Küresel ekonomik krizden sonra başta Avrupa olmak üzere hemen her yerde çalışanlarda bir canlanma görüldü. Alınan kemer sıkma önlemlerine karşı bazı ülkelerin işçi ve emekçileri şiddetli direniş gösterdiler. Geniş katılımlı kanuni-kanunsuz grevler, gösteriler oluyor. Hindistan’da Şubat sonunda bir greve tamı tamına 100 milyon işçi katıldı.
Dikkat çekici olan bu değil elbette. Fark şu: Yakın geçmişe kadar koşulların iyileştirilmesi için yapılan direniş ve işçi eylemleri şimdi koşulların kendisine karşı yapılıyor. Ayrıca eylemler giderek barışçıl olmaktan da çıkıyor. Eylemcilerin müzakereye kapalı oldukları gözleniyor. Son otuz yılda ülkenin kötü ekonomik koşullarını gerekçe gösteren patronların ‘ortak fedakârlık çağrılarına’ işçiler genellikle istemiyerek de olsa olumlu yanıt verirlerken bugün artık bu tür çağrılara kulak asmıyorlar. Hükümetler ve işverenler de durumun farkına vardılar. Eylemler süreklilik ve kararlılık kazandıkça sermaye kesimi ve hükümetler de saldırganlaşıyorlar. Çünkü korkuyorlar. Korkmakta haklılar. Son otuz yıldır sermaye birikim süreci özellikle Avrupa’da kazasız-belasız işletildi. İşçi ve emekçilerden, hatta onların tarihsel kazanımları bir bir ellerinden alınırken bile ciddi bir direniş, korkutucu bir toplu tepki gelmedi. Bu tepki gelmeyince bütün Avrupa’da işçi mücadeleleri ve bunun ana karşılığı olan komünist siyasi mücadele çöktü. Sermaye açısından elde edilmiş bu tarihsel durumun değeri büyüktür. Kaldı ki bugün Avrupa sermaye sınıfı işçilerden ve emekçilerden daha fazla fedakârlık beklediği bir süreç yaşamaktadır. Şaka değil gerçek; çalışanların ücretleri kimi ülkede yarı yarıya varan oranlarda kesilmekte, emeklilik yaşı uzatılmak istenmekte, ‘daha az ücrete daha çok çalış’ gibi ağır bir kriz politikası izlenmektedir. Asıl böyle bir anda ‘yılanın başı ezilmeli’dir. Bu nedenle işçi ve emekçi sınıf hareketindeki yükselişi hükümetler, silahlı güçlerini kullanarak engellemeye ve bastırmaya çalışmaktadırlar.
Muhalefet işçi ve emekçilerle de sınırlı değil. Kimi ülkelerde öğrenciler, bazen kendi bağımsız talepleri için hareketleniyorlar, bazen de işçi ve emekçi eylemlerini destekleyerek politikleşiyorlar. Çiftçilerin de sahneye çıktığı oluyor. Ama asıl hareketlenen orta sınıflar. Bunlar eskiden bir süreç içinde yoksullaşmakta iken kapitalist krizlerde birden bire ve kitleler halinde açlığın kollarına itiliyorlar. Eylemleri de bu nedenle öfkeli oluyor.
Bugün solu değişik düşüncelere ve beklentilere sevkeden işçi mücadelesi 40-50 yıl önce olsa kimse farketmez, üstünde bile durmazdı. Çünkü bugün sola ve sosyalizme dönük beklentiler yaratan emekçi hareketi o dönemde sıradandı. Ama araya uzun bir unutkanlık ve sessizlik girdiği, çalışanların mücadelesi dünyanın her yerinde durduğu ve hatta geriye gittiği, siyasette sınıf gerçeğ i anılmaz olduğu için, eskiden sıradan olan şey bugün başdöndürüyor, şöyle veya böyle herkesi düşündürüyor.
Hangi düşünceler var, buna bakalım: Örneğin, günümüzde artık düşünmeyen insan neredeyse hiç kalmamışken hala düşünmesiyle dikkat çeken bazı ‘düşünür’lere göre gördüğümüz hareketlerin hepsi birden bir devrimci sol dalganın yükselmekte olduğunun işaretleridir. Olup bitenin tümünü bir torbaya doldurup ‘devrimci sol dalga’ işareti saymak, elbette ‘ufo gördüm’ demekten daha anlamlıdır ama muğlak bir laftır. Muğlaklık denilen şey zaten ‘yeni düşünce’ ile eş anlamlı hale gelmiştir. ‘Yeni sol düşünce’ bilhassa Avrupa’da yükselen hareketler için “1968’de yaşanan devrimci dalganın bir uzantısıdır.” diyor. Çok saçma. 68’i yükselten saikler ve yükselttiği dinamiklerle bugün Avrupa’da ve başka yerlerde yükselen hareketlerin hiç bir benzerliği yok. Yaşanan çelişkiler de aynı çelişkiler değil. Avrupa'yı alırsak, tam anlamıyla ve çok derin bir emek-sermaye çelişkisi yaşanıyor. Bu nedenle Avrupa sermaye siyaseti ancak faşizme hazırlık denebilecek özellikte önlemlere başvuruyor ve bunlara da ‘demokratik son çare’ adını veriyor. Çareler ise hiç bir sonuç vermiyor. Tam tersine, ‘Avrupa’nın kaderini Merkel mi tayin edecek?’ sorusu artıyor ve bu soruyu soranlar milliyetçi oylara yaslanarak yükseliyorlar. Avrupa’da ‘ülke’ler siyasette ‘ulus’ sınırlarının içine çekilme eğilimi gösteriyorlar. Böyle bir Avrupa 68’e götürecek de, niçin örneğin ‘İtalya’nın kızıl yılları’na (1920) ya da Almanya’nın karanlık yıllarına (1932-1939) götürmeyecek? Demek ki bu tipten ‘düşünür’ler 68’e götürsün de, başka yere götürmesin istiyorlar.
Bizde de örnekleri olan bu düşünür tipini tanımak için daha yakından bakalım. Onlara göre “Bugünkü sol hareketler geçmişten farklı olarak katılımcı, yatay (disiplinsiz) süreçleri benimsiyorlar. Dikey (disiplinli) örgütlenme modellerine soğuk bakıyorlar. Kendi içinde bürokratik (örgütlü) yapı oluşturmuyorlar. Yatay (hababam sınıfı) stratejiye önem veriyorlar. Koalisyonlar biçiminde (iğreti) yan yana geliyorlar. İdeolojik yapıları itibarıyle Marksizm’den çok anarşizmin etkisindeler. Ve kolektif disiplin demek olan dikey hareketlere göre daha iyi sonuçlar alıyorlar. Genelde sosyal adalet isteyen bu hareketlere giderek sendikaların da katılarak militanlaştıkları izleniyor...”
Söylenenle söylenmek isteneni örtüştürmek için konulan parantezler bana aittir. Yükselen sol örgütsüzlük, disiplinsizlik, anarşizanlık gibi zaafları saptanmakta fakat bunlar olumlanmaktadırlar. Bilindiği gibi işçi ve emekçi hareketlerinin bu tür zaaflarına övgüler dizmek günümüzde yeni bir solculuk biçimini aldı. İnternet devrimciliği, sosyal medya devrimciliği, hatta buradan giderek “özgürlükçü sol” bile deniyor. Hareketlerin organik ve örgütlü olması, Marksizmin etkisine girmesi, ‘eskiye benzetir’, ‘demokrasiye zarar verir’ diye tehlike sayılıyor. Ve yükselen hareketler emekçi sınıf mücadeleleri geleneğini ne kadar çok reddederse, ne oranda Marksizmin etkisinden çıkıp anarşizmin etkisine girerse ‘yeni solcu’larda o kadar heyecan yaratıyor. Ama artık emekçilerin boş laf dinleyecek sabrı kalmadığı için olacak, işçiler sokaklarda (örneğin Yunanistan) bu yaygın ‘avrupai’ yeni sol düşünceleri izlemek yerine sermayenin elinden ‘iktidarı almaktan’ söz ediyorlar.
Yakından ve sınıfsal bakılırsa Avrupa’nın gündeminin yeni bir 68 üretecek kadar rahat olmadığı görünür. Bu nedenle zaten çıkıp gelen veya çıkıp gelecek olan da 68 olmayacak. Her şeyden önce hareketlenme işçi ve emekçi eksenli yükseliyor. İşçi hareketi yeni toplumsal hareketleri izleyerek radikalleşmiyor, aksine kapitalizmin şöyle veya böyle muhalifleri olan toplum kesimlerini, giderek uzlaşmaz bir karaktere bürünen işçi hareketi radikalleştiriyor. Kaldı ki, örgütlü (siyasal) olmadıkları, anarşizan bazı özellik taşıdıkları doğru olsa bile bu toplumsal hareketler ancak emekçi hareketi ekseninde siyasileştikleri oranda başarılı olabilirler. Eğer sorun entelektüel birikim ve siyaseten uyanık olmaksa 68’in uzantısı diye nitelenen yeni toplumsal hareketler Avrupa işçisinin eline artık su bile dökemezler. İşçinin sınıf bilincine dönerek siyasileşmesi ve örgütlenmesi, Avrupa’nın entelektüel birikimini de işçi hareketinin yanına çekebilecektir. Dolayısıyla bugün sadece ipuçlarını görğümüz emekçi sınıf mücadelesinin en azından Avrupa’da, anarşizme ya da postmarksizme doğru gelişme ihtimali klasik Marksizme doğru homojenleşerek ilerleme ihtimalinden çok daha zayıftır. Sebebi de keyfi tercihler ve yakıştırmalar değil mecburiyettir, bir şey kazanılacaksa, –bu kaybedilen hakların geri alınması gibi çok az şey de olabilir– başka çaresi de yoktur; kavgayı örgütlü bir genel sınıf hesaplaşmasına çevirmekle kazanılacaktır. Çünkü, kimilerine 68’in uzantısı gibi görünen hareketlerin kendileri için mücadelesi ve kazanımları işçi ve emekçilere hiç bir şey kazandırmamakta, ama işçi ve emekçilerin mücadelesi ve kazandıkları, diğer muhalif toplumsal hareketlere de kazandırmaktadır.
Bazı Avrupalı düşünürlerden yükselen başka bir ses de, ‘dünya solu, dünyayı değiştirebilmek için birleşsin!’ şeklindedir. Geçtik dünya solundan, sadece Avrupa solu devrimci bir temelde birleşse bile dünyayı yerinden oynatır. Çağrı Marks’ın “bütün dünya işçileri, birleşin!” sözüne benziyor ama karşılığı somut değildir. Çünkü Marks’ın sözü çağrı değildi, zorunlu bir ‘görev’e işaret ediyordu. İşaretle yetinmiyor, o günün tüm devrimcileri, dünya işçilerini değilse bile Avrupa işçilerini birleştirmek için gece gündüz demeden çalışıyorlardı. Bu da mecburiyettendi, birleşemezlerse burjuvazinin kılıç darbeleri altında can vereceklerini biliyorlardı. Ama bugün herkes görüyor ki, birleşme çağrıları çoğunlukla, hiç kimse ile birleşmeye niyeti ve becerisi olmayanlardan geliyor. Hangi ‘dünya solu’ vardır da birleşecektir? Ayrıca nerede birleşilecektir? ‘Demokrasi!’ diyen ve başka bir şey demeyen, kendini demokrasi içinde eritmeye yatkın sol hareketler olduğu gibi, sömürünün köküne dinamit yerleştirmekten başkasını reddedenler de var, kalkınmacılığa sol kılıf giydirenler de. Çevre ve doğa bağlamında ütopya geliştiren sol hareketlerin de varlığı ve ara zümreler üzerindeki etkileri unutulmamalı. Türkiye’deki, emekçileştikçe solculaşan lakin esas itibarıyle etnik özgürleşme hedefine odaklanmış özgürleşmeci Kürt hareketi gibi hareketleri de bu kapsamda değerlendirebiliriz. Ve tabii bir de, küreselleşmenin “bölücü!” etkisiyle, anti-emperyalist olmaktan başka sermayesi bulunmayan ve bu temelde “ulusal solculuk” yapan hareketleri de görmek gerekir. Bunların dünyayı değiştirmek için birleşmelerini önermek güzel de, onları birleştirecek bir siyasal eksen önerisi yok. Türkiye’de ise bu türden sorulara ve sorunlara ciddi şekilde kafa yoran bir sol yok.
Batı’daki işçi ve emekçi hareketinin ve direniş eylemlerinin yükselişini geleneksel sosyalizmin canlanma belirtisi olarak görenler de var. Bu elbette daha gerçekçi bir görüş. Çünkü hareketin “uzlaşmaz” özellik kazanması bu demek zaten. Şuna bakmak lazım. Avrupa’daki işçi ve emekçi hareketlerinin uzlaşmazlık çizgisinde devinerek kendi tarihine, başka deyişle ‘sınıf mücadelesi esastır’ dediği yüz yıl öncesine dönebilecek mi? Yeniden, ‘nerede ne sorun varsa, kapitalizmdendir’ diyebilecek mi? Bu bir tür ortodoksluktur, ortadoks Marksizm işçi hareketi üzerinde yeniden etkin olacak mı? Bugün bu aşamada bu sorular itibar kazanmalıdır. Piyasa Tanrısı’nın tüm tanrılar gibi sahte olduğu, tekelleşmenin demokrasiyi despotizme götürdüğü, sosyalizm ruhunun yeniden ve 19. yüzyıla has özellikleriyle bir kere daha yükseleceği, bu nedenle sol için örgütlenme ve siyasileşmenin şart olduğu gibi görüşler daha yüksek sesle söylenebildiği zaman “geleneksel sosyalizm”in arkada bırakılan bir enkaz değil, önümüzde duran bir hedef olduğu anlaşılabilecektir. “Yeni şeyler söylemek lazım” bunaklığına karşı “eski şeyleri yeniden söylemek lazım” cevvaliyeti dağılan kafaları toparlayacaktır.
“Yeni şeyler söylemek lazım” diye tutturan eski solcuların bunaklığını ibretlik bir örnekten görebiliriz. Halil Berktay. Diyor ki; “1Mayıs 1977 yılında Taksim Meydanı’nda 34 kişinin ölümüyle sonuçlanan olay ne kanlı bir derin devlet komplosudur, ne de etrafa gizlenmiş keskin nişancıların marifeti. Sebebi bağnaz, fanatik, barışçı ve demokratik olmayan, dogmatik olan solun kendisiydi. Sol, kendi rezilliğinden bir mağduriyet efsanesi çıkardı.” (Taraf, 2 Mayıs 2012)
Bu ‘yeni sol’ bir görüştür. Bunaklık değil de nedir? 12 Eylül 80 askeri darbesine götüren süreçleri yaşayarak bilenlerin bu sözler karşısında soğukkanlılığını koruması mümkün müdür? 77 1 Mayıs olayı için, “bu konudaki bilgiler devlet sırrıdır, veremem” diyen, MİT’in bizzat kendisidir. Olay üzerindeki sis perdesi, olaydan bir ay sonra 4 Haziran 1977’de KK.K.Komutanı Namık Kemal Ersun ve 200 subayın tam da darbeye teşebbüs halindeyken Demirel tarafından tasfiye edilmeleri ile dağılmamış mıdır? 12 Eylül darbesini yapan aynı silsileden generaller, darbe şartlarını oluşturan eylemleri organize edip yönettiklerini bizzat kendileri söylemediler mi? Olayın onbinlerce tanığı yalancı mıdır? Olay’da Özel Harp Dairesi’nin rolü o kadar açık hale gelmiştir ki, tetiği çekenler bile neredeyse can sıkıntısından çıkıp “biz yaptık” diyecek hale gelmişlerdir. Hepsi elbette değil ama “yeni şeyler...”in çoğu galiba böyle şeylerdir!
Şu da yeni bir söz. Korkut Boratav şöyle diyor: ‘Tarihin sarkacı sermayeden yana gitti gidebileceği kadar, şimdi sola salınım dönemi başlıyor!’ ‘Keser dönüyor, sap dönüyor’, günü geliyor hesap da dönecek gibi anlamak lazım. Zaten er veya geç külahlar bir gün değişecek, çelmelenen 20. yüzyıl sosyalizminin hesabı görülecektir. Sorun buna en akıllı biçimde hazırlanmaktır. Şu nedenle mutlaka ‘akıl’: Şartlara göre bu salınım siyasi planda sola doğru da gidebilir, faşizme doğru da. Başka güçlü ihtimaller de sözkonusu. Emperyalist Avrupa sermayesi Avrupa’yı kendi dikensiz bahçesine çeviremedi. ‘AB demokrasisi’ denilen ve ‘herkese demokrasi’ dediği için zaten hiç kimseye demokrasi vermeyeceği baştan belli olan bir saçma ütopyada Avrupa’yı birleştiremedi. İç çelişkilerine rağmen Almanya’nın demir yumruğu ve Almanya Avrosunun cazibesi altında ütopyayı kurtarmak istiyor ama yükselen emekçi hareketinin AB’yi buzlu cam misali paramparça etmesi de yüksek ihtimaller arasındadır. Parçalanan Avrupa’nın dünyanın başına bela kesilmemesi ise, Avrupa işçilerinin AB’yi bir Avrupa işçi dayanışması temelinde ikame edebilmesiyle mümkün olabilecektir.
Mümkün olacak mıdır? Güçlü olmasa da ipuçları var. İşçilerin deneyi var. Son yirmi yıldır yaşadıkları sınıf korkusu, yenilgi ve kayıplar var. Bu deneyim Avrupa işçisine belli bir sınıf şuuru kazandırmadıysa, yakında mutlaka kazandıracaktır. Kapitalizm açısından üretici güçleri geliştirmekle demokrasiyi geliştirmek arasında bir bağ olmadığı da iyice kavrandı. Kapitalist gelişmeye toptan karşı çıkmak yerine kapitalizmi kapitalizm olmaktan çıkaracak özel bir gelişme varyantı tahayyül etmenin sadece abukluk değil, kapitalizme hiç haketmediği bir avans vermek olduğu da görüldü. Çünkü, âlâyü vâlâ ile yapılan bütün ‘demokratik reformlar’dan işçiler zarar görürken patronlar karlı çıktılar. İşçiler süslü püslü demokrasi nutuklarıyla oyalandıkları için sadece vakit kaybetmediklerini, ellerindekinin de alındığını anladılar. Boş bulundular, demokrasi laflarına kulak verdiler, evdeki bulgurdan oldular.
Demokrasi yalanı belli bir süre herkese, hatta işçilerden önce demokrat, solcu, sosyalist, komünist akımların birçoğuna söktü ve işçiler uçurulan bu balonu seyrederken ceplerine giren eli farketmediler. Şimdi ceplerinin boşaltıldığını farkettikleri için agresif oldular. ‘Uzlaşma’, ‘konsensüs’, ‘toplumsal barış’ gibi sola da epeydir musallat olan sözleri duyunca tüyleri diken diken oluyor artık. İşçiler herkesten daha akıllı oldukları için değil, sözünü duydukları demokrasinin ‘somutu’nu görmedikleri için oyunu sezdiler. Bu sezgiyle liberalleşen sol düşünceye ‘kes sesini’ deme noktasına doğru iki adım ileri bir adım geri de olsa, yürüyorlar. Yürürken bilinçlenecekleri de çok açık.
Orta sınıf bilinci için de yeni bir durum sözkonusudur. Bunlar işçi eksenli muhalefetten kendilerini koparmışlardı. Gerçek anlamından koparılmış bir demokrasi yaygarasına kapılmışlardı. Kendilerine söylenen her yalana inanıyorlardı. Öyle ki, işçi ve emekçilere karşı kapitalistlerin yanına savrulmuşlardı, sağlık reformlarının yoksulları da kapsayacak olmasına karşı örneğin ABD’de hiç utanmadan milyonluk protestolar yapabilmişlerdi. Yalan uzun sürmedi veya 30 yıl gibi, çok uzun sürdü.
Bu noktada şunu da sormak lazım. Demokrasi palavrasına inandığı için çok şey kaybettikten sonra şimdi de demokrasi düşmanlığına uyanmak bir işe yarar mı? Yaramaz. İşçi ve emekçilerin genel ve soyut demokratik programlardan kopmaları kendileri lehinedir. Ama koptuktan sonra ‘İşçi demokrasisi’ni aramaları daha da lehlerinedir. Kavga ‘işçi demokrasisi’ için verilirse bir anlam taşır. Şu da var: İşçi demokrasisi nedir ne değildir tartışması işçi demokrasisine götürmez. Bunu en iyi Avrupalı işçi bilir, çünkü işçi torunu ve oğludur ve dedesinden, babasından öğrenmiştir. Kavga kızışırsa ancak ve kaçınılmaz olarak ‘işçi demokrasisi’ne varılır. Bu nedenle Avrupa’da emekçilerin kavgayı kızıştırması aynı zamanda demokrasi mücadelesidir, faşizme karşı mücadeledir ve bu mücadeleyle şartlarını olgunlaştıracağı topyekün bir kalkışmadan sonraki işçi demokrasisi için mücadeledir.
Bundan önce ne olduysa gene o olacak. Ya işçiler kazanacak ya da kapitalistler. Başka renkler var fakat başka güç yok. Bu kadar siyah-beyaz bir zeminde seyrediyor tarih. Gri olan, bulanık olan hayat değil, bu gerçek hayatın sol siyasete çarpılarak yansımasıdır. Reel sosyalist SSCB’nin yıkılmasından sonra ‘İşçilerin kazanması felaket olur’ düşüncesi ağır bastı. Kavgayı işçiler kazanınca somut demokrasi, reel sosyalizm oluyordu çünkü. Sosyalizm ihtiyacı veya somut sosyalizme olan ihtiyaç had safhaya varmışken sosyalist düşünce ve siyasetin önce sosyalist- komünist solun kafasında çökmesi insanlığa pahalıya maloldu. İşçinin kendisi için istediği ile bütün insanlık için istediğimizin bire bir örtüştüğünü son otuz yılda aritmetik sonuçlarıyla gördük.
Kayıplar çoktur ve telafisi de güç olacaktır. Emek-sermaye kavgasının siyasete geçip iktidar mücadelesine dönüşmesi zaman alacaktır. Çünkü hala ‘sosyalizm’ demeye devam edenler, kendi elleriyle bulandırdıkları teorik havuzda, sosyalizmi yeniden tarif edelim, bu kez demokratik hatta barışçı ve çevreci olsun tartışmalarıyla yüzmeye çalışıyorlar. Yüzebildikleri kadar tabii! İşçi ve emekçilerin, çölde incir yaprağı bulan bir er kişinin önce neresini örteceğinin netleşmesini bekleyecek hali yok her herhalde. Kavga, kaybedecek olsalar da, bildikleri tek şeydir. Yüksek ihtimal, işçiler kapitalizmi hırpalayacak, kırıp dökecek, fakat sonunda, kavgayı mantıksal sonucuna götürecek siyasi ve ideolojik araçlardan mahrum oldukları için, kazanan yine kapitalistler olacaktır.
Böyle bir tartışmayı Türkiye soluna taşımak kolay değil. Çünkü Türkiye solunun sosyalizm düşüncesi ve mücadelesi ile ilişkileri çarpıldı. Geriye ve geçmişe düşmekten, kendi geçmişini yanlış bulup toptan reddettiği için çekiniyor. Niye yanlış? Yanlış yaşandığı için mi? Yanlış yaşamak nedir? Yaşamak hiç yanlış olabilir mi? ....gibi, zaten cevabı olmayan soruları kendisine hiç sormayarak.
Boratav’ın tanımını ayakları üstüne oturtalım: Tarihin sarkacı ‘yeni’ye doğru yeterince salındı, şimdi ise geçmişe, ‘eski’ye, unutulana doğru salınıyor!

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma