendisine çeki düzen vermeye de yetmemiştir. Bugünkü “Kızıl Elma”yı da ciddi görmemek gerekir. Ama somut koşullardan beslendiği için somutlukla bağı çerçevesinde eleştirilmelidir.

Her şeyi yerle bir eden, ezdiklerine ne kurtarırsam kârdır dedirten bir gelişme var. Herkesi (illa solcu olmaya heveslenenleri de) küçük düşünmeye itiyor bu gelişme. Örneğin Türkiye’de özelleştirme var. Ulusalcılar buna karşı. Sendikalar da karşı. Sınıf meselesiyle hiçbir alış verişi olmamış Erol Manisalı da karşı. Sendika, özelleştirmeye karşıt eylemine Erol Manisalı’yı çağırıyor. Ondan, onun ulusalcılığından, ulus-devletçiliğinden besleniyor. Özelleştirmeye karşı olmanın bir sınıf meselesi ve sınıf mücadelesi meselesi olduğunu kavramamış bir sendikanın, özelleştirmeyi de aynı ulus-devletin yaptığını, yaptırdığını kavraması beklenemez.

Ulusalcıların en yakını –hani neredeyse baş müttefiki– kim? Ankara Ticaret Odası Başkanı. Ulusalcılığı, temsil ettiği camianın sömürdüğü işçi sayısından sâdır. Bir ayağı ulus-devlette, bir ayağı AB’de. Çıkarının o iki ayak üzerinde durduğunu en iyi o biliyor.

IMF var. Çalışanları açlığa onun bastırması mahkûm ediyor. Sonra?... Gelsin millîcilik, milliyetçilik. IMF’yı çağıran sınıf hangi sınıf, onun devleti hangi devlet, bunu sormak yok. Millîcilik, milliyetçilik, ulusalcılık, vb. hepsi burjuva sınıftan miras ve o sahip çıkmadığı için sahipsiz ne kadar ham hayal kalmışsa, bunları sırtlanıp taşımak, sendikal harekete mi düştü? Bırak batsın onlar, sana ne, sen “halk” olarak –çalışan ya da yanında adam çalıştıramayan birey olarak– ayakta mısın, yaşıyor musun, ona bak. IMF seninle mi kotarıyor işini? Kiminle kotarıyor? Ankara’da devlet ve IMF var. Bunu kavramaya bak.

Bu “Kızıl Elma” düşünün Kemalizmin sola ya da solun Kemalizme meyletmiş kesimleri için belki bir nostaljik tadı vardır. Batı’yı toptan, işçisiyle burjuvasıyla bir ve tek görüp sınıfsız ve çelişkisiz bir dünya varsayan ve kendi işçisiz dünyasından kovan, Galiyev gibi, sınıf gerçek çareyi eline almışken başka çare arayanların da solun gönlünde bir yeri vardır. “Ulus”ların genel geçer bir hali olarak “mazlum” oldukları bir dünya hali geçmişte yaşanmıştır. Ama o artık öteki dünyadır. Büyük, özgür bir dünya kurulamadığı için böyle olmuştur. Böyle olunca, “küçük özgür uluslar” özlemi bu çöküntünün altında ezilip yok olmuş, geriye sadece hayali kalmıştır.

Yani aslolan olamadı, bu çöküntüden bari “bir ulus kurtarsam” denilerek solun, sosyalizmin iddiasını geleceğe taşımak olanaksızdır.

Ortadoğu ortada

Ayrıntılar
Hüseyin Hasançebi
Sayı 18 (Kasım/Aralık 2003)
20 Eylül 2025

Kızılcık’ın 17. sayısında yayınlanmış “Diktatörlükler rastlantı mıdır?” başlıklı yazım için derginin bazı okurları tarafından uyarıldım. “Ne demek istemişsin, anlaşılmıyor...”

Uyaranlar haklıdır. Kızılcık “demek isteme”meli, demelidir.

Ben yazımda şunu demiştim: Ortadoğu’da, Irak’ın işgali ile birlikte kendine özgü özellikleri olan yeni bir durum öne çıkmıştır. Bu durum Arap milliyetçiliğini değil, bu milliyetçiliğin tarihi işlevini de üzerine alan “din”i öne çıkaracaktır. Böyle bir gelişmeye “olumsuzlukmuş” gibi bakılmamalı; tersine, olumlu bir gelişme sayılmalıdır. Çünkü bugünkü tarihsel koşullarda –Müslüman toplumlar genelinde ve Ortadoğu/Arap kimliği özelinde– “din”in milliyetçiliği de üstlenerek öne çıkması anti-emperyalist mücadelenin “halklaşması” –kitleselleşmesi– imkânlarını da yaratmış olacaktır. Bu bir cephe sorunu değildir, çünkü bizim anladığımız anlamda bir cephenin belirginleşmiş sınıfsal ve politik unsurları sözgelimi Irak’ta mevcut değil. Farklı kesimleri birleştirici, harekete geçirici etken, din. Din adına insanları harekete geçiren ise, gerçekte, sınıf mücadelesi.

Nasıl Vietnam, “halklaşmış” bir anti-emperyalist mücadele sayesinde ABD emperyalizmini bitkin düşürüp ülkesinden çekilmeye zorlamıştı, Ortadoğu halkları da, başka bir dolayım ile “halklaşmış” bir anti-emperyalist mücadele yoluyla ABD emperyalizminden yakayı kurtarabilir. Üstelik anti-emperyalist mücadeleler açısından dünyanın bugünkü koşulları Vietnam’ın savaşı kazandığı koşullardan çok daha elverişsizdir. Yani emperyalizme karşı mücadeleler bakımından bugünkü dünyanın koşulları ve güç dengeleri, iki sistemli dünya koşullarının verdiği imkânları vermemektedir.

Şu da var: Yeni bir dünya durumu söz konusudur. Emperyalist güçler açısından dünyanın yeniden paylaşılması zarureti ortaya çıkmıştır. Paylaşım adım adım gerçekleşmektedir. Yugoslavya, Afganistan, Irak... Suriye, İran, Sudan, Pakistan gibi, yakın vadede sıçrayacağı alanlar için işaretlerini de vermektedir. Artık bu yeniden paylaşım süreci, üstüne tahmin ya da spekülatif tartışma yapılacak konu olmaktan çıkmış, sıcak bir hadise haline gelmiştir. Bugünkü paylaşımın, bundan önceki emperyalist paylaşımlara hem biçim, hem de sonuç olarak benzemeyeceği görülmektedir. Çünkü ABD emperyalizmi emperyalist mihraklar içinde, “emperyalistler arası çelişkiler”in dahi caydırmakta zorlandığı ölçüde belirleyici güç konumuna yerleşme iddiası güdüyor; görünüşe göre, bu iddiasını desteklemeye elverir imkânlara da sahip bulunuyor. Dünya, şimdilik bu kadarı belli olmuş bir niyetin önü kesilemezse, önemli altüst oluşlar yaşayacaktır. Bundan önceki paylaşım savaşlarının insanlık durumu üzerindeki tahribatına şükrettirecek kadar tehlikeli bir geleceğe sürüklendiğimiz besbellidir. Kullanılan araçlara bakıldığında, yetmiş yıl önceki Avrupa faşizmine benzemeyen yeni bir dünya faşizmine doğru gidildiğinin işaretlerini görmek mümkündür. Bugünkü aşama, her şeye rağmen bir “başlangıç” aşamasıdır; dünyayı ABD emperyalizminin pençesinden kurtarıp alabilmenin imkânlarını da içermektedir. Bu açıdan bakınca, ABD emperyalizminin Ortadoğu’da Vietnam’da olduğu gibi kesin bir yenilgiye uğratılamasa da en azından burnunun sürtülmesi bile dünyanın geleceği açısından paha biçilemeyecek bir kazanımdır. Kaldı ki, şimdiki ABD yönetiminin emperyal iddialarına karşı hem dünya çapında, hem de Amerika’nın kendi içinde baş gösteren itiraz ve direnç de, aslına bakarsanız, moral ve etik değerden külliyen yoksun askerî kaba kuvvette her istenilen yere varılamayacağını zaten göstermeye başlamıştır.

Bu nedenlerle bugün, naif de olsa, “İslam” adına da olsa, üç beş kişiyle bile olsa birilerinin çıkıp emperyalizme diş göstermesi, önemlidir. Hiç kimse ABD emperyalizminin Irak’ta yarattığı cehennemden kurtulmak için cennet hayaliyle ölüme gitmez. Cehennemi iptal etmek, dünyayı değiştirmek için gider. Yalnız Irak’ta, Ortadoğu’da değil, hemen bütün Müslüman ülkelerde din, toplumların ve bireylerin hayatında özel alana ait olmaktan çıkmış, emperyalist saldırıya direnme bağlamında politik örgütlenme ve mücadele alanına dönüşmüştür. Söz konusu olan, bir inançlar ya da medeniyetler çatışması değil, “hayat memat” kavgasıdır. İntihar saldırısı fenomeni ardında din fanatizmi mi var? Filistin’de, sapan savuran çocukların üzerine tank mermileri yağdırılması, Bağdat’ın on tonluk bombalarla berhava edilerek sivil halkın uranyumlu misket bombalarıyla “uzaktan” öldürülmesi var! Her türlü çaresizlikle kuşatılmış insanların çaresizlik surlarını başlarını çarparak yıkmaya davranmalarının “fanatizm” denilerek küçümsenecek, yerilecek bir yanı olmadığını düşünüyorum.

Anti-emperyalist mücadelenin, milliyetçiliğin dar sınırlarını din aracılığıyla aşıp halklaşması olgusuna ya da fikrine soldan itirazın gerekçesi nedir? Mümkün değildir deniyorsa, olgulara bakmamız gerekecektir. Yanlıştır, özgürleşme mücadeleleri açısından zararlı bir gelişmedir, teokratik diktatörlükleri güçlendirir diye itiraz ediliyorsa, bu itiraza kaynaklık eden sol ideolojide bir yapaylık var demektir. Bu durumda denilen şu olmaktadır: Din güç ve itibar kazanır. Din geriye, karanlığa götürür. Din toplumun bilincini bulandırır. Din özgürleştirmez, köleleştirir... Doğrudur. Ama bu defa, bu zamanda, sonuç gerçekten öyle mi olacaktır? Anti-emperyalist mücadelenin din saikiyle de olsa olabildiğince halklaşmasıyla başka “daha sağlıklı” dinamiklere de mi hiç yol açılmaz? Açılmayacağını düşünmek, olayı gerçek temelinden, sınıf mücadelesinden soyutlamakla mümkündür. Sınıf mücadelesi kimi zaman, kimi yerde böyle “yadırganacak” kanallardan da akabilir. Tarihte görülmüştür.

Ortadoğu’da kapitalizm sanayileşme ve modernleşme, “demokrasi” ile bir yerlere varma anlamında gelişmemiştir. Artık gelişmesi de mümkün değildir. Ortadoğu’da hiçbir toplumda burjuva sınıfın böyle bir güdüsü yoktur. Sanayileşme, modernleşme, vb. anlamında bölgede burjuvası en ileri adımları atmış olan Türkiye’de bile burjuva sınıf, ulusal teması olan ekonomik kavramlarla bağını tümden koparmış ve kendini “küreselleşme”ye teslim etmişken, gerçek anlamda sadece “para” olan petrolden başka elinde hiçbir şey bulundurmayan Arap burjuvasının, işine yaramayan bir Arap milliyetçiliğini alıp taşımasını ummanın bir anlamı yoktur. Böyle bir kapitalizm gelişmemiştir ama bugünkü gelişkin kapitalizmin en gelişkin ilişkileri ve kurumları Ortadoğu’ya egemendir. Halkların, emekçilerin canına okuyan da, kimi çevrelerin diline pelesenk “feodal, arkaik, şu bu gericilik” değil, ona yaslanarak ayakta duran ve sömürünün kaymağını yiyen o egemenliktir. Mali sermayenin ve kapitalist ticaretin bölgedeki gücü ve hakimiyeti tartışmasızdır. Bu hakimiyet, uluslararası tekellerin ve onlara “memur” işbirlikçi Arap burjuvaların hakimiyetidir.

İşbirlikçi burjuva zümrenin “milliyetçilik” gerektirmeden oluşmuş veya bugün artık milliyetçilik gerektirmeyen bu işbirlikçi hakimiyetinin doğal sonucu olarak Ortadoğu’da milliyetçi tutum, modern bir emekçi sınıf da olmadığından, aydınların ve kentlerdeki orta sınıfların üstüne kalmıştır. Türkiye’de dahi “ulusallık”, ortalık durgunken boşlukta, sınıf mücadelesi gerginleştikçe solun sırtında kalmamış mıdır?

Arap milliyetçiliğinin zaman zaman ilerici, devrimci bir işlev gördüğü, savrulup sola yaklaştığı, emperyalizme karşı mücadelede birleştirici bir ideoloji olarak işlev kazandığı olmuştur. İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki dönemde böyle bir evrim geçirdiği bilinmektedir. Nasır dönemi buna örnektir. Ancak sınıf temeli olmadığı ve olduğu kadarıyla da tarihen gecikmiş olduğu için bu milliyetçilik, belli bir zaman ve koşulda edindiği anti-emperyalist/ilerici/devrimci özelliğini kalıcılaştırmakta, sonuna kadar götürmekte âciz kalmıştır. Giderek, neo-kolonyalist sömürü aracı, emperyalistlerin suç ortağı olmaktan kurtulamamıştır.

Arap milliyetçiliği, tutarlı bir politik çizgide kalıcılaşmamıştır ama bu milliyetçiliğin kendisi kalıcı olabilmiştir; çünkü –her şey bir yana– Filistin-İsrail gibi kalıcı bir paradigması vardır. İsrail söz konusu olunca, ona karşı milliyetçilik ister istemez hem “Arap”lığı, hem din alanını kapsamış, hem de din tarafından kapsanmıştır. Ama, temelde, ne Araplık adına, ne de din adına. Filistin’de Bush/Sharon cephesi insan öldürüyor; üzerlerine buldozer sürerek ev bark yıkıyor; insanları eşten, işten, aştan yoksun kılıyor; geleceklerini bugünden karartma kararlılığının her tezahürünü fütursuzca sergiliyor. Canlarını, geleceklerini insanlıklarını savunma durumunda olan insanlar söz konusu. Buna, ölülerini gömerken Allahuekber! diye haykırıyorlar diye yan bakmanın ne âlemi var? Filistin halkının direnişi gözü kara emperyalist saldırganlığa karşı dünya halklarının direniş simgesidir. O direnişi, ardındaki din kardeşliği saikli moral ve maddi destek payından soyutlayabilir misiniz? Din ile milliyetçiliğin birbirini tamamlar hale geldiği koşullarda en zalim “laik”ler bile kendilerini dinden koparıp milliyetçiliğe hapsetmekten kaçınmışlardır. Saddam Hüseyin’in bile bugün direnişe çağırdığı, “Arap”lık değil, “Müslümanlık”tır!

Ortadoğu’nun dinle; milliyetçilikle ilgili bu gerçeğine soldan muhalefet edilse ne olur, edilmese ne olur! İtirazın nedeni “solculuk” ise, bu geç kalmış bir itirazdır, çünkü solda, bundan daha kötüsüne de itiraz edilmemiştir. İşte Filistin Kurtuluş Hareketi ve Türkiye solu... FKÖ’nün savaşçıları değil ama finansçıları Ortadoğu’da ticaretin en mahir Filistinli tüccarlarıdır. FKÖ şurda burda direnirken ne tarım yapıyordu, ne de sanayi; ne köylüsü vardı, ne de işçisi. Sadece “nakit parası” vardı. Ünlü Tel Zaatar katliamının Arafat-Esad arasındaki 200 milyon dolarlık alacak-verecek dâvasından çıktığını bildiğimiz halde Türk solu olarak FKÖ’ye sempatimiz hiç eksildi mi? Eksilseydi ne olurdu ki? Ya da şimdi, geç kalmış bir sitem olarak kaydedelim: Yurt topraklarında tarım yapan, olduğu kadar sanayi yapan, yerel yönetimlerde kendini yönetmeyi öğrenen, bu somut varlığına dayanarak Filistin direniş hareketinde önemli bir rol oynayan insanların içinde yer aldığı Filistin Komünist Partisi’ne Türk solu literatüründe ayrılmış bir tek satır bulabilir misiniz?

Demek ki, toplumların dindarlığından ve din aracılığıyla ifade ettiği eylemden korkan, ama tüccarların başını çektiği bir özgürleşme eylemine sempati duyan solculuğun, bir temel “kusur”u vardır.

Sorun şu: Milliyetçilik, dünyanın bugünkü halinde ve bundan sonra artık, nerde olursa olsun kendi kendini taşıyamaz ve kendini taşıtmaya istekli, bunda çıkarını gören bir sınıf bulamaz, yaratamaz.

“Dinden sola ne çıkar ki?...”

Elbette dinden sola bir şey çıkmaz, ama dinden emperyalist saldırganlığa karşı belli durumlarda bir şeyler bal gibi çıkar! Soyut genelleme ile değil, somut durumun somut tahliliyle bakılırsa çıkar. Ne çıktığına bakmak ve çıkanı ciddiye almak, uzaktan yan bakarak mızmızlanmak yerine, mücadelenin halklaşması bağlamında eylemli solun ne yapması gerekiyorsa onu yerine getirmesinin icaplarını üstlenmek gerekmez mi?

Önce din hakkındaki eksik bilginin ve yanılsamanın düzeltilmesi gerekir. Din, “dindar” varsa vardır ve her “dindar” bir insandır. Bu nedenle bir yerde “dinden bir şey beklenmiş” ise, insandan bir şey beklenmiştir. Çünkü zaten, inancıyla yetinip oturmak yerine canını ortaya koyup savaşan örgüt bilinçli ve disiplinli dindar insanın dindarlığı da dinden değil, hayattan, dünyadan somut beklentisidir. Fanatizmden bir şey çıkmaz, doğru. Ama dinden her durum ve koşulda fanatizm çıkar, başka şey çıkmaz demek de gerekmez.

Ortadoğu’da din –İslam dini– Arap milliyetçiliği yerine anti-emperyalist işlev üstlenirken bu işlevde, saklı “burjuva çıkar”dan elbetteki arınmış olmamaktadır. Üstelik din bu işlevi “kurumsal” olarak üstlenmektedir, bir inanç sistemi olarak değil. Yani Kur’an âyetleri için savaşılmamaktadır. Dinin örgütlenmesi –kurumlaşması ya da siyasallaşması– nerde, hangi durumda burjuva sınıftan, Ortadoğu için bakılırsa burjuva zümreden bağımsızlaşmıştır ki? Bu nedenle dinin anti-emperyalist direnişi en başta Arap burjuvanın direnişidir. Bunun milliyetçilik olarak gelişmesi halkın dışlanmasıyla sonuçlanıyor. Din üzerinden gelişmesi geniş halk topluluklarının mücadeleye katılmasının yolunu açıyor. Bizim burada yaptığımız, dinin olumlanması değil, emekçi sınıfları emperyalizme karşı mücadeleye sevk etme şansı yüksek bir eğilime dikkat çekmektir. Biz dikkat çeksek de, çekmesek de bu eğilim bir “olgu” olarak gelişmekte ve temellenmektedir. Solun işi bu olgudan hareketle kendi işini görmeye bakmaktır.

Irak’ta, Filistin’de, başka yerlerde siyasallaşan dinin yüklendiği anti-emperyalist işleve yan bakmanın altında, Türkiye burjuvazisinin kendi denetimi dışına taşan her hareketten ve hareketlenmeden duyduğu içgüdüsel korku yatıyor. Bu korku Türkiye’nin kendi özgül koşullarında ne denli irreel olursa olsun, benim diyen birçok solcunun bu korku çemberi içine kaçmaya yatkın olduğu, Irak olayıyla birlikte her türden solun saflarında Kemalizm’in yükselişe geçmeye başlamış olmasında da görülüyor.

Dünyada ve şimdi bugün Ortadoğu’da olup bitenler, sınıf gözlüğüyle bakılıp durulaştırılmadığı için “karmakarışık” gözükmektedir. Milliyetçilik, din-iman, etnisite birbirine karışmaktadır. Somutluktan koparılmış bir tartışma yürümektedir. Gericilik-ilericilik, çağdaşlık-çağdışılık filan diye, solculukla, sosyalistlikle ilgisi olmayan kriterler kullanılmaktadır. Bütün bunları “emekçilerin yararı” nerde diye sorup sadeleştirmedikçe solculuğun, sosyalistliğin hiçbir yerde bir hükmü olmayacaktır.

"İspanya Bayrakları, Enternasyonal Tugayları selamlayın!"

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 18 (Kasım/Aralık 2003)
21 Ocak 2020

İspanyol Komünistlerinin La Pasionaria'sı

Faşist Frankistler 17 Temmuz 1936'da İspanya İç Savaşı'nı başlattığında, Cumhuriyetçilere yardım için dünyanın dört bir yanından gelen gönüllü Uluslararası Tugaylar, iki yıl sonra çeşitli politik nedenlerle geri dönerlerken, İKP liderlerinden Asturias milletvekili Dolores İbarruri, "La Pasionaria," 1 Kasım 1938'de Barcelona'da onlara seslendi. 20. Yüzyıl özgürlük mücadeleleri tarihine mal olan bu konuşmanın tam metnini aşağıda bulacaksınız.

Enternasyonal Tugaylar'ın kahramanlarına veda ederken, onların kim oldukları ve neyi temsil ettikleri açısından bir kaç söz etmek çok güç. Yurdumuzdan ayrılanlar için bir elem duygusu ve sonsuz bir keder insanın boğazına tıkanıyor, çünkü ülkelerinden taa buralara kadar geldiler, insanın kurtuluşunun en yüksek ideallerinin savaşçıları olarak  tüm halkların zalimlerinin zulmüne uğradılar. Ülkemizde kalanlar için de yeisle doluyuz, zira onlar burada İspanya toprağına ve yüreğimizin en derinlerine ebedi şükran duygularımızla gömüldüler.

pasionaria-scBütün halklardan, bütün ırklardan kardeşlerimiz olarak, ölümsüz İspanya'nın evlatları olarak bizlere geldiniz, savaşın en çetin günlerinde, İspanya Cumhuriyeti'nin başkenti tehdit altındayken, siz Enternasyonal Tugaylar'a mensup yiğit yoldaşlar, kentin savunması için canla başla, tüm kahramanlığınız ve özverinizle çarpıştınız. Ve Jarama ile Guadalajara’da, Brunete ile Belchite'de. Levante ve Ebro'da cesaretin, özverinin, atılganlığın ölümsüz türkülerini söylediniz. Enternasyonal Tugay mensubu olmanın disiplinini ortaya koydunuz.

Bir ülkenin tehdit altındaki özgürlük ve bağımsızlığını −ülkemiz İspanya'nın özgürlük ve bağımsızlığını− korumak için Enternasyonal Tugaylar'ın teşkil edilmesi, tüm görkemi içinde, halkların mücadele tarihinde olağanüstü, nefes kesici bir olaydır.

Komünistler, Sosyalistler, Anarşistler, Cumhuriyetçiler −farklı farklı renklerden, ayrı ideolojilerden ve karşıt dinlerden insanlar− derin bir özgürlük ve adalet sevgisinde birleşerek geldiler ve kendilerini kayıtsız şartsız bize sundular.

Bize her şeylerini verdiler. Gençliklerini, olgunluklarını, bilimlerini, tecrübelerini, kanlarını ve canlarını, umutlarını ve beklentilerini verdiler ve karşılığında bizden hiç bir şey istemediler. Hayır, hayır, bizden tek bir şey talep ettiler: Savaşta kendilerine bir yer istediler, bizim için ölmenin onurunu beklediler.

İspanya bayrakları! Bu sayısız kahramanları selamlayın! Sayısız şehitlerin önünde saygıyla eğilin!

Anneler! Kadınlar! Yıllar geçip de, savaşın yaraları sarıldığında, acılı ve kanlı günler özgürlüğün, barışın ve refahın içinde yitip gittiğinde, kin sona erip, özgür bir ülkede insanlık onuru bütün İspanya’lılar tarafından eşit olarak hissedildiğinde çocuklarınıza bütün bunlardan söz edin. Onlara Enternasyonal Tugaylar'ın insanlarını anlatın.

Bu insanların denizleri, dağları aşarak, mayınlı sınırları geçerek, etlerini lime lime etmeye can atan kudurmuş av köpeklerinin takibini atlatarak ülkemize nasıl geldiklerini, özgürlük savaşçıları olarak, İspanya'nın Alman ve İtalyan faşizmi tehdidi altındaki özgürlüğü ve bağımsızlığı için nasıl dövüştüklerini ve öldüklerini onlara anlatın. Onlar her şeylerinden vazgeçtiler. Aşklarından, memleketlerinden, evlerinden ve zenginliklerinden, babalarından, annelerinden, eşlerinden, kardeşlerinden ve çocuklarından vazgeçerek bize geldiler ve şöyle dediler: "İşte buradayız. Sizin dâvanız, İspanya'nın dâvası bizim dâvamızdır. Bu dâva tüm gelişkin ve ileri insanlığın dâvasıdır."

Bugün çoğu, ülkemizden ayrılıyorlar. Binlercesi ise burada, İspanya toprağında kaldılar. Bütün İspanyollar onları derinden anacaklar. Enternasyonal Tugaylar'a mensup Yoldaşlar: Siyasal nedenler, mevcut durumdan kaynaklanan sebepler kanınızı sonsuz bir cömertlikle sunduğunuz aynı dâvanın selameti, sizi buradan ayrılmaya zorluyor. Bazılarınız ülkelerine geri dönecek, bazılarınızsa zorunlu sürgüne gidecekler. Buradan gururla ayrılabilirsiniz. Siz tarihsiniz. Siz efsanesiniz. Tüm risklerden korunmak için demokratik ilkeleri kendilerine yontarak yorumlayan yığın yığın servetlerin ve şirket hisselerinin çirkin ve çıkarcı ruhu karşısında demokrasi dayanışmasının ve evrenselliğinin kahraman örneğisiniz.

Sizi asla unutmayacağız ve barışın zeytin ağaçları açtığında, yapraklarını İspanya Cumhuriyeti'ne zafer tacı yaptığında, geri gelin!

Tekrar buraya dönün. Ülkeleri ya da arkadaşları olmayanlar, dostluklardan mahrum kalanlar burada bir anavatan bulacaklardır. Hepiniz, hepiniz İspanyol halkının sevecenliğini ve şükranını bulacaksınız ve İspanya halkı bugün de, yarın da coşkuyla haykıracaktır:

Yaşasın Enternasyonal Tugaylar'ın kahramanları!

Kızılcık, Sayı 18 (Kasım/Aralık 2003).

Yerel ve uluslararası sermaye kıskacında tütün ve şeker yasaları

Ayrıntılar
Ahmet Hamdi Dinler
Sayı 18 (Kasım/Aralık 2003)
1 Eylül 2018

Tarım politikaları 1980'lerden beri her hükümetin gündeminde yer almış, genel söylem popülist kaygılarla hükümetlerin köylüyü sürekli aşırı desteklediği ve bu siyasi desteğin ekonomiyi kötü yönde etkilediği yönünde olmuştur. Bu argümanın iki temel hatası vardır. Birincisi tarım kesimini sınıfsal olarak değil bir bütün olarak ele alması; ikincisi ise aslında köylülüğe aktarılan payın ülke ekonomisine değil, tarımla ilgili alanlardaki kârlı sektörlere girmek isteyen yerel ve uluslararası sermayenin çıkarma aykırı olduğunu gözardı etmesidir. Bu yazının konusu olan şeker ve tütün yasaları, tartışmalarda ihmal edilen sınıf ilişkilerinin dönüşümünü yansıtan örnekler olmaları bakımından önemlidirler. Bu yasalar bir yandan sermaye içi çelişkileri; diğer yandan da sınıflararası çelişkileri etkileyen ve/veya keskinleştiren politikaları kurumsal olarak düzenleyen araçlardır.

Tütün ve şeker yasaları Türkiye'de yerli ve yabancı sermaye için yeni olanakları sunmanın bir aracı olarak hazırlanan istikrar programının bütünselliği içinde düşünülmelidir. Bu program da 1980'1erdeki liberalizasyon süreciyle süreklilik içinde ele alınmalıdır.

1980’LERDE TÜTÜN VE ŞEKER SEKTÖRÜNDE SERBESTLEŞTİRME UYGULAMALARININ SONUÇLARI

Tütün ve şeker üretiminde Türkiye'nin önemli bir yeri vardır. 1980'lerde gelişmiş ülkelerdeki tütün pazarı daralırken Asya pazarları ve azgelişmiş ülke pazarları genişlemeye başladı. Gelişmiş ülkelerin sermaye grupları için özellikle Asya ülkelerine serbestçe ithalat yapabilmek ve bu ülkelerdeki üretim ve yatırım olanaklarını kullanmak önemli hale geldi. Azgelişmiş ülkelerin ekonomilerini serbestleştirmesinin genelde tarım sektörü ve özelde de tütün pazarı açısından anlamı bu ülkelerde üretilen yerli tip tütünün azalması ve yabancı kökenli tütünün payının artması anlamına geliyordu. Türkiye'de de ithalatın serbestleştirilmesiyle Virginia ve Burley tipi tütünlerin payı yükselirken, en yaygın tütün tipi olan şark tipi tütünde bir azalma görülmeye başlandı (Arslan vd. 2000).

Ancak tütün sektöründeki en önemli alt sektör olan sigara sektöründe ithalatın serbestleştirilmesinin sonuçları çok daha keskin bir şekilde görülebilir. Bu alanda faaliyet gösteren üç tekel; %18,7'lik bir pazar payıyla Philip Morris, %13,7'lik pazar payıyla British American Tobacco ve Japan Tobacco'nun RJ Reynolds'ı satın almasından sonra %11,7'lik bir pazar payını ele geçiren JTI gelişmiş ülkelerde satışlarını çok az arttırabildikleri için azgelişmiş ülke pazarlarında kâr fırsatları yaratmaya çalışmaktadırlar. Bunlardan Philip Morris'in 54 ülkede şubesi, ortaklığı ya da lisans anlaşması bulunmaktadır. Dünyanın; ikinci büyük sigara şirketi olan British American Tobacco (BAT) da benzer şekilde girdiği pazarlarda yerel markalar çıkartmasıyla tanınır. Arjantin'de, Jockey Club, Özbekistan'da Xon, İsviçre'de Parisienne, Kanada'da Du Maurier, Endonezya'da Ardath, Rusya'da Yava Gold bu markalardan sadece bazıları ve bize dünyanın çok farklı bölgelerinde olan hakimiyetini göstermek için yeterli. Sermayenin girdiği ülkelerde, yerel farklılıklar ve yerel markalar yaratarak da sömürü olanaklarını arttırdığını gösteriyor.

Türkiye'de Philip Morris ve BAT'ın ortaklık kurdukları şirketlerin Koç ve Sabancı'ya ait olması tesadüf değil. Bilindiği gibi 1980'ler boyunca dünya ekonomisiyle bütünleşen ve liberalleşen Türkiye ekonomisinin temel belirleyicilerinden biri bu liberalleşmiş ekonomide ayakta kalabilme koşullarını yerine getiren yerel sermaye grupları oldu. 1980'lerdeki neo-liberal politikalar sermaye birikimlerini belirli bir aşamaya getirmiş holdinglerin lehine gelişti. Ancak dünya pazarlarındaki rekabet gücü sınırlı olan bu holdingler, Türkiye gibi ülkelere girmeye çalışan uluslararası sermayeyle ittifaklar kurma yoluna gittiler. Bu anlamda Koç ve Sabancı'nın yabancı ortaklık kurmalarını, hem ülke içinde hem de ülke dışındaki pazarlarda ayakta kalma stratejisinin bir parçası olarak görmek mümkün.

En önemli özellikleri farklı sektörlerde (sanayi, hizmet, finans sektörleri) örgütlenmek olan bu holdinglerin en büyüklerinden biri olan Sabancı, 1990 yılından itibaren Torbalı tesislerinde Philip ve Morris'le Marlboro, Parliament, L.M. ve Chesterfield markalarıyla sigara üretmeye başladı. Koç ise daha sonra BAT ile anlaşarak Tire Organize Sanayi Bölgesi'nde fabrika kurdu. Bu ortaklıkların kurulması da bir dizi kurumsal değişiklikle mümkün oldu. Turgut Özal döneminde (3 Haziran 1986) 1177 sayılı Tütün ve Tütün Tekeli Yasası'nın 20, 21, 38 ve 43. maddeleri değiştirilerek yabancı sigara tekellerine Türkiye'de fabrika kurma ve iç pazara yabancı tütünle yapılmış sigara satma izni verildi. 3 Mayıs 1991'de ise Bakanlar Kurulu'nun "Sigara imalatı, ithalatı ve dağıtımı üzerindeki devlet tekelinin kaldırılması kararı" yayınlandı (Resmi Gazete'den aktaran Aysu, 2002: 189). Böylelikle yabancı firmaların Türkiye'ye girişinin maddi temelleri hazırlanmış oldu.

Serbestleşmeden sonra sigara ithalatının inanılmaz derecede artmasının nedeni, Koç ve Sabancı'yla ortaklık kuran yabancı şirketlerin yanı sıra TEKEL'in de yerli şark tütünü dışında yukarıda söz ettiğimiz yabancı Burley ve Virginia tipi tütün ithal etmeye ve bu tütünle sigara üretmeye başlamasıdır. Böylelikle Düzce, Gönen, Hendek ve Trakya'da yabancı tütün yetiştirilmeye başlanmıştır (Aysu, 2002: 185). İhracatta belli bir artış sağlansa da, ihracattan kâr sağlayan çoğu zaman iddia edildiği gibi ülke ekonomisi değil, yavaş yavaş tekel niteliği kazanan firmalar olmuştur. Böylelikle Türkiye'deki sigara pazarında yabancıların da ortak olduğu bir dağılım oluşmuştur: %70 payıyla TEKEL ; %22'lik payıyla Philip Morris; %8'lik payıyla JTI pazarda faaliyet göstermektedirler.

TEKEL, Samsun, Maltepe, Tekel 2000, Tekel 2001, Yeni Harman, Meltem, Ballıca, Best ve Bafra sigaralarını üretmektedir. Philip Morris, Marlboro, Parliament, LM ve Chesterfield'e sahip. Philip Morris-Sa ortaklığı dağıtım ve pazarlama alanında, PHILSA ise İzmir Torbalı fabrikasında üretim faaliyetinde bulunmaktadır. BAT ise Koç ortaklığıyla İzmir Tire Fabrikasını kurmuş durumda (Suiçmez, 2003). Bu resmin bize gösterdiği şey tütün üretiminin ve satışının özellikle 1990'lar boyunca hem ülke içindeki sermaye gruplarına (başta Koç ve Sabancı olmak üzere) hem de uluslararası sermayeye bir kâr transferi mekanizması olarak çalıştığıdır.

Şeker sektöründe de benzer bir eğilimden sözetmek mümkündür. Dünyada şeker üreticisi ülkelerin başında Brezilya, Hindistan, Avustralya, Çin, Meksika, Küba, Almanya ve ABD gelmektedir. Dünyada şeker üretiminde üretim fazlası, fiyatlarda ise düşüş gözlenmektedir (Aysu, 2002). Bu da Türkiye gibi şeker tüketimi yüksek ülkeleri cazip pazarlar haline getirmektedir. Ancak şeker sektöründe ithalat daha çok nişasta kökenli şekerin ithalatı şeklinde gerçekleşmektedir. Oysa Türkiye'de üretilen şeker, pancar kökenlidir.

TÜTÜN VE ŞEKER ÜRETİMİNİN NİTELİĞİ

2000'de Türkiye'de tütünün ekildiği toplam alan (hektar olarak) 236.569; 2001 'de 195.770'dir. Şeker pancarı 2000'de 410.023; 2001'de 358.763'dür. Üretim ise hektar olarak tütünde 2000'de 200.280; 2001'de 144.786; şekerde 2000'de 18.821033; 2001'de 12.632.522'dir ton olarak. (DİE, 2002.) Ege, Karadeniz, Marmara,  Doğu ve Güneydoğu Anadolu bölgesinde yetiştirilen tütün, 500 bin civarındaki çiftçi ailesine ve 3 milyon kişiye istihdam sağlamaktadır. Şeker üretiminde 01-20 dekar arası 379.920; 20-40 dekar arası 36.936; 40-60 dekar arası 3.441; 60-80 arası 855; 80 dekar üstünde 474 olmak üzere toplam 421.626 üretici vardır. Küçük üreticilik bu sektöre hakimdir (Aysu, 2002).

1999: BiR DÖNÜM NOKTASI

1999 istikrar programının yürürlüğe girmesiyle beraber IMF'ye verilmeye başlanan bir dizi niyet mektubu tarım politikalarında tütün ve şeker alanındaki dönüşümlerin habercisi oldu. 1980'ler boyunca adım adım ithalatın serbestleşmesi, yabancılara yatırım hakkının verilmesiyle beraber gerçekleşen tarımsal dönüşümün daha radikal bir ifadesi olacaktı. 9 Aralık 1999'da verilen niyet mektubunda destekleme politikalarını ve kredi sübvansiyonunu aşamalı olarak kaldırma sözü veren hükümet (Niyet Mektubu, 9 Aralık 1999), 10 Mart 2000 tarihli birinci Gözden Geçirme'de, "Tarımsal reform programı, devletin tarımsal üretim ile tarımsal sanayi üretiminde doğrudan rol almaktan çekilmesine yönelik orta vadeli hedef doğrultusunda, sektördeki devlet varlıklarının ticarileştirilmesi ve özelleştirilmesini kapsamaktadır," demektedir. 22 Haziran 2000 tarihli ikinci Gözden Geçirme'de TEKEL reformu için gereken kanunların çıkarılacağı sözü veren hükümet ayrıca Özelleştirme İdaresi'ne devredilecek portföyler arasında TŞFAŞ ve ÇAYKUR’u saymaktadır. 18 Aralık 2000 tarihli Gözden Geçirme’de ise 2002 sonuna kadar yeniden destekleme alımlarının yerine doğrudan gelir desteği sisteminin geçirileceğini belirten hükümet Şeker Kanununun 15 Şubat 2001’e kadar çıkarılacağı sözünü vermektedir. Bunun yanı sıra TEKEL’i yeniden yapılandıran bir kararnameyi ve TEKEL'in tüm tütün işleme birimlerini Özelleştirme İdaresi portföyüne devrine izin veren Özelleştirme Yüksek Kurulu kararını da Ocak 2001 sonuna kadar çıkaracağını söylemektedir. Kasım 2001 sonrası taahhütlerin güncellendiği 30 Ocak 2001 tarihli niyet mektubunda ise hükümet adeta sözlerini tutacağını garantilemek istercesine, "Tütün sektörü için reform stratejisi ve tarım politikası reformumuzun ve özelleştirme sürecinin ana unsurlarından biri olan TEKEL’in yeniden yapılandırılması 18 Aralık tarihli niyet mektubuna kıyasla daha da güçlendirilmektedir. Kamu tekel kuruluşu olan TEKEL’in kendisi, sadece tütün işletme üniteleri yerine, Özelleştirme İdaresine devredilecektir. Bu bağlamda diğer unsurların yanı sıra tütün sektörünü yeniden yapılandıran ve tütün destekleme alımlarını kademeli olarak kaldıran bir kanun Şubat ayı sonuna kadar yürürlüğe alınacaktır," demektedir. Bunu takip eden 3. Mayıs 2001 tarihli Gözden Geçirme’de ise, "Tütün sektörünü serbestleştiren, tütün için destekleme alımlarını tedricen kaldıran ve TEKEL’in varlıklarının satışına izin veren Tütün Kanunu’nun Mecliste Mayıs ayı içinde kabul edilmesi beklenmektedir. Bu kanunun onaylanmasını müteakiben, 2002 sonuna kadar tamamlanması beklenen TEKEL ve ŞEKER’in özelleştirilmesi, Dünya Bankası'nın kredileri ile desteklenmesini beklediğimiz tarım reformu programının diğer bölümleri ile koordine edilecektir," denilmektedir. Son olarak, 26 Haziran 2001 tarihinde, Şeker Kanununun Nisan, Tütün Kanununun ise Haziran ayında yürürlüğe girmesinden sonra şeker ve tütün fabrikalarının özelleştirilmesinin başlatılacağı açıkça belirtilmiştir.

Niyet mektupları ek niyet mektupları ve gözden geçirmelerin incelenmesi blze hükümet ve IMF arasındaki ilişkilerde hükümetin sürekli uygulanacak politikaları bir süreklilik çizgisinde IMF’ye haber verdiğini, kriz sonrası dönemlerde bazı sözlerini güncellediğini bazılarını ise daha güçlü bir vurguyla tazelediğini gösteriyor. Hükümet çok ayrıntılı bir şekilde reformun ayaklarını, ne zaman ne şekilde özelleştirme yapacağını belirtiyor. Mektuplar, zaman açısından bazı ertelemeler olsa dahi verilen sözlerin de büyük ölçüde yerine getirildiğini gösteriyor.

Kuşkusuz IMF ve Dünya Bankası sürecin tek uluslararası aktörü değil. Sekizinci Beş Yıllık Kalkınma Planının da belirttiği gibi tarım politikalarında esaslar DTÖ Tarım Anlaşması, Uruguay Roundu, AB'ye üyelik ve uluslararası ticaretteki gelişmeler çerçevesinde belirleniyor. Aslında VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı da nlyet mektuplarındaki sözlerle paralellikler taşıyor (DPT 2002). Kalkınma Planında destekleme politikası üretim fazlasına ve yüksek stok maliyetine yol açtığı için eleştiriliyor; ürün fiyatlarına devlet müdahalesi yerine üretimin piyasa koşullarında talebe uygun olarak yönlendirilmesi öneriliyor. Sözleşmeli tarım araçlarının geliştirileceği, TMO, ÇAYKUR, TŞFAŞ’nin faaliyet alanlarının sınırlandırılacağı, özel sektörün üretim, işleme ve pazarlama safhalarında daha etkin rol alacağı, tütünde piyasa fiyatı ve müzayede sisteminin getirileceği, 1177 sayılı tütün kanununun günün şartlarına göre düzenleneceği, şeker pancarında ekim nöbeti süresinin düşürüleceği, şeker sektöründe özel sektörün daha etkin kılınacağı belirtiliyor. Bu önerilerin nasıl adım adım gerçekleştirileceği ise Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı’yla garanti altına alınıyor.

TÜTÜN VE ŞEKER YASALARI

Tütün ve Şeker Yasalarına gerekçe olarak gösterilen olgular, neo-liberalizmin kendini meşrulaştırması için öne sürülenlerden farklı değildir: tarımda popülizmin zararları ve sözleşmeli üretimin kaliteli üretime yol açacağı; devletin aşırı hantallaşmasından kaynaklı olarak sürekli aşırı ürünün ortaya çıkması; serbest piyasa ekonomisinin ve tarım borsasının devletin destekleme alımlarında daha etkin bir yol olduğu; tarımda verimliliğini artması için teknolojiye başvurulması gerekliliği.

Görüldüğü gibi ikilemler, serbest piyasa ekonomisi ile devletçi tekel; etkin bir devlet ile hantal ve bürokratik bir devlet; popülizm (destekleme alımları) ile rasyonel ekonomi yönetimi (verimi yüksek ürün elde etme ve pazarlama); devlet korumacılığı ile katılımcı bir yapıdaki üretici birliklerinin güçlendirilmesi arasında konulmaktadır ve bu ikilemler yasanın ardında yatan gerçekliği görmemizi engelleyici niteliktedir.

Yasaların sınıfsal bir analizini yapmak için onları üç başlık altında incelemek mümkündür: Tarım yönetiminde üst kurulların oluşması, sözleşmeli üreticiliğin yaygınlaştırılması ve sermayenin pazara hakim olmasımn sağlanması. 

1. KURULLAR: TOPLUMUN HER KESİMİNİN KATILIMI MI?

Üreticileri ve üretici örgütlerini içeren bir yönetim yapısı, tarım alanında önerilen bir yapı olmuştur. Vlll. Bes Yıllık Kalkınma Planı’nda “üretici örgütlerinin güçlendirilmesi" ilkesine önem verilmiş; “Tarımla ilgili her konuda katılımcı proje planlaması", "üreticilerin katılımını ve sorumluluğunu esas alan" politikalar önerilmiş; kamu tarafından yapılan bir kısım görevlerin üretici organizasyonlarına devredilmesi öngörülmüştür. Ayrıca araştırma projelerinin geliştirilmesi ve uygulanmasmda üreticilerin katılımının ve katkısının eas alınacağı söylenmiştir (DPT, 2000). Bu önerilerle paralel şekilde 1.6.2000 tarihinde 4572 sayılı Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri ile ilgili Kanun’da kooperatifleri özerkleştirerek üreticilerin gücünü artırmaya yönelik olarak sunulmuştur. Benzer şekilde, Tütün ve Şeker Yasalarının getirdiği kurulların da sivil toplum, özel sektör ve bürokrasinin farklı temsilcilerini bünyesinde topladığını öne sürmüştür. Örneğin Meclis tartışmalarında ANAP milletvekili Ekrem Pakdemirli tütün kooperatiflerini çoğaltarak, TARİŞ ve ÇUKOBİRLİK gibi örgütleri arttırarak  bunları bir üst kuruluş altında toplayarak katılımcı bir demokrasiyi ve siyaseti oluşturacaklarını öne sürmüştür. (Bkz. www.tbmm.gov.tr)

Ancak söylemde üretici örgütlerinin daha fazla katılımı iki noktada problemlidir: Birincisi, tütün ve şeker üreticisi zaten çok örgütlü değildir. Kooperatifler ve üretici birliklerini güçlendirmenin aslında bu yerel birimlere yansıyan güç ilişkilerini gizledigi bir gerçektir. Köylülüğü tek katman olarak görmüyorsak, daha yoksul ve küçük üreticinin yereldeki örgütlerde temsil edilme olasılığının çok düşük olduğunu kavrayabiliriz.

İkinci olarak, hem politika oluşturma süreçlerinde, hem de oluşturulan Tütün ve Şeker Kurullarında yine özel sektörün çok daha baskın olduğu görülmektedir. Kalkınma Planı hazırlanırken toplumun tüm kesimlerinin katkısı olması gereği düşünülerek kurulan özel ihtisas komisyonlarının tütünü ilgilendiren üst komisyonunda Philip Morris temsilcisi (aynı zamanda Özelleştirme İdaresi raportörüdür) varken, Tütün Alt Komisyonunda PM ve Reynolds temsilcileri, Tütün Mamulleri Alt komisyonunda ise 2 PM, 4 Reynolds temsilcisi bulunmuştur.

Daha hazırlık aşamasında sermayenin temsilcilerinin aktif olarak müdahale ettiği tarım reformunun ayaklarından biri olan Şeker Kurulunda ise, "Bakanlar Kurulu; Bakanlık, Tarım ve Köyişleri Bakanlığı ile müsteşarlığın bağlı olduğu Bakanlık, sakaroz kökenli şeker üreten ve sermayesi kamuya ait olan Şirket ile pancar kooperatiflerinin oluşturduğu üst birliğin göstereceği ikişer aday; sakaroz ve nişasta kökenli şeker üreten şirketlerin her grubunun Türkiye’deki fabrikalarından nominal üretim kapasitesinin son üç yıl ortalama üretimi en fazla olan iki şirketin ayrı ayrı önerecekleri ikişer aday arasından birer üye olmak üzere bir Başkan ve altı üye seçer ve atar. Şeker Kurulunda ise Sanayi ve Ticaret Bakanlığı, Tarıın ve Köyişleri Bakanlığı, Dış Ticaret Müsteşarlığı, TŞFAŞ, Pancar Üreticileri Kooperatifleri Birliği, Sakaroz Kökenli şeker üreten fabrikalar, nişasta kökenli şeker üreten fabrikalar ` vardır." (Tütün Yasası.) TŞFAŞ’nin de özelleştirileceği düşünüldüğünde Pancar Üreticileri Birliği dışında diğer temsilciler arasında özel sektörün gücü açıkça gözükmektedir. Nitekim Geçici Madde 8’de, "Şeker Kurulu üyelerinin seçilip atanması ile ilgili 8. maddedeki sakaroz kökenli şeker üreten kamuya ait şirketin önereceği iki aday arasından seçilerek belirlenecek üyelik, özelleştirme suretiyle kamu payının devredilmesi halinde, sakaroz kökenli şeker üreten şirketlerin Türkiye’deki fabrikasından son üç yıl ortalama üretimi en fazla olan ikinci şirkete ait olur" denmiştir.

Siyasetçilerin tarım konusundaki popülizminden kurtulmak için gündeme getirilen bu kurulların aslında hem özel sektörün gücünü pekiştireceği, hem de siyasetçilerin gerektiği zaman bazı dengeleme araçlarını yitirmesine yol açtığı açıktır. Mecliste yapılan tartışmalarda DYP milletvekili Kemal Kabataş yeni Tütün Yasasıyla sanayicilere, bürokratlara özel düzenlemelerin getirildiğini, ancak üreticilerin dışlandığını söylerken, kendisine, "Ama siyasetçi arındırılmıştır," eleştirisini ifade eden bir milletvekiline, "Siyaset bu anlamda içerisinde bulunmaktan gurur duyacağımız bir konum... Bizi seçen insanlar, 42 ilde büyük ölçüde tütün üreticileri. Onların haklarını, onların varlıklarını, onlarla ilgili düzenlemeleri çok titizlikle burada irdelemek, savunmak, tartışmak, hepimiz için siyasi açıdan da çok özel bir görev," demiştir (www.tbmm.gov.tr/tutanak). Kabataş’ın bu sözleri Kasım 2002 seçimlerinde alınacak yenilginin de habercisidir sanki.

Ayrıca yasalarda yer alan, "Kurum hizmetlerinin gerektirdiği asli ve sürekli görevler, idari hizmet sözleşmesiyle sözleşmeli olarak istihdam edilen personel eliyle yürütülür" ibaresi kamuda gittikçe yaygınlaşan sözleşmeli çalışmanın bu kurullarda da geçerli olacağını göstermektedir ve bürokrasinin de yeniden yapılanacağını göstermektedir.

2. ÜRETİMİN DARALTILMASI VE SÖMÜRÜ ORANINI YÜKSELTME ARACI OLARAK SÖZLEŞMELİ ÜRETİM

"Üretici tütünleri yazılı sözleşme esası veya açık arttırma yöntemiyle alınır ve satılır. Sözleşmeli üretim esasına göre üretilen tütünlerin fiyatları, tütün mamul üreticileri ve/veya tüccarlar ile üreticiler ve/veya temsilcileri arasında varılan mutabakata göre belirlenir. Yazılı sözleşme yapılarak üretilen tütünler dışında kalan üretici tütünleri, açık arttırma yöntemiyle alınır ve satılır." (Tütün Yasası.)

Tarım ürünlerinde destekleme alımı geciktiği dönemlerde borçlarını ödeyebilmek için ürününü tüccara satan köylü resmi çok tanıdık bir resimdir. Yazının giriş kısmında da belirtildiği gibi özellikle Güneydoğu ve Doğu Anadolu bölgelerinde tütün üreticisinin ürününün neredeyse tamamına yakınının TEKEL tarafından destekleme alımıyla satın alınmasının artık mümkün olmadığı bir ortamda tütün üreticisi sözleşme yaptığı tüccarın karşısında tek başına kalacaktır. Sözleşmeli üretimin yapıldığı yerlerde imzaladığı senet ve taahhütnamelerle kendi zararını ve bağımlılığını arttırmak durumunda kalan üreticinin karşısında tüccarın kendi kârını arttırmaya çalıştığı bilinmektedir (Işık, 2001). Bu şekliyle sözleşmeli üretim üreticiyi pazar mekanizmasına daha fazla bağımlı hale getirecek, zaten sınıfsal örgütlülüğü zayıf olan üreticiyi daha da yalnızlaştıracaktır. Yasada sözü geçen mutabakat kavramı ise ancak iki taraf eşit olarak görülürse mümkün olabilir. Görünürde üreticinin gidip ürününü satmasına yönelik hiç bir zorlama yoktur. Ama öze baktığımızda üretici ayakta kalabilmek için, başka bir alternatifi olmadığından ürününü tüccarın verdiği düşük fiyattan satmak zorunda kalacaktır. Eşitsiz sınıf ve iktidar ilişkilerinin varlığında mutabakattan ziyade eşitsiz güç ve baskı ilişkileri tarımsal yapıda da mevcuttur.

Şekerde ise sözleşmeli çiftçilik bir kamu şirketi olan (TŞFAŞ) tarafından zaten uygulanıyordu. (Aysu: 164) Açıklanan fiyatla ödendiği zaman arasındaki enflasyon farkları zaten çiftçiye zarar veriyordu. Ancak sözleşmenin artık özel şirket ile üretici arasında gerçekleşmesi üreticilerin koşullarını çok daha ağırlaştırmıştır.

Üretimin daraltılması ise sürecin bir diğer tamamlayıcı unsurudur. 10. maddenin Geçici 1.B bendinde "2000 ve 2001 yılı ürünleri için 1177 sayılı Kanuna ekli cetveldeki isimleri yazılı tütün tarımı serbest olan ilçeler dışında kalan yerler ile bu ilçelerin tespit edilmiş ve kesinleşmiş tütün üretim alanlarının dışında kalan yerlerde ekilen tütün fideleri veya dikilen tütünler sökülüp yokedilir," denmektedir. "... Yaprak tütün üretim bölgelerinde ekim belgesi almadan veya belge almasına rağmen belgesinde belirtilen alandan fazla veya ekim belgesinde kayıtlı yerden başka yerde ekim yapanların tütünlerine el konulmakla birlikte" bu kurallara uymayanlar da hapis ve para cezası alacaktır.

Şeker Yasası’nın 3. maddesinde, "Şeker üretimi ve arzında istikrarı sağlamak amacıyla pazarlanacak şeker miktarı, sakaroz kökenli ve diğeri şekerler için ayrı ayrı olmak üzere şeker türlerine göre, gerektiğinde dönemsel olarak kotalar ile belirlenir. Nişasta kökenli şekerler için belirlenecek toplam A kotası ülke toplam A kotasının %10’unu geçemez. Bakanlar Kurulu bu oranı, Kurumun görüşünü alarak %50’sine kadar artırmaya, %50’sine kadar eksiltmeye yetkilidir... ... Şirketlerin A ve B kotaları her yıl en geç 30 Haziran tarihine kadar yurtiçi şeker talebi, fabrikaların işleme ve şeker üretim kapasiteleri gözönünde bulundurularak Kurul tarafından müteakip beşer yıllık dönemler için tespit edilir," denmektedir. Burada A kotası "yurtiçi talebe göre üretilen ve pazarlama yılı içinde iç pazara verilebilen şeker miktarını", B kotası "A Kotasının belirli bir oranına tekabül eden ve güvenlik payı içinde bulundurulmak üzere üretilen şeker miktarını" tanımlamaktadır. Aysu'ya göre kota uygulaması 1998 yılında başlasa da, yasa, ülke içine girecek nişasta kökenli şeker miktarını arttıracaktır (2002: 173). Bu da şeker pancarı üretiminin daraltılmasına zemin hazırlayacaktır.

Üretimin daraltılması aynı zamanda uzun vadede bir hedef olan küçük üreticiliğin tasfiyesiyle de birlikte düşünülmelidir. Nitekim, "Bölünemeyecek en küçük parsel anlamında optimum işletme büyüklükleri bölgelere göre tespit edilecek, belirlenecek ekonomik işletme büyüklüklerine bağlı özendirici tedbirler geliştirilecektir." (DPT,  2000)

Korkut Boratav, 1980’1i yılların yapısal uyum politikalarında geliri azalan köylünün elindeki rezervleri daha fazla kullanıp daha fazla üretmeye çalışarak (haneiçi emeğe de daha fazla başvurup) nasıl bir uyum stratejisi geliştirdiklerini anlatır (1995: 136). Benzer bir şekilde Zülküf Aydın da tarım alanında köylülerin “beka stratejileri”nden sözeder (2001). Aslında üretimin daraltılması, kotalar ve cezai yaptırımlar getirilmesiyle köylülerin bu stratejileri de ellerinden alınmış olacaktır. Tek Gıda-İş sendikasının hesaplamalarına göre (17 Nisan 2003), 2002 yılı verilerine göre 4626 köyde 402.889 ekici tütün ekmektedir. 4773 sayılı Tütün Yasasıyla köy adedinde %43; ekici adedinde ise %15,6’lık bir düşüş hesaplanmıştır. Düşük kalitedeki topraklarda yetişebildiği için hektar başına verim ve ekonomik gelir açısından başka bir alternatifi olmayan tütünden geçinen bu kişilerin göç olasılığı bir gerçektir (Suiçmez, 2002). Bu nedenle "alternatif ürün" önerisi de gerçekçi değildir. Zaten, Gülpınar’ın da belirttiği gibi, Resmi Gazete’de yayınlanan alternatif ürün tebliği üreticiye, "tütünün yerine şunu ekerseniz ekonomik gelirinizi korursunuz," diye bir şey söylememektedir (bkz. www.tutuneksperleri.org.tr).

3. SERMAYENİN TÜTÜN VE ŞEKER PAZARINA HAKİMİYETİNİN BELGELENMESİ

"Türkiye’de tütün üretmek isteyenlerin; yıllık üretim kapasitesi tek vardiyada, sigara için iki milyar adet, diğer tütün mamulleri için ise on beş tondan az olmayan, tütün hazırlama bölümleri dahil tam ve yeni teknoloji ile tesisler kurmaları şarttır. Bu şartları yerine getirenler ürettikleri tütün mamullerini serbestçe satabilir, fiyatlandırabilir ve dağıtabilirler."

Bu madde de tütün üzerindeki sınıflararası ve sınıf içi çelişkilerin ve kavgaların sonucunda oluşmuş bir maddedir. Gazetelere de günlerce yansıyan tütünün üretim koşullarıyla ilgili maddenin arkasında rakip sermayelerin çekişmesi yatıyordu. Bu maddeye önceleri Türkiye pazarına yeni giren BAT karşı çıkarken, Türkiye’de uzun süredir üretim yapan Philip Morris bu sınırlamada ısrarcı oldu. Philip Morris/Sabancı Pazarlama ve Satış Anonim Şirketi Müdürü Kürşat Koçdağ, yazılı açıklamasında, pazara ithal ürünlerin hakim olacağı gerekçesiyle bu sınırlamayı ve ithalatın vergi düzenlemeleriyle yapılması gerektiğini savundu. Ancak, esas neden Japan Tobacco ile beraber Türkiye'de toplam 400 milyon dolarlık sabit sermaye yatırımı olan Philip Morris’in bu yatırımlar nedeniyle sanki "yerli bir sanayici gibi hareket ettiğini" söyleyerek pazara yeni girecek firmalara karşı kendi çıkarını kollamaya çalışmasıydı. Bu noktada “yerli sanayici gibi” olmak ibaresi ilginç, zira yabancı sermayenin Türkiye’ye girişinin nasıl basit bir dışsal faktör olmakla kalmayıp, yerel düzeyde ortaklıklarla kurduğu ittifak sayesinde hükümete –yeni üretime başlayacak firmalara karşı– baskı yapacak konuma gelmiş olduğunu gösteriyor. Ülke içindeki yerel sermaye gruplarının çatışması nasıl devlet politikalarına yansıyorsa, yerelleşen yabancı sermaye başka bir yabancı sermayeye karşı ulusal düzeyde ithalat sınırlaması politikasını savunabiliyor. Ama Tütün Yasa taslağının diğer maddeleri konusunda (örneğin tütün ekimiyle ilgili ya da özelleştirmeyle ilgili) sermaye gruplarının hiç bir itirazı yok.

Tartışmanın hükümete yansıması Kemal Derviş ve Yüksel Yalova arasındaki anlaşmazlık şeklinde oldu. Kemal Derviş 2 milyar adetlik üretim koşuluna karşı çıkarken Yalova bu koşulu destekliyordu. Sonunda Yüksel Yalova’nın istifasına yol açan madde için TBMM Sanayi Komisyonunda bir orta yol bulundu ve geçici madde 1’in G bendi eklendi: "Altıncı maddenin yedinci fıkrasında yer alan marka bazında sigara için en az iki milyar adet fiili üretim miktarı ölçüsü, bu Kanunun yürürlüğe girdiği tarihi izleyen; birinci takvim yılı sonuna kadar iki milyar adet, ikinci takvim yılı sonuna kadar bir milyar sekiz yüz milyon adet, üçüncü takvim yılı sonuna kadar bir milyar altı yüz milyon adet, dördüncü takvim yılı sonuna kadar bir milyar dört yüz milyon adet, beşinci takvim yılı sonuna kadar on bir ton olarak uygulanır. Altıncı yıldan itibaren uygulanacak olan bu ölçüleri sıfıra kadar indirmeye ve tütün, tütün mamulleri, alkol ve alkollü içkilerin dış ticaretine ilişkin usul ve esasları belirlemeye Bakanlar Kurulu yetkilidir." Böylelikle mevcut durumda Türkiye”de üretim yapan PM-SA ortaklığı gibi firmalar belirli bir süre korunacak, ancak 6 yılın sonunda isteyen pazara girebilecekti.

Aslında tek sorun yasadaki bu madde değildi. Tütün yasası, çıkarılmasında gösterilen kararlılığa rağmen, çok fazla sayıda üreticinin yaşamını doğrudan etkilediği ölçüde siyasetçiler için alınması zor bir karardı. Mecliste de muhalefet partileri bu kaygıyı sık sık dile getirdiler. DYP Milletvekili Kemal Kabataş 42 ilde, 183 ilçede ve beldede tütün ekildiğini söyleyerek tütün ekicilerinin Meclis’teki temsilinin çok yüksek olduğunu söylüyordu. 5-6 firma karşısında 600.000 tütün üreticisinin yalnız bırakıldığına işaret ediyordu (bkz. www.tbmın.gov.tr/tutanak).

Şekerde ise, yasanın 5. maddesi, "Şeker pancarı fiyatları her yıl şeker fabrikasını işleten gerçek ve tüzel kişiler ile üreticiler ve/veya temsilciler arasında yapılan mutabakata göre belirlenir... ... Şeker satış fiyatları, şeker fabrikası işleten gerçek ve tüzel kişiler tarafından serbestçe belirlenir," denilerek destekleme alımlarının yerine artık serbest piyasanın belirleyici olacağı garanti altına alınmış oldu. Ne var ki, yasanın özel sektörle olan bağını daha iyi anlamak için önceden başlamış bir süreç olan özelleştirmelere de ayrıca bakmak gerekiyor.

TÜTÜN VE ŞEKERDE ÖZELLEŞTİRMELER: TEKEL VE TŞFAŞ

Tütünde TEKEL, devlet adına destekleme yaprak tütün alımları yapmakta, sigara sanayinin ihtiyacı ile birlikte destekleme tütün alımlarında bulunarak, piyasada düzenleyici rol oynamaktaydı. Ekicilerden satın alınan tütünlerin satışına ve ihracına kadar bakım, işleme, vb. hizmetleri yürütmek görevi de Bakanlar Kurulu kararları ile TEKEL’e aitti. Bünyesinde 25 yaprak Tütün İşletme Müdürlüğü, 8 sigara fabrikası, 28 alkollü içki üreten fabrika va imalathane, 80 başmüdürlük, 20 tuz işletmesi olan TEKEL, (Aysu, 2002: 182) GSMH içindeki % 3’lük payı, toplam vergi ve fonlar içindeki % 5’lik payı, tarımsal ürün ihracatı içindeki %5’lik payı ve 2000 yılındaki 70 trilyon liralık kârıyla sermaye için çok cazip bir kuruluştu.

25.12.1997 tarihinde Bakanlar Kurulu’nun "Tekel kendisine ait sigara markalarını, fabrikalarını ve diğer varlıklarını tahsis etmek suretiyle ortaklıklar tesis edebilir" kararı Resmi Gazete’de yayınlandı (Aysu, 2002: 189). Bu kararın ardından 55. hükümetin TEKEL’i mutlaka özelleştireceğini iddia eden bakanı Eyüp Aşık döneminde "Yeni Harman ve Samsun sigaralarının isim hakkı 49 yıllığına ve Akhisar tütün işletmesinin yüzde 52’lik kısmı süresiz olarak British American Tobacco’ya satıldı." (Aysu, 2002: 190).

18 Aralık 2000 tarihli niyet mektubunda TEKEL’in tüm işleme birimlerinin Özelleştirme İdaresi portföyüne devri öngörülüyordu. 2 Şubat 2001 tarihli ÖYK kararına göre ise, TEKEL Genel Müdürlüğü özelleştirme kapsamına alınıyor, TEKEL'in mülkiyetin devri hariç olmak üzere özelleştirileceği söyleniyor ve özelleştirme işlemlerinin 3 yılda tamamlanacağı vaadediliyordu (Bkz. www.tutuneksperleri.org.tr).

Tek Gıda-İş sendikası, TEKEL’in ÖYK kararının iptali istemiyle idare mahkemesine başvurdu. Dava dilekçesinde TEKEL’in özelleştirilmesi durumunda piyasaya yabancı tekellerin hakim olacağı belirtiliyor, özelleştirmenin kamu yararına da aykırı olduğu, 40 bine yakın memurun ve işçinin işinden olacağı belirtiliyordu. Gerçekten de TEKEL’in özelleştirilmesine ilişkin hazırlanan yasa tasarısı yabancılara satışın önünü açıyordu.

İşçiler açısından özelleştirme, TEKEL Genel Müdürü Mehmet Akbay’ın açılmasına göre TEKEL bünyesinde kalacak 4 anonim şirkette çalışanların özel hukuka göre çalıştırılması anlamına geliyordu, zira sözleşmeli ve devlet memuru 6 bine yakın çalışandan Genel Müdürlük ve tuz müesseselerinde çalışanlar dışındakiler sözleşmeli ve memur işçi statüsüne geçirilecekti (3 bin çalışan).

Üreticiler açısından yabancı tütün kullanımı artacağı ve Türkiye’de de şark tipi tütün üretildiği için ekim alanları iyice daralacak ve 500 bin tütün üreticisinin 450 bini yok olacaktı. Yine destekleme alımı yapılmadığı için Türk tütün üreticisi kilo başına 5 dolar destek gören Yunanlı tütüncü ile rekabet edemeyecekti (Gülpınar, 2001).

Bütçeye TEKEL’in yaptığı katkı açısından ise TEKEL ürettiği sigaranın kârını devlete vergi ve fon şeklinde öderken artık bu kaynaklar, fiyatları da tek başına belirleyecek yabancı sermaye tarafından kâr transferi haline getirilecekti. Halbuki TEKEL, İSO verilerine göre 1997 yılının en büyük 500 kuruluşu arasında ihracat, kâr ve yarattığı istihdam nedeniyle ilk 10’un içinde yer alıyordu (wwwtutuneksperleri.org.tr). Sadece tütün ve sigara üretimi açısından değil, içki sektörü açısından yerli ve yabancı sermaye bu kuruluşu çok cazip buluyordu. Özelleştirmeye alternatif olarak bazı çevreler TEKEL için çalışanlarının ve üreticilerin ortak olabileceği bir model öneriyorlar. Ancak çalışanlara satılan KARDEMİR örneği kanımca bu modelin çok da geçerli bir model olmadığının iyi bir göstergesidir. Hatırlanırsa, KARDEMİR’de çalışanların sürekli olarak az maaşla çalışmak durumunda kalması, masrafları için hisselerini satmalarına yol açmış ve bölgede haddeciler ve başka kesimler hisseleri ellerinde toplayarak işçileri güçsüz bırakmışlardı.

SONUÇ

Tütün ve Şeker Yasası yerli ve yabancı sermayenin bu alanlarda tam bir hakimiyet kurmasını sağlamıştır. Bu yasalar herhangi bir muhalefeti bertaraf edecek şekilde, "15 günde 15 yasa" kapsamında hızla ve tepeden bir şekilde Meclis’ten geçirilmiştir. Günümüzde sürekli yeni krizlerle karşı karşıya olan sermaye için bu alanlar yüksek kârlılık getirecek yatırım alanları olarak gözükmektedir. Önümüzdeki dönemde sermayeye meydan okumak için Tütün ve Şeker Yasası gibi uygulamalardan etkilenen sınıfları daha derin bir şekilde analiz etmek ve onları içine alan bir mücadelenin nasıl yapılacağını düşünmek gerekiyor.

(A. Hamdi Dinler’in yakında yayınlanacak olan “Tarımın Anatomisi” kitabından kısaltılmış bir bölüm.)

KAYNAKÇA
Kitap ve makaleler

Arslan, N. vd. (2000) "Nişasta-Şeker, Tütün ve Tıbbi Aromatik Bitkilerin Tüketim Projeksiyonları ve Üretim Hedefleri", Türkiye Ziraat Mühendisliği V: Teknik Kongresi Tarım Haftası, 17-21 Ocak 2000, Ankara.

Aydın, Z. (2001) "Yapısal Uyum Politikaları ve Köylünün Beka Stratejileri”, Toplum ve Bilim, 88.

Aysu, A. (2002) 1980-2002 Türkiye Tarımında Yapılanma(ma) Tarladan Sofraya Tarım, İstanbul: Su.

Boratav, K. (1995) 1980’li yıllarda Türkiyede Sosyal Sınıflar ve Bölüşüm, İstanbul: Gerçek, 2. baskı.

DİE (2002) Tarım İstatistikleri Özeti, Ankara: DİE.

Dinler, A. H. (2000) "Türkiye’de Tarımın Genel Durumu", Sosyalist Politika, 26.

DPT VIII. Beş Yıllık Kalkınma Planı, www.dpt.gov.tr

Ertugay, Z. (2001-2002) "Tarımda Tasfiye Zincirinin Önemli Bir Halkası", Türkiye Günlüğü, 65.

Gülpınar, F. "Yeni Tütün Yasası Çıkarken", Tütün Eksperleri Derneği. www.tutuneksperleri.org.tr

Gülpınar, F. ve H. V. Mercimek (2001-2002) "Dünyada Tütün", Türkiye Günlüğü, 65.

Günaydın, G. (2001) "Şeker Sektöründe Neler Oluyor?", Kamu Yönetimi Dünyası, 6.

Günaydın, G. (2002) “Tarım Sektöründe Kurullar”, Kamu Yönetimi Dünyası, 10.

Günaydın, G. (2003) "1980 Sonrası Süreçte Türkiye Tarım Sektöründe Ekonomik ve Sosyal Dönüşüm", Tes-İş Dergisi, Mart.

"Güncel Konular: Amerikan Blended Tipi Sigara Tüketiminin Artması ve Çokuluslu Şirketlerin Ülkemizde Sigara Fabrikası Kurmasının Sonuçları", www.tutuneksperleri.org.tr.

IMF Niyet Mektupları, Başbakanlık Hazine Müsteşarlığı, www.hazine.gov.tr

Işık, M. (2001) "Tarımda Özelleştirmelerin Arkaplanı", Bülten no 53, Tütün Eksperleri Derneği, www.tutuneksperleri.org.tr

Kafaoğlu, A. B. (der.) (2001) Tarım: Bolluk içinde Yoksulluk, İstanbul: Kaynak.

Suiçmez, B. R. (2003) "Küreselleşirken Sömürgeleşme Sürecinde Şeker ve Tütün Yasası”, Tes-İş Dergisi, Mart.

Şeker Yasası

Tütün Yasası

www.tbmm.gov.tr/tutanak

www.tekgidais.org.tr

www.tutuneksperleri.org.tr

Sayı 18 - İçindekiler

Ayrıntılar
Administrator
Sayı 18 (Kasım/Aralık 2003)
6 Aralık 2009

S18 kapakAcil gündem
KIZILCIK

Ortadoğu batağında

Daleveranın siyaset-i millîyesi

Macera

Hayat ağacı
Irak'ta ne var, ne yok? / Ölü yıkayıcıları / Kim, nerde, kimi öldürüyor? / Bir çırpıda birkaç aforizma! / O mâhiler ki... / 8,5 milyar kredi / "Don Kişot" / Sanki babasının malını satıyor! / Adam / Ne zaman? / Bolivya / Kelbiyyun / Yök nedir? / Demokrasi zararlı bir bilinç, faydalı bir araçtır / Uzanlar 

Türkiye ekonomisinin analizi
İzzettin Önder

Ortadoğu ortada
Hüseyin Hasançebi

Hegemonya politikası
Mehmet Cemal Kaçkarlı

Uluslararası terörizm
Yalçın Yusufoğlu

Yerel ve uluslararası sermaye kıskacında tütün ve şeker yasalarıAhmet Hamdi Dinler

Yılan yuvasından sağ çıkmak mümkün mü?
Selim Yılmaz

İşçi sınıfı, sorunlar ve çözüm yöntemleri tartışmasına bir katkı
Gaye Yılmaz

Kadının toplumsal denetiminin dinden gelen temelleri
Fatmagül Berktay

İşçi sınıfına ne oldu?
Mehmet Özgen

"Kızıl elma!"
Ömer Bedri Canatan

Sisipos'un taşı kadar taş..!
Halim Togan

Neo-Cons
Refik Zerengil

Bolivya'da ne oldu?

Kıssadan hisseler...

Sanat-Kültür-Kitap
Alberto Giacometti'nin dünyasında...
Ayfer Coşkun

Tomris Uyar'ı son yapıtı ve son ödülüyle uğurlarken
Konur Ertop

Türk faşizminin kaynakları

Antik çağ Anadolu şiiri
Erdal Alova

Türkçe'de kaç harf var?
A.C. (EY. Sİ.)

Yılmaz Öner'in ardından
Mehmet Özgen

İnternette Kızılcık turu
Birleşik Metal İşçileri Sendikası / Fabrika dergisi / ABD Komünist Partisi

Belge
Eşit ve ücretsiz sağlık hizmeti, iş güvencemiz, insanca yaşayabileceğimiz ücret için görevdeyiz!
Hekimler

İspanyol komünistlerinin La Pasionaria'sı
"İspanya bayrakları, Enternasyonal Tugayları selamlayın!"

Sayı 18'in tamamına buradan (PDF - 9,5 MB) erişebilirsiniz.

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • KAPİTAL mi, MUKADDİME mi?
  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • Dünya Barış Günü ve komisyondan beklentiler
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda