İşçi hareketinin doğuşundan itibaren bu sınıfın özel bir doğası bulunduğu anlaşılmıştır. İşçi sınıfının bu özel doğası üzerine insanlığın geleceğinin tasarımları yapılmıştır. Bu özel doğanın değiştiği söylenmekte­dir. Sol adeta, kendi doğuşuna da kaynaklık eden bu özel doğayı unutmuştur. Bu unutkanlık sol siyasi hareketleri etkisiz hale getirmiştir. Etkinlik arayan solun bu sınıf doğasını hatırlaması gerekir.

Sendikal hareketlerin, artık tanın­maz ve anlaşılmaz denebilecek ölçü­de kapitalizme teslim oldukları bir vakıadır. Ancak, gerçek sendikacılığı yapmaya çalışanlar da var. Var ya da yok, bundan ne çıkar? Hiçbir şey çık­maz. Sendikacılığın sahtesi veya ha­kikisi, onun işçi sınıfının doğası ile olan ilişkisinden çıkar. Sendikacılık nihayetinde burjuva sınıfının keşfettiği bir şeydir. İşçi sınıfı ise sadece sen­dika kurmuştur, hepsi o kadar.

Söyleyip geçemeyiz. Konuyu aç­mamız gerekir. İşçi sınıfı “sendika kurmayı”, “grev yapmayı” bir hak, bir hukuk kaidesi haline getirmek için çaba göstermemiştir. Çünkü bu sını­fın doğası, grevi, sendikayı böyle al­gılamaya hiç elverişli değildir. İşçi sı­nıfının bu çerçeve tanımaz doğasını denetim altına almak isteyen burjuva sınıf, kendi sınıf egemenliğini can evinden ilgilendiren bu konuyu ge­nel bir tanım içine almak ihtiyacını duymuştur. Grevin koşulları ve sendi­kacılığın kuralları yasalara, anayasa­lara, tüzük ve yönetmeliklere burjuva sınıfın siyasal iktidarları tarafından, dayatılarak konulmuştur. Sendikal hareket üzerine laf edebilmek için işin bu veçhesinin kavranmasında za­ruret vardır.

Burjuva hukuk şartlanması içinde düşünen bir solcunun olayı daha derinden anlayabilmesi için lafı burada bırakamayız. Olayın tarihini anmamız gerekir. İşçi sınıfının Fransız Devrimi oluşurken ve olurken “grev" diye bir “hakkı” bulunmuyordu. Ancak işçiler devrime katılıyorlardı. Onlar devrime işlerini bırakarak katılıyorlardı. Tari­hin “baldırı çıplaklar" diye kaydettiği, aslında olmasalardı Devrimin radikal (Jakoben) kanadının da olamayacağı pek bilinen insanlar işte bunlardı. Devrim onların iş bırakmalarını tıpkı “fahişeliği" yasakladığı gibi yasakladı.

Demek ki Devrimin kurduğu “ge­nel ahlak”ın dışında bir şeydi bu işçi­lerin yedikleri herze. Madem yasaktı ve ayıptı, onlar da artık bu işi yap­mazlar, işlerini bırakmazlardı. İyi ama çok geçmedi, 1812’de Manchester’da işçiler işlerini belli bir planlamayla bı­raktılar. Sanki aralarında sözleşmişler gibiydi. Bütün işyerlerinde aynı ref­leksi gösteriyorlar, aynı şeyleri talep ediyorlar, bir iletişim ağına bağlıymış gibi davranıyorlardı. Bu ne hikmetti? Aradılar, yakaladılar. İşçiler kendi aralarında gizlice toplanıp bir sendi­ka kurmuşlardı... Yürekleri hopladı burjuvaların. Üstüne üstlük işçiler yaptıkları işin adını koymuşlardı: Pa­muk Eğiricileri Sendikası. Buyurun, buna tahammül mü olur? Her şey ya­saklandı. Hepsi yasaklandı.

Yasaklama iyi idi de, bu işçi sınıfı denilen meret zümre yasaktan anla­mıyordu. Toplum çıkarını bilemiyor­du. Sorulduğunda kendinin toplum­da olduğunu, ama toplumdan olma­dığını söylüyordu. 1834’te Lyon Do­kuma İşçileri işlerini, hem bu kerre öylesine bir amaçla bıraktılar ki, da­yanılır gibi değil. Kendilerine cum­huriyet isteyen bu şaşkınlardan son­ra Burjuva Avrupa'nın içi karardı. “Avrupa’nın üstünde bir hayalet do­laşıyor” denilen günler, işte o gün­lerdi.

Fransız Devrimine dönüp bağlana­cak olan yeni bir devrimde (1848) işin rengi bütünüyle değişmişti. Artık devrimi bu işçi sınıfı denilen güç te­mellendiriyordu. Ne ki gene kendi adına değil, ütopyası adına. “Kendi adına” yapmıyorsan el koyar, elinden alırlardı. Alındı da…

Sonrasında, tarihin yeni bir sınıfla tanıştığı fark edildi. Burjuva sınıf aklı­nı başına devşirdi. Grevlerin, direniş­lerin, isyanların sübjektif niyetlerden veya bilinçten değil, önlenmesi ola­naksız bu tarihsel enerjiden, işçi sı­nıfının “doğasından” fışkırdığını gör­dü. Bu isyankâr doğayı bir kaideye bağlamak gerektiğini anladı ve işte o gün bugündür biz işçi sınıfının doğa­sıyla ilgili bir şeyi, sanki böyle bir kaynağı yokmuş gibi, kanun kitapla­rından, tüzüklerden, yönetmelikler­den okuyarak öğrenmekteyiz. O hal­de sendikacılık ve hukuku, kapitaliz­min kendi temelini meşrulaştırmasın­dan başka bir şey değil.

Solun ne işine yarar?

Bu gerçeklerin bilinmesi, bugün so­lun ne işine yarar? İşçilerin ne işine ya­rar? Sendikacıların ne işine yarar?

Sol için şuna yarar: Sol işçi hareke­tini destekliyor, onun demokratik haklarının genişlemesini istiyor. Bu­nu, siyasal güçlerin siyasal demokra­siyi genişletmeleri tarzında dile getiri­yor. Demokrasinin genişlemesi ile iş­çi ve emekçi sınıf haklarının da ge­nişleyeceğini düşünüyor. Kısaca so­run, demokratik güçlerin dinamizmi­ne bağlanıyor. Oysa mesele hiç böy­le değildir. İşçi ve emekçi sınıf hare­keti kendi doğası üzerinden eylemini gerçekleştirebilirse, sistemi temelle­rinden zorlayabilirse, dişe diş bir mücadele içine girebilirse, sermaye pabucun pahalı olduğunu görürse, de­mokratik hak ve özgürlükler diye ifa­de edilen şey, yani burjuva düzene ait ve o düzenin meşruiyet temelini oluşturan şey, işçi ve emekçi sınıflar hareketine “rüşvet” olarak verilir, hatta daha fazlası bile verilir.

Sendikacıların ne işine yarar?

İşçi haklarının tarihinin bilinmesi sendikacıların, bu hakların öyle al gülüm ver gülüm haklar olmadıkları­nı, metropol sanayi şehirlerinin ana caddelerinde kurulu siperlerden ka­zanıldıklarını, göğüs göğüse çatışma­lardan geçenlerin ancak bu hakların ne olduğunu bilebileceklerini öğren­melerine yarar. Sendikacılığın bir gerçeğinin, bir de sahtesinin bulun­duğunu ve bunun ölçütlerinin ne ol­duğunu öğrenmelerine yarar. İşçi hakları için geçmiş mücadelelerden çıkarılacak ders, elbette ki geçmişin biçimsel tekrarında ısrar değil, sonuç alıcı direniş ve atılım ruhu ve aklın zırhıyla donanmamış bir sendikal hareketin sahtelik ve sahtecilikle malul olacağının bilinmesidir.

İşçilerin ne işine yarar?

Kendi haklarının tarihini bilmek işçilere şunu kavratır: Kendi sorunla­rının çözümünü başkalarından bek­lemek hayaldir. Bu işler, yaparsan ol­makta, yapmazsan olmamaktadır. Durup dururken sermayenin işçiye vereceği şey yoktur. İşin kanunu böyle olduğu için, işçiler kimseye kızamazlar, kendi durumlarıyla ilgili kimseyi suçlayamazlar.

Türkiye’de sendikacılık hepten bitmiştir. MHP’nin sendikalardaki ge­lişmesine bakarak hatta denebilir ki, sendikacılık bilinci ters dönmüştür. Sol düşünce ise gelişmeyi eli böğ­ründe seyretmektedir. “Emek" bir si­yaset malzemesi olarak kullanılmak­tadır. Oysa emeğin ve emekçinin do­ğasında olan şey her ne ise, emek adına tarif edilen amaçlara da ancak bu doğanın harekete geçmesiyle va­rılabilir. Bu da, işçi bireylerin bilin­cinden çıkmaz, işçileri bilinçlendir­me sorunu olarak ele alınamaz. “Sı­nıf haliyle” ancak işleyebilen bir kimyası vardır bu meselenin. İşçiler durabilir. İşçi sınıfı durmaz, köstebek gibidir, kendi doğasının da itkisiyle yoluna devam eder. Onun kendisi için, bir zamanda ve bir yerde istedi­ği şeye bakılarak hüküm verilemez. İşçi hareketinin falına bakılamaz ol­ması, bu hareketin burjuvaları sık sık yanıltması, hiç beklenmedik yerde ve zamanda, topraktan fışkırır gibi fışkırması, hani ya bir zamanlar Tür­kiye'de de olduğu gibi, şehri de sır­tına yüklenip Zonguldak’tan Anka­ra’ya doğru yola çıkması gibi bir şey...

İşte bu “doğal afete” benzer bu özelliğinden ötürü onun, belli bir zamandaki durumuna bakmakla yetinilmemiş ve onun kendisi için talep ettiği şeylere pek kulak ver­ilmemiştir. Öyle olsaydı gerçekten, bu “kaba saba” sınıftan gelecek düşüncesi çıkmazdı. Onun her han­gi bir yerde ve zamanda evrensel olarak yapmak zorunda olacağı şeyi görmek gerekir. Yapmak zorunda kaldığı şeyi yapamadığına da aldan­mamak lazım. Dünya zenginleşiyor ve bu zenginlikten işçi sınıfının mi­desine de bir kaç damla düşüyor el­bet. Ama bu zenginliği artıran süreç, bütün ilerleme süreçleri, onu insanlı­ğından biraz daha uzaklaştırıyor. Ya bir gün bu kaybolan insanlığını geri isteyecek olursa ne olacak? İşte buna sol “özgür ve eşit gelecek”, kapita­lizm ise “kıyamet” diyor.

KızılcıkSayı 1 (Ocak 2000), s. 30-31.