- Ayrıntılar
- Yılmaz Hüroğlu
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
Sosyalist Hareket ve yükselen toplumsal muhalefetler, siyaset pratiklerinin yol ve yöntemlerini oluştururken kültür ve sanat cephesinden eylemselliği estetik ve sanatsal planda yansıtan ve destekleyen yapıtlar talep eder. Bu talep emirle veya ricayla olan bir şey değildir. Sanatçının toplumsal mücadeleye müdahil olma iradesidir. Devrimlerin arifesinde ve akabinde bu talep sanatçıların motivasyon unsuru olduğu kadar, enerjilerini ve yaratıcı potansiyellerini de açığa çıkartmıştır. Sovyet devrimi sürecinde tiyatro, sinema, edebiyat ve resim alanında bunun en etkin örnekleri verilmiş, sanat dünyasında birçok yeniliğe de öncülük edilmiştir.
Tersi durumda yani toplumsal muhalefetin baskılandığı ve şiddet uygulanıp yeraltına itildiği durumlarda da kültür ve sanat cephesi, mücadeleye katılma, gerçekliği yansıtma anlamında sanatın değişik biçimleriyle katkı yapmıştır. Sanat insanı, savaşan ve direnen kitlelere omuzdaş olmuş, yoldaşlık etmiş, baskılara karşı durmada, korkuyu yenmede önemli işlevler görmüştür. Toplumsal altüst oluşlar büyük sanatsal atılımların da ebesi olmuştur. Egemen sınıflar tarafından kendi çıkarlarını toplumun çıkarları olarak gösterebilmek için bu ebelik, 'Devletin İdeolojik Aygıtları' ile yönlendirilmeye ve baskılanmaya çalışılır. Sanatın bütün dallarında ABD ve Avrupa merkezli, savaşların kıyıcılığı ve yıkıcılığını egemen sınıfların çıkarları ile değil bireylerin hırslarıyla açıklamaya çalışan ve sınıf eksenli bakışın pas geçildiği ya da özellikle saptırıldığı roman, tiyatro, sinema eserleri ve sanat akımları desteklenmiş, yaygınlaştırılmıştır. Türkiye de bundan etkilenmiş, payına düşeni almıştır.
Sanatçılar, Türkiye sosyalist hareketi içinde ya faal üye olmuşlar ya da söz ve tavırlarıyla hareketin safında yer almışlardır. Eserleriyle de Türkiye gerçekliğini, emek-sermaye kavgasında emeğin yanında yer alarak yorumlamış ve yansıtmışlardır. Karşılığında öldürülmüş, uzun sürgünlükler yaşamış, hapsedilmiş, işkencelere muhatap olmuş, eserleri yasaklanmış yine de mücadeleden geri kalmamışlardır. Günümüze temel teşkil eden 1950, 1960 ve 1970'li yılların sanat üretimleri; geçmişi okumada, geleceği öngörmede, doğrusuyla eğrisiyle bizlere rehber olacaktı r.
Açılım ve Saçılım
2010 yılı başlarında Başbakan, “demokratik açılım” diye nitelendirilen toplantılarda “sanatçı”ları da dinledi. Önce müzisyenleri sonra sinemacıları. Bu toplantılara çoğunlukla magazin malzemesi olanlarla, ilgili olduğu sanatın bir kısım icracıları katıldı. Bilerek ya da bilmeyerek alet oldukları amaç, toplum nezdinde sanat ve sanatçı kavramının içinin boşaltılması ve itibarsızlaştırılmasıydı. Katılımcıların hemen hemen hepsi magazin dünyasının içinden ya da ucundan bucağındandı.Demet Akalın, Alişan, Seda Sayan, Nihat Doğan vs.'yi sanatçı kategorisine dahil etmek ne menem bir şeydir? Veya Necati Şaşmaz, Sibel Turnagöl, Mehmet Ali Erbil vs.ye mi sinema sanatçısı diyecektik?
2010 yılı başlarında “Sanatçı”larla açılımlar yapılırken Türkiye'de başka neler oluyordu?
2009 Aralık ve 2010'un ilk aylarında bir dizi KCK operasyonu ile birçok Kürt siyasetçi gözaltına alındı ve ilerleyen günlerde tutuklanıp cezaevine gönderildi. Aynı günlerde İçişleri Bakanı Beşir Atalay mecliste AKP'nin Kürt açılımı üzerine konuşma yaptı. Bazı kesimlerde hayâl kırıklığı yaratan konuşmasında hükümet adına elle tutulur bir öneri getirilmez, açılım laflarıyla umut pompalanırken Kürt hareketinin birçok temsilcisinin tutuklanması dikkat çekiciydi.
2010 Ocak ayının akıllarda en çok yer eden olayı, son 30 yılın en büyük işçi direnişine imza atan TEKEL işçilerinin 78 gün sürecek olan büyük mücadelesi oldu. Türkiye'nin dört bir yanından gelen binlerce Tekel işçisi AKP'nin British American Tobacco (BAT)'a sattığı Tekel fabrikalarından toplam 8247 işçinin işten çıkarılması üzerine Türkiye tarihine geçecek bir mücadele başlattılar. Ankara'nın ortasına kurulan çadırlarda kalan işçilere birçok sosyalist örgüt, aydın ve Ankara halkı destek verdi. Aynı günlerde büyük tartışmalara sebep olan AKP'nin Kürt açılımına en güzel cevap yine aynı çadırlarda kalan Türk-Kürt tüm Tekel işçilerinin ortak mücadelesinden gelmiş oldu.
Açılımlar toplumsal olayları karartma maksatlı olduğu gibi anayasada istedikleri yönde yapacakları değişikliklerin de kamuşajı için kullanıldı. “Yetmez Ama Evet” tribününde oturanlardan açılımcı “sanatçı”lar da “demokrat” Erdoğ an'ın faullu maçında amigoluk yaptılar.
İşçi sınıfı ve geniş halk kesimlerinin örgütlenme ve siyaset yapma hakkının büyük ölçüde gasp edildiği baskı ve yasakların meşrulaştırıldığı 12 Eylül Anayasası değişikliği için 12 Eylül 2010'da yapılan referandumda evet oyu yüzde 58, hayır oyu yüzde 42 oldu. “Biz bugün ne yapıyorsak 12 Eylül referandumundan aldığımız güçle yapıyoruz.” diyen Bülent Arınç destek olanlara teşekkürü de unutmuyordu.
Egemen sınıflar, 1980 12 Eylül darbesi ile o güne kadar yaratılan toplumsal muhalefeti bastırıp, “bugüne kadar biz ağladık, bundan sonra siz ağlayın” diyerek yeni bir sayfa açtılar. Önceki sayfalardan daha baskıcı, daha kıyıcı, daha uzun süreli olmuştur. 1970 sonları ve 1980 başlarında ekonomik krizi atlatmak için 24 Ocak kararları ile ülkeyi neo-liberalizmin “şefkatli ellerine” teslim ederler. Devletin işleyişini, ekonomiye ve topluma müdahalesini yeniden biçimlendiren politika ve yönetim anlayışı IMF'nin direktifleriyle “geniş vizyonlu” Turgut Özal'a teslim edilir. Akabinde apoletleri özgürlükçülükle parlatılmış Özal, darbecilerin kurduğu hükümette yer alarak liberallerin önde gideni olur. O günlerde Özal'ı yere göğe sığdıramayanlar bugün onun yerine Erdoğan'ı ikâme ettiler.
Otoriter yönetim anlayışını şahsında temsil eden Erdoğan, yüzde 58'den aldığı güçle, öfkeli ve buyurgan üslubuyla kitleler ve kurumlar üzerinde etkisini fazlasıyla hissettirmeye başladı. Sanatçılar ve sanat kurumları da bu bağırış ve çığırıştan nasibini aldı.
Sanat eserini alımlama ve anlama, “böyle sanatın içine tüküreyim” düzeyinde olan otorite, "... Hasan Harakani'nin türbesinin hemen yanı başında bir ucube oraya koymuşlar. Bir garip bir şey dikmişler..." (Kars-08 Ocak 2011) tez yıkıla(!) diye buyurdu. Buyruklarıyla dünya âleme nizamat vermeye kalkan Erdoğan'ın yaygınlaştırmaya çalıştığı iklimden etkilenip kendisini de ayar verici pozisyonda gören kişi ve kurumlar, inkârcı, baskıcı, dinci söylemlerle kültür, sanat, tarih vb. konularda muhafazakâr kuşatmayı sağlamaya çalışıyorlar.
o Heykeller ucube diye nitelenerek yıktırılıyor (put kırıcılığından mülhem).
o Fazıl Say'ın retweetine dava açılıyor (O.Pamuk ve H.Dink davalarının farklı uygulaması).
o Emek Sineması yıkımı protestolarına karşı polis şiddeti uygulanıyor (Gezi Parkı'nın habercisi).
o AKM restorasyon için kapatılıyor (barok bir opera binası yapılacağı kandırmacası).
o Edebiyat eserleri sakıncalı bulunup yasaklanı yor. (Şeker Portakalı, Fareler ve İnsanlar).
o 'Kayıp eserlerin ihyâsı' adı verilerek artık olmayan yapılar Boğaziçi'ndeki imar yasağını delmek amacıyla ayağa kaldırılıyor. (Bir örneği Topçu kışlası)
o TV dizilerine müdahil olunuyor (ecdâdımıza laf söyletmeyiz).
o Konserler, oyunlar yasaklanıyor, Müzisyenlere, Tiyatroculara hapis cezaları veriliyor.
o İBB Şehir Tiyatroları repertuarını belirleme yetkisi yeni yönetmelikle bürokratlara veriliyor. (Başbakan, “Hem parayı bizden alacaksın, hem yönetmeliğe gelince biz karışmayalım, yok ya!” der.)
o Gezi Parkı Direnişinde bulunan dizi oyuncuları, tiyatrocular, sinemacılar yüz kızartıcı suçlardan teşhir ediliyor, vergi denetimine tabi tutuluyor.
o Nü resimler indirilip ters çevriliyor.
o Anıt eserler ve müzeler camiye çevriliyor. (Trabzon Ayasofya Müzesi)
o Mona Lisa'nın göğüs çatalı mozaikleniyor.
o Diziler yayından kaldırılıyor.
Geziden sonra başlatılan sürek avında, geziye katılan, destek olan, onaylayanlar gözaltı, tutuklama ve incelemeler ile baskı altına alınıyor. Bundan sonra olacak protesto eylemlerine katılacaklara gözdağı vermek amaçlanıyor. Sanat etkinlikleri ve medya dünyasında yaygınlaşan otosansür “üstten üste” kendini hissettiriyor. Gittikçe yaygınlaşan kültür ve sanata etkinliklerinin engellenmesi, denetim altına alınması ve muhafazakâr dayatmalar toplumun geniş kesimlerince sıradan kabul edilip kanıksanması tehlikesini taşıyor.
Ne yapmalı?
Gezi Direnişi ile başlayan muhalefet hareketi, kültür ve sanat cephesinde, muhafazakâr, dinci saldırılara karşı yaratılabilecek olanakların neler olabileceğini saptamada rehber olabilir. Çünkü direniş (veya ayaklanma veya isyan) sırasında özellikle eylemsellik içinde (veya eylemselliğin dayatması ile) müzik, tiyatro, sinema, video, resim ve mizah kollarında yaratılan sanatsal mücadele pratiklerinin önümüze koyduğu bir 'külliyat' ve deneyim bulunuyor. Kitlesellik içinde asıl dikkat çekenler, yazılama yapan, şarkı söyleyen, oynayan, mizah yapan, duran (adam), gitar çalan, kitap okuyan, piyano çalanlardı. Yaptıkları bütün sanatsal ve edebi pratikler aslında hayatın her alanında her an yapı lması gerekenlerdi. Yeni sanat ve kültür pratiklerinin yeni biçim ve yeni bir dille devam ettirilmesine ihtiyaç vardır.
"Her yer Taksim her yer direniş" sloganları hayatın her alanında stadyumda, meydanlarda, sokakta haykırılıyorsa, bu ruhu estetik normları içinde sanata ikâme etme görevi sanatçıların önünde duruyor.
Bir tarafıyla mülksüzleş(tiril)meye, yoksullaş( tırıl)maya başkaldırı olan bu isyanda, emeksermaye arasındaki kavgada nerede duracağımızı da unutmadan sinemamızı, tiyatromuzu, müziğ imizi, edebiyatımızı ve bütün sanat etkinliklerini emekten yana konumlandırmalıyız. Toplumsal mücadele bunu talep ediyor.
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
Bu işe memur edilmiş özel yetkili bir mahkemede (Silivri) 5 yıldır sürmekte olan 275 sanıklı “Ergenekon Dava”sında yargılama nihayet sonuçlandı. 13 sanık idam muadili ağırlaştırılmış müebbet, 6 sanık müebbet, 235 sanık da 10 yıl ile 100 yıl arasında değişen ağır hapis cezalarına çarptırıldılar. Dosya Yargıtay'a gitti.
Ergenekon davası sanıklarına verilen cezalar açıklanabilir cezalar değildir. Akıl ve mantık bu cezaları kabul etmez. Ergenekon davası'nda verilen cezaları benzerleri ile kıyaslamak da mümkün değildir. Dünyanın pek çok ülkesinde “askeri darbecilere” idam veya ömür boyu hapis gibi cezalar verilmemiş değildir. Verilmiştir ama darbe yapanlara verilmiştir, “aklından darbe geçirenlere”, “olsa ne iyi olur” diyenlere değil. Türkiye'de ise yapılan tam tersidir. Darbeciler veya muhtıracılar önünde her zaman secdeye varmış olan Türk devlet ve siyaseti, AKP devleti zamanında, darbe niyetlisi generalleri ve darbe veya muhtıra özlemcisi olan sivilleri cezalandırmıştır.
Gerçek değil niyet cezalandırılmak istendiği için, bıraksan birbirini boğazlayacak pek çok kişi yakıştırma bir örgüt havuzunun içine atılmış, adına da herhangi bir sivri zekalıdan mülhem, “Ergenekon!” denilmiştir. Aptal olmayan herkes daha baştan anlamıştır ki; Ergenekon Davası, siyasi mahfillerde planlanmış bir “tasfiye” davası idi. Planı yapanlar güzel yapmıştı ama sonuçta amaçlanan bu tasfiye polis-savcı-yargıç üçgeni içinde uygulanacaktı ve bunlar da insandı. İnfazcılar da insandı ama, tümü de liyakatsız, tecrübesiz, devşirme idi. Davayı kılıfına uyduramadılar, yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Acemilikler yaptılar. Yapılan işin şekil yönünden dahi ciddiyeti kalmadı.
“Bağımsız ve adil yargılama imiş”! “Hükümet yargıya müdahale mi etsinmiş?” AKP'liler Silivri'de yaşanan hukuk sefaletini ve siyasi rezaleti her eleştirene bunu dediler. Haklıydılar. Yargı hükümetin amaçlarını benimseyip üstlenmişse müdahaleye ne gerek var? Adil yargılama denilen şey nihayetinde, uygun kanunlar kadar “vicdan” denilen toplumsal bir sorumluluğu da gerekli kılardı. Oysa Türkiye'nin polis-savcı-yargıç zincirinde çalışanlar en yetkili bir ağızdan, 1998-1999 adli yılı açılışında dönemin Yargıtay 1. Başkanı Mehmet Uygun tarafından, “Vicdanı ile cüzdanı arasına sıkışıp kalmışlar” diye tanımlanmıştı. Ergenekon Davası'nın cüzdanı da AKP idi, vicdanı da.
“Bekleyin, yargı süreci henüz bitmedi, Yargıtay var” deniyor ya, boş laftır. Özel yetkili mahkeme işini bilir de Yargıtay bilmez mi? Diyelim bilemez. Resmi görevi TBMM Başkanlığı olan Cemil Çiçek Yargıtay'a nasıl bir karar vermesi gerektiğini, daha dosya oraya intikal bile etmemişken söyledi: “Yargıtay Ergenekon Davası'nı aynen onaylarsa daha önce Anayasa Mahkemesinin AKP hakkında 'irticai faaliyetlerin odak noktası olmak'tan vermiş bulunduğu mahkümiyet kararı çöker.”
Öyle. Ya adalet çökecek, ya da AKP.
Bu dava bir kan davasına dönüşür mü? Şu anlama da geldiği için büsbütün yersiz bir soru sayılmamalıdır: “AKP sonrası siyasal düzene barışçıl geçiş mümkün müdür?”
Bu noktaya bakalım: Sanıklar, biri eski genelkurmay başkanı olmak üzere kuvvet komutanları, muvazzaf ve emekli general ve amiraller ve subaylardı. Davanın sivil sanıkları ise rektörler, ünlü yazar ve gazeteciler, milletvekilleri ve bazı siyasilerdi. AKP hükümetini devirmek amacıyla “Ergenekon” adlı bir örgüt kurmakla ve darbe planlamakla suçlanmışlardı.
Mümkün değil, inandırıcı değil, en tehlikelisi de, komik bile değil! Türkiye'de bundan önceki her askeri darbe amaçlı örgütlenmenin, TSK içinde olduğundan daha geniş bir sivil siyasi tabana sahip oldukları bilinir. Hatta belki bu darbelerden bazılarının sivil tabanı Türkiye'de çoğunluğu teşkil eder. Ergenekon Davası'nı tezgâhlayanlar da bu klasik darbe şemasına uygun düşsün diye rektör, yazar, gazeteci, siyasetçi gibi bir çok ünlüyü hiçbir somut kanıt ve hatta gerekçe bile göstermeden davaya katmış, uyduruk Ergenekon örgütüne bağlamışlardır. Ne ilişkisi vardır mesela, Doğu Perinçek'in, Yalçın Küçük'ün, İlhan Selçuk'un ya da Merdan Yanardağ'ın Ergenekon'la? Belki içlerinden bir çoğunun, “Ordu AKP'ye haddini bildirse ne iyi olur” gibisinden özlemleri olmuştur ama buna darbecilik denmez, “görüş”, “düşünce” veya “temenni” denir. Üstelik gizli saklısı da yoktur bunların. Yazılıp çizilmiş, televizyonlarda bin kez dile getirilmiş görüşlerdir hepsi. Zaten bugün Türkiye'de, Mustafa Balbay ya da Tuncay Özkan gibi, “Tayyip Erdoğan devrilsin ve yargılansın da kim nasıl devirirse devirsin” diye düşünenlerin sayısı en az 30 milyona ulaşmıştır ve başbakanın her konuşmasından sonra bu sayıya en az yüz bin kişi daha eklenmektedir.
Ergenekon davası sanıklarının oluşturduğu genel fotoğrafa zorlamayla da olsa ortak bir niyet yakıştırmak illa gerekiyorsa, bu da ancak hükümetin “bazı işleri yapmasını engellemeye çalışmak” olabilir. İddianamede ve karar gerekçesinde böyle bir “suç”tan zaten bahsedilmektedir. Bunun neresi suçtur? Muhalefet etmek bu demektir zaten. Her istediğini engelsiz yapabilen iktidar istemek faşizmdir ve sıradan bir demokraside bile faşizm istemek suçtur. Ergenekon sanıkları kim, muhalefet ne? Yüksek rütbeli asker sanıkların, generallerin ve amirallerin hükümete “yapmak istemediği şeyleri yaptırmak istemesi”nden söz edilebilir belki ama bu da 12 Eylül'ün faşizan anayasasında suç sayılmamıştır. Ne suçu, aksine askerlerin görevi sayılmıştır. “Vesayet” dediğimiz şey budur ve kanunlara uygundur. Asker sanıklar da zaten yaptıklarını, yapmasaydım suç işlemiş olurdum diyerek savunmuşlardır. “Değiştir anayasayı, yapsınlar askerler 28 Şubat gibi taşkınlıkları, sen de yargıla, cezalandır!” denilebilir belki ama kanunlar da geriye işlemez.
Neresinden bakılırsa bakılsın, Ergenekon Davası, planlanmış bir davadır, NATO içlerinde konuşulmuş, AKP'nin eline verilmiş, o da uygulamıştır. Dava boyunca ABD'nin ve AB'nin istikrarlı olarak AKP'nin arkasında durmaları, davaya ortaklıklarından dolayıdır.
Ergenekon Davası hakkında kamuoyunda büyük bir yanılgı yaşanmamıştır. Hükümetin bu yönde cılgını çıkarıncaya kadar kullandığı sağlı sollu “liberaller”in, “AKP derin devleti temizliyor” palavrasına, Türk devletini herkes zaten yeterince tanıdığı için aldanan pek çıkmamıştır. Hükümet tek bir kere sözünü etmediği halde bunlar Ergenekon Davası'nın bir “Gladio davası” olduğunu ballandıra ballandıra yaydılar. Kişiliklerini ve kimliklerini al istediğin gibi kullan diyerek AKP'nin ayaklarının altına serdiler. Hakkını yemeyelim, AKP de bu “Yetmez ama evetçi” sefilliği hakkıyla ve tepe tepe kullandı. Bir NATO ordusu olan Türk Ordusu'nun içindeki “Gladio”yu temizledi! Askeri vesayet de –sanki ordan geliyormuş gibi– sona erdi!! Bu boş laflara AKP'nin tabanı bile hiç inanmadı. Nerede bir asker görse hizaya girmeye devam etti. Bir bayrak, bir Atatürk portresi ve bir asker gölgesi bugün bile AKP'li grupların yüreğini ağzına getirmeye devam ediyor.
Gladio Türk ordusu içinde bir kanser tümörü değildi ki tek bir operasyonla temizlensin. Söz konusu olan Türk ordusu ise, orduyu lağvetmeden, mevcudunu sıfıra indirmeden Gladio mu temizlenir miş? NATO ordularının içindeki Gladio türü örgütlenmeler bu devletlere hayatiyet sağlayan vazgeçilmez organlar niteliğindedir. Bu gibi örgütlenmeler –organlar– olmadan NATO ordusu olunamaz. Gladio tipi askeri örgütlenmelerin medyada, üniversitelerde, sivil toplum örgütlerinde, hatta siyasi partilerin içinde bile sivil uzantıları vardır. Hele Türkiye için bakıldığında ve MİT ile birlikte düşünüldüğünde, Gladio örgütlenmesini karşınızda Türk devletinin organik bir bileşeni olarak bulursunuz. Hiç kuşkunuz olmasın, Recep Tayyip Erdoğan da bu Gladio dediğiniz örgütlenmenin içindedir. Türk devletinin bu tip örgütlenmeler bakımından dünyanın en tecrübeli ve başarılı devletlerinden biri olduğunu da unutmamak gerekir. Sözgelimi, Rauf Denktaş bu Türk Gladio'sunun bir organının (MMT) üyesiydi. Doğu Perinçek, Denktaş ile “Talat Paşa Komitesi” kurdu diye Engenekoncu mu sayılacaktır?! Böyle ise eğer, Türkiye'de Ergenekoncu olmayan kaç kişi vardı r?
Ergenekon Davası ile birlikte bu Gladio'dan, ya da derin devletten kurtulduk öyle mi? Siyasetin üzerinden askeri vesayet kalktı öyle mi? Bir bakın Suriye sınırlarımızda olup bitene. MİT orada, CİA orada, NATO istihbaratı orada. Dışişleri Bakanımız Davutoğlu ve adamları orda. Suudi ve Katar paraları orada. El Kaide ve tüm türevleri orada. Bosna'dan, Çeçenistan'dan, Cezayir'den şurdan burdan gelen din savaşçıları orada. Girip çıkan silahların haddi hesabı yok. Türk devleti elbette orada ve kimse kimsenin ayağına basmasın diye bu karmaşık yaygın trafiği, ara sıra bazı kaçaklar olsa bile hakkıyla yönetiyor. Gladio tipi devlet örgütlenmesi Ergenekon davasıyla birlikte tasfiye edilmiş olsaydı, bütün bunlar nasıl yapılacaktı ki?
Demek ki AKP'nin yaptığı derin devlet temizliği değildir. Bir tür revizyondur. Başka türlüsüne NATO'nun gerçek sahibi ABD izin mi verir? Ayrıca bir NATO ordusunda Gladio tipi örgütlenme üzerinde revizyon anlamına gelecek, önemli bir kadro tasfiyesini gerektiren operasyon yapılacaksa elbette ki bunun planını da ABD hazırlayacak, hükümetler de uygulayıcı olacaktır. Gladio tipi örgütlenmeler “devlet suçları”nı işlemek için kurulmamış mıdır? Bu nedenle revizyonları da ister istemez özel mahkemeler kurulmasını, iddianameler yazılmasını, “yargılar gibi” yargılama yapılmasını gerekli kılar. Ergenekon Davası da, böyle bir dava olmuştur.
Davanın usul ve esas yönünden tel tel dökülmesinin, arkasında yatan tezgâhın böyle açıkça sırıtmasının bir nedeni de sanıkların gerçek suçları nedeniyle yargılanmasından dikkatle kaçınılmış olmasıdır. Bu nedenle uydurma suçlara ve delillere ihtiyaç duyulmuştur. Ergenekon Davası sanıkları hemen her duruşmada niçin yargılandıklarını sormadılar mı? Sordular ama boşuna. Çünkü dava sanıkların gerçek suçlarına yönelse binlerce faili meçhul cinayetlere, JİTEM'e, Hrant Dink'in gerçek katillerine, Kürt vilayetlerinde işlenmiş sayısız insanlık suçuna, köylerin ve ormanların yakılmasına, 2 milyona yakın Kürdün Batıya göç ettirilmesine, kundaklama ve sabotajlara yönelecekti. Bunların her biri ve tümü birden “devlet suçu” idi. Bahis devlet suçlarından açılınca sonu gelmezdi, Ergenekon davası o zaman Çiller'e, Demirel’lere, Ağar’lara uzanırdı. Kanıtlanmadı ama, muhtemelen davanın yargıçları ve savcıları arasında da bu türden “devlet suçları”nı görmezlikten gelme, örtbas etme gibi “kahramanlık” sayılan fiillere bulaşmış olanlar vardı. Dava ise mesele, al sana dava.
Ergenekon davası, Başbakan Erdoğan daha başlangıçta “ben savcısıyım” dediği halde siyasileştirilemedi. Deniz Baykal “ben de avukatıyım” demişti ama, sadece polemik olsun diye. Başka işi mi yoktu? Egenekon adı verilen grup nihayetinde CHP'nin ordu içindeki uzantısı değildi. CHP'nin gerçekten Kemalist, en azından Milli Şefçi olduğu dönemlerde TSK içinde ideolojik, ve hatta çoğu zaman örgütsel uzantıları olurdu. Klasik Cumhuriyet partileri ve AKP için de böyledir. 12 Mart'ın Faruk Gürler'i veya Muhsin Batur'u böyle idi. 27 Mayıs'ın Milli Birlik Komitesi'nin neredeyse yarısı CHP'liydi. Doğan Güreş Paşa Çiller'in, Erdelhun Paşa Menderes'in, Esener Paşa Demirel'in adamıydı. Bunlar olurdu ama Engenekon'un asker sanıkları arasında CHP'li olan yoktu, varsa da CHP farkında değildi. “Engenekoncular”ın Kemalizm diye bir ideolojiden haberleri bile yoktu. Tamamı “devlet memuru” ve “NATO askeri” idi. Aksi olsaydı AKP iktidarına karşı aldıkları tutumu kabullenip siyasi tanım ve kavramlarla savunurlardı. Oysa her biri savunmasında neredeyse internet ve bilgisayar uzmanı kesilmişti. Hard Disk'ler, bunların yazılmaları veya silinmeleri, dışarıdan ve uzaktan mesaj yüklemeler konuşuldu. Teknik uzmanlıklar konuşturuldu. AKP'yi suçlayan tek bir sanık general oldu mu? Olmadı. Çünkü onlar kendilerini “oraya tıkan kuvvetin” kim olduğunu herkesten daha iyi biliyorlardı. Bu adamları siyasileştirmek mümkün olmadığı için dava da siyasileştirilemezdi.
Kılıçdaroğlu Baykal'dan bir kaç adım daha ileri gitti. Silivri’yi “toplama kampı”, yargıçları da siyasi iktidarın yargı içindeki ajanları olarak niteledi. Ama eğer böyle ise ve bunu söyleyen de İttihat ve Terakki'nin mirasçısı olmakla övünen bir parti ise, sonuç böyle mi olurdu? Bu partinin Bekirağa Bölüğü'nden de mi haberi yoktu! Davanın bir ABD davası olduğunu kavrayınca CHP de geri çekildi. Böyle olunca da Ergenekon davasını siyasileştirmek Doğu Perinçek'e kaldı. Onun da gücü buna yetmezdi.
Esasen sanıklar da davanın siyasileştirilmesini istememişlerdi. Onlar koca koca generallerdi, NATO'nun subaylarıydı. ABD ve NATO amblemli nice nice bröveleri vardı. ABD işin yanlışlığını nasıl olsa anlardı. Olmadı, Türk devleti devreye girerdi. İlker Başbuğ dışarıya, bize sahip çıkmakta niçin geç kalıyorsunuz diye sürekli sitem göndermekte haksız mıydı? Bununla belki de, bizi niye kuyuda bırakıyorsunuz, bizden niye kaçıyorsunuz demek istiyordu. G. Kurmay başkanı Özel de arkadaşlarını Ergenekon kuyusundan çıkarmak için çok ter döktüğünü açıklıyor, Erdoğan da bunu doğruluyor, fakat ellerinden bir şey gelmediğini birlikte söylemiş oluyorlardı. Ellerinden bir şey, Türkiye'de yargı bağımsız olduğu için mi gelmiyordu? Buna inanmak saflıktan da öte olmaz mıydı?
Davanın, hem sanıklar, hem de medya ve kamuoyu tarafından üzerine hiç gidilemeyen kritik boyutlarından biri “gizli tanık”lardı. Özellikle yüksek rutbeli general ve amiral sanıklar için “Gizli tanık kim?” sorusu yaşamsaldı. Tuncay Güney, Şemdin Sakık, Osman Yıldırım gibi uyduruk gizli tanıklar dava senaryosuna birileri tarafından hedef şaşırtmak için yerleştirilmişti. Bunların sanıklar ve ilişkileri hakkında bildikleri gazete haberlerinden ibaretti. Sanıldı ki yargıçlar bu tanıkları dinleyerek karar verecek. Böyle şey olabilir miydi? Koskoca yargıçlar sokak serserilerinin hezeyanlarına itibar eder miydi?
Peki nasıl oldu da yargıçlar bu akıl almaz ağır cezaları verebildiler. Bazılarına bakılırsa güvendikleri, Erdoğan idi. Bazıları da yargıçların Gülenci olduğunu, Fetullah efendiye güvendiğini düşündüler. Bunların tamamı elbette saçma idi. Böyle büyük bir tasfiye atfedilen o isimlere güvenilerek yapılabilir miydi? Kuşkusuz yapılamazdı.
Mahkemenin elinde tek bir “gerçek gizli tanık” vardı. "Tanık" da denmez, böyle büyük davaların hemen hepsinde ihtiyaç duyulur böylesine, bin belgeye eşdeğer "kanıt"tır o. “O” yeterliydi. Bu hakiki gizli tanık “büyüktü”, devlet adına, TSK adına, hükümet adına tanık idi. Sanıkların hepsi bu gizli tanığı tanıyorlardı. Yaptıkları tüm yasa dışı işleri onunla birlikte, ya onayı, ya da şahadeti ile yapmışlardı. Ama artık şimdi bu gizli tanık onları tek tek ihbar etmişti. Yapabilecekleri bir şey kalmamıştı. Kamu oyu bu gizli tanığın kim olduğunu bilmiyor muydu sanki. Elbette biliyordu. Fakat adını telaffuz etmekten herkes korkuyordu. Hepimiz tanıyoruz onu. Eski bir genelkurmay başkanı olduğu ve adının da Hilmi Özkök olmadığı biliniyor.
Peki, sanıklar niçin bu “Bu büyük gizli tanık”ı deşifre etmediler? Edemezlerdi. Çünkü, bu gizli tanık, bağışlanmayı bekledikleri tarafından görevlendirilmişti.
Sonuçlarına bakarak Ergenekon Davası'nı İstiklâl Mahkemeleri veya Yassıada yargılamaları ile kıyaslamak doğru mudur? Hiç değildir. Sanık askerler ve sivil uzantıları darbecilikle suçlanmışlardır fakat aralarında en küçük bir tesanüd bulunmamaktadır. Kendi aralarında bir cunta kurup ABD desteğini aramaya da çıkmamışlardır. TSK bir NATO ordusu idi ve arkasında ABD yoksa darbe yapamayacaklarını en iyi bilecek durumda olan onlardı. Değil darbe yapmak, NATO mahfillerinde karar verilmemişse TSK muhtıra bile veremiyordu. Verenler oluyordu fakat arkasında ABD yoksa o verdiği muhtıra sayılmıyordu. Nitekim Genelkurmay Başkanı Yaşar Büyükanıt'ın Abdullah Gül'ün cumhurbaşkanı seçilmesini engellemek maksadıyla verdiği “27 Nisan Muhtırası” “Dolmabahçe Görüşmesi”nde eritilmiş ve hatta bu gizli görüşmede muhtıracı bile AKP saflarına kazanılmıştı. Hani Hükümetin-AKP'nin icraatlarını engellemeye çalışmak darbecilikti? Erdoğan'ın, “bu sır benimle mezara gidecek” dediği buydu.
Olan oldu. Bundan sonra ne işe yarayacak bu Ergenekon davası? Kemalist veya cumhuriyetçi bir restorasyon hayali peşinde olanlara yaramaz, çünkü bunların tasfiyesine ordu içinden her hangi bir kemalist tepki gözükmemiştir. Eğer orduda hâlâ kemalistler varsa, demek ki bu tasfiyeye onlar da sevinmişlerdir. O halde Ergenekon mahkûmları unutulup gideceklerdir. CHP'nin veya MHP'nin de işine yarayacak bir mirası yoktur Ergenekon davasının. Yararsa AKP'ye yarayacaktır. Belki biraz da BDP'ye. BDP milletvekili Altan Tan'ın “tevatür haline gelsin diye” her yerde anlatıp durduğu üzere, hükümet KCK davası sanıklarına karşı bir sizden bir de bizden diyerek Ergenekon davası sanıklarını genel bir affın içine yerleştirmeyi düşünmekteymiş. Böyle bir sonuç, Ergenekonculara da, KCK'lılara da “bir kere daha mahkumiyet” gibi gelecektir fakat Türk devleti ile aynı çuvala girenlerin katlanmak zorunda oldukları, bundan başka da bir sonuç yoktur.
- Ayrıntılar
- Tektaş Ağaoğlu
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
Mısır'da darbe Morsi ve İhvan'a karşı yapıldı diyorlar, ama doğru değil.
Tahrir hedef alındı.
Yani hedef, orada boy vermeye başlayan Mısır'ın geleceği idi. Bizim AKP'li kodamanlar, başta Tayyip Erdoğan, bunu hemen gördüler ve ABD işbirlikçilerinin şahı Hüsnü Mübarek'in ordusunu mahkûm etmek için DEĞİL, Mısır'da gerici bir İslam kapitalizminin bir an önce önünün açılması niyeti ve hevesi ile ilk andan itibaren dünyayı velveleye verdiler.
Mısır halkının, yalnız onun değil, tüm Maşrık'ın geleceği Tahrir'de filizleniyor. Özgürlüğün, sömürü ve tahakkümle gelişip azan küresel statükoya itirazın ve dünyada hakkâniyeti hâkim kılma iradesinin orta ve uzun vaade stratejik (isterseniz ütopik deyin) perspektifi ardına Giza'nın ve Delta'nın on milyonlarını yığmaya aday olan yer Tahrir meydanıdır. Tahrir'in yolunu kesmek, onu geri bastırmak için böyle bir operasyona başvuruldu. Küresel tahakküm statükosuna, sosyal ve siyasi arkaik iddialarla öne çıkmaya hevesli bir kitle tabanı oluşturma maksadıyla sapına kadar ABD ve İsrail işbirlikçisi ordu darbe yaptı. Suç ortakları İhvan'ın bilinen ve bilinmeyen reisleridir.
Morsi Tahrir'den yükselen irade ile zaten devre dışı kılınmıştı. Tahrir'i devre dışı kılma maksadı gütmeyen bir darbeye ve ardından gelen katliamlara kimler ihtiyaç duydular? Şunun şurasında daha birkaç hafta önce canları bahasına Morsi'nin geri gelmesi için Adeviye'yi dolduran kitlenin sözcülerinin, bu günlerde, “Bizim oylarımızla gelen Morsi'nin darbeyle gönderilmesine asla izin vermeyiz!” demekten vazgeçip yeni serbest seçimlere gidilmesine razı gelmiş olmaları nedendir? Bir nokta da şu: Morsi, kendi tayin ettiği, dini bütün olduğu söylenen Sisi'nin kolpasına kurban gitti. Başta kalsaydı, kendisine karşı 25 milyon imza toplayan Tahrir'den kurtulmak için hangi ordu ile iş görecekti? Hüsnü Mübarek'in ordusuna ne içün ve nasıl o kadar güveniyordu?
Tayyip Erdoğan'ın küresel soyguna ve NATO tahakkümüne hizmet yolunda kendi kariyerine yeni boyutlar katma telâşıyla dünyayı sıcağı sıcağına Mısır'a müdahaleye çağırmış olması neyin ne olduğunun ve ne için olduğunun en muhkem kanıtı.
Adeviye'nin ne gibi bir özgürlük davası var? Hadi diyelim ki var. Ne? Morsi'nin davasının Mısır halkını özgürleştirmek olmadığı bütün bir yıl boyunca her yaptığında ve yapmadığında görüldü. Morsi sözüm ona (kendince) Mısır'ı olduğundan da daha çok ve kesin “İslamlaştırma” peşindeydi. İslamlaşma'dan kasıt bugün de ne ise! Bizde buralarda Tayyip Bey taifesi ne kadar özgürlükçüyse Morsi ve adamları o kadar özgürlükçü. İktidar davasından başka ne gibi bir davanın rüzgârı esiyor Adeviye'de? Söylesinler de öğrenelim.
Adeviye Mısır'ın dünü'dür. Bugünü'nde yeri ABD-İsrail-Ordu ittifakının öngördüğü kadardır, yarınında hiç olmayacak. Suudi'lerin darbeyi öylesine canla başla desteklemeleri Tahrir'den duydukları nefretten ve korkudan değilse nedendir? Suudi despotizmine son verecek rüzgâr Tahrir'den esiyor!
Tahrir'den darbe akşamı yükselen şenlik patırtısı, Hüsnü Mübarek'i biz Morsi gelsin de tek bir yıl içinde yapmaması gereken her şeyi yapıp başımıza firavun kesilsin diye devirmedik diyenlerin tezahüratı idi. Haziran günlerinin Tahriri'ne başka kimler hangi gizliaçık ard niyetler ya da fitne tezgâhlarıyla sızmış/karışmış olursa olsun, Mübarek'i deviren Tahrir'in devrimci, direşken ruhunun, o ruhu kendi emellerı uğruna gaspetmeye kalkanlara meydanı boş bırakmayacağını hep birlikte göreceğiz.
Ordu Tahrir'e saldırdı. Tekrarda beis yok.
Darbe ve ardından olanların, kanlı katliamlar dahil, hepsinin altında Adeviye'yi öne çıkarma, ardındaki kitle desteğini evcilleştirerek yola getirme, bunu yaparken Tahrir'i halk düşmanı ordunun suç ortağı olduğu iftirasıyla lekeleyerek gündemden düşürme niyet ve teşebbüsü yatıyor. Bunu şimdilik kısmen başarmışlardır. Tahrir'de filiz veren “ütopya” yerine dünya İhvan'ın ve havsalası İhvan'dan öteye yetmeyenlerin gürültüsüyle meşgul. İhvan, içinde taşıdığı 85 yıllık müzmin muhalefetin küflenmiş enkazı ve kursaklarda kalmış aç gözlü ihtiraslarla küresel kapitalist dünyanın Ortadoğu merkezine yerleştirilmek isteniyor. Yetmiş yıldır hep aynı rejime biad ederek, Sedat'larla, Mübarek'lerle sembiyoz halinde yaşayıp işini yürüten ve Morsi Tahrir'den milyonların iradesiyle kovulunca da kıyametleri koparıp ülkenın geleceğini gaspetmeye kalkan İhvan'a misyon biçiliyor.
Tahrir, onca yıl Mısır halkının kaderine musallat olmuş Sedat'ların, Mübarek'lerin ordusuna ve bürokrasiye olduğu kadar, fırsatını bulunca Kahire'nin ve Delta'nın izbe kovuklarından tarihe huruç etmeye kalkanlara da itirazın adıdır. Salt bu haliyle dahi bütün Şarki ve Garbi Akdeniz için geleceğin meydanıdır. Mısır, 19.Yüzyıl ortalarına doğru Sultan 2.Mahmut'a ecel terleri döktürmüştü. Bugün yine Mısır, yeniden Osmanlı rüyalarıyla kitleleri büyülemeyi siyaset zannedenlerin ayaklarını suya erdirecek. Tarih tekerrür ediyor. O zamanın İngiliz işbırlikçilerinin yerinde bugün ABD'nin ve İsrail'in taşeronları oturuyor.
Mısır ülkesinin tarih öncesinden kalma bereketle kutsanmış toprağının altını oya oya ilerleyen köstebeği izleyin.
- Ayrıntılar
- Süreyya Öngen
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
Tayyip Erdoğan 2002 Genel Seçimlerini kazandığı ama kendisinin milletvekili seçilmesine izin verilmemiş olduğunda ilk yaptığı iş AKP Gen. Bşk. olarak Avrupa turuna çıkmak olmuş ve yanına Dışişleri Bakanı Yaşar Yakış'ı alarak dolaşmıştı.
İçeride meşruiyet sağlamanın yolunu Batı'dan destek almakta bulmuş, bunda da yanılmamıştı.
Başlıca iki amacı vardı:
Milli Görüş'ün Necmettin Erbakan'da ifadesini bulan “Batı Kulübü aleyhtarlığı” izlenimini tamamen silmek bu amaçlardan biriydi. Gerçi partisini kurduğu 2001 Ağustos'undan başlayarak (başta Ocak 2002'deki Washington ziyaretinde George Walker Bush olmak üzere) Batı'ya yeterince güvence vermişti, ama % 34 oyla parlamento iskemlelerinin nerdeyse üçte ikisini kazanmak gibi bir seçim başarısından sonra Batı yanlısı olduğunu bu gezide teyit etmişti.
Yıllardır Müslüman âlemine “Ilımlı İslam” modeli arayan Batı'nın bu güdüsünü kullanarak orada sağlayacağı desteği içeride kendisini istemeyen ve başbakan yapmayan Batı'cı asker-sivil bürokrasiye karşı meşruiyet ve dokunulmazlık manivelası olarak kullanmak istiyordu.
Tayyip Erdoğan'ın önlenemeyen yükselişi
Her iki amacında da muradına ulaştı. İkinci bir İslam Cumhuriyeti olmayacağına, Batı' nın umacısı İran'dan çok ABD'yi ve AB'yi seçeceğine dair güven verdi.
Bu politika AB'ye aday üye kabul edilmek için gösterilen çabalarla, anayasa ve yasa değişiklikleriyle devam etti ve nihayet aday üye statüsü elde edildi. AB'ye aday üye olan bir ülkede hükümet darbesine, askerin müdahalesine izin verilmeyeceği fikri Tayyip Erdoğan'ın o koşullardaki başlıca teminatıydı.
Tayyip Erdoğan'ın Batı'yla ve İsrail'le ilişkileri epeyce bir süre böyle gitti. Nükleer programı nedeniyle İran'a uygulanan ambargolara ve baskılara karşı çıktığında “acaba eksen kayması mı var?” sorularına rağmen Batı Tayyip Erdoğan hükümetinden şikayetçi olmadı.
Nasıl olsundu? Hem İran'ı savunur gözüküyor, hem de NATO'ya (ABD'ye) Kürecik'de İran düşmanı bir füze üssü kurduruyordu.
Sadece ABD'nin Irak'ı kuzeyden işgal etmesine TBMM izin vermediği için “Tayyip Erdoğan söz verdiği halde yerine getiremedi” diye Beyaz Saray gazaba geldiyse de Batı'nın tamamı Irak Savaşı'nda ABD gibi düşünmediği için bu sorun sadece Ankara ile Washington arasında kaldı.
Kürecik üssüyle Tayyip Erdoğan'ın İran'la ilişkileri tamamen bozulacaktı.
Bölge liderliğinden dünya liderliğine!
Davos'daki “one minute” atraksiyonundan sonra Tayyip Erdoğan'ın hakiki kimliği ortaya çıktı, kendisini Orta Doğu ve Kuzey Afrika dünyasının kralı sandı, medyadaki yağcıları onu öyle ilan ettiler, şeflerine ve velinimetlerine “Dünya Lideri” payesini verdiler.
Tunus'daki halk ayaklanmasını Libya izleyince Tayyip Erdoğan bu gelişmelerden parsa toplarım sandı. Fakat Libya'ya onu karıştırtmadılar, NATO görünümü altındaki askeri müdahaleye önce karşı çıktıysa da, sonra tıpış tıpış arkadan gitti, hastane gemisi ile çıkartmaya katıldı.
Sonra Mısır geldi. Mısır'daki halk ayaklanmasının önünü ordu kesip de askeri yönetim idareye el koyunca, Kahire'yi ilk ziyaret eden 2011 Nisan'ında –darbenin ilk 15 günü içinde– Abdullah Gül oldu. Aynı yıl Eylül ayında Tayyip Erdoğan onu takip etti. Tayyip Erdoğan Mısır'da Mübarek'in devrilmesinden pay kapmak istemiş, Orta Doğu'nun büyük lideri olarak olaya el koymuştu. Sahip çıktığı darbeyi yapan ordu, iki yıl kadar sonra tekrar idareye el koyacak, bu kez de Tayyip Erdoğan onu baş düşman ilan edecekti.
Suriye'deki olaylar başlayınca Tayyip Erdoğan sıkı fıkı olduğu, ortak kabine toplantıları düzenlediği, ailecek birlikte tatil yaptığı “Kardeşim Esad” birdenbire “Esed” adlı düşman oluverdi. Esad'ın da Ben Ali gibi, Kaddafi gibi, Mübarek gibi hemencecik yıkılacağını sanan Tayyip Erdoğan iki buçuk yılı aşkın zamandır bekliyor.
Beklemekle kalmıyor, Al Nusra, Al Kaida haydutlarını sınırları içinde besliyor, eğitiyor. Hür Suriye Ordusu'nun subaylarına mülteci kampı adı altında askeri karargâh kurdurtuyor, İstanbul'da onlara gizli evler tutuyordu.
Dahası da Washington'a gidip “Suriye'ye hemen müdahale edin” diye akıl veriyordu. Çünkü aşınan uluslararası prestijini Suriye'de Hür Ordu'nun kazanması sayesinde arttıracak sanıyordu. Kendisini ve Türkiye Hariciyesini boydan boya silahlı Esad karşıtlarına angaje etmişti.
Esad rejimini, halka uyguladığı şiddeti ve katliamı kınamak, hatta siyasi ve ticari ilişkileri kesmek ayrı şeydir, iç savaşta taraf olup muhalifleri Türkiye'de sık sık toplamak, onlara silah, mühimmat, para ve eğitmen vermek, daha daha Türkiye'den İslamcı mücahitlerin Suriye'ye cihada gitmelerine yardımcı olmak ise çok başka bir şeydir. Türkiye o kadar ileri gitti ki, Washington bile Al Nusra ve Al Kaida ile arasına mesafe koymasını istedi. Suriye'de rejimin bir an evvel yıkılması büyük lideri daha da yükseltecekti, ama bu olmadı.
2011 Darbesine selâm
Derken, Tayyip Erdoğan'ın karşısına Mursi'nin devrilmesi olayı çıktı. Gezi parkında yediği yumrukla grogi olan Tayyip Erdoğan dört elle Mısır'a sarıldı. İki sene evvel baş tacı ettiği darbecileri iç politika malzemesi yaparak darbe karşıtlığı üzerinden propaganda yapmaya başladı.
Uzmanlar Türkiye'nin bu olaylardaki zararının 37 milyar dolar olduğunu söylüyorlar. Ama parasal zarardan çok, asıl zararlı çıkan Tayyip Erdoğan'ın kendisi olmuştur. Liderliğe soyunduğu İslam dünyasında İran, Irak, Suriye, Mısır ona düşman olmuştur. Lübnan'daki asli güç Hizbullah da.
Suriye konusunda bağırıp çağırırken, geçen yıl ansızın karşısına Batı Kürdistan'da (Kurdistané Rojava'da) fiili bir Kürt özerkliği olgusuyla karşılaştı. Telaşlandı, yakın bir gelecekte bütün Güney sınırlarının boydan boya (800 km.) Kürdistan olacağı olgusuyla karşılaştı. Ankara önce Batı Kürdistan'ı tehdit etti, “oluşuma izin vermeyiz” dedi. Fakat Batı Kürdistan'daki gelişmeler Tayyip Erdoğan'ın karşısında yeni bir etkendi. O Suriye'de kendisine macera ararken, birden bire Esad ve Hür Suriye Ordusu dışında, apayrı bir etmenle karşılaşıyordu.
Güney sınırı baştan başa Kürdistan oldu
Yakın zamanlarda politikasını değiştirdi, PYD'nin önde gelen ismi Salih Müslim'i iki kez Türkiye'ye çağırarak konuştu, “PKK'dan uzak durun, Hür Suriye Ordusu'yla birlikte savaşın” diye akıl verdi. Ama aynı zamanda Beslediği, silah ve mühimmat verdiği Al Nusra katilleri eliyle Batı Kürdistan köylerine, Halep'in köy mahallelerine saldırılar düzenliyor, Barzani yönetimini Rojava'ya karşı kışkırtıyordu. Barzani başlangıçta PYD'ye (Partiya Yekîtiya Demokrat=Demokratik Birlik Partisi'ne) karşı tutum takınıp sınırını kapattıysa da, Kürt dünyasından gelen baskılar üzerine ilk günlerde 35.000 Kürt Güney Kürdistan'a geçti. Kürtleri yerlerinden, yurtlarından eden asıl etmen Al Nusra ve Al Kaida katillerinin cinayet, adam kaçırma ve yağma eylemleriydi. Ankara rejimi daha bunların hesabını vermemiştir. Hem Esad'ın, Sissi'nin katliamına karşı çıkıp, Batı Kürdistan'daki Kürtlerin topluca katledilmelerini yok sayma (el altından destekleme) politikası tabi ki kimseye güven vermez.
Tayyip Erdoğan-Ahmet Davutoğlu Hariciyesinin Suriye politikaları daha şimdiden Türkiye'nin başına belâ açmıştır. Gizi örtbas edilen F-16 uçağının düşürülmesi olayı, Cilvegözü kapısındaki patlamada 8 kişinin ölmesi, Reyhanlı' da patlamada 53 vatandaşın hayatını kaybetmesi, Ceylanpınar'da habire sınır ötesinden gelen ölümler ve nihayet Beyrut'ta iki THY pilotunun Hür Suriye Ordusu tarafından esir tutulan 9 Lübnanlıya karşı rehin alınması bu politikanın şimdiki kurbanlarıdır. Suriye politikasının ne olduğunu Tayyip Erdoğan'a değil, o insanların ailelerine sorun.
Tayyip Erdoğan ise Reyhanlı'da ölenlerin Sünni olduklarını söyleyerek o ölümlerden kendi dinsel politikaları için yararlanmaktadır.
Esad rejiminin kimyasal silah kullandığı söylenmektedir. Kullanmaz, diye bir iddiamız olamaz, ama Türkiye'nin başına açılan belâlardan birisi olarak Suriye kökenli bazı şahısların Ankara'ya giden otolarında kimyasal silah bulunduğunu hatırlatalım. Eğer yakalanmasalardı o kimyasal silahı Ankara'da İslamcı şiddet eylemi için kullanacaklardı. Adliyenin ve Emniyetin bu konuda daha sonra basına hiçbir bilgi vermemesi dikkat çekicidir.
Son Mağrip gezisinde Fas Kralı Hasan Tayyip Erdoğan'ı kabul etmedi. Irak Başbakanı Maliki Ankara'nın güttüğü Şii aleyhtarı politikalara açıkça karşı çıkmakta, Tayyip Erdoğan'ın bakanını geri çevirmekte, davet ettiği Kılıçdaroğlu'na Türkiye'nin Bağdat karşıtı Sünni teröristleri eğittiğini ve ülkesine saldığını ileri sürmektedir.
Suriye'de birlikte davrandığı Suudi Arabistan ve Kuveyt ile son Mısır darbesinden sonra karşı karşıya geldi. İslam âleminin büyük lideri olacağım derken yapayalnız kaldı.
Suriye politikası nedeniyle Rusya Federasyonu ile arası bozuldu. Çin Halk Cumhuriyeti de Rusya ile davranıyor.
Gezi Direnişi ve Batıyla yol ayırımı
Dış politikada Batı'yla ilişkilerdeki dönüm noktası Gezi Direnişi oldu. Batı anti-demokratik tutumu nedeniyle Tayyip Erdoğan'ı ısrarla kınayınca, o da Batı'ya sövüp saymaya başladı. Mısır darbesine ve ordunun insanları katletmesine sert tepki göstermiyor diye Avrupa'ya ve ABD'ye çatıp durdu. “Darbenin arkasında İsrail var, elimde belge var” diye Fransa'da yapılmış gayri resmi bir toplantıda bir İsraillinin “İhvan iktidarda kalamayacak” diyen sözlerini “belge” diye niteledi. Ve ABD'den de, İsrail'den de, çok ciddi tepki gördü.
Bu tepkiler karşısında yardımcısı Bekir Bozdağ ve Tayyip Erdoğan medyası “Sayın Başbakan ABD'nin adını anmadı ki diyecek kadar acze düştüler. Davutoğlu ise Washington'ın açıklamasını “kabul edilemez” buldu.
Daha da ilginci, başlangıçta “Türkiye iç işlerimize karışıyor” diyen Mısır yönetimi son yaptığı açıklamada “Tayyip Erdoğan'ı Batı'nın ajanı” olarak niteledi “Batılı bir ajandan vatanseverlik dersi almaya ihtiyacımız yok” dedi. Yani Mısır darbecilerini Batı komplocuları olarak yorumlayanlara, onlar da Türk Başbakanına “ABD'nin ajanı” demektedirler.
Çok belli ki “elimde belge var” diye elini havaya kaldırarak konuşurken içeriye, kendi seçmenlerine hitap ediyordu. Dış politika atraksiyonlarını önümüzdeki seçimler sürecinde içerideki politikaları için kullanıyordu. Yoksa diplomaside hiç kimse onun dediğini belge kabul etmezdi.
Daha da ilginci, Hamas darbeye karşı çıkmadı. Hamas Hareketi Sözcüsü Sami Ebu Zühri yaptığı basın açıklamasında, "Hamas hareketi, daha önce olduğu gibi Mısır'ın iç işleri konusunda taraf olmayacağını bildirdi. Hareket, Gazze'deki herhangi bir grubun, Mısır'ın iç işlerine karışmasını da kabul etmeyeceğini belirtti" ifadelerini kullandı.
Hamas'ın sırtında yumurta küfesi vardı, Filistin'in sorumluluğunu taşıyordu. İleri geri konuşamazdı. Sorumsuzluk yapmak gözü hırstan kararmış –eski deyimle– “kifayetsiz muhtaris”lerin, haddini bilmeyenlerin, kabiliyetlerini tanımayanların, kendisini ve gücünü abartanların işiydi. Ateş çemberi içindeki Hamas'ın kılı kırk yarmakta hakkı vardı.
ABD'nin, İsrail'in Müslüman Kardeşlerden hoşlanmadığı, hatta darbecilere arka çıkması doğrudur, ama bunu Tayyip Erdoğan'ın söylemeye hakkı yoktur. Bölgede ABD'nin ve İsrail'in politikalarını benimsemiş olan, İncirlik ve Kürecik üsleriyle ABD'nin ve İsrail'in çıkarlarını kollayan bir politikacının böyle konuşmaya hakkı olamaz.
Değerli Yalnızlık
Gezi olaylarına kadar fırdolayı dış gezilere giden, son dört yılda 73 ülkeyi ziyaret etmiş bulunan Tayyip Erdoğan 2013 Haziranı başındaki Mağrip gezisinden bu yana sadece 15 Ağustos'da bir günlüğüne Türkmenistan'a ve Eylül başında Uluslararası Olimpiyat Komitesi toplantısı nedeniyle Buenos Aires'e gitmiştir.
İşte çarpıcı bir örnek: Mart ayında TRT Tayyip Erdoğan'ın Nisan'da Gazze'ye gideceğini” duyurdu. Nisan'da bu tarih 29 Mayıs'a ertelendi. Ama o sırada Türkiye'yi ziyaret eden Dışişleri Bakanı Kerry ziyaretin ertelenmesini istedi. Bu açıklamadan hoşlanmadılar, çünkü Kerry fiyakalarını bozmuş, esas karar merciinin neresi olduğunu (malûmu) ilam etmişti.
Tayyip Erdoğan ve Bülent Arınç “kimseden izin alacak değiliz” türünden açıklamalar yaptılar, ama Mayıs geçti (Bu arada her ikisi de müştereken ABD'yi ziyaret ettiler, konu Beyaz Saray'da Erdoğan'a tekrar söylendi), Mayıs geçti, Haziran geçti, Temmuz geçti. “Ağustos'da gidecek” denildi, ama gene gitmedi, Mısır darbesi bahane edildi (Oysa darbe 30 Haziran'da olmuştu.)
Yani Tayyip Erdoğan ve maiyetinin ABD karşıtlığı boş laftır, içe dönük gösteridir. Beyaz Saray'dan müsaade gelmeden Filistin'e bile gidemeyen bir politikacı mı bağımsız olacakmış, Orta Doğu halklarının gönlünde yer edecekmiş?
Bütün bu saydıklarımız Tayyip Erdoğan ve hükümetinin dışarıda ne kadar sıkıştığını ve yalnızlaştığını gösteren kanıtlar. Ne var ki, Tayyip Erdoğan ve medyası bu yalnızlığı hem kabul ediyor, hem de onunla övünmeye kalktı: Bu yalnızlığa “Değerli Yalnızlık” dedi. 19. Yüzyılda Britanya kendi yalnızlığına “Muhteşem Yalnızlık” adını takmıştı. Biz de Tayyip Erdoğan rejiminin kendisini “Değerli Yalnızlı k” içinde bulmasını yeterli bulmuyor, onun yalnızlığını “Muhteşem Yalnızlık” (Splendid Isolation) diye terfi ettiriyoruz.
“Değerli Yalnızlık” lafını Başbakanın Başdanışmanı İbrahim Kalın bulmuş, ama bir hükümet ve onun başkanı eğer dünyada bu denli yalnız kalmışsa, daha da önemlisi yalnızlığını idrak etmişse, o yalnızlık ister değerli, ister muhteşem olsun, durum o politikacının uluslararası arenada duvara toslamasıdır.
Atma Recep din kardeşiyiz
Bundan sonra ne olacak? Artık eski caka ve fiyaka günleri geride kalmıştır. Ne ona “Ilımlı İslam” diyen Batı'da itibarı kalmıştır, ne de İslam Dünyasının fatihi pozunu takındığı Orta Doğu'da.
Fakat o uluslararası inzivasına bakmadan Güvenlik Konseyi'ni eleştirirken bakın ne diyor?
“BM Güvenlik Konseyi'nde bir reform gerçekleştirilmesi gerekir, dünyada biliyorsunuz 196 üyesi var. Bu üyelerin kahir ekseriyetiyle bir direniş ortaya koyması lazım. Eğer bu direniş ortaya konulursa, ancak böyle bir adım atılabilinir. Hatta, hatta daha ileri gidilebilinir. Gerçekten dünya 5'ten büyük diyorsak, o zaman diğer ülkeler ortaya gelmek suretiyle kendi Birleşmiş Milletlerini kurar. Böyle bir çıkış yapılabilinir. Böyle bir çıkışın yapılması kendilerini reforme etmeye götürebilir. Çekiliyoruz dediği zaman ne olacak? Ne yapacak? Çekiliyoruz. Bakın şu anda birçok kuruluşlar var. Diyelim ASEAN gibi, Şangay İşbirliği Teşkilatı gibi. Şimdi bakıyoruz, AB kurulduğu zaman AB diye kurulmadı ki. Burada ortaya çok farklı bir çıkış konulabilinir. Neden? Siz dünya barışına katkıda bulunamıyorsunuz. Afrika gidiyor. Orada fakirlik almış başını gidiyor."
Görüldüğü gibi, kendi bölgesinde çıkmaza girmiş politikacı, haddine bakmadan yeni bir BM kurmaktan bahsedecek kadar siyasi ve akli insicamını yitirmiş durumda. “BM Suriye'yi niçin kınamıyor”dan başlayan söylev Afrika'daki açlığa kadar –torba yasa misali– torba gerekçe oluyor, sonunda da kendi etrafında şekillenecek yeni bir BM çağrısına kadar gidiyor. BM sorun çözücü bir kuruluş olmamakla birlikte, bunu “reforme” edecek olan tabii ki Tayyip Erdoğan gibi statükocular, ülkesinde demokrasinin önünde engel oluşturan, daha daha “referansım İslamdır” diyen politikacılar değil.
Önünde yazılı metin yoksa aklına ne gelirse, ağzına ne gelirse söylemeyi alışkanlık haline getirmiş olan Tayyip Erdoğan işi bir başka BM kurmağa kadar götürdü. Yedi düvele meydan okudu. Demek ki, halkımız “Atma Recep din kardeşiyiz” derken o lafı boşuna dememiş.
Bu da bir iç politika manevrasıdır, öyle anlaşılıyor ki, dış güçleri arkasına alarak iç politikada yükselmiş olan Tayyip Erdoğan. Gene dış güçleri kullanarak, ama bu kez tersinden kullanarak inişini önlemeye çalışmakta.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, "kadına karşı şiddetle uğraşacağınıza, Suriye'ye bakın" dedi.
Mehmet Görmez bu konuşması ile sosyal medyada eleştiri bombardımanına tutuldu. Diyanet İşleri Bşk. bu sözleri nerede sarfetti dersiniz?
“Ailenin Korunması ve Kadına Yönelik Şiddetin Önlenmesi“ adlı konferansta.
Diyanet İşleri Başkanlığı yazılı bir açıklama yaptı. Açıklamada Görmez'in sözlerinin çarpıtıldığı savunuldu.
Açıklamada “Prof. Dr. Mehmet Görmez'in kadına karşı şiddeti reddeden, kadına karşı her türlü ayrımcılığı ‘en kötü ırkçılık’ ilan eden 20 dakikalık konuşmasında BM'nin insan hakları, kadın hakları ve çocuk hakları gibi konularda artık inandırıcılığını kaybettiğini ifade etmek için söylediği bir cümleden, kadın aleyhtarı bir yargı ve düşünce üretmek hiçbir iyi niyetle bağdaştırılamaz” denildi.
Mehmet Görmez'in sözlerine AKP ileri gelenlerinden Hüseyin Çelik “Diyanet İşleri Başkanı' na katıldığını” açıkladı.
Sözümüz Kemalistlere ve bilumum ulusalcılara: Biliyoruz, Diyanet İşleri Başkanının böyle demesine çok kızdınız. Belki aranızda “Bu adam istifa etsin” diyen bile olmuştur.
Ama bu zihniyetle siz dinsel gericiliğe karşı mücadele veremezsiniz. Çünkü sorun kişide değil sistemdedir.
Yani o sistemde “Diyanet İşleri Başkanlığı” diye bir kurumun var olmasındadır.
Sizlerin laikliği işte bu kadar: Çağdaş bir devlette böyle bir kurum olamaz. Ulu Önderiniz Atatürk dini kontrol altına almak için böyle bir kurum icat etmiş. Şimdi o kurum toplumu teslim almak isteyen dinsel gericiliğin avadanlığı olmuş. Bütçesi onbir bakanlığın bütçesinden daha büyük. Bu bakanlıklar arasında Sağlık, İçişleri, Dışişleri, Sanayi ve Teknoloji, Çevre Bakanlıkları da var.
Din hiyerarşisi devlet hiyerarşisi olamaz. Müftülükler, imamlar, vaizler, müezzinler devlet görevlisi olamaz. Bunun adı laiklik değildir, sekülarizm değildir.
Bu bakımdan Diyanet İşleri Başkanı ve hiyerarşisi ne deseler, bu topluma müstahaktır. Kemalistlere de müstahaktır. Çünkü onlar devletin kendisidirler.
Biz bugüne değin hiçbir Kemalistin “Diyanet İşleri Başkanlığı lağvedilsin, çünkü devletin dini olmaz” dediğini işitmedik. Yakın zamanlara kadar sokaklarda “Türkiye laiktir, laik kalacak” diye haykıranların teki bile “Diyanet lağvedilsin” demediler.
Bize dinin bir devlet kurumu olduğu tek bir çağdaş ülke gösteremezsiniz.
Türk Diyanet İşleri Başkanı'nın sözlerine Türkiye'de ilk tepki Kürt kadınlarından geldi. 2005'den bu yana mücadele veren KJB (Koma Jinên Bilind= Yüksek Kadın Topluluğu) Koordinasyonu şu açıklamayı yaptı:
“Ortadoğu'da temel bir sorun olan toplumsal özgürlük ve eşitlik temelinde inşa edilmesi gereken demokratikleşme mücadelelerine ve taleplerine dönük gözü kara bir katliam ve şiddet politikaları devrede tutulmaktadır” diyerek başladığı açıklamasında KJB, Batı Kürdistan, Suriye ve Mısır'da yaşanan katliam ve şiddet olaylarının kabul edilemeyeceğini belirtti.
“Ancak kınamak ve kabul etmek yetmemekte, bu katliam ve şiddet politikalarının ve uygulayıcılarının kimler olduğunu da ortaya koymak, açığa çıkarmak ve hesap sormak gerekmektedir” diyen KJB, bunun kadar bu politikaların uygulayıcıları planlayıcıları ve destekleyicilerinin de teşhir edilmesi gerektiğini belirtti. Görmez'in kadına yönelik katliam ve şiddeti adeta öven, kadını insandan saymayan son açıklamasının bunun bir örneği olduğunu kaydeden KJB, sadece kadın örgütleri değil kendisine 'insanım' diyen herkesin bu zihniyet ve söyleme karşı çıkması gerektiğini belirterek devamla şöyle dedi: “Görmez aslında sadece kendi fikrini değil, Ortadoğu'yu kan ve şiddet sarmalına çeviren erkek egemenlikli zihniyetini de, fikrini de ortaya koymuştur. Görmez, kadını insandan saymadığını, kadına yönelik şiddetin varlığını kabul etmediğini itiraf etmiştir.
Bu zihniyet, Rojava Kürdistan'da, Suriye'de yaşanan katliamların sorumlularının, insanları her türlü vahşi yöntemle katledenlerin beslendiğ i zihniyettir. Bu zihniyet 'kadın da olsa, çocuk da olsa gereken yapılır' diyen ve Roboski Katliamı'nın önünü açan bir ülkenin Başbakanı'nın beslendiği zihniyettir. Bu zihniyeti ve sahiplerini kınamak ve mücadele etmek ise en temel insanlık görevi olmaktadır. Görmez'in soyadı buna uygun olsa da, bugün başta özgürlük, demokrasi ve eşitlik mücadelesini yürüten kadınlar, tüm ezilen halklar ve toplumsal kesimler bu katliamları 'görmez'den gelmeyecek, 'göz' yummayacaklardır. Erkek egemenlikli sistemin bu duayenlerini reddedeceklerdir. En temelde de kadının, halkların alternatif demokratik, özgür, eşit toplumsal sistemini inşa mücadelesini yükselterek gereken cevabı vereceklerdir. Erkek egemenlikli sistemin kurnazca 'hem katledip, hem de kendi dışında suçlu arama' politikalarına karşı kadın hareketleri ve demokrasi güçlerini bu temelde bir kez daha ortak mücadeleyi güçlendirmeye çağırıyoruz.”
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
Gazetecilikte eskiden kalma bir deyim vardır: Bir haberin peşini bırakmamaya, sonrasını izlemeye “fikri takip” denir. Bu deyim tabii ki sadece gazeteciliğe ait değil. Politikada özellikle muhalefet için fikri takip önem taşır.
Gezi Direnişi sonrasında en önemli fikri takip konusu Gezi yalanlarının başında gelen, “Kabataş'ta türbanlı ve çocuklu bir kadın dövüldü” iddiasıydı.
Konuya Tayyip Erdoğan'ın muhibbelerinden Elif Çakır isimli gazeteci sayesinde vakıf olmuştuk. [Elif Çakır, Başbakanına o kadar hayrandı ki, sinemada süper prodüksiyon yöneticilerinden Steven Spielberg'in Tayyip Erdoğan'la ilgili bir film yapmasını dilemişti.]
Geçen sayımızda değindiğimiz gibi, AKP'nin basındaki koçbaşı Star Gazetesinin habercisi Çakır, Kabataş'ta başörtülü bir kadının 70 ile 100 kadar belinden yukarısı çıplak ve siyah eldivenli erkeğin saldırısına uğradığını yazmıştı. Saldırganlar yere düşen kadını tekmelemişler, hâtta üzerine işemişler.
Zehra D. isimli kadın Elif Çakır'a şöyle demiş: “’Ne geldiyse bu ülkenin başına bunların başörtüsü üzerinden geldi, vurun şuna’ deyince, bir adam arkamdan tekme tokat vurmaya başladı.
Sonra bağırmaya başladılar. Devrim yaptıklarını, ihtilâl yaptıklarını, ülkeyi bize teslim etmeyeceklerini, Erdoğan'ı asacaklarını, Erdoğan'ı da, hepimizi de tek tek...
Bir taraftan ‘Bu üllkenin gerçek sahibi biziz anladınız mı ulan’ diye bağırıyorlar, bir taraftan tekmeliyorlardı.
'Kutsal başörtüymüş, görün bakalım kutsalı size neler yapacağız' diyerek aklınızın bile almayacağı şekilde küfrettiler, vurdular, vurdular... 'Asacağı z Erdoğan'ı anladın mı' diye bağırdılar.” [Yalanın bu kadar kuyruk takılanı, böyle allanıp pullananı az görülür: Devrim, ihtilâl, adam asmak gibi laflar tamamen uydurma. AKP taraftarlarına hitap etmek için uydurulmuş yakıştırma.]
Elif Çakır'ın Zehra D. ağzından aktardığı bu yalanları Tayyip Erdoğan diline doladı ve meydan meydan tekrarladı.
Sonra gazeteci Balçiçek İlter, Elif Çakır vasıtasıyla Zehra D.'den randevu aldı ve gitti konuştu. Kadının anlattıklarına ikna olduğunu yazdı. Nerede? Star Gazetesinde.
İlter dört madde sıralıyordu:
1- Zehra “eli eldivenli adamlar” demedi bana, bir adamın elinde deri eldiven vardı dedi. [Demek ki, Elif Çakır yalan söylemiş.]
2- İki ya da üç adamın üstünün çıplak olduğunu söyledi. [Demek ki Elif Çakır sayıyı 70-100'e çıkararak gene yalan söylemiş.]
3- Kameraların bir çoğu tahrip edilmiş, sadece bir tanesinden istenilen görüntüye ulaşılabilmiş, eşgaller inceleniyormuş. [Vali Mutlu yaptığı açıklamada elde hiçbir mobese kaydının bulunmadığını kesin dille açıkladığına göre, demek ki, Balçiçek İlter de mesnetsiz konuşmuş.]
4- Zehra'nın darp raporu da var, suç duyurusu da. [Rapor önemli olsaydı gazetelerde yayınlanırdı. Şimdi savcılığın dosyasında bulunmalı. Ama sanıklar ortada yok. Çünkü İlter'in iddiasının aksine kamera kaydı yok, eşgallerin de incelendiği doğru değil. Yani zanlı olmayınca sanık da olmaz. Bu nedenle “suç duyurusunda bulundu” lafını kanıt diye sunmak gazetecilik mi?]
Hürriyet'ten Ayşe Arman İlter'in yazdıklarıyla ikna olmadığını yazdı. Elif Çakır'a başvurdu, Zehra D. ile görüşmek için randevu rica etti. Fakat o randevu talebine yanıt gelmedi. Arman “hâlâ bekliyorum” diyordu, bugün hâlâ bekliyor mu, bilemeyiz.
İlter ise “ben kimseyi ikna etmek zorunda değilim” diyor. Bir gazetecinin böyle bir söz söylemesi yazdıklarının zayıflığını gösterir. Tabii ki, zorunda değil, ama okurlar da ona inanmak zorunda değiller.
Söylemek istediğimiz: Türkiye çabuk unutanlar ülkesi. Osmanlıca'dan kalma “beşer hafızasının unutmakla malûl olduğu” saptaması ne kadar da doğru.
Ne var ki, biz Gezi Direnişinin bu en büyük yalanını unutmayacağız. Ve çabucak unutan gazetecileri, yalanlarını Elif Çakır'ın yüzüne vurmayan meslektaşlarını, en önemlisi bu ülkede Başbakanlık koltuğunda oturan şahsın dezenformasyona dört elle sarılmasını da unutmayacağız.
Kabataş iskelesinde itiş kakış olabilir, Zehra'ya hakaret edilmiş de olabilir. Ama İçişleri Bakanı'nın rakamıyla 79 ilde, 2,5 milyon insanın katıldığı o kadar yaygın bir hareketi böyle birkaç kişilik münferit bir olayla nitelemek Tayyip Erdoğan'a ve onun şahidi Elif Çakır'a nasip olmuştur.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
Recep Tayyip Erdoğan dış politikasının “Sıfır sorun” olacağını açıkladığında Kızılcık, “'sıfır sorun'un bizatihi kendisi sorundur“ diye yazmıştı. Hem de sivri zekâlı bir çok AKP hayranı Türk aydını, “Erdoğan tarih yazıyor” diyerek secdeye varırken. Davutoğlu'nun şeyinde boncuk bulmuşlardı. Gaz verdiler: “Yeni Osmanlıcılık”, “Van minut” falan...
Aptal olan bile dönüp arkasına şöyle bir baksa, “Yurtda sulh, cihanda sulh” diyen Cumhuriyet'in bununla “Sıfır sorun” demek istediğini hemen anlardı. “Sıfır sorun” Türk devletin kuruluşunda, bir “tutunma taktiği” olarak vardı. Başarıyla uygulandı. Cumhuriyet, dönüp bakarsa sorun çıkacağını anladığı tüm ülkelere ve bölgelere kendini kapatı. Ortadoğu'ya sırtını döndü. Hiç sorun çıkmadı. “Yurtda sulh, cihanda sulh” politikası da zaten iki zıt kutba bölünmüş bir dünyada ancak böyle uygulanırdı. Ve o devlet NATO'ya girip dünyanın iki zıt kutbu arasında 'tampon' oldu, paçasını kurtardı, aksi halde tuzla buz olması işten bile değildi.
O devlet bu devlet...
Duvar yıkıldığında sanıldı ki dünya dümdüz olup ABD'nin ve emperyalist Batı'nın ayakları altına serildi. Türk devleti de bir ara heyecanlandı, “Adriyatik'ten Çin Seddi'ne kadar” tuhaf rüyalar görmeye, “Musul!” falan demeye başladı. Hemen uyandırdılar.
Erdoğan'a gelirsek: Batılılar “Aslansın!” diyerek egosunu şişirdiler. O da gerçek sandı, nerede duracağını bilemedi. Şahsi hesaplarını ve ihtiraslarını gerçekliğin üstüne çıkardı. “Savaş istiyorum!” diye diretti. Anında yalnız bırakıldı.
Şimdi durum şudur: Yapayalnız Erdoğan üflense iktidardan düşecek. Çok yanlış. Aksine, iktidara daha çok sarılacağı tehlikeli bir döneme girdi Başbakan Erdoğan. Korktuğu için herkesi korkutuyor, korkutacak. Gezi direnişçileri korkuyu yendiler, “evet, ama yetmez!”
Korkusuz ve kararsız bir sınıfsal, ya da aynı anlama gelmek üzere toplumsal muhalefeti ortaya çıkarmak gerekiyor.
- Ayrıntılar
- Administrator
- Sayı 56 (Eylül-Ekim 2013)
İddialar çöktü: Kabataş'tan görüntü yok
"Kadına karşı şiddetle uğraşacağınıza, Suriye'ye bakın"
Hayat ağacı
Hadi canım sen de! / Takıntı / Hasodabaşı / İmam-Cemaat meselesi / Sandık / Üslup üzerine / Ölme eşeğim ölme / %50 / Ergenekon / Ceza mı, aklanma mı? / Lapsus / Kasa
Tayyip Erdoğan'ın “Muhteşem Yalnızlığı”
Süreyya Öngen
Davası olmayan dava
Ergenekon Davası
Hüseyin Hasançebi
Kentsel dönüşümün, kentsel harekete dönüşümü:
Gezi Hareketi
Sema Erder
Mücadele ve sanat
Yılmaz Hüroğlu
Gezi Direnişi: 'Olgunlaşmış bir sınıfsal başkaldırı…'
Korkut Boratav
Bir ihtimâl daha var
Ece Kocabıçak (sendika.org)
Batı Kürdistan'da İslamcı şiddetin arkasında kimler var?
Siyasi ihtiras ve savaş kundakçılığı
Gezi Direnişi, TMMOB ve Torba Yasa
Mustafa Şimşek
Tekstil grevcileri işverenlere taşeronluğu yasaklattı
Nükleer santraller kimin ihtiyacı
Süleyman Aksoyek
GDO'lu pirinçte Türkiye rezaleti
Kızılcık Polemik
Mağduriyet bitmiyor / Hitler sendromu
İleri demokrasi’nin adliyesi ve emniyeti
Gaflet ve cehâlet: Pınar Selek için kırmızı bülten / Didem Yayla niçin canına kıydı? / Halka yönelik bu şiddet, işkence neden? (İHD İstanbul Şb.) / İHD: Sistem ve siyasal iktidarın baskısı değişmedi / FIDH: Hükümet 'cadı avı' başlattı / Medyada kıyım sürüyor / NTV Tarih dergisi Gezi Parkı sayısı nedeniyle kapatıldı! / Sosyal medyaya 'Mavi' gözaltı / Tayfun Talipoğlu'na 'Gezi' soruşturması / Ragıp Zarakolu'ndan Füsun Erdoğan'a mektup / İtalyan fotoğrafçıya 7 yıl hapis istemiyle dava açıldı / İsveçli gazeteci AİHM'e gidecek / Basın özgür değil / Gazeteciler Türkiye'de basın özgürlüğü!nü tartıştı / "Dünyanın en büyük gazeteci cezaevi: Türkiye" / Reyhanlı'nın faturası er Utku Kalı'ya kesiliyor
AKP ve eğitimde yaşanan yıkım
Cemal Candaş
Henri Alleg öldü
Yalçın Yusufoğlu
Mozart Mucizesi
Mustafa Büyüklimanlı
Victor Jara
Leylâ Erbil'i kaybettik
Neş'e Erdok'un resimleri üzerine
Ayfer Coşkun
Futbol fenomeninin fenomen şahısları
İnternette Kızılcık turu
Alternatif Bilişim Derneği / Bohemya ve Moravya Komünist Partisi (KSČM)
Sayı 56'nın tamamına buradan (PDF - 14,0 MB) erişebilirsiniz.
Yurtda sulh imiş…
Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma