KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

Suriye’de iç savaş

Ayrıntılar
Engin Erkiner
Sayı 57 (Kasım-Aralık 2013)
8 Aralık 2013

İç savaş ilk kez Suriye'de yaşanmıyor. Ülke dışındaki güçlerin de değişik yollardan karıştıkları ilk iç savaş olması da söz konusu değildir. Yine de bu savaşın özgün bazı özellikleri bulunmaktadır. Bu özellikler "yeni savaş" adıyla ilk kez Yugoslavya'daki iç savaşta görüldü, ardından da değişik ülkelerin özgün özellikleriyle bezenerek sürdü.

İlk olarak Suriye'de farklı bir örneği görülen "temsilciler savaşı" üzerinde durayım.

Bu savaşın geçtiğimiz yüzyıldaki bilinen örneklerinin başında 1970 ve 1980'li yıllardaki Angola'daki iç savaş gelir.

Angola'nın bağımsızlığını kazanmasının ardından ülkede iç savaş başladı. Bir tarafta ABD'nin desteklediği UNITA, diğer tarafta ise ülkenin en büyük gücü olan ve kendisini marksist olarak tanımlayan MPLA vardı. Angola'daki savaş gerçekte ABD ile SSCB arasındaki bir savaştı ama iki taraf da doğrudan değil de temsilcileri aracılığıyla bu savaşta yer aldılar.

O yıllarda ırkçı bir rejime sahip olan Güney Afrika ülkeye asker göndererek savaşa UNITA yanında katılırken, Küba da Angola'ya gönderdiği asker ve askeri danışmanlarla MPLA yanında savaşa katıldı.

Sonuçta savaşı kazanan MPLA oldu.

Suriye'de farklı özellikleri bulunmakla birlikte temsilciler savaşına benzeyen bir savaşı görüyoruz. ABD-Fransa ve İngiltere, Esad'a karşı taraftalar ama savaşa doğrudan girmiyorlar. Suudi Arabistan para desteği sağlayarak, Türkiye ise Esad karşıtı güçleri doğrudan destekleyerek bu savaşta yerlerini alıyorlar.

Esad'ın yanında ise öncelikle Rusya Federasyonu ve İran yer alıyor. Bunlara Çin Halk Cumhuriyeti de eklenmelidir.

Rusya Federasyonu Esad'a silah desteği sağlıyor ve ek olarak da Tartus'taki deniz üssü aracılığıyla kıyıdan çıkarma yapılmasına karşı koruma sağlıyor.

Önceden beri Suriye'nin müttefiki olan İran ise gerek askeri danışmanlar ve gerekse de sayısı bilinmeyen Pastar'ı bu ülkeye göndererek savaşta Esad'a destek sağlıyor. Irak'taki Şiilerin bir bölümü de Esad'ın yanında savaşıyor.

Lübnan'daki Hizbullah da keza Suriye'ye asker göndererek Esad'ın yanında savaşa girdi.

Daha geri plandaki güçleri de sayarsak Suriye'deki savaşın 21. yüzyılın ilk dünya savaşı olduğunu söyleyebiliriz. Dünyanın başlıca bütün güçleri dolaylı biçimde de olsa bu savaşta yer alıyorlar. Onlar doğrudan savaşa girmiyorlar ama temsilcilerine de her türlü desteği sağlıyorlar.

Bölgede İsrail bu savaşta açık olarak Esad'ın karşısında yer almıyor. Bunun başta gelen nedeni, Esad'ın alternatifi olan Müslüman Kardeşler iktidarını kesinlikle istememesi ve Esad'ı kötünün iyisi olarak görmesindendir. Ek olarak, Lübnan Hizbullah'ının bu savaşa girmesinden ve kayıp vererek zayıflamasından da memnun olduğu söylenebilir. Bu nedenle İsrail bu savaşın kimsenin galip gelmeyeceği şekilde sürmesinden yanadır.

Savaş ve parçalanan devlet

Yeni iç savaşların önemli bir özelliği ya devletin parçalanması sonucu ortaya çıkmaları ya da kendi gelişimleri sonucunda devletin parçalanmasıdır.

Afrika ülkelerinde küçük bir bölümü basına yansıyan savaşlar sürüyor. Bu savaşların ortak özelliği, birbiriyle çatışan grupların bulunduğu alanda devletin bulunmaması, parçalanmış olması ya da sadece görünürde varlığını sürdürüyor olmasıdır.

Yugoslavya'daki iç savaş, parçalanan bir devletin ardından ortaya çıktı. Rusya Federasyonu o dönem zayıf olduğu için bu savaşta taraf olamadı, ama ABD ve Almanya iç savaşın gelişmesinde kendi açılarından önemli rol oynadılar.

Burada önemle dikkat edilmesi gereken nokta şudur: bu tür savaşlar esas olarak emperyalist müdahale ile açıklanamaz. Önceki devletin içinde yaşayan halklar arasında önemli sorunlar vardır ya da ülkedeki rejime karşı önemli bir muhalefet vardır. Çatışma bu temel üzerinde gelişir ve "dış güçler" de hemen çıkarlarına uygun yönde müdahale ederler.

Yugoslavya'nın tarihiyle ilgili son yıllarda özellikle Almanca olarak çok sayıda kitap yayımlanıyor. Özellikle Sırplar ile ülkenin diğer halkları arasındaki çelişkiler ve bunların nasıl keskinleştiği uzun olarak anlatılıyor. Halkların dış müdahale sonucu birbirine düşürülmesi gibi bir durum söz konusu değil, ama varolan çelişkinin iyice keskinleşmesinde dış desteklerin de rolü bulunuyor.

Benzeri bir durum Suriye için söz konusudur.

Suriye'de iç savaş birdenbire başlamadı. Devlete karşı savaşa yönelen insanların muhalefeti önce barışçı biçimlerde gerçekleşir. On yıl öncesinden başlayarak Suriye'de Esad'a karşı açık bir muhalefet vardı. Aydınlar imza topladılar, tutuklandılar; halkın talepleri konusunda değişik aydınlar deklarasyon yayımladılar, baskı gördüler. Son olarak da göstericilerin üzerine ateş açılınca olaylar büyüdü.

Bu ülkede Müslüman Kardeşler'in yıllardan beri önemli bir muhalefeti bulunuyor. 1981 yılında bu örgütün kalesi olan Hama kenti zamanın Genelkurmay Başkanı olan Rıfat Esad tarafından yerle bir edildi ve tahminlere göre 40 bin kişi öldü. Bu örgüt muhalif bir güç olarak bu ülkede her zaman var oldu.

Beşar Esad'a karşı son dönemde Müslüman Kardeşler'in dışına çıkan muhalefetin nedeni neydi?

Önde gelen neden, ülkede liberal reformların yapılmasıdır. Bu reformlarla Baasçıların eskiden beri uyguladıkları sübvansiyon destekli ekonomiyle halkın taleplerinin belirli oranda göz önünde tutulması politikasından uzaklaşıldı. Kiralar serbest bırakıldı, yiyecek fiyatları arttı, değişik alanlardaki sübvansiyonlar iyice azaltıldı ya da kaldırıldı.

İktidarda olan yine Baas Partisi idi. Gerçekte ülkenin tek partisiydi, muhalefet yoktu ya da bu partiler Mustafa Kemal'in komünist partisi gibiydiler.

Politik yapı aynı kalmakla birlikte ekonomide önemli değişiklikler oldu. Devlet kapitalizminden özelleştirmeler yoluyla ekonomi hem yabancı sermayeye hem de özel yatı rımcılara açıldı. Sonuç artan oranda yoksullaşma ve işsizlik oldu. Buna artan yolsuzlukları da eklemek gerekir.

Suriye yıllardan beri Kürtler için bir hapishane durumundaydı. Kürt nüfusunun yaklaşık yüzde 40'ı vatandaş olarak kaydedilmiyor ve bu nedenle de değişik haklardan yararlanamıyordu.

Suriye, Türkiye aracılığıyla Batı Avrupa'ya açılmak istiyordu ve iç savaşın başlamasından kısa süre öncesine kadar iki ülkenin arasının gayet iyi olduğu ve hatta iki ülkenin bakanlar kurullarının ortak toplantı yaptıkları hatırlanacaktır.

Böyle bir rejimin "anti emperyalist" olarak tanımlanması mümkün değildir.

1991'deki Birinci Körfez Savaşı sırasında Hafız Esad yönetimi ABD'nin Irak'a yönelik saldırısını desteklemişti.

11 Eylül 2001'den sonra ise ABD'nin El Kaide'ye karşı açtığı savaşta Suriye rejimi ABD'nin yanında yer aldı. ABD'nin işkence uçaklarının Amman ve fiam'a indikleri, Esad yönetimlerinin Müslüman Kardeşler'in yöneticilerinin adlarını ABD'ye terörist olarak bildirdikleri dış basında defalarca yer aldı.

Ayaklanmayla birlikte Esad'ın ülke içindeki desteğinin sanıldığı kadar olmadığı ortaya çıktı. İran'a yönelik müdahale için onun eskiden beri müttefiki olan Suriye'nin devre dışı bırakılması şarttı. İran gibi Ortadoğu'daki en önemli rakibini en azından zayıflatmak Türkiye için de hiç ters değildi.

İç savaş iki buçuk yıldır boyutlanarak sürüyor ve bitmesi de ufukta görünmüyor.

Esad devrilmedi ama karşısındaki güçleri de bastıramadı. Savaşta pat durumu bir o yana bir bu yana bozularak sürüyor.

Esad kazansa bile yönetici yerinde kalmış ama yönetilecek ülke kalmamış olacak.

Bu tür iç savaşlarda görülen gelişme Suriye'de de ortaya çıktı: Suriye artık sadece haritada bütünsel bir devlet olarak görünüyor, gerçekte ise birkaç Suriye bulunuyor. Ülkenin bir bölümü El Nusra'nın, bir bölümü Özgür Suriye Ordusu'nun, bir bölümü Kürtlerin, kalanı da Esad'ın yönetiminde bulunuyor. ÖSO ve Esad'ın bölgeleri de kendi içinde parçalara ayrılıyor. Savaş ağaları denilebilecek gruplar ortaya çıkmış durumda ve her biri kendi alanında silahlı gücüne dayanarak hükümranlığını sürdürüyor.

Geçim aracı olarak savaş

Savaşa katılanların artan orandaki bölümü belirli bir amaç için değil, para kazanmak için savaşıyorlar. Bunun başlangıcı profesyonel ordudur, ama burada yine de devlete bağlı bir hiyerarşi vardır.

Son yirmi yılda savaşın belirli oranda özelleşmesi de gerçekleşti. ABD'de başlayan bu süreç önce yan hizmet alanlarında hayata geçti. Ardından özel savaş şirketleri kurulmaya başlandı ve bunlar Irak savaşında yerlerini aldılar. En tanınmışları Blackwater olan bu özel savaş şirketlerinin başka hangi savaşlara katıldıklarını bilmiyoruz. Emekli subaylar tarafından kurulan özel savaş şirketlerinin faaliyet alanı ve burada nasıl denetlendikleri bilinmiyor.

Türk ordusunda da emekli subayların başka ülkelerin ordularına askeri eğitim verdikleri duyuldu ancak bunun kapsamı bilinmiyor.

Savaşın özelleşmesinin bir başka boyutu savaş ağalarıdır. Çin'deki iç savaş sırasında Mao tarafından ortaya atılan bu deyim sonraki yıllarda modernleşmiş örneklerle sürdü. Devlete bağlı olmayan, gücünü kendi ordusundan alan ve hakimiyeti altındaki alanda her çeşit faaliyeti yürüten savaş ağaları.

Bunlar için savaş her şeyden önce önemli bir geçim tarzıdır. Bu konuda, Yugoslavya iç savaşında görüldüğü gibi, gerektiğinde rakip savaş ağalarıyla işbirliği de yaparlar. Başka bir deyişle kimse kimsenin ekmeğiyle oynamaz!

Soygun, uyuşturucu ticareti, fidye amacıyla insan kaçırılması bu savaş ağalarının tipik faaliyetleri arasındadır. Bunun için rakiplerle işbirliği de yapılabilir.

Suriye'nin geleceği

Suriye'de ateşkes olmayacak. Savaş, Irak'taki gibi resmen bitse bile ülkenin her yanında sürekli bombalar patlayacak, insanlar öldürülecek. Suriye için –büyük oranda tahrip olmuş bir ülkeyle olsa bile– savaş öncesine dönüş artık mümkün değildir. Sünnilerin Nusayrileri, Nusayrilerin Sünnileri hedef gözetmeden katlettiği; komşuların birbirini öldürdüğü bir ülkede ateşkes mümkün değildir.

Benzeri bir durum parçalanma öncesi Yugoslavya'da yaşanmış ve yıllardan beri birlikte yaşayan ama artık bunu sürdürmek istemeyen topluluklar birbirlerine karşı şiddetin ötesinde vahşet uygulamışlardı. Bunun ardından artık birlikte yaşamak mümkün değildir.

Suriye'de ölü sayısı 120 bin kişiyi, ülke dışına kaçanların sayısı ise iki milyonu geçti. Suriye'nin nüfusu savaş öncesinde 22 milyondu. Bu rakamları Türkiye ölçeğine çevirmek isterseniz üçle çarpmanız gerekir. Zorunlu iç göç nedeniyle ise nüfusun yarıdan fazlası yerini değiştirmiş durumdadır.

Türkiye'ye gelen ve resmi rakamlara göre 500 bin gerçekte ise bir milyon kişi olarak tahmin edilen göçmenlerin önemli bölümünün geri dönmeyeceği söylenebilir. Servetlerini de birlikte getirenlerin ülkeden gayrı menkûl aldıkları, Türklerle birlikte ortak yatırımlara girdikleri belirtiliyor. Bunlar yerleşme belirtileridir. Varlık durumu az çok iyi olanlar için Suriye artık dönülecek bir ülke değildir.

AKP'nin bunlara kolay vatandaşlık verdiği basında çıkan haberler arasındadır.

Stratejik konumda bir ülkede önemli değişikliklere yönelirken çok dikkatli olmak gerekir. Suriye'de eskiden beri Müslüman Kardeşler muhalefeti zaten vardı. Bunun üzerine Baas rejiminin liberalleşmesi sonucu ortaya çıkan muhalefet de eklendi. Bu durumda muhalefeti baskıyla sindiremezsiniz, tersine onu belirli oranda değişimin içine katabilmek gerekir. Aksi durumda ister İran ile desteğine güvenin ve isterseniz de Türkiye ile ilişkileri iyi tutmaya çalışın; muhalefet aradığı desteği bulacaktır.

Baas rejimleri ömrünü çoktan doldurmuş, çürümüş rejimlerdir. Benzeri bir durum Irak'ta da vardı. Tek parti-tek kişi saltanatı, ülke içinde hangi ittifaklar kurulmuş olursa olsun ancak önemli bir baskıyla ayakta kalabilir. Yiyecek fiyatları, eğitim, sağlık, ev kirası gibi konularda fiyatlar serbest kalıp sübvansiyonlar da kalkınca ciddi bir hoşnutsuzluğun ortaya çıkması kaçınılmazdır.

Suriye'deki iç savaşın özelliği, dışarıdan doğrudan müdahale yerine, içerdeki muhalefetin –özellikle bazı grupların– desteklenmesi yoluyla sonuca gitmeye çalışılmasıdır. Esad, "ben kötü olabilirim ama yerime gelecek daha kötü"ye oynayarak ayakta kalabildi. ABD bile, Esad karşıtı her çeşit güce Türkiye gibi gözü dönmüş denecek derecede hesapsız destek sunmak yerine, geleceği kendi çıkarları açısından daha iyi düşünerek ihtiyatlı davranmayı tercih etti.

21. yüzyılın bu ilk dünya savaşının kolay kolay bitmeyeceğini söylemek mümkündür.

Suriye'deki savaşın "hayırlara vesile olan" tek yönü Rojava'da Kürt halkının tarih sahnesine çıkması olsa gerektir.

Orta Vadeli Program (2014-2016) IMF ve AKP

Ayrıntılar
Özcan Çağlar
Sayı 57 (Kasım-Aralık 2013)
8 Aralık 2013

28.01.2009'da, "IMF bizim de ortağı olduğumuz bir kuruluştur. Kriz döneminde destek vermesi gereken proje üretmesi gereken bir kurumdur. Ama bundan farklı yaklaşım da ortaya koyarsa, Türkiye'yi kendi şartları içinde değerlendirmezse bizim hassasiyetimiz artar." diyordu Tayyip Erdoğan. Daha sonraki hemen her konuşmasında da IMF'ye olan borcumuz bitti diye övünmekteydi. Elbette ki, ikiz kardeşi Dünya Bankası'na olan borçlarımızı saymazsak, IMF'ye borcumuz yoktu!

"Biz göreve geldiğimizde Türkiye'nin IMF'ye para borcu 23,5 milyar dolardı. O günden beri ödedik ödedik, şu anda 400 milyon dolar borç kaldı, son taksit. Önümüzdeki ay bunu ödüyoruz ve IMF ile borç, alacak artık bitiyor. Bunu biz ödedik" sözleri de O'na aitti. Bu sözleri sarf ederken, 2012 yılı itibariyle, 103.117 milyar dolar kamu kesiminin, 226.022 milyar dolar özel sektörün ve 7.724 milyar dolar Merkez Bankasının olmak üzere Türkiye'nin toplam dış borcu 336.863 milyar dolardı. 2002'de iktidara geldiklerinde ise bu rakam 129.592 milyar dolar seviyelerindeydi.

IMF heyeti, 18-30 Eylül 2013 tarihlerinde IMF Ana Sözleşmesi'nin IV. Maddesi çerçevesinde düzenli olarak yapılan ekonomik değerlendirmeler kapsamında Türkiye'deydi. IMF'nin yapmış olduğu değerlendirmelerin bir kısmı Hazine Müsteşarlığı'nın internet sitesinde yayımlanmıştır. "Gayri resmî Tercüme" olarak yayımlanan belgede toplam onbeş madde bulunmaktadır:

1. Yurt içi talebin güç kazanması ile birlikte, 2013 yılı büyümesinin % 3,8 olarak gerçekleşmesi beklenmektedir. Mevcut makroekonomik politikalara devam edilmesi halinde ise önümüzdeki yıla ilişkin büyüme tahmini % 3,5'tir.

2. Yurt içi talep öncülüğündeki büyüme, cari işlemler açığı ve enflasyon üzerinde yukarı yönlü baskılar oluşturmaktadır. Cari işlemler açığının, kısmen altın ithâlatındaki artışın da etkisiyle, bu yılın sonunda GSYH'nin % 7'sinin üzerine yükselmesi beklenmekte olup; önümüzdeki sene de bu seviyeye yakın bir oranda gerçekleşmesi öngörülmektedir. Enflasyon eğilimleri ve TL'deki değer kaybı, enflasyon oranının hem bu yıl için, hem de önümüzdeki sene, % 5'lik enflasyon hedefinin üzerinde gerçekleşmesine neden olabilecektir.

3. Gelişmiş ülkelerin para politikalarına ilişkin piyasalar tarafından yapılan yeniden değerlendirme, Türkiye'nin temel kırılganlığı olan dış dengesizliği açığa çıkarmıştır. Küresel faiz oranlarının normalleşmesi sürecinde zamanlama ve miktar belirsiz olmakla birlikte; portföy yatırımlarındaki son dönemdeki yeniden dengelenme, Türk varlıklarının yeniden fiyatlanmasına ve TL'de değer kaybına sebep olmuştur. Bu bağlamda ve brüt dış finansman gereğinin önümüzdeki birkaç yıl boyunca yüksek kalacağı varsayımı altında, sermaye akımlarının zayışaması ya da tersine dönmesi ihtimâli Türkiye ekonomisi için temel bir zorluk olarak ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, politikaların bu risklerin azaltılmasına odaklanması gerekmektedir.

Yukarıdaki üç maddeye baktığımızda IMF'in söylemek istediği şey şudur:

ABD Merkez Bankası (FED) eninde sonunda bol ve ucuz para dönemini bitirecek, tahvil alımlarını gün geçtikçe sona erdirerek para musluklarını kısacak, kur ve faiz oranları artacak ve dolayısıyla da cari açık ve dış kaynak (sıcak para) ile büyüme dönemi sona erecektir. Öte yandan da, bu artışlar gerek hammadde ve gerekse enerji maliyetlerini arttıracaktır. Bu nedenle de büyüme ve enflasyon oranları tahminlerinin revize edilmesi ve bir dizi önlem alınması gerekmektedir.

Yukarıdaki ifadelerden sonra da IMF, cari açık ve enflasyona karşı bir dizi önlem mahiyetinde ifade etmiş olduğu aşağıdaki maddeleri önermektedir:

1. Yetkililerin ilk önceliği dengesizliklerin azaltılması olmalıdır. Kısa vadede; para politikası duruşu ve politika çerçevesi, nominal bir çıpa temin etmek amacıyla, doğrudan enflasyon hedefine odaklanmalıdır. Maliye politikası, harcamaların kısılması yoluyla sıkılaştırılmalıdır. Bu politikaların birlikte uygulanması, hem dış finansman ihtiyacı nın hem de enflasyonun azaltılmasına hizmet edecektir.

2. Yetkililerin enflasyon hedefi ile uyumlu olacak şekilde, para politikasında ilave sıkılaştırmaya ihtiyaç duyulmaktadır. Yüksek kredi büyümesi, enflasyonun (hem manşet hem de çekirdek enflasyonun) yılsonu hedefi olan % 5'in oldukça üzerinde seyretmesi, yüksek ve artan cari işlemler açığı; başta bir haftalık repo faiz oranlarında olmak üzere, pozitif reel politika faiz oranını gerektirmektedir. Bu olmaksızın, enflasyonu ve beklentileri yetkililerin hedefi ile aynı paralele çekmek zor olacaktır.

3. Merkez Bankası para politikası çerçevesini tekrar gözden geçirmelidir. Nihai tahlilde, para politikası çerçevesinin başarısı enflasyon hedefine ulaştırabilmesine ve beklentileri bu hedefe odaklayabilmesine bağlıdır. Mevcut para politikası çerçevesi, yetkililerin enflasyon hedefini tutturmasına yardımcı olmayabilmekte ve parasal aktarım mekanizmasını zayıflatabilmektedir. Mevcut çerçeve karmaşıktır ve çok fazla hedefi bulunmaktadır. Dış ortamın daha hoşgörüsüz hâle gelmesi ile birlikte, para politikası çerçevesi artan bir şekilde piyasalar tarafından sorgulanmakta ve politikaların piyasalarla iletişimini daha karmaşık bir hâle getirmektedir. Para politikası çerçevesinin normalleştirilmesi, politika güvenilirliğini arttıracak ve piyasalarla iletişimi basitleştirecektir.

4. Yetkililer, döviz rezervlerinden yapılan satışlara sadece aşırı dalgalanmaları gidermek amacıyla başvurmalıdır, zira döviz piyasasına yapılan müdahaleler doğru para politikalarının ikâmesi olamazlar. Bu yaklaşım, sınırlı net döviz rezervlerinin korunmasını sağlayacaktır. Sermaye girişlerinin tekrar başlaması halinde, net döviz rezervleri sterilize edilmiş müdahaleler yoluyla artırılmalıdır.

5. Yetkililer, 2013 yılı kamu maliyesi hedeflerinin yakalanması doğrultusunda ilerlemektedir; ancak hâlihazırdaki maliye politikası duruşu genişleticidir ve kontrol altına alınmalıdır. Bu yılın başından günümüze kadar olan dönemde gelir performansı, bir defaya mahsus gelirlerin de bir miktar katkısıyla, güçlü seyretmektedir. Bu sayede, yetkililer, zaten ılımlı seviyelerde olan kamu borç stokunu daha da azaltacak olan 2013 yılı bütçe açığı hedefinin yakalanması doğrultusunda ilerlemektedir. Bununla birlikte, yüksek kamu gelirleri, nominal harcamalarda ciddi artışlara neden olmaktadır. Böylelikle, hükümet, özellikle yatırım harcamalarından ötürü, 2013 yılı için onaylanan bütçe tavanını aşacaktır.

6. Maliye politikası, dış kırılganlıkların azaltılmasında önemli bir role sahiptir. Dış dengesizlikle mücadele etmek için daha yüksek kamu tasarruflarına ihtiyaç duyulmaktadır. Buradan hareketle, 2014 yılı bütçesinde, mevcut 2013-2015 dönemi orta vadeli mali planında hükümet tarafından belirlenen faiz dışı harcama seviyeleri hedef olarak alınmalı ve beklenenin üzerinde elde edilen kamu gelirleri tasarruf edilmelidir. Yapısal bütçe açığında GSYH'nin % 0,7'si oranında bir iyileşmeye işaret eden söz konusu politika hedeflemesi, Türkiye'nin makroekonomik dengesizliklerinin öngörüldüğü şekilde tedricen azaltılmasına ve mali disiplinin korunduğuna dair piyasalara güven telkin edilmesine önemli bir katkıda bulunacaktır.

7. Gittikçe katılaşan bütçenin yapısının gözden geçirilmesi de önem arz etmektedir. İhtiyâri olmayan faiz dışı kamu harcamalarının toplam harcamalar içerisindeki payı - kısmen faiz harcamalarındaki azalmanın da imkân vermesiyle - neredeyse % 60 düzeyine ulaşmıştır. Cari harcamaları n azaltılması, kamu yatırımları için yer açacaktır. Aynı zamanda, bu durum bütçenin esnekliğini ve bütçe tamponlarını artırarak; beklenmeyen ters bir şokun oluşması halinde maliye politikasının daha iyi bir karşılık vermesine imkân tanıyacaktır. Vergi tabanının genişletilmesi ve vergi idaresinin iyileştirilmesi yönünde hâlihazırda devam eden memnuniyet verici çalışmalar, bütçenin yapısını ve dayanıklılığını daha da geliştirecektir.

8. Türk finans sistemi iyi bir performans sergilemeye devam etmektedir; ancak riskler de varlığını sürdürmektedir. Bankaların kaldıraç oranları ve takibe düşen kredilerinin seviyesi emsâl ülkelere göre düşük seyretmekte; sermaye yeterlilik oranları yüksek seyrini korumakta; krediler çoğunlukla mevduatlarla finanse edilmekte ve bankaları n büyük ölçekli açık döviz pozisyonları bulunmamaktadır. Yine de, mevcut yüksek kredi genişlemesi ortamının getirdiği riskler nedeniyle, gözetimin dikkatli bir biçimde sürdürülmesi gerekmektedir. Özellikle, şirketler kesiminde döviz kaynaklı likidite veya ödeme kabiliyeti sorunları takibe düşen kredilerde hızlı artışa neden olabileceğinden, şirketlere verilen döviz cinsinden kredilere daha fazla önem atfedilmelidir. Bankaların bilançolarının diğer tarafında ise, mevcut dış ortam göz önüne alındığında, bankacılık kesiminin döviz finansmanının miktar ve yapısının izlenmesi önemini muhafaza etmektedir.

9. İhtiyâti politikalar, hane halkı kredileri ve şirketlerin döviz cinsinden borçlanmalarına yönelik olmalıdır. Finansal olmayan şirketler kesiminin döviz borçlanmasına ilişkin veri eksikliklerinin tüm boyutları yla giderilmesi gerekmektedir. Bu krediler için risk ağırlıklarının veya zorunlu karşılıkların artırılması değerlendirilebilir. Hızla büyüyen hane halkı kredileri kısmı nda ise, yetkililerin, kredi kartı limitlerinin gelirle bağlantılı hâle getirilmesine yönelik planları memnuniyetle karşılanmakta ve bu plana ihtiyaç kredilerinin de dâhil edilebileceği düşünülmektedir. Aynı zamanda, mikroekonomik çarpıklıkların olmadığı durumlarda, ihtiyâti politikaların bazı sektörlere verilen kredileri teşvik etme amacıyla kullanılması na gerek bulunmamaktadır.

10. Orta vadede zorluk, dengesizlikleri artırmadan büyümede bir canlanmanın yakalanmasıdır. Türkiye'nin nüfus yapısı, stratejik coğrafi konumu ve dinamik ekonomisi birçok fırsat sunmaktadır. Ancak, Türkiye'nin, her yıl büyük miktarlarda dış yükümlülük biriktirirken, yıllık ortalama yüzde 4 ila 5 oranında bir ortalama büyüme eğilimini sürdürmesi zor olacaktır. Yurt içi tasarrufların mevcut düşük seviyesi, yatırımların oldukça dalgalı bir yapı sergileyen dış akımlar tarafından belirlenmesi anlamına gelmektedir. Yapısal reformların uygulanmaması halinde, dış dengesizlikleri ve devamında oluşabilecek istikrarsızlıkları engellemek için, büyüme oranı tarihsel eğiliminin altında kalacaktır.

11. Yetkililer yurt içi tasarrufların artması gerektiğini doğru bir şekilde tespit etmişlerdir. Geçtiğimiz yıl uygulamaya konulan bireysel emeklilik reformundan bazı sonuçlar alınmaya başlanmıştır ve bu olumlu bir ilk adımdır. Ancak, kamu kesimi de tasarrufların artırılmasında önemli katkıda bulunarak öncü bir rol oynamalıdır. Bu bağlamda, 10. Kalkınma Planı'nda kamu tasarruflarında GSYH'nin % 1,25'i oranında bir artış öngörülmesi övgüye değerdir. Bununla birlikte, yetkililer, orta vadede, küresel krizin başlangıcından önce gözlenen seviyelerle mütenasip daha iddialı bir faiz dışı fazla hedefini ortaya koymalıdır.

12. Yapısal reformlar, rekabetçiliği ve büyümeyi daha fazla desteklemelidir. Türk özel sektörü, şoklara uyum gösterme konusundaki yeteneğini göstermiştir. İş ortamının daha da iyileştirilmesi, bu dayanıklılığın artmasını sağlayacak ve istikrarlı bir dış finansman kaynağı olan doğrudan yabancı yatırımların daha fazla çekilmesine katkı sağlayacaktır. Eğitim alanında mesafe kaydedilerek, verimliliğin artırılması da temel önceliklerden biri olmalıdır. Hükümet politikaları ve son reformlarla paralel bir biçimde, enerji bağımlılığının daha da azaltılması, Türkiye'nin dış ticaret açığının önemli bir kısmını temsil eden enerji ithâlat faturasının azaltılmasına katkı sağlayacaktır. Büyük kayıt dışı sektörle mücadele konusunda bazı ilerlemeler kaydedilmekle birlikte, bu alandaki çabalar sürdürülmelidir. Son olarak, işgücü piyasasının işleyişini iyileştirmek için uygulanan reformlar, verimlilik ve istihdâmı artırıcı etkide bulunacaktır.

Özetle IMF;

1. Kamu harcamalarının kısılmasını, yurtiçi tasarrufları n arttırılmasını ve bütçe açıklarının dikkate alınmasını,

2. Cari açığın azaltılmasını,

3. Para politikasının normalleştirilmesini, döviz rezervlerinin mümkün olduğunca korunmasını, banka karşılık oranlarının arttırılmasını ve politik faizin yükseltilmesini,

4. Birinci ve ikinci maddeye istinaden iç talebin kısılması nı,

5. Birinci, ikinci ve üçüncü maddeye istinaden tüketici, taşıt, konut vb. kredi genişlemelerinin önüne geçilmesi,

6. Ve en önemlisi de istihdâmda esnekliğin arttırılması nı (gerek bu madde çerçevesinde ve gerekse yurt içi tasarrufların arttırılması bahanesi çerçevesinde kıdem tazminatı fonunun kesinlikle yürürlüğe gireceğini söylemememiz için hiçbir neden bulunmamaktadır), istemektedir.

IMF'in 30 Eylül 2013 tarihli bu raporunun hemen akabinde Başbakan Yardımcısı Ali Babacan Orta Vadeli Plan'da revizyona gittiklerini ve önceliklerin değiştiğini ifade etmiştir. İlk revizyon, büyüme oranları tahmininin düşürülmesi ve enflasyon oranları tahminin yükseltilmesi olarak göz çarpmaktadır. Buna göre, büyüme oranı tahminleri 2013 için yüzde 4'ten 3,6'ya, 2014 için yüzde 5'ten 4'e düşürülmüş, 2015 için ise öngörülen oranda bir değişiklik yapılmamış, oran yüzde 5 olarak kalmıştır. Enflasyon oranlarına ilişkin tahminlerde de, 2013 için yüzde 5,3'ten 6,8'e, 2014 için yüzde 5'ten 5,3'e çıkarılmış, 2015 için ise öngörülen oranda hiç bir değişiklik yapılmamış, oran yüzde 5 olarak kalmıştır.

Orta Vadeli Programda, cari açığı azaltmak, enflasyonu düşürmek, kamu maliyesinde güçlü duruş ve büyümeyi arttırmak gibi dört temel öncelik olarak belirlenmiştir. Bu belirlemelerden hemen sonra ise iç talebi daraltmak amacıyla bir dizi çalışmalara başlanmıştır. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan, krediyle satın alınan ve kendisine göre cari açığı körükleyen otomobil, beyaz eşya, cep telefonu gibi harcamalarda taksit sayısına sınır getirileceğini söyledi. Aynı şekilde sınırın sadece kredi kartlarını değil tüketici kredilerini de kapsayacağını ifade eden Babacan, otomobil ve ihtiyaç kredisine konut kredisinde olduğu gibi peşinat şartı aranacağını da belirtti.

Öte yandan, henüz Orta vadeli Program henüz açıklanmadan önce, Maliye Bakanı Mehmet Şimşek, IMF'nin haklı olduğunu vurgulamış, kamu harcamalarının kısılmasının gerekli olduğunu ve gerekirse vergilerin arttırılacağını da ifade etmiştir. Zira merkezi yönetim bütçesinin en önemli gelirleri, tüketim üzerinden alınan KDV, ÖTV gibi dolaylı vergilerden sağlanmaktadır. Henüz uygulamalar tam olarak başlamadan bile dolaylı vergi gelirlerinin bir önceki yıla oranla daha az oranda arttığı görülmüştür. İç talebin kısılmasıyla bu gelirlerin daha da düşeceğini söylememiz mümkündür. Bu nedenle, Maliye Bakanı vergi oranlarında artış olabileceğini ve bu kapının kapanmaması gerektiğini önemle vurgulamaktadır. Benzer şekilde, iç talebin kısılması nedeniyle işsizlik oranında meydana gelecek artış ve istihdâmın esnekleştirilmesi, SGK prim gelirlerinde de azaltıcı bir rol oynayacaktır.

Nitekim SGK'lıların, özel hastanelere ödeyeceği katkı paylarında yüzde ikiyüze kadar artış yapılacağının gündeme gelmesinin nedeni de budur. Sözüm ona SGK'lıların özel hastanelere erişimi kolaylaştırılmıştı. İlaç tekellerine ödenen ilaç bedelleri de SGK'nın açık vermesine neden olmuştur. SGK'lılardan alınan katkı paylarına rağmen "herkese ücretsiz sağlık" iddialarını sürekli tekrarlayan AKP, sağlık hizmetlerini iyice ticarileştirmiştir. Gün geçtikçe de bu hizmetler ulaşılamaz hâle gelecektir. Dolayısıyla "herkese ücretsiz sağlık" artık ham bir hayâl bile olamayacaktır.

Bu arada enerji ithâlatına karşı geliştirilecek projelere harcanmak üzere Enerji Bakanlığı'nın ödeneği de 6 kat arttırılarak, 2013 için 201 milyon TL olan ödenek, 2014 için 1.416 milyon TL'ye çıkartılmıştır.

Yukarıda da görüldüğü üzere, IMF'nin raporu ile Orta Vadeli Program birebir aynıdır. Başbakan Yardımcısı Ali Babacan'ın, Washington'da Borsa İstanbul tarafından düzenlenen "İstanbul: Bölgesel Merkez, Küresel Aktör" formunun açılış konuşmasında söyledikleri, IMF'nin hazırladığı raporun uygulanacağına dair verilmiş sözler olarak okunabilir:

"Gelişmekte olan ülkeler için önemli olan kendilerini bu yeni normale (bol ve ucuz para döneminin sona erdiği Ö.Ç.) uyumlaştırmak. Biz daha önceki reformlarımızla buna kendimizi şimdiden hazırladık. Şöyle ki; dünyada daha yüksek faiz oranları göreceğiz ki şimdiden olmaya başladı, daha düşük varlık değerleri ve büyük bir ihtimâlle daha güçlü bir dolar göreceğiz." Aynı toplantıda Babacan, 2010 ve 2011'de yüksek oranlı büyümelerin ardından radikal bir yaklaşımla revize ettiklerine dikkat çekerek, Yeni Orta Vadeli Program'ı dünyanın "yeni normali"yle birlikte açıkladı klarını ve gelecek üç yıl boyunca sıkı mali politikalarına, istihdâmı esnekleştirmeye, tasarruf oranlarını arttıracak bir şekilde yapısal reformların devamına ve enerji alanındaki stratejilere önem vereceklerini ifade etmiştir.

Gerek sağdan gerekse soldan AKP'ye muhalefet edenlerin yıllardır bir eleştiri konusu olarak dile getirdikleri cari açık, sıcak para, dış borç ve her alanda ithâlata bağımlılık vb. gibi konularda AKP, hemen herkesi iş bilmezlikle suçluyordu ve hatta başka saiklerle hareket ettiklerinden dem vurmaktaydı. Diğer taraftan AK Perest iktisatçılar da, "dış borç kamunun değil özel sektörün", "cari açık hiçbir sorun yaratmaz", "merkezi yönetim bütçemiz sağlam Yunanistan'dan farkımız bu" vs. diyerek vur patlasın çal oynasın diyorlardı. Ancak, IMF söyleyince akan sular duruluyormuş meğerse! Demek ki IMF'ye borç olmaması da hiç bir şey ifade etmiyormuş! (2012 yılından itibaren merkezi yönetim bütçesinin açık verdiğinin ve artık bundan sonra bütçenin dikiş tutmayacağı gerçe- ğinin Kızılcık'ın geçmiş sayılarında belirtilmiş olduğunu hatırlamakta fayda var.)

Ne demişti Tayyip Erdoğan? "IMF bizim de ortağı olduğumuz bir kuruluştur. Kriz döneminde destek vermesi gereken proje üretmesi gereken bir kurumdur. Ama bundan farklı yaklaşım da ortaya koyarsa, Türkiye'yi kendi şartları içinde değerlendirmezse bizim hassasiyetimiz artar" demişti.

Ne oldu şimdi bu hassasiyetlere? Yoksa kriz döneminde miyiz?

Bir emperyalist yansıma: ‘Cari Açık’ sorunu

Ayrıntılar
İzzettin Önder
Sayı 57 (Kasım-Aralık 2013)
8 Aralık 2013

Giriş

Hemen her gün gazetelerin ekonomi sayfalarında gördüğümüz, bir tür şikayet ya da yakınmayı ifade eden “cari açık” başlığı, kapitalizm içinde sürüklenen ekonomide yaşanan somut dengesizliği olduğu kadar, dengesiz yapı üzerine çöreklenen emperyalizmin toplumsal kesimler arasındaki çarpıklığı daha da büyüterek merkeze kaynak aktarma sürecinin yansıması olduğu halde, genellikle ekonomi ile ilgili nötr bir kavram görüntüsünde soyut bir durumun ifadesi olarak algılanmakta ve topluma öylece yansıtılmaktadır. Oysa, aşağıda yazının boyutu ve mahiyeti çerçevesinde tartışarak ortaya koymaya çalışacağım üzere cari açık meselesi, daha 1944 yılında Bretton-Woods görüşmeleri sonucunda kapitalist bloktaki ekonomilerin sorununa kısa dönemli çözüm amacıyla kurulmuş olan Uluslararası Para Fonu’nun (IMF) oluşumuna yol açan sistemik bir olguyu yansıtmanın çok ötesinde, emperyalist ilişkiler bağlamında çevre ekonomilerde gelişen önemli bir patoloji göstergesidir. Kavramın perdelediği guruplar arasındaki çarpık ilişkileri ortaya koyabilmek için, adım adım ilerlerken, yazı boyutu çerçevesinde, önce kavramsal genel açıklama yapacağım, daha sonra, özellikle Türkiye bağlamında, sorunun oluşumu üzerinde yoğunlaşmaya çalışacağım.

Genel Açıklama

1944 yılında İkinci Paylaşım Savaşı’nın en kızgın aşamasında ABD’de gerçekleştirilen ünlü Bretton-Woods görüşmelerinin sonucunda dünya kapitalizmine kurumsal açıdan yön verilirken, bizzat gelişmiş ekonomiler arasında yaşanan döviz açığı sorununa çözüm sağlamak üzere Uluslararası Para Fonu adı ile, ülkelere kısa vadeli fon sağlayan kuruluş oluşturulmuştur. Buradan çıkarılacak genel sonuç, kapitalist ekonomilerin işleyiş dinamiklerinin bir yandan bütçe açığına diğer yandan da dış açığa dayanıyor olmasıdır.  

Günümüzde hemen her ekonomide ağırlık kazanmış olan, Türkiye’nin de büyük sorunu olarak karşımıza çıkan ve “cari açık” adı verilen mesele dış ekonomik ilişkilerinin oluşturduğu fon akışının sonucudur. Bir ulusal ekonominin bir zaman boyutunda dış dünya ile olan ekonomik ilişkilerinde gerçekleşen döviz hareketleri “ödemeler dengesi” adı verilen cetvelde görülür. İfadeden de anlaşıldığı üzere, ekonomilerin dış denge durumunu yansıtan döviz giriş ve çıkışlarının birbirine eşit olması, yani farklı yöndeki döviz hareketlerinin net sonucunun sıfır olması gerekir. Diğer bir deyişle, ekonominin döviz hareketlerinin kapsandığı cetvelin adının “ödemeler dengesi” olması da ideal dış denge koşulunun bir ifadesidir. Ancak, söz konusu ideal duruma her koşulda ulaşılamaz, ödemeler dengesinin alt kalemlerinde bazı koşullarda ekonomiye olan döviz girdisi döviz çıktısını aşar, bazen da döviz girdisi döviz çıktısının gerisinde kalır. Her iki durum da reel akımlar olarak ekonominin dış dengesizliğini gösteriyor olmakla beraber, ödemeler dengesi cetvelinin sermaye hareketleri bölümündeki zıt yönde dalgalanmalar nihaî dengeyi sağlar.Aşağıdaki tabloda ödemeler dengesi cetvelinin alt bölümlerinin genel görüntüsünü izlememiz konunun aydınlığa kavuşturulması açısından yararlı olur.

Ödemeler Dengesi Cetveli

1. Cari İşlemler

- Uluslararası Mal Hareketleri
- Uluslar arası Hizmet Ödemeleri
- Görünmez İşlemler

  • Cari İşlemler Bilançosu (bölümdeki ilgili kalemlerin net sonucu)

2. Sermaye ve Finans Hesabı

- Uluslararası Sermaye Hareketleri
- Uluslararası Portföy Yatırım Hareketleri

  • Sermaye İşlemleri Bilançosu (bölümdeki ilgili kalemlerin net sonucu)

3. Net Hata ve Noksan

  • İstatistik Fark Düzeltmeleri (bölümün sonucu)

4. Rezerv Hesabı

  • Merkez Bankası Rezerv Hareketleri (bölümün sonucu)

Ödemeler dengesini gösteren cetvelin omurgasını başlıca üç ana bölüm oluşturur. Birinci bölümde dış ticaret hareketleri temel olmak üzere, faiz geliri ve ödemeleri yanında, sair hizmet gelirleri ya da ödemeleri yer alır. Ödemeler dengesi cetvelinin asıl belirleyici rolünü üstlenen bu bölüme “cari hesap” ya da “cari işlemler hesabı” adı verilir. Ödemeler dengesi cetvelinin ikinci ana bölümünü ülkeye giriş ve çıkış yapan sermaye hareketlerinin net sonucu oluşturur. Bu kalemlerde reel sermaye giriş ya da çıkışları yanında, portföy yatırımları adı altında finansal sermaye (halkımızın sıcak para olarak bildiği) giriş ve çıkışları da önemli bir yer tutar. “sermaye ve finans hareketleri” olarak adlandırılan bu bölümün birikimli sonucu “Uluslararası Yatırım Pozisyonu” (UYP) adı verilen bir tabloda izlenir. UYP’de bir ekonominin dış varlıkları ile dış yükümlülükleri topluca görülür. Ülkeye yapılan reel yatırımlar ve portföy yatırımları ülkenin dış yükümlülüğünü, ülkenin dışarıda yaptığı reel yatırımlar ve portföy yatırımları ise ülkenin dış varlığını gösterir. Dış yükümlülüğün dış varlığı aşması halinde ülkenin uluslararası yatırım pozisyonu negatif olmakta ve ülke dış dünyaya yükümlü (borçlu) konuma geçmektedir. Tersi durumda ise, ülkenin uluslararası yatırım pozisyonu pozitif olmakta ve ülke dış dünyadan alacaklı konuma geçmektedir. Cari hesap bölümü ile uluslararası yatırım pozisyonunun toplamına göre ödemler dengesi sonucunun ana çatısı oluşur. Ödemeler dengesi cetvelinin “net hata ve noksan” adı ile bilinen üçüncü bölümünde formel kayıtlarla izlenemeyen ülkeye giriş çıkış yapan dövizlerin net sonucu görülür. Ödemeler dengesi cetvelinin son bölümünü ilk üç bölümün sonucuna göre şekillenen merkez bankasının rezerv hareketlerindeki değişim oluşturur. UYP ve net hata ve noksan bölümü sonucunun sıfır olması koşulu ile, cari hesap cetvelinin net sonucunun pozitif olması durumunda merkez bankası rezervi pozitif, aksi durumda ise negatif yönde hareket gösterir. Cari hesap sonucu ile rezerv hareketlerinin paralel hareketinin arasına UYP girdiğinde rezerv hareketinin yönü değişebilir. Şöyle ki, cari işlemler bilançosu negatif bakiye verse dahi, ekonomiye giren portföy yatırımlarının boyutunun söz konusu negatif bakiyeyi aşabilecek derecede yüksek olması durumunda rezerv hareketinin yönü pozitif olabilir. Ancak, böylesi oluşturulan rezerv, UYP’deki dış yükümlülüğü ifade ettiğinden net ve kalıcı olarak görülemez.

Ulusal devletlerin dış dünya ile olan ticaret veya ücret hareketleri ya da faiz gelir ve giderleri ödemeler dengesinin cari hesap hanesini oluşturur ve ülkenin dış dengesinde ana rolü üstlenir. Sermaye ve finans hareketlerini gösteren blokta ise ülkeye giren ve ülkeden çıkan reel sermaye ile finans sermayesi hareketleri yer alır. Bu blokta reel sermaye hareketleri yanında günümüzde olağanüstü büyük boyutlara ulaşmış olan portföy yatırımları görülür. Bu karmaşık tanım ve tasnifte konumuz açısından önemli olan, uluslararası para hareketlerinde bazı kalemlerin nihai gelir niteliğinde olduğu halde, bazılarının geçici ve kısa dönemli dengeleyici rolü üstleniyor olmasıdır. Buna bağlı olarak, nihai gelir ve giderlerin net bakiyesi net gelir ya da gider olarak görülürken, portföy yatırımları gibi finansal gelirler ise genellikle arızi ve dengeleyici finansman aracı olarak algılanır ve öyle kullanılır. Söz konusu arızi finansman araçları cari açığın finansmanında kısa süreli çare olarak görülmekle beraber, cari açığı kısa sürede finanse eden bu tür araçların uzun dönemde cari açık üzerinde büyütücü etki oluşturduğu göz ardı edilmemelidir. Böyle bir tablo çerçevesinde, ödemeler dengesinin cari hesaplar bölümünde oluşan açığın ana nedenini net döviz çıkışı oluşturmaktadır. Hal böyle olunca, cari açığın kapatılmasında tek çare de net döviz gereksinimidir. Gerekli döviz gereksiniminin cari kalemlerdeki iyileşme ile, örneğin ihracat artışı ya da hizmet ihracı gibi net ve kalıcı döviz geliri sağlayan yollardan sağlanması durumunda cari açık kapatılmış olur. Buna karşın uluslararası yatırım pozisyonu kaleminde uluslararası yükümlülüğün yükseltilmesi yoluyla geçici döviz girişi sağlanması ise cari açığın kapatılmayıp, finanse edilmesi anlamına gelir. Diğer bir deyişle, ikinci durumda kalıcı net borç, geçici borçlanma ile ertelenmiş olur. Bu durumda döviz gereksinimi ya dış dünyadan veya iç finansörlerden borçlanılarak ya da merkez bankası rezervlerinin eritilmesi yolu ile giderilir. Kavramsal düzeyde oldukça karmaşık gözüken tabloyu aşağıda rakamsal basit örnekle açmaya çalışacağım.

Bir ülkenin 1000 dolarlık ithalat 1000 dolarlık da ihracat yaptığını, diğer faiz ve hizmet gelir ve giderlerinin de birbirine eşit olduğunu kabul edelim. Bu durumda bu ülkenin cari hesap bölümü dengededir. Bu ülkeye yabancı doğrudan yatırım ve portföy yatırımının yapılmadığı gibi, ülkeden de dışarıya yatırım yapılmadığı düşünüldüğünde uluslararası yatırım pozisyonu sıfır olacağından, cari açık yoktur ve ödemeler dengesi cetveli sorunsuzdur. Örneği değiştirerek 1000 dolarlık ithalat yapılırken 500 dolarlık ihracat yapıldığını varsayalım. Hizmet ve faiz gelir ve giderlerinin denk olduğu durumda, ülkenin 500 dolarlık cari işlemler açığı var demektir. Ülkeye 200 dolarlık reel yatırım, 600 dolarlık portföy yatırımı yapıldığı ve ülkeden dışarıya hiçbir reel ya da portföy yatırımının gerçekleşmediği durumda, cari hesap bölümündeki 500 dolarlık açığa karşın, uluslararası yatırım pozisyonundaki 800 dolarlık net giriş sonucunda 300 dolarlık fazlalık ortaya çıkar. Net hata ve noksan kaleminin sıfır olduğu varsayımında, söz konusu 300 dolarlık fazla merkez bankası rezervlerindeki artış olarak ödemeler dengesinde yer alır. Bu örnekte dikkat edilmesi gereken mesele şudur; UYP ya da sermaye işlemlerinde görülen 800 dolarlık döviz girişi ekonominin dış yükümlülüğünü gösterirken, cari açığı finanse ettiği gibi, rezervlerde de 300 dolarlık artış oluşturmuştur. Bu durumda ne cari açığın finansmanı net ve kalıcı bir durumdur, ne de rezervlerdeki 300 dolarlık artış net ve kalıcıdır. Başka bir deyişle, cari açıkla ortaya çıkan net borç, finansal kalemlerden sağlanan dış yükümlülükle geçici olarak finanse edilmiş, dış yükümlülüğün bir bölümü de geçici olarak merkez bankası rezervlerine aktarılmış olmaktadır. Çok çeşitlendirilebilecek örneklerde de görülebileceği gibi, bir ekonominin iç işleyiş dinamikleri asıl olarak cari hesap bölümünde etkili olur ve ana döviz akışını bu bölüm şekillendirir. Bu şekillenme, dış dünyadan gelen reel ve portföy yatırımlarıyla özde değişmeden farklı bir finansal görüntüye dönüşür. Dış dünyadan gelen reel veya portföy yatırımları dış yükümlülüğü yükselttiğinden, dış yükümlülük açısından cari hesaptaki pozitif bakiyeyi azaltıcı, negatif bakiyeyi ise yükseltici etki icra eder. Bir tür finansör rolü pozisyonunda işlev gören portföy yatırımları esas olarak dış dünyanın karar alanı içinde kalıyor olmakla beraber, ileride açıklanacağı üzere, iç ekonomide faiz ve kur politikası ile önemli ölçüde denetlenerek, cari açık sonucunu dengeleyici kalem olarak kullanılabilir. Çok net olarak anlaşılması gerekir ki, portföy yatırımları cari açık durumunda açığı kapatıcı değil, ancak ilave faiz yükü ile borcu erteleyici finansman aracı olarak kullanılabilir.

Bir ülke için ödemeler dengesinin daima dengede olması ve açık veren kalemlerin diğer kalemlerdeki işlemlerle telafi edilmesi gerektiği gibi, uluslararası düzlemde de münferit ülkelerin dış dünyaya yansıttıkları açık ve fazlalar toplamının, IMF gibi uluslararası kuruluşların araya girmemesi koşulunda, genelde dengede olması gerekir. Diğer bir deyişle, bir ülkenin ya da ülkeler topluluğunun tasarruf açığının diğerlerinde oluşan tasarruf fazlaları ile telafi edilmesi gerekir. Buradan anlaşılabileceği gibi, bir ülke düzeyinde ödemeler dengesi cetvelinin mutlaka denk sonuçlandırılması, ülkenin dış dünya ile ilişkisinde borçlu ya da alacaklı olduğu koşulunu değiştirmez. Varsayalım ki, bir ülke ithalatı ihracatını aşmaktadır. Diğer tüm kalemlerin sonuçlarının sıfır kabul edildiği farazi durumda, ülkenin cari açığı, yani dış dünyaya borçluluğu söz konusu olur. Ülkenin cari açığını kapatma faaliyeti, dış dünyadan döviz çekmesi ya da altın ihracından döviz kazancı elde etmesi veya merkez bankası rezervlerini eritmesi sonucunun birini ya da tümünü kapsayabilir. Bir ülkenin ödemeler dengesindeki açığının, başka bir ülkenin tasarruf fazlası ile finanse edilmesi durumunda ülke dış dünyaya borçlanmış, dış yükümlülüğü artmış olmaktadır. Bu itibarla, bir ülkenin dış borcu hesaplanırken, salt kağıt üzerinde borç olarak yazılı kalemlerle yetinmemek, cari açığın da hesaba katılması gerekmektedir. Cari işlemler açığının finansmanı bağlamında ülkelerin tasarruf farklarından meydana gelebilen dış varlık ya da dış yükümlülük konularına uygun örneği ABD ile Çin ve Hindistan ekonomileri arasındaki ilişki oluşturur. Şöyle ki, ABD ekonomisinin devasa cari açığı, Çin ve Hindistan’ın cari fazlaları ile kapatılmaktadır. Çin ve Hindistan, ABD hazinesinin para sağlamak amacıyla uluslararası piyasaya sürdüğü tahvilleri satın akarak, ABD hazinesine borç vermiş olmaktalar. Buradaki işlemde, ABD tasarruf açığını Çin ve Hindistan’ın tasarruf fazlası ile kapatmış olmaktadır. Bu işlemin doğal sonucu olarak, ABD’nin uluslararası yatırım pozisyonu negatife dönmekte ve uluslararası yükümlülüğü yükselmektedir. Buna karşın Çin ve Hindistan’ın uluslararası yatırım pozisyonu pozitife dönmekte ve ülkelerin dış varlığı yükselmiş olmaktadır.  

Türkiye’nin Ödemeler Dengesi Görüntüsü

Türkiye ekonomisi üzerinde yazan çizenlerin ya da IMF veya Dünya Bankası gibi uluslar arası kuruluşların Türkiye üzerine raporlarının hemen hepsinin ortak noktasını büyük boyutta “cari açık” konusu oluşturmaktadır. Finans çevreleri de her hamlelerinde cari açığın seyrini izlemekte ve kararlarını ona göre almaktalar. Bu yönü ile cari açığın ekonomide kırılganlık oluşturduğu ileri sürülmekte ve ekonomik risk unsuru olarak görülmektedir. Küreselleşen dünyada finansal hareketlerin hızlandığı ve her açıdan büyük önem taşıyan portföy yatırımlarının öne çıktığı koşullarda cari açığın oluşturduğu risk aynı zamanda politik riske de yol açtığından, bu konu her dönem hükümetlerinin de gündeminde birinci sırayı işgal etmiştir. Konunun son dönemlerde daha bir öne çıkmış olmasının nedeni, cari açığın uluslar arası ölçülere göre oldukça yüksek oranlara ulaşmış olmasıdır.

Türkiye’deki duruma yakından bakabilmek ve basit olarak uluslararası bir karşılaştırma yapabilmek için önce cari işlem açığının milli gelir içindeki payına bakalım.

s57-onder-tablo1

2001 yılında cari fazla oluşumu, milli gelirin % 9,5 oranında gerilemesinin sonucudur. Bu istisna dışında, tablo ile ilgili birinci saptama 2001 yılı dışında tüm diğer yıllarda cari açığın oluşması; ikinci saptama cari açık ile milli gelir artış oranları birbirine zıt yönde hareket etmesi; üçüncü saptama ise, yıllar itibariyle cari açık oranı muntazam seyir izlememiş olmakla beraber, oranın giderek yükselmesi ve, bazı istisnai yıllar hariç, milli gelir artış oranları ile aynı yönde (doğal olarak, farklı işaretlerle) sistematik bir seyir göstermesidir. Cari açık oranının milli gelir artış oranının gerilediği bazı yıllarda da artış göstermesi, cari açık sorununun ekonominin çok derin noktalarından kaynaklandığına işaret etmektedir. Yukarıdaki tablonun anlamlı değerlemesinde önemli bir başka gösterge de dönemler itibariyle “cari açık/milli gelir” oranı ölçütü ile Türkiye’nin uluslararası sıralamadaki yeridir. Söz konusu ölçüte göre, 1990-2002 yılları aralığında 77inci sırada bulunan Türkiye 2003-2011 aralığında, maalesef, 41inci sıraya yükselmiştir. (Turan Subaşat, İktisat ve Toplum, Ekim, 2013, s.28) Tüm göstergeler cari açığın kronik bir soruna dönüşmüş olduğunu açıkça ortaya koymaktadır.

Hal böyle iken, cari açık sorunu nereden kaynaklanmakta ve neden önlenemez yükselişe geçmiştir? Bu sorunun açık yanıtını, yukarıdaki tablonun 2002-2012 yılları aralığında, üçüncü sütun olarak verilmiş olan “dış ticaret açığı/ milli gelir” oranlarında görüyoruz. Cari açık ve dış ticaret açığının milli gelire oranlarının inanılmaz bir yakınlık ve paralellik oluşturması sorunun kaynağını çok açık biçimde ortaya koymaktadır. Ancak, bu saptamanın ekonomi politikaları bağlamında derinlemesine incelenmesi gerekir. Bu amaca yönelik olarak iki konunun ayrıntısına inilmesi gerekmektedir. Bunlardan birincisi ithalatın bileşimi, ikincisi ise, özellikle, 2000 ve 2001 IMF-Derviş patentli “Güçlü Ekonomiye Geçiş” politikalarının mekaniği ve ideolojisi mercek altına alınmalıdır.

İthalat içinde çok önemli bir yer tutan enerji ithalatı 2002 yılından 2012 yılına doğru devamlı büyüyerek, 1/5 oranından tedricen 1/4 oranına yükselmiştir. Enerji ithalat değerinin toplam ithalat değeri içindeki oranı, TÜİK verilerine göre yıllar itibariyle şöyle bir gelişme göstermiştir: 2002 (17,8); 2003 (16,6); 2004 (14,7); 2005 (18,2); 2006 (20,6); 2007 (19,9); 2008 (23,9); 2009 (21,2); 2010 (20,7); 2011 (22,4); 2012 (25,4). Doğal olarak bu değişime yol açan bileşenler arasında büyüyen ekonominin giderek artan enerji gereksinimi ve uluslararası piyasalarda enerji fiyatlarındaki değişim önemlidir. Ele alınan dönem içinde baskılı kur rejimi uygulaması, genel fiyatlar düzeyinin denetimli tutulmasında önemli rol oynadığı gibi, aynı şekilde, uluslararası enerji fiyatlarındaki değişimlerin, özellikle de fiyat yükselişlerinin, iç piyasaya yansımasında da azaltıcı yönde etkili olmuştur. Son dönemde dolar fiyatının 2 lirayı zorlaması enerji ithalatının değerini de yükseltmiştir. Yazının sınırları içinde kalarak, ele alınması gerekli önlemlere girmeden, kısaca salt nedenler üzerinde durularak, bir yandan yeni ve görece daha ucuz enerji kaynaklarına yönelmenin, diğer yandan da enerji tasarrufu önlemlerinin alınmasının gerekliliğini belirtmek yeterli olur. Kısacası, enerji meselenin arz ve talep cepheleriyle “enerji ekonomisi” yaklaşımı ile ele alınmasının birinci derecede önemi haiz olduğu açıktır.

Meselenin genel ekonomi politikası bağlamında ele alınması, dış ticaret akımları üzerinde etkili olan ekonomi politikasının odağa koyulmasını gerektirmektedir. Zira, yukarıdaki tabloda görüldüğü üzere, cari açığın aslan payını oluşturan dış ticaret açığında ihracatın ithalatı karşılama oranı fevkalade önemlidir. Şöyle ki, son on yıllık sürede ortalama % 65 dolayında seyretmiş olan ihracatın ithalatı karşılama oranında, doğal olarak, enerji ithalat değerinin de büyük rolü olmakla beraber, tüm tabloyu bu gerekçe ile açıklamak olası değildir. İthalat değeri içinde ortalama % 25 ağırlığı olan enerjinin payı düşüldükten sonra dahi, ihracatın ithalatı karşılama oranı % 100 değerine ulaşamamaktadır. Enerji ithalatı payı ve ihracatın ithalatı karşılama oranı birlikte ele alındığında dahi, ithalatın yaklaşık % 10 oranının karşılanamadığı hesaplanmaktadır.

Bu tablo karşısında dış ticaret hareketlerinin gelişme çizgisine ve bu bağlamda döviz kuru ve faiz politikasına eğilmek gerekmektedir. Konu dışına çıkmamak endişesi ile şunu belirtmek yeterlidir ki, 2000 ve 2001 IMF-Derviş projesi olarak rampaya koyulan “güçlü ekonomiye geçiş” politikası ekonomiyi yüksek faiz baskılı kur uygulama çizgisine oturtmuştur. Bu politika sadece ekonomide enflasyonu baskılamada ve döviz bolluğunda ekonomide yarattığı balon görüntülerle iç siyasette rağbet görmekle kalmadı, aynı zamanda kronik kriz içinde seyreden emperyalist merkezlere reel sermaye ve portföy yatırımları için de denetimli ve güvenli piyasa merkezi oluşturması ile dış çevrelerde de ilgi ve beğeni ile karşılandı. AKP iktidarının 10 yıllık saltanatı böyle bir politikanın uluslararası piyasalarda bol kaynak üzerinde sörf yapması ile gerçekleşti. Ne var ki, yüksek faiz ve baskılı kur politikası ekonomiyi uluslararası yatırım pozisyonu açısından yükümlülük altına sokarak yapay döviz bolluğu içinde ithalatı kamçılamış, buna karşun ihracatı ise frenlemiştir. Hükümet çevrelerinin iftiharla halka yansıttığı yüksek ihracat rakamları, içinde yüksek ithal girdisi olan, gayrisafi değerlerdir. Diğer bir deyişle, ithal edilen ürünler montaj hattında nihai ürüne dönüştürülerek ihraç edilirken, tüm ihraç değeri ekonomide kalmamakta, önemli bölümü yurt dışına aktarılmaktadır. Bu süreç giderek girdilerin önemli bölümünün yurt dışından tedarik edilmesine yol açmış ve Türkiye üretimden montaja yönelen bir görüntüye bürünmüştür. Sanayi üretimi içindeki ithal girdi oranı, tarım ürünlerinden yüksek sanayi ürünlerine doğru gidildikçe % 20 dolayından % 80’lere kadar çıkmaktadır.

Cari açık, teknik anlamda, yetersiz iç tasarrufun dış tasarrufla telafisinin göstergesidir. Yukarıda basit hesaplamalarla gösterdiğim, ithalatın enerji bileşimi ve ihracatla karşılanan bölümü dışında kalan % 10 dolayındaki bölümünün iç tasarrufların yükseltilmesi ile karşılanabilmesi için, ithalatın milli gelire oranının % 30 olduğu durumda, halen % 12-13 dolayında seyreden iç tasarruf oranının 3 – 4 puan yükselerek % 15- 16 düzeylerine çekilmesi gerekir. Bir yandan milli gelir büyüme oranının yetersizliği, diğer yandan da gelir dağılımının fevkalade bozuk düzeyi, kısa sürede böyle bir iyileşmenin olanaklı olmadığını göstermektedir. TÜİK verilerine göre, nüfusun en zengin % 20’lik bölümü gelirin % 46,6’lık bölümünü kullanırken, nüfusun geriye kalan bölümü gelirin % 53,4’lük bölümünü, en yoksul % 20’lik bölüm ise gelirin sadece % 5,9’luk payını kullanabilmektedir. Bu koşullarda toplam tasarrufu yükseltmek olası olamayacağı gibi, varsıl kesimin ithal lüks ürünlere talebinin denetlenmesi de olası görülemez.

Var olan koşullar altında cari açığın oluşması ne kadar olağan ise, kısa sürede kapatılamaması da o denli olağandır. Hal böyle olunca, cari açığın finansmanı yoluna gidilmekte ve, sistemin bozulmasına yol açan yüksek faiz politikası portföy yatırımlarını kamçılayarak giderek yükselen cari açığın finansman kaynağını sağlama işlevi görmektedir. Bir borcun giderek yükselen faiz yükü oluşturan yeni borçla kapatılması anlamındaki “Ponzi finansman aracı” konumuna gelmiş olan yüksek faizle sürdürülen portföy yatırımları ile finansman yöntemi cari açık sorununu kısa dönemde perdelerken, bir yandan ihracat-ithalat pozisyonunu ithalat lehine bozarak, diğer yandan da portföy yatırımlarından sağladığı faiz gelirlerinin yurt dışına transferine yol açarak uzun dönemde cari açığın yükselmesine neden olmuştur. Şöyle ki, cari açığın finansmanında kullanılan portföy yatırımları iç ekonomide hiçbir yeni üretime katkı yapmadan ekonomiden kaynak emmekle kalmamakta, ekonomide gelir dağılımını bozmanın yanında, dış ticaret dengesini de sarsarak, üretim merkezlerinin dış dünyaya aktarılmasına yol açarak üretim ve istihdamı olumsuz etkilemektedir. Bu yönü ile, cari açığın kapatılması çabası yerine, finansmanına yönelinmesi, bir emperyalist sömürünün, farklı veçhede başka bir emperyalist araçla perdelenmesi anlamına gelmektedir.

Sonuçlar

Teknik boyutu ile meselenin açıklanmaya çalışıldığı yazıda, boyutu aşmama endişesi ile, yüzeye yansıyan sorunun derin oluşumlarına detaylı olarak değinilmediği gibi, sorunu izaleye yönelik gerekli önlemlerin var olan sistem dinamikleri ve uluslararası ortamda alınabilme koşullarına da girilmemiştir. Bu konuları başka bir yazıya bırakarak, teknik düzeydeki açıklamaların ortaya koyduğu gerçekleri şu başlıklar altında özetlemek olanaklıdır:

- “Cari açık” başlı başına bir sorun gibi görülmekle beraber, kapitalist sistemde ekonominin yetersiz işleyişinin ortaya koyduğu bir sonuçtur.

- Cari açık, teknik anlamda, emperyalizmin etkisinde şekillendirilmiş politikalar çerçevesinde iç ekonomide üretim ve dağıtım süreçlerinde oluşan patolojilerin neden olduğu bir sonuçtur. Böylece oluşan dokusal yapı şu kanallardan cari açığı tetiklemektedir.
* Ekonominin giderek üretimden ve teknolojiden uzaklaşarak montaja yönelmesi ve buna bağlı olarak üretimde ithal girdi oranının yükselmesi cari açığı yükselten önemli bir öğedir.
* Ekonomide gelir dağılımının bozukluğu tasarruf oranını düşürerek, ekonomiyi dış tasarruf girdisine muhtaç hale getirmektedir.
* Enerji üretim yöntemi ve tüketim sürecinin kaynak kullanımında etkinlikten uzak gerçekleşmesi, dünya fiyatlarındaki yükselme ve dalgalanmalarla cari açığı olumsuz etkilemektedir.

- Emperyalizmin etkisi ile oluşturulmuş politikaların neden olduğu cari açık sorununun kapatılması, oluşumun nesnel koşulları nedeniyle güç olduğundan, kısa sürede finansal alandaki başka bir emperyalist mekanizma olan Ponzi finansman yöntemi yürürlüktedir. Ponzi finansman yöntemi, kısa dönemde sorunu perdelerken, uzun dönemde ekonomi üzerinde sömürücü baskı oluşturmakta ve sorunu artırmaktadır.

- Şu hale göre, cari açık sorununu, emperyalist nesnel ortamda merkez ekonomilerin çıkarları doğrultusunda şekillendirilmiş öznel koşulların-politikaların sonucu olarak görmek, çözümü de bu bağlamda düşünmek gerekmektedir. Başka bir deyişle, farklı ekonomilerde farklı boyut ve görüntülerle ekonomik-teknik bir sorun olarak yansıyan cari açık meselesi, çevresel konumlu gelişmekte olan ekonomilerde ve Türkiye’de, büyük boyutu ile, emperyalizmin çıkarsal baskısının finansal görüntüsüdür. Emperyalist sömürünün bir tür yansıması olarak görülen cari açığın kimi durumlarda olağanüstü boyutlara çıkması uluslararası yatırımcıları rahatsız ettiğinden, bu tür ülkelerdeki riskin azaltılması amacıyla ülkeye kayıt-dışı para enjekte edilmesi ve bu tür girişlerin "net hata ve noksan" kaleminde gösterilmesi de emperyalizmin amaç ve araçları arasındadır. 2013 yılının en hararetli tartışmalarından olan yaklaşık dört milyar doların nereden geldiği meselesi ne ilktir ne de son olacağa benzemektedir. Bu cümleden olarak, AKP'nin emperyalizme sadakatinin on yılında ekonomiye giren-çıkan kayıt-dışı paranın miktarının 154,44 milyar dolar olduğu, 39 milyar doların "net hata ve noksan" hanesine kaydedildiği ifade edilmektedir. (Haluk Dural, derlenen kaynak: http://www.hazine.gov.tr/File/?path=ROOT%2fDocuments%2fGenel+%C4%B0%C3%A7erik%2fEkonomi_Sunumu.pdf)

Tayyip Erdoğan’ın yeni başkanlık teşebbüsü

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 57 (Kasım-Aralık 2013)
24 Kasım 2013

Erdoğan, bir "demokratikleşme paketi" daha çıkardı. Bu kez galiba beklentiler mi yüksekti ne, paket bir pazarlama şirketinin yapabileceği şekilde ya da bir televizyon reklamıymış gibi “az sonra” diyerek merak uyandıracak bir tarzda, bir ay gibi bir süre sonunda “çıktı çıkacak”, “cumaya kaldı”, “olmadı pazartesi günü açıklanacak” diye, heyecanlar yükseltilerek açıklandı. Paketten başbakan Erdoğan'ın kendisinden başka kimseye yaramayacak şeyler çıktı. AKP'nin "demokrasi paketleri" hep böyle kendisi için olurdu da, bu kadarı fazlaydı. Dikkatli bir gözle incelendiğinde "demokratikleşme paketi"nin asıl meramının seçim sitemini değiştirmek olduğu, diğer maddelerin ise bu değişim isteminin süslü bir ambalajı olarak kaldığı görülüyordu.

Söz konusu pakette seçim sistemi ile ilgili olarak üç değişik öneri çıktığını gördük. Bunlardan birincisi 12 Eylül cuntasının getirmiş olduğu yüzde on barajlı mevcut seçim sisteminin devamı, ikincisi yüzde beş barajlı daraltılmış bölge seçim sistemi, üçüncüsü ise barajsız dar bölge seçim sistemi idi.

12 Eylül faşizminin getirmiş olduğu yüzde on barajlı mevcut seçim sistemiyle devam etme önerisi pakette, alternatifleri çokmuş gibi göstermenin dışında, “ölümü gösterip sıtmaya razı etme” kabilinden yer almaktaydı. Hem seçim sistemi tartışmalarını gündeme getirip hem yürürlükteki sistemi de sunulan alternatişer arasında saymanın şark kurnazlığından başkaca bir anlamı yoktu.

Ayrıca herkesin değişsin dediği faşist cuntanın seçim sistemini bir kere daha öneri gibi ortaya koymak kelimenin gerçek anlamıyla hafiflikti. Çünkü şikayet bu seçim sisteminden değildi. Seçim sistemindeki yüzde 10 barajından şikayet edilmekteydi. Böyle yüksek bir baraj dünyanın hiçbir ülkesinde bulunmuyordu.

Tayyip Erdoğan'ın iki alternatifinden biri olan yüzde beş barajlı daraltılmış bölgeli seçim sistemi; Türkiye'nin, her bölgeden beş milletvekili çıkacak şekilde 110 seçim bölgesine ayrılması ve milletvekillerinin, yüzde beş barajını geçen partilerden oranlarına göre seçilmesiydi. Bu sistemde en kritik nokta, iktidardaki partilerin seçim bölgelerini kendilerine avantaj sağlayacak şekilde belirleyebilmeleridir. Buna çarpıcı bir örnek olarak, 1987'de Van ilinde % 25 oy alan partinin beş milletvekilliğinin tümünü kazanmış olması gösterilebilir. 1987 seçimlerinde Van ilinde bu sonuçları veren sisteminde ANAP seçim bölgelerini kendi avantajı doğrultusunda düzenlemiş, almış olduğu yüzde 36 oy oranı ile meclisteki milletvekillerinin yüzde 66'sını kazanmıştı.

Erdoğan'ın önerdiği diğer alternatif olan barajsız dar bölge seçim sistemi ise şöyle uygulanıyor: Bu sistemde ülke 550 seçim bölgesine ayrılır ve her bir bölgede en çok oyu alan parti o bölgenin tek milletvekiline sahip olur. Bu seçim sistemi barajsız gibi görünse de; fiili baraj oyların partilere dağılımı temelinde her bölgeye göre değişmektedir. Herhangi bir bölgedeki seçim barajı, en çok oyu alan partinin oy oranı olarak tezahür etmektedir. Böylelikle de bu sistemde çöpe giden oy oranı daha da artmaktadır. Öte yandan, bu seçim sistemi, sadece bir partinin tüm milletvekilliklerini kazanabilme olasılığını da içinde barındırmaktadır. Sözgelimi, birinci parti her bölgede yüzde 25, ikinci parti yüzde 22, üçüncü parti yüzde 20, dördüncü parti yüzde 18, beşinci parti ise yüzde 15 oy almı ş olursa, bu sonuçlara göre yüzde 25 oy alan parti 550 milletvekilliğini kazanabilir ve oyların yüzde yetmiş beşlik bölümü de çöpe gitmiş olur.

Tayyip Erdoğan'ın "demokratikleşme paketi" üzerinde bizzat çalıştığı ifade edildi. Bizzat çalışma sebebinin, seçim sisteminde yapılacak değişikliklerde saklı bulunduğu aşikâr. Habertürk Gazetesinin 05.10.2013 tarihli haberine göre, MAK Danışmanlık adlı bir kuruluş, seçim sistemlerinde yapılacak değişiklikleri esas alarak, iki alternatifin (ikinci ve üçüncü) değerlendirilmesi sonucunda ortaya çıkabilecek aşağıdaki tabloyu Tayyip Erdoğan'a sunmuştur: (*)

  2011 SONUCU DARALTILMIŞ BÖLGE BARAJSIZ DAR BÖLGE
AKP 326 Milletvekili  392 Milletvekili  372 Milletvekili
CHP 135 Milletvekili 102 Milletvekili 121 Milletvekili
MHP  53 Milletvekili 102 Milletvekili  29 Milletvekili
BDP  29 Milletvekili  30 Milletvekili  28 Milletvekili

Tablodan da görüleceği üzere, her iki alternatifte de AKP 2011 yılında almış olduğu oy oranına göre yapılan hesaplamalarda meclisteki milletvekilliği sayısını arttırmaktadır. Üstelik Anayasa değiştirme yeter sayısı olan 367 milletvekilliği sayısını geçerek, tek başına iktidar olabilecek milletvekili sayısına ulaşmaktadır. Radikal Gazetesinde 1 Ekim 2013 ve 2 Ekim 2013 tarihli yazılarında daraltılmış bölge sistemine göre de ğerlendirmeler yapan Seyfettin Gürsel, AKP'nin yüzde 45 oy oranı ve 337 milletvekilliği ile referandum yeter sayısı olan 330 milletvekilliğini geçerek tek başına iktidar olabileceğini ifade etmiştir. AKP'li yetkililerden aldığı bilgiye dayanarak da Tayyip Erdoğan'ın Barajsız Dar Bölge (her seçim çevresinde tek milletvekili) seçim sistemini tercih ettiğini ve AKP'nin şu veya bu şekilde seçim sistemini değiştirmede kararlı olduğunu yazarak Erdoğan'ın amacını deşifre etmiştir.

Dergimizde birçok kere vurguladığımız üzere AKP için sandık ve/veya Milli İrade “kelle (oy) sayısından” ibarettir. Gerek demokrasinin "katılımcılık"la ifade edilen nitelikleri ve gerekse gelir bölüşümünde gerçek demokrasinin olmazsa olmazlığı konularında diyecek hiçbir şeyi ve hatta hiçbir düşüncesi yoktur. Bu gerçeklik, yani temsili demokrasi bile sayılamayacak bu AKP ve Erdoğan anlayışı önerdiği seçim sistemlerinde de bütün açıklığıyla gözükmektedir. Erdoğan seçim sandığının edebiyatını yapmakta ve "milli irade" denilen ve çok daha geniş ve derin kapsamlı kavramı sandıkla sembolize ederken dahi hileden muaf bir sandık düşünememektedir. İşte size sandık, işte size demokrasi!

Dolayısıyla görünen o ki 2015 yılının Haziran ayında yapılması planlanan genel seçimlerde en az 367 milletvekili çıkarmayı hedefliyor AKP. Bunun için elinden geleni ardına koymayacağını, her türlü olanağı kullanacağını söyleyebiliriz. AKP siyasette tümüyle bu noktaya odaklanmıştır. Erdoğan'ın "başkan" veya "partili cumhurbaşkanı" olabilmesi için elindeki bütün kozları kullanacaktır. Şu veya bu noktada, Kürtlere veya kendisinden beklentilere vereceği her ödünü bu temel amacını gerçekleştirmek için ödün alarak verecektir. Diyelim tutuklu milletvekillerini serbest bırakması mı isteniyor kendisinden, "siz bana ne veriyorsunuz?" diye soruyorsa, bu nedenledir. Erdoğan için demokrasi "kendisine ne aldığı"dır. 12 Eylül 2010 Referandumunda böyle yaparak önemli kazanımlar sağladığı da unutulmamalıdır.

Evet, AKP Meclis'te en az 367 koltuğa sahip olmak istiyor. Çünkü tek başına iktidar ve anayasa değişikliklerini referanduma götürmeden meclisten geçirebilecek güce sahip olmak, bu çerçevede de bir an evvel anayasayı değiştirmek ve Başkanlık Sistemini hayata geçirmek hesabındadır. Kendisinden bir şey isteyenler Erdoğan'ın huzuruna çıkmadan önce, ona başkan seçilmesi için ne vereceğini içine koyduğu heybesini de yanına almayı unutmamalıdırlar.

(*) Tablonun 2011 seçim sonuçlarına göre partilerin çıkarması gereken milletvekili sayıları bölümünde yanlışlar var. Seçilmiş tutuklu milletvekilleri yok sayılmış. Ayrıca seçilmiş BDP'li milletvekili Hatip Dicle'nin vekilliği YSK tarafından düşürülmüştü. Oysa tablonun bu kısmında alınan oylarla seçilmiş olması gerekenlerin sayıları verildiğine göre, 78 bin oylu Dicle yerine AKP'li Oya Eronat milletvekili ilan edilmişti.
Fakat yazımızda önemli olan Tayyip Erdoğan'ın öngördüğü iki seçim sisteminin 2011'de ona kaç mebus fazla getireceğine dair simülasyondur.

İstanbul’un seçimi

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 57 (Kasım-Aralık 2013)
24 Kasım 2013

Türkiye'de sol siyasette hiçbir devinim olmadığını söylemek haksızlık olur. Gezi direnişi ekseninde de kendini görünür kılan bu devinim sola önümüzdeki yerel seçimlere yönelik etkin bir siyaset oluşturma şansı tanımaktadır.

Soldaki devinimlerden biri Halkların Demokratik Kongresi (HDK), ve bu Kongre tarafından kurulan Halkların Demokratik Partisi (HDP)'dir.

Meclis'te 4 milletvekili de bulunan HDP ne bir siyasal cephe, ne bir bloktur, şimdilik sadece geçici ve "bir seçimlik partisi"dir. Kendisinden, Türkiye'nin bugünkü somut siyasi durumundan çıkarak somut bir seçim siyaseti oluşturması beklenir.

HDP’nin kadrolarını ve potansiyel seçmen tabanını BDP oluşturuyor. Türkiye solundan partiler, gruplar ve tek tek kişiler, Kürt siyasi hareketiyle “işbirliği” ve “dayanışma” kapsamında bu oluşuma katılıyor veya destek veriyor. Durum bu olunca da HDP'ye “kalıcı” siyasi oluşum diye değil, günlük siyasetin gereklerine “ayaküstü” bulunmuş bir çözüm gözüyle bakılıyor. Kürtler de böyle bakıyor, Türkler de. Bu nedenle HDK’ya Türk solundan verilen ve HDP’ye verilecek olan destek, konusuyla sınırlı bir “jest” niteliğindedir. Önümüzdeki yerel seçime BDP’nin Kürt illerinde, HDP’nin de Batı bölgesindeki illerde katılma kararı almış olması ayrıca bir algı sorunu da yaratmıştır. Milletvekili Sırrı Süreyya Önder'in HDP adına İmralı Heyeti"ne katılması bu algıyı pekiştirmiştir: HDP, Türk solunun belli bir kesiminin de destek verdiği "taktik bir Kürt partisi"dir. O halde HDP'nin seçim politikası da bu algı çerçevesinde olmalıdır.

Buna göre HDP, seçime girdiği Batıdaki iller itibarıyle BDP’den bağımsız ve kendine özgü bir seçim politikası oluşturabilecek demektir. Bu politika ne olabilir?

HDP eş başkanı ve milletvekili Sebahat Tuncel “Bir ‘terslik’ olursa CHP ile seçim işbirliği yapabiliriz” diyerek bunun işaretini vermiştir.

Bize göre Tuncel'in kastettiği ‘terslik’ Türkiye çapında değil ama İstanbul bağlamında oluşmuş bulunmaktadır. Eğer henüz oluşmamışsa, HDP bu ‘tersliği’ oluşturmaya çalışmalıdır. Solun bugünkü gereksinmesine “ayaküstü” en iyi çözüm bu yaklaşımla bulunabilir: AKP’yi İstanbul’da düşürmek.

Türkiye’nin en büyük metropol kentini 20 yıldır islamcı siyasi hareket (RP-AKP) yönetiyor. Bu hareket İstanbul’un kanını iliğini emmiş, etini de yemiş fakat bitirememiştir. Şimdi de “kentsel dönüşüm” adı altında bir on yıl daha bu büyük kent yağmasını sürdürmeye hazırlanmaktadır.

AKP İstanbul’u Ankara’dan yönetmektedir ve kentin belediye başkanı mutlak manada başbakan Erdoğandır. Erdoğan partisini ve siyasetini İstanbul’dan sağladığı rantla finanse etmektedir. İstanbul rantının kesilmesi AKP’nin nefesini keser.

BDP’nin potansiyel oyu İstanbul'da yüzde 3–5 düzeyindedir. Bu oyu HDP kendine alırsa hiç bir şey olmaz ve de çok şey olur. Seçimi yine AKP kazanır. Taksim’e topçu kışlası, Çamlıca tepesine Erdoğan camii dikilir.

O halde İstanbul Büyükşehir belediye seçiminde CHP ile seçim işbirliğine gidilmesi, bir politika seçeneği olarak gündeme alınmalıdır. Politikayı kumsal voleybolu zannedenleri saymazsak, böyle bir politika “anlaşılır” olacaktır. İstanbul’da AKP’ye muhalefet çoğunluktur ve bu çoğunluğu yerel seçimde somutlamaya dönük politika “reel”dir ve sokağa çıkan herkes bunu görür.

CHP'nin kendi solundaki solla seçim işbirliği gibi bir geleneği yoktur. Çünkü CHP solun oyunu "cepte keklik" sayar ve bunda da hiç yanılmamıştır. Buna karşılık Türkiye solunda da –CHP'ye oy verme geleneği olduğu halde– onunla seçim işbirliği yapmaya yatkınlık yoktur.

Bu durumda HDP Gezi direnişinin, varsa geride kalan bir "rüzgarı", onu da arkasına alarak CHP ile bir seçim işbirliği politikası gütmelidir; bu politika son tahlilde CHP'yi –adayını değil– desteklemeye varsa bile. Mustafa Sarıgül veya Gürsel Tekin gibi “emlakçı”lığı tescilli mafyatik siyasetçilerden birinin CHP adayı olarak karşımıza çıkarılması işbirliğini sabote eder. Bu siyasetçi tipine oy vermeye solcuyum veya Kürdüm diyen seçmenin eli gitmez. Fakat siyasette bazan “sırat köprüsü”nden geçmek gibi ender ve zaruri 'terslik'ler her zaman olabilir. Bu gibi durumlarda solun siyaseti sıfırlaması, negatif siyasetten daha kötüdür.

Bu söylediğimizin kabullenilmesini kolaylaştırsın diye Lenin'den bir dayanak noktası da verelim: Rusya iç savaşında İngiltere'nin müdahalesinden bunalan Bolşevikler Lloyd George ve Churchill'i yenmeleri için barış yanlısı olan İngiliz Bağımsız İşçi Partisi'nin önderleri Henderson ve Snowden'larla seçim işbirliği yapmalarını İngiliz komünistlerinden istemişlerdir. (Lenin'den Stalin'e Rus Devrimi, Edward Hallett Carr. Yordam Kitap)

HDP eğer böyle bir politika izlerse, elbette “CHP destekçisi olmakla” eleştirilecektir. Ama bu desteğin “Asılan bir adama urganın verdiği destek” olacağı unutulmamalıdır. (Hüseyin Hasançebi)

Sayı 57 - İçindekiler

Ayrıntılar
Administrator
Sayı 57 (Kasım-Aralık 2013)
16 Kasım 2013

S57 kapakAçık var
KIZILCIK

İstanbul’un seçimi

Tayyip Erdoğan’ın yeni başkanlık teşebbüsü

Hayat ağacı
Niçün? / Çözüm / Örgüt / Balyoz / KeCeKe / Ortak / Siyaset / Konvansiyonel / Devrimm?? / Baraj / İkrar / Şiddet / Suç ortakları / Fişleme / Ya SİZ?! / Ya sabır!

Bir emperyalist yansıma: ‘Cari Açık’ sorunu
İzzettin Önder

Orta Vadeli Program (2014-2016). IMF ve AKP
Özcan Çağlar

Suriye’de iç savaş
Engin Erkiner

“Muhteşem Yalnızlık” / 2
Süreyya Öngen

İşte, İslâm mücahitleri

Alevilikle Sünniliği “görücü” usulüyle evlendirmek istiyorlar
Esat Korkmaz

ODTÜ yalanıyla yine mağduru oynadılar

HDK ve HDP kongreleri yapıldı

Kurtuluş sizin ellerinizde
Saadet Kıcır

Gitti Mustafa Kumlu, geldi Ergün Atalay

Kızılcık Polemik
Sandık ve demokrasi / Reyhanlı'yı Nusra üstlendi / Kabataş yalanları: Kameralar bozuk değilmiş / AKP şeflerinde kadına kıyafet serbestliği / Çirkin politikacının 1453 komplosu / Eşkıyanın bu gece ne yapacağı belli olmaz / Tayyip Erdoğan'ın mağduriyeti asla bitmiyor / Harem ağası 

İleri demokrasi’nin adliyesi ve emniyeti
"Ampul Tayyip" lâfına 235 gün hapis / Milliyet, Derya Sazak'ın köşe yazılarına da son verdi / Vatan gazetesi Mustafa Mutlu'yu işten çıkardı / Ruhat Mengi de izne çıkarıldı / Zülfü Livaneli Vatan'dan ayrıldı / TGC: Medyada olağanüstü hâl kalksın / Karikatür sergisi yasaklandı / T. Erdoğan: "İfade özgürlüğü korkusunu kaldırdık" / Üniversitede fişleme gibi anket / Cinsellikle ilgili garip otosansür / Norveç basınından Kral'a: Endişelerimizi Türklere iletin / Ethem Sarısülük davası gizli görüşülecek / "Heberler" yayından kaldırıldı / 8 Mart konuşmacısı 5 kadına 'propaganda' cezası / Kültür Bakanlığı, Nazım Hikmet kitabını reddetti / Hatay'da bir ölüm daha: Ahmet Atakan

Uluslararası Af Örgütü'nün "Gezi Parkı" Raporu 

Adnan Menderes dizisi
Yalçın Yusufoğlu

Milli irade gücünü nereden alıyor?
Cemal Candaş

Cumhuriyet savaşları
Ö. Bedri Canatan

Yaşanmışlığın izinde bir sanatçı Ronan-Jim Sevellec
Ayfer Coşkun

İnternette Kızılcık turu
International Network on Migration and Development (INMD) / Küresel Göç ve Kalkınma Forumu (GFMD) / Göç üzerine Dünya Sosyal Forumu (WSFM)

Barry Commoner

Sayı 57'nin tamamına buradan (PDF - 13,9 MB) erişebilirsiniz.

Sayfa 2 / 2

  • 1
  • 2

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • KAPİTAL mi, MUKADDİME mi?
  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • Dünya Barış Günü ve komisyondan beklentiler
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda