Dünyayı çok ciddi bir açlık tehlikesinin beklediği, Mayıs başında IMF başkanı tarafından açıklandı. Dünya Bankası da âcil yardım çağrısı çıkardı. Dünya’da yeni savaşların çıkabileceği ihtimali üzerinde duruluyor. Bu durumu nasıl anlamalı?

Anlamak için uzun boylu düşünmek şart değil, anlayan anladı. Sebep “küresel ısınma” dediler. “Küresel ısınma” denilince herkesin aklı zehir gibi çalışmaya başlıyor. Fütüristler, astrologlar, TV aktivistleri, köşe yazarları dünyanın falına bakmaya başladılar. Duyan halklar tedirgin oldular, korktular, “küresel” tanrıya secde ettiler. Siyasiler, kavgayı bırakalım, birlik beraberlik içinde olalım, dediler. Dinler “sağduyu” fetvası verdiler, dua önerdiler. Her yerde böyle oldu, Türkiye’de de.

Eskiden de benzer durumlar, Afrika merkezli olarak yaşanırdı. On binlerce aç insan, göz göre göre ölürdü. En akıllı olanlar, suçu açlık baş gösteren ülkedeki beceriksiz, cahil yönetimlere yüklerdi. Daha az akıllı olanlar, sorumluluğu “gelişmiş ülkeler”e, Japonya, ABD ve Avrupa’ya yüklerdi. Dedikleri, bu refah toplumları “çok yediği için” açların aç kaldığıydı. Çok az akıllı olanları da, dünya nimetlerinin âdil paylaşılmasından söz ederdi.

Sonuçta Birleşmiş Milletler Gıda örgütü ve Dünya Bankası gibi örgütler gecikmeyle de olsa harekete geçer, açların karnının doyurulmaya başlandığı ilan edilirdi.

Daha önceleri, 18. yüzyılda Malthus adında bir papaz, dünya kaynaklarının dünya nüfusunu beslemeye her zaman ucu ucuna yettiğini ileri süren bir teori icat etmişti. Bu teoriye göre, nüfus arttıkça ölen insan sayısı da durmadan artacaktı, çünkü insanlar hem kitlesel ölçekte aç kalacaklar, hem de yetersiz besin kaynakları üzerinde rekabete girip birbirlerini savaşlarda kırıp tüketeceklerdi... Dünya kaynakları herkese yine ucu ucuna yeter hâle gelene kadar! Daha sonra Marksist ekonomi-politik, dünyada açlığın bir tüketim sorunu değil, üretim sorunu, dolayısıyla üretim tarzı sorunu olduğunu göstererek “bu teoriyi” kökünden kuruttuydu. Ne var ki, dünyada kapitalizm hâlâ sürdüğü için Malthus’çuluk da ikide bir şimdilerde olduğu gibi böyle hortlayıp duruyor.

Solcular, sosyalistler, komünistler bir zamanlar küreselleşme ve küresel ısınma henüz ortada olmadığı için, açlıktan ve savaşlardan “kapitalizmi” sorumlu tutmakta inatçıydılar. Kapitalist sömürüye karşı mücadelenin açlığa ve yoksulluğa, savaşlara son vereceği gibi güçlü bir varsayımları mevcuttu. Zamanla, milyarlarca insan bu mücadelede yenildi, mücadele bitti, durum değişti. Şimdi küresel ısınma adı altında yeni bir Malthus ‘çu “analiz”le karşı karşıyayız. Açlık ve yoksulluk ve bundan çıkan savaşlar şimdi daha da şiddetlenmiş olarak kendini gösteriyormuş. Yeni savaşlar bekleniyor. Durum, biraz daha vahim olarak aynı durum, ama “sebep” hakkındaki fikirler değişti. Şimdi sebep “küresel ısınma!” Vallahi de billahi de o! Küre ısındığı için gıda maddeleri azaldı deniyor. Mantık şöyle işliyor: “Küreselleşme” zorunlu nesnel bir gelişmedir. İnsanlığın çıkarınadır. Değerlendirilmelidir. Bazı kötü yan etkileri olabilir, bunlar da ancak ve sadece yine “küreselleşme” ile çözülebilir.

Mantık böyle işlediğinde şu durum ortaya çıkıyor: İyilik gördün. Teşekkür etmek için küreselleşmeyi arıyorsun, ara ki bulasın! Kötülük gördüysen, yakasına yapışmak için arıyorsun, gene yok! Sanki “ruh.” Bulmak, tanımak, dokunmak, anlamak için peşinden koşanlara da ortalığı sarmış sivri akıllı, yalancı, uşak tabiatlı, vicdansız taife, “Tanrının yanına kaçtı,” diyor.

Asıl felaket, bu yanılgıdır. Küre ısındı diye aç kalmaktan korkulan Türkiye’ye bakalım. 2001 krizinden çıkabilsin diye IMF Türkiye’ye 40 milyar dolar ve bir de Kemal Derviş bastırdı. Karşılığında istediği, “küreselleşmeye intibak” için zorunlu reformların yapılmasıydı. Reformların tarımla ilgili yüzü, geleneksel tarım alanlarının kısıtlanması ve klasik ürünlerden kaçılarak kivi, mango gibi alternatif ürünlere, koyundan, inekten, mandadan kaçıp angora, çinçilya, vb. yeni hayvanların peşinden koşulmasıydı. DTÖ’nün koşulları gereği üretici çiftçilere devlet desteği zaten yapı değiştiriyordu. Aynı şey, AB ile müzakere süreci nedeniyle de yapılmaktaydı. Tarıma destek, zaten, Özal’dan bu yana kurutulmuştu. “Terör” denilerek Güneydoğu’da kalan bakiye hayvancılık da yok edildi. Türkiye’nin protein damarları kesildi. Gidişatın bu olduğu-olacağı besbelliydi. Derviş’in programı da tütün, pancar, vb. birçok ürünü küreselleştirdi. Spekülatör sermaye tüm tarım potansiyelini denetimi altına aldı. Tarımda medenileşme adı altında, tarımcı köylüler oldukları gibi “medeniyet”e bağlandılar. Sözleşmeli çiftçi, ihracatçı çiftçi, ekolojik çiftçi vb. kılıklara sokuldular, geleneksel konumlarını yitirdiler. Bu yıkım süreci siyasette hiçbir çatışma yaratmadı. Tarımın, köyün ve köylünün sorunları toplumun gündeminden çıktı. Sadece, açlık ve kıtlık söz konusu olunca hatırlanır oldu.

Bunlar doğal, çok doğal. Kapitalizmde bundan daha iyisi zaten olamazdı. Ama gidişatın böyle olmasının sebebinin “kapitalizm” olduğuna tek bir Allahın kulu bile dikkat çekmedi. Herkesin fikri Küreselleşme hegemonyası altında ezilmişti. “Küreselleşme de küreselleşme!” diye çığırılıyordu. Emperyalizmden, sömürüden, sınıflardan söz edene geri kafalı, ilkel, modası geçmiş bir zihin dünyasının ucube kalıntısı gibi bakılıyordu. Bugünkü, açlık korkusu karşısında sözde kuraklıkmış, ısınmaymış, Allahmış bütün bunların sebebi tarzında yaşanan çaresizlik hâli bundan kaynaklanıyordu. Aklını başına devşirmek, işin özünü anlamaya çalışmak kimsenin aklına gelmiyordu.

Olaya önce “küreselleşme”den bakalım. Küreselleşme denilen şeye hâlâ nesnel ekonomik gelişme diye bakan evrensel salaklık Türkiye’de de pek makbul sayılmaktadır. Buna son zamanlarda kısmen fakat nedensiz gerileyen AB salaklığını da eklemek gerekir. Bu salaklık sadece devlet ve siyasette değil, bilim dünyasında da hâkimdir. Bir adım daha ileri gidelim, aman bildiklerinizi unutmayın diyen bir avuç çevre ve odaktan başka bütün toplum, bu uyuşukluğun içine yuvarlanmıştır.

Sadece söyleyip geçmek için belirtelim, dünyada gıda kıtlığı diye bir şey yok. Geçtik kıtlığından, fazlası var. Fazladan da geçtik, istense fazlalığın daha da fazla olabileceği bir dünya potansiyeli var. Şu anda bile 6,5 milyar insandan çok fazlasını, 7,5-8 milyar insanı rasyonel bir planlamayla yeterince beslemek mümkün. Gıda fazlalığı, gelişmiş kapitalist ülkelerde var. İstenirse daha fazlasını bile üretecek bilim-makina-insan ve sermaye gücü de yine gelişmiş ülkelerde var. Bu gelişmiş ülkeler ise emperyalizm dediğimiz gücü (ABD, AB, Japonya, eklerseniz Çin ve Rusya) ifade ediyor. Açlığın kendisini de, korkusunu da bu güç yaratıyor. “Küresel ısınma” teorisi de onların. (Böyle bir şey hiç mi yok diyoruz, yani “dünya çapında ısının yükselmesi” olgusu? Hayır. Dediğimiz şu: Küresel ısınmayı yaratan da, yerküre üzerinde süregiden her felaketin altında küresel kapitalizmin var olduğu gerçeğinin üstünü bu, “Isınma var!” yaygarasıyla örtenler de yine o kapitalizmin sözcüleri ve savunucuları. Bunu diyoruz.)

Şu kısa bilgiyi tazeleyelim. Dünya Ticaret Örgütü bütün dünyada ticareti tanzim ediyor. Bu, üretimi tanzim etmek anlamına geliyor. Çıkış noktası elbette dünya çapında “rasyonel” işleyen bir üretim ve ticaret düzeni kurmak. Kuruyor da. Japonya’nın Amerika’dan getirdiği ağaçla kürdan üretip Amerika’ya göndermesi, Japonya’daki ağacı orada “yemek çubuğu” olduktan sonra tekrar Japonya’ya gelmek üzere Amerika’ya göndermesi, rasyonelliktir! Neyin rasyoneli? Hâkim emperyalist ülkeler lehine düzenlenmiş kapitalist ticaretin rasyoneli. Dünyanın bütün umutları rasyonel emperyalizme bağlı kılınmıştır. Bu kadar da olmaz, bu “akıldışı”dır demenin de bir faydası yoktur. Çok denmiştir. Hattâ bunun “özel mülkiyet”ten kaynaklandığı da söylenmiştir, ama bu söylenenlerin artık hükmü kalmamıştır, küreselleşme her şeyi açıklamıştır(!)

“Açlık” denilen durumun hesabının kitabının (rasyonelitesi) nasıl çıkarıldığını, uzmanlık alanı da olduğu için, Kızılcık yazarı Orhan Aydın bize, yazı kurulunda anlattı: Ülke bazında alıyorsunuz. İnsanları saydınız. Temel gıda maddelerinin üretim potansiyelini de ölçtünüz. Verimlilik katsayısı da elinizde. Çarpıyorsunuz, bölüyorsunuz. Sonuç, ülkenizin enerji fazlası veya açığı olarak görülüyor. Fazlayı gereksinmesi olan ülkelere aktarıyor, açığı ise fazlası olan ülkelerden kapatıyorsunuz. Kriteriniz de zorunlu olarak kişi başına 2.400 kalorinin üstünde olacak ki “açlık” olmasın.

Gelişmiş ülkelerde hesap açlık sınırı olan 2.400 ve üzerinde iken, gelişmemiş geri ülkelerde günlük 2.400 kalorinin altında bir hesap işliyor. Yani bu ülkelerde, gelişmiş ülkelere göre sürekli, müzmin “açlık” söz konusu. Yapılan hesap da açlığın hesabı.

Bugün gürültüsü çıkan, yeni savaşlara yol açacağından korkulan “açlık” ne? Bunun da gerçekliği var. 2.400’ün altında kişi başı enerji “ölüm” değil, açlığın başladığı nokta. Bu açlık, “süreç” olan bir açlık. Kişinin günlük kalorisi 1.600’ün altına düştüğü zaman ölüme giden süreci içeren bir açlık. Hesabın kitabın 1.600 kaloriye göre yapıldığı, öteden beri devam etmekte olan ve açlıktan ölümü doğal olarak içeren bir rasyonellik. Hemen o gün, o hafta veya o ay değil. “Ölme süreci”.

Olsun! Dünya Bankası veya IMF “vicdan” mıdır ki alarm veriyor? Bu insanlar gelip zenginlerin ekmeğini mi alacaklar? Böyle bir şeyin olmayacağını en iyi küreselciler bilir: Günlük 1.600’ün altında yaşayan toplum ve topluluklarda bütün hayat süreçleri tembelleşmiştir. Giderek dumura uğrarlar. Bu toplumlar âdeta zaman ve tarih dışına düşmüşlerdir. Bu tür toplumları yenileştirmek, dönüştürmek, kendine yeterli olabileceği bir noktaya taşımak, onlara “kalkınma” dinamiği aşılamak, artık rasyonel hesaplarla yapılabilecek bir iş olmaktan çıkmıştır. Leontiyev bu imkânsızlığı, BM’nin uyguladığı, her biri 30 yıl süren 30 kadar ülke kalkınma programını sabırla izleyip keşfettikten sonra Nobel ödülü almış bir iktisatçı olarak, herkese hatırlatmıştır.

Bu durumda “dünya açlık tehlikesi menziline girdi” diyen sivri akıl(lı)lara söylenecek hiçbir şey yoktur. Onlar bizi şaşırtmaya, gelişmiş kapitalizmin durumu vaktinde görüp gerekli refleksi göstereceğine, yani sorunun “küreselleşme” ile çözüleceğine inandırmaya çalışacaklardır. Ardından kimileri de, gizli gizli, bu duruma yeni bir dünya savaşı çıkarmaktan başka hiçbir şeyin çare olmayacağını düşünmeye başlayacaklardır! Onların tahayyülünde kapitalizmden daha rasyonel hiçbir yaşam şekli yoktur. Kapitalizmin, keyfî değil, zorunlu olarak yol açtığı felaketlere karşı çareyi yine kapitalizmde aramamız gerektiğini söyleyerek kendilerini akıllı, dünyayı ve insanlığı aptal yerine koymayı sürdüreceklerdir.

Kapitalizmin yaşanan tecrübeden ders alması... Bu bir umut olabilirdi. Nitekim, dünyanın ahvalini beğenmeyenler bu beklenti içindedirler. Beyhude beklenti! Kapitalizmin “insanî gereksinme” yönünden bir rasyonalitesi olamaz. Onun rasyoneli kârla ilgilidir. Başka her şeyi aklın dışına çıkarmıştır. Buna bile razı olabilirdik, ama o daha da ileri gidiyor. Buna bakalım:

Bizim “insan” için bakarak “gıda” dediğimiz şey kapitalist sınıf ve bu sınıfın örgütlediği devlet-toplum-bilim-siyaset-ahlâk için gıda değildir, üretilen-satılan ve yeniden daha fazlası üretilen ve yeniden satılmak için bir kenara konulup bekletilen herhangi bir şeydir (mal). Bundan öte bir dünyası yoktur. Böyle olunca aç insanlar da insan değil, herhangi bir ŞEY’dir. Kapitalist sınıf için bu değişmez, sapmaz, yenilenmez, her gün tekrar edilen bir felsefedir de. Elindeki “gıda” (yaşam) fazlasını, bu felsefeyle koşullu olarak, ona gereksinmesi olan aç insanlara aktaramaz. İstese de aktaramaz. “Fazla”sını yakar da insana vermez. Verirse kendisinin de, içinde var olduğu ve iş gördüğü dünyanın da altının üstüne geleceğini bilir. Avrupa elindeki süt fazlasını ne yapıyor? Üretilmesi için kullandığı enerji kadar enerjiyi bir kere daha kullanarak süttozu yapıyor. Niye? Depolanması mümkün olsun diye. Bu ürün niçin ve kim için fazla? Elbette dünya kapitalist pazar kapasitesi için fazla. Ne yapılacak, “rasyoneli” ne? Daha çok depo yapmak, depolamak. Peki bir süre sonra Batı Avrupa limanlarında depolar dolup diğer ürünlere yer kalmayınca ve depo yapacak yerler tükenince, yani süttozu dağları ortalığı kaplayınca ne olur? Rasyoneli yapılır: Yakılır! Yok edilir!

Bundan başka bir kapitalizm olamaz.

Küre ısınmışmış, kuraklıkmış, dünya ticareti yanış yönetiliyormuş, geç kalınmış falan filan. İktisatçılar, planlamacılar, nakliyeciler, muhasebeciler, 10-20-50 milyon dolar maaşlı genel müdürler, ceo’lar, vs. Şimdi “kusur” bunların toplamında mı aranacak? Türkiye’de pirinç ve diğer tahıl ve bakliyat fiyatlarındaki patlama üç-beş uyanık spekülatörün devletten mal alıp stok yapmasıyla açıklanacak. Bunların hükümetin bakanlarının ortağı ve akrabası oldukları ifşa edilecek. İthalat yapılıp hadleri bildirilecek. Toplumun minnacık şüphesi giderilecek.

Kapitalizmi hiç kimse akıl edemeyecek.

Açlık allahtan, kapitalizmin allahındandır!

Ömer Bedri Canatan, Kızılcıksayı 33, s. 52-54.