Eskiden sorulurdu da, bugün daha yaygınca soruluyor: "Solcu, sosyalist, Marksist olmanın anlamı nedir?" Bugün bu tür soruların daha yaygınca soruluyor olmasının anlamı var. Bir anlamı sorunun kendisinde saklı; “solcu, sosyalist, Marksist” olmanın anlamsızlaştığı hissettiriliyor. Sorulmasının bir diğer anlamı da, eskisinden farklı yanıtlar beklenmesidir. Sosyalist, Marksist olmak eskiden anlamlıydı da şimdi niye anlamsız; ve şimdi hangi farklı yanıtlar bekleniyor? Konuyu tartışmanın yararı var.
Bu ve benzeri sorulara kişinin iç dünyasından verilen cevapların “ahlaki” yönü ağır basar. “Ahlaki” olan şey ve “ahlak” denilen şey, oysa, tek başına pek bir şey ifade etmez.
Neden solcu, sosyalist, Marksist olduğunun kişiye sorulmasıyla, ona örneğin “neden ressam olduğunun” sorulması farklıdır. Çünkü neden ressam olduğuna kişi kendi iç dünyasından çıkardığı yanıtlar verebilir. Aldığımız bu yanıtların bir anlamı olabilir. Ama “solcu”, “sosyalist”, “Marksist” olmak ya da olmamak kendi iç dünyamızdan çıkardığımız yanıtlarla kapsanabilecek olgular değildir. Bu türden sorular ciddiye alınmalı, ama yanıtları da “geçiştirici” olmamalıdır.
“Solcu, sosyalist, Marksist, devrimci” vb. özellikler birey bazında “özellik”miş ve “kişisel özellikler”miş gibi görünürler. Bir burjuva ya da bir emekçi Marksist olabilir. Böyle bakınca Marksist olmak “ahlaki” bir tercihmiş gibi görünür. O zaman tartışma “bilinç”, “ideoloji”, “kültür”, “inanç”, “tepki”, “ruh hali” gibi kavram ve kategorilerle örülü bir alana kaymaktadır. Bu alandaki kavramların “kendi tek başına” hareketi, sadece bir sarkaç salınımı kadar anlamlıdır, yani seyirliktir. Gözümüz sarkacın hareketinde kaldığı sürece düşüncemiz yoktur. Ama ne zaman gözümüz sarkacın sarktığı tutunma noktasına kayar, o zaman düşünmeye başlarız. Düşüncemiz bizi alır, kendini tekrar edip duran hareketin ötesine taşır, nedenlere götürür, orda da mekanikle, fizikle, gerçekle karşılaşırız. Kişiye ve kişisel özelliklere de böyle bakılmalıdır. Çok zengin ve gerçekliği olan toplumsal ilişkilerin ürünü bir varlığa, o “kendi kendini açıklar” diye bakılamaz.
DÜNYANIN BİR YÜZÜ
Solcu, sosyalist, Marksist olmanın, eşitlik ve özgürlük için mücadele etmenin bugünkü dünya koşullarında ne anlama geldiğini sormanın haklı nedenleri nedir? Sovyet sosyalizmi çözülüp dağıldıktan, dünyanın genel devinimi başka bir istikamete yönelmeye yüz tuttuktan ve geriye dönüp yeniden aynı yola, yeni bir “Sovyet Sosyalizmi”ne giden yola girmeyeceği bilindikten sonra…
Sınıf mücadelesinin dünyayı getirdiği bugünkü nokta ile getireceği umulan nokta arasında bu kadar büyük bir sapma varken...
Kapitalizmin çürüyüp bittiği sanılan yerde başlamış umutların, kapitalizmin “geliştirici” özelliğinin yeniden şaha kalktığı bugünkü dünya koşullarında coşku rüzgarları estirip milyonları bir yerden bir yere savuramadığı apaçıkken...
Dünyayı dünya çapında ve sürekliliği olan bir operasyonla değiştireceği varsayılan işçi sınıfı ona atfedilen tarihsel misyona doğru gelişmek ve kendini geliştirmek şöyle dursun, insanlığını elinden alan kapitalizmin kuyruğuna takılarak “kendi için sınıf” olma özelliğini göstermez olduğu için…
Burjuva düşüncesi dünyayı kuşattıktan ve hatta solun bile ana damarlarına girip kendini evrenselleştirdikten ve solun ruhunu adeta teslim aldıktan sonra...
Solcu, sosyalist, Marksist olmanın anlamı nedir sorusu anlamlı bir sorudur. Bu, anlattığımız dünyanın bir yüzüdür.
DÜNYANIN ÖBÜR YÜZÜ
Nasıl işçiler birçok grevde yenildiler ama grev yapmaktan vazgeçmedilerse, eşitlik ve özgürlük için mücadele edenler de tarihlerinin en büyük yenilgisini 20. yüzyıl sonunda yaşadılar, ama mücadeleden vazgeçmediler. Bu bir inat mıdır, değil midir; anlamak için eşitlik ve özgürlük talebinin eyleme dönüştüğü yere bakın. Orada “eşitlik ve özgürlük” hayalde kurulmuş bir fantezi değil, bir antitez olarak yaratılmış yeryüzü cehennemine itilen insanların somut var olma savaşıdır.
Bu savaş, gene savaştır ama elbette dünkü savaş değildir. Çünkü sömürü, sömürülenleri de eğitti. Artık sömürüye tepki basit bir “çıkar” koruma güdüsünden kaynaklanmıyor. İnsanlar sömürülmeyi insanlıklarına karşı girişilmiş bir saldırı olarak algılıyor ve sömürüden kurtulmayı insan olabilmenin şartı olarak anlıyorlar. Algılama ve anlayış bu yönde geliştiği için giderek artan bir çoğunluğun hayat felsefesi sosyalist ya da Marksist felsefenin içeriğine yakınlaşıyor. Çünkü sosyalizm düşüncesi ve eylemi, sınıflı toplum hayatının özüne, sömürü ilişkilerine yöneltilmiş bir eleştiriydi. Karşılaştığı en büyük direnç de bu noktada oldu.
Kapitalizmin özü alt edilemedi, sömürü ilişkileri aşılamadı diye eşitlik ve özgürlük mücadelesinin temel varsayımını değiştirmeye, gelecek perspektifini kapitalizm içinde tutarak sorunu “az ya da çok sömürülme” sorunu haline getirmeye zorunlu muyuz? Kapitalizmin özüne, yani sömürü ilişkisinin gerçekliğine yönelmemiş bir eleştiri daha mı “ilerletici”? Kapitalizmin özünü değiştirmekte direnen varsayımın hayalcilik olduğu söylenirken, “mademki özü değişmiyor, örtüsünü değiştirelim” varsayımı ne kadar gerçekçi ve nerede doğrulandı? Kapitalizmin özünü görmeyip örtüsüne yönelen eleştiriyi ve tarihsel eylemi bizzat kapitalizmin baş tacı etmesi bir rastlantı olabilir mi?
Kapitalizmin geliştirdiği sanılan dünya gerçekten gelişiyor mu, yoksa geriliyor mu? Hem gelişiyor, hem geriliyor! Bugün için bakınca, kapitalizmin dünyayı “geliştirdiği” doğrudur. Ama dünya tarihi ve somut insanın gerçekliği açısından bakınca gerilettiği de doğrudur. Bu paradoksu çözmek için, “nereden bakıldığına” bakılmalıdır. Batı'dan, burjuva sınıf penceresinden bakılırsa böyle bir tartışmanın kendisi bile “saçma” bulunur. Kullandığımız eşyanın gelişmediği söylenebilir mi? Kullandığımız teknolojinin gelişmesindeki baş döndürücü hız görmezlikten gelinebilir mi? Kapitalizmin ürettiği büyük zenginlik küçümsenebilir mi?
Bunlar elbette sonuçta “insan” için şeylerdir, ama insan değildir. İnsan, sosyal bir ilişkidir. Bunu görebilmek için sömürülen ve ezilen çoğunluk tarafından bakmak gerekir. Onlar kapitalizmin dünyayı gerilettiğini, yaşadıkları gerçeğin en tam ifadesi olarak algılıyorlar.
Kapitalizm kendini geliştirdikçe ve böyle geliştirdikçe yaşamın içi boşalıyor„ insan sosyal ilişkilerinin toplamı, kendi kendisinin özü olarak kayboluyor.
Bu da dünyanın öbür yüzüdür.
Dünyanın bu yüzünü de yaşayanlar ve görenler için neden solcu., sosyalist, Marksist olunduğunun anlamlı bir yanıtı vardır.
ANLAMLI YANIT NE?
İdeoloji, bilinç, etik vb. kendini üreten koşullarla bağını kesmiş soyutlamaların insanlar için maddi koşullardan bağımsız bir tutum ve davranış nedeni olabileceği doğrudur. Ancak bu halde bile “insanın tutum ve davranışı” dediğimiz şey toplumsaldır ve maddi hayat koşullarıyla ilgilidir. Bu nedenle, belli bir toplumsal tutum ve davranışı insanlar “ahlaki tercihleri” olarak benimsemiş olsalar bile sonuçta bize maddi hayat koşullarıyla ilgili bir şey söylemiş olmaktadırlar. Zorunlulukmuş gibi kavrandığında solcu, sosyalist, Marksist olmak anlamlı bulunuyor ama zorunluluk değilmiş gibi kavrandığında “etik seçim”dir diye olumsuzlanıyorsa, burada insan olmakla ilgili ters bir hüküm oluşuyor demektir. Dinler bile gökten zembille inmemişken insan denilen akıl-varlığın etik tercihlerinin dünyevi temellerini görmemek olamaz. Kaldı ki, dinsel inançları için milyonlarca insanın hareket içinde olduğu yeryüzünün bugünkü haline bakınız, Allah aramızda dolaşıyor. Sömürüye karşı mücadele söz konusu olunca “etik tercihler” niçin gökyüzüne ait olsunlar ki?
Burada şöyle bir özetlemeye gidilebilir: Bugünkü dünya gerçekliği karşısında sosyalizm için mücadelenin artık “keyfi” –ya da ahlaki– bir seçim olduğu söyleniyorsa bunda hayli geniş bir insan kitlesi için doğruluk payı var. Dünyanın bir yüzü bunu gösteriyor. Ancak böyle düşünenler “keyfi seçim”lerin dünyanın gidişatı üzerinde, bu gidişatın determinizmi nedeniyle asla etkili olmadığını da düşünüyorlarsa, fena halde yanılıyorlar.
İnsandaki istek ve iradenin determinizme boyun eğmek zorunda olduğunu en açık söyleyenlerden biri de Marx idi, ama zamanın koşullarında uçuk hayallerle iktidara uzanan Parisli işçileri ilk destekleyen de o oldu. Burda asıl olarak, bugün karşımıza “determinizm” diye, gelişmenin zorunlu doğal yasası diye konan ve karşısında boyun eğmemiz istenen şeyin kendisine bakmak gerekir.
“Determinizm”, yani tarihsel gelişmenin son tahlilde hep belirleyici olan yasası nedir ve nasıl anlaşılmalıdır? Nihayet bu “yasa” toplumsal gelişmeyle ilgili bir yasadır ve insanlar –elbette belli koşullar altında– kendi tarihlerini gene kendileri yaptığına göre, aynı zamanda insanlarla ilgili bir yasadır. Bu nedenle insan “determinizm”in işleyiş biçiminde maddi koşullarla birlikte rolünü oynayan aktörlerden biridir.
20. yüzyıl sosyalizmi çokça ileri sürüldüğü gibi “determinizm”e toslayıp yenilgiye uğradıysa, bu yenilgi kadar o “determinizm”in nasıl işlediği de irdelenmelidir. Kapitalizmin ideologları ve siyasetçileri ve askerleri ve sermayenin stratejistleri... Cümlesi Sovyet sosyalizmine karşı yürüttükleri dünya çapındaki mücadeleyi ve bu mücadeleyi nasıl yürüttüklerini bize sık sık hatırlatarak gözdağı vermiyorlar mı? Zaten biz bilmiyor muyuz, nerede bir toplum kendi geleceğini belirlemeye kalkıştıysa, hele geleceğini sosyalizm olarak düşündüğünü belli ettiyse orada emperyalist kapitalizmin topuyla tüfeğiyle, napalm ve atomuyla bitiverdiğini? “Determinizm”in topu tüfeği ne ola ki? Sadun Aren’in sözüdür ve yinelemenin tam yeridir: “Sosyalizm öldüyse niçin hâlâ ölüsüne kurşun sıkıyorlar?”
Neden sıkıyor olabilirler acaba? Kimi nesnel koşulların baskısı ve kimi kendi öznel kusurları nedeniyle uğradığı başarısızlığı ve yenilgiyi, sosyalizmin ölümü diye düşünecek kadar ahmak olmayan bir sınıf yönetiyor kapitalizmi. Yarattığı dünya çapındaki çelişkileri kapitalizm nasıl olur da bilemez? Atını sağlam kazığa bağlamayı unuttuğu zaman başına neler gelebileceğini bilir. Sosyalizmin öldüğünü elbette söyler ama söylediği yalana kendisi de inanırsa bunun ölümcül bir hata olduğunu anlar. Sermaye, kendi unsurları içine kattığı insanın bütün konstrüksiyonları bozacak kadar “huysuz” bir varlık olduğunu tarihsel tecrübesinden bilir.
Tarihsel gelişmenin yasası, “determinizm”, karşı konulsa bile nihayetinde hükmünü icra edecek “mutlak” diye gösterdikleri şeyin arkasındaki hınzır “irade”yi fark etmemek mümkün mü? Üstelik bu irade geniş bir sınıf iradesi, çoğunluk iradesi bile değil. Parmakla sayılacak kadar az sayıda, diyelim bir ülkede bin, dünyada iki yüz bin “çıkar”', insanlığın “kader”ini belirliyor. Bu “çıkar” determinizmin kendisi olarak anlaşılsın isteniyor.
Biz bunu niçin bir yandan “gelişme”nin kendisi, bir yandan da gelişmenin seçeneksiz tek biçimi olarak algılayalım? Ama öyle algılamaya yatkınız. Çünkü özüne inildiğinde çıplak olan şey kendini, sahibi olduğu sonsuz sayıda araçla örtebiliyor. Başta devlet ve siyaset olmak üzere, kültür, ideoloji, din, aile, hukuk, ahlak, sanat ve bunları bir arada tutan örgütlenmiş sınıf baskısı bize topluca bir şeymiş ve o münferit iki yüz bin çıkardan bağımsız, mutlak bir şeymiş gibi görünüyor.
Sol, Marksist düşüncenin en güçlü yanı bunu fark etmesidir. Ayrıca daha güçlü yanı, fark etmenin bir işe yaramadığını da fark etmesidir. Hayatımıza el koyan o dar “çıkar”ın örtüsünü kaldırmak için üzerine düşünce ile yürümek yetmez. O çıkarın üzerine örgütlü sınıf güçleriyle gidildiği zaman kullandığı araçların içyüzü de, çıkarın kendi çıplak kimliği de ortaya dökülmektedir. Yakın sınıf tarihimizde bu bir kaç kez, bir kaç devrimle de kanıtlandı. “Determinizm” denilen şeyin aslında insanların kendi elleriyle yaptıkları şey olduğu anlaşıldı.
Sol düşünce ve eylem, kendi başarısızlığını ve yenilgisini “determinizm” olarak algılamaktan kendini kurtarabilir, kendi tarihinden kendi aklıyla alacağı dersi alabilir ve tarihsel hareketinin doğrultusunda vaki sapmayı düzeltip yeniden yola çıkabilirse, bu onun boş iradeciliğe, hayallere savrulacağı anlamına gelmez. Tam aksine, “determinizm”in gerçek bilgisine ve bilincine doğru ilerler. O zaman görür ki, “determinizm” solun önüne önemli güçlükler çıkarmaktadır, ama çıkardığı bu güçlüklerle ve geliştirdiği çelişkilerle de, onun yolunu açmaktadır. Sovyet sosyalizminin yenilgisiyle birlikte bütün tezleri sarsılan dünya solunun yolu, bu emsalsiz deney hazinesinde çıkarabileceği derslerle daha da genişlemiştir. Sosyalist olmak, Marksist olmak bu nedenle eskiye göre daha yoğun bir anlam ifade eder olmuştur,
AHLAKİ SEÇİM HANGİSİ?
Sosyalist olmanın ve bunun için mücadele etmenin anlamsız hale gelmesi, kapitalizmin kendi yarattığı çelişkileri gene kendisinin çözebilmesiyle mümkün olabilirdi. Çözmeye çalışmıyor mu? Çalışmaz olur mu? Var olmasının ve ayakta kalabilmesinin açıklaması, yarattığı çelişkileri çözmeye çalışmasıdır. Ama özünden, özündeki “sömürü” olayından dolayı kapitalizmin emek-sermaye çelişkisini çözmesi mümkün değil. Ama “ilerleyerek” ve vakti geldiğinde çözeceğini söyler. Bu zaten kapitalizmi yöneten burjuva ideolojisinin bitmeyen rüyasıdır. Kapitalist demokrasi de bu rüya ile bezenmiştir. Rosvelt bu rüyayı, bugün dahi kapitalizmi analiz ederken kullanabileceğimiz kadar güzel özetler: “Her geçen gün artan sayıda insana mutluluk sağlamak…” Buna, var olmak için kapitalizmle göğüs göğüse savaşmak zorunda kalmayanlar inanma eğilimi içindedirler. Sermaye sınıfının ideolojik hegemonyası bu çatlaktan sızarak topluma yayılmaktadır. Ama kapitalizmle bütün biçimleri deneyerek savaşmak kendisi için bir bilinç meselesi değil, hayatta kalabilme şartı olan insanlar hemen sormalıdırlar: İyi de, ne zaman, ne kadar sayıda ve ne kadar mutluluk? Bu artının eksisi yok mu? Varsa nedir? Ne kadardır? Hesabı kitabı holding bilançoIarında ve resmî vergi cetvellerinde saklı “fire” mi?
Açlık, yoksulluk, sefalet, ezilmişlik, dışlanmışlık, insanlığının dünyevi boyutundan yoksun kılınmışlık üzerine “mutluluk” inşa edebilecek Budizm gibi bir felsefeniz yoksa, bugünkü kapitalist dünya gerçekliğinin Rosvelt’i yalanladığını hemen anlarsınız. Çünkü kapitalizm, bugün bile, ürettiği baş döndürücü zenginliğin mide bulandırıcı karşıtını da üretip çoğaltıyor. Dünya yoksullar ordusunun yıldan yıla ne kadar arttığını, kapitalist merkezlerdeki bilgisayarlardan öğreniyoruz. Bu bir yanı. Zenginliğin kapitalistçe üretilmesinin doğal sonucu böyle.
Öteki yanı, kapitalistçe üretilen zenginliğin gerçek bir “zenginlik” olup olmadığıyla ilgili. Bu büyük zenginlik az sayıda insanın elinde toplandığı için “insani” zenginlik olmadığı gibi, insanın insan özelliklerini tüketerek üretilen bir zenginlik olduğu için nitelik olarak da zenginlik değil. Mesele burda. Bu nedenle kapitalizm, iddiasının ve rüyasının tam aksini üretiyor; bir günden ötekine artan sayıda insanı mutsuz ediyor. İşte kapitalizmin gerçek determinizmi de böyle işliyor.
Geliyoruz en son ve en stratejik noktaya: Sosyalist veya Marksist olmak bu analize katılmayı sağlıyor ama fikirler, bundan kurtulmanın yol ve yordamını ararken çatallaşıyor.
Bu noktada iki temel yaklaşım farkı var: Biri, işçi sınıfının tarihsel misyonu üzerinden gelişen eyleme, sınıf çatışmasına güveniyor, bunun dramatik sonuçlarını da göze alıyor. Çünkü, bu olmazsa doğan sonuçlar insan ve insanlık için daha az dramatik değil diye düşünüyor. Öbürü de, birincisini denenmiş ve başarısızlıkla bitmiş bir yol olarak görüyor. “Eşitlik ve özgürlük için” gelişme sürecini, tarihin doğal gelişme mecrasından koparmadan, çatışmasız olarak ve esas itibarıyla “kapitalizmin kendisi ile birlikte” yaşamayı öneriyor. Bu farklı Marksist pozisyonlardan biri klasik ve “dogmatik”, öteki yenilikçi ve liberal, biri kapitalizme karşıt ama geleceği bilmiyor, öbürü bilmediği gelecekten korktuğu için bildiğine (bugüne) katlanıyor.
Marksistler buna benzer tartışmaları geçmişte de yaşadılar. Bu tartışmalar Marksizmin bugüne kadarki gelişmesini şekillendirdi. Kapitalizm, kendisinden koparak oluşan Marksizm yolunu, onunla yetmiş yıl süren amansız bir savaşa girişerek tıkadı. Sovyet sosyalizminin hakkından gelmek kapitalizme hayli pahalıya mal oldu ve bu zaferinin tüm bedelini insanlığa ödetti. Kendisine yaklaşan Marksizmi, yani Marksist sosyal demokrasiyi yok etmesi için savaşmasına gerek kalmadı. Geleceği kapitalizmin içinden geçen yollarda aramak kendiliğinden kapitalizme teslim olmakla sonuçlandı.
Bundan sonra ne olacak? Bunun için fal bakmak gerekmiyor. Solcu olmak, Marksist olmak, sosyalizm için mücadele etmek geçmişte anlamlıydı diye bugün de kendiliğinden anlam yüklenmiyor. Düğüm gene sınıf mücadelesiyle çözülecek. Nereye gidildiğini sınıf mücadelesinin gidişatı belirleyecek. Sınıf mücadelesi, sosyalistler bu mücadeleyi kışkırttıkları için devam etmeyecek. Kapitalizme karşı mücadele, kapitalizme duyulan öfkeden ve ahlaki tercihlerden beslendiği için değil, kapitalizm karşısında milyonlarca insanın ayakta kalabilmesi için sürdürülecek. Kapitalizme karşı mücadele, tekerrür de olsa, gene kapitalizmin özüne, sömürüye yönelecek. Kapitalizm, insanın insan olarak kendini geliştirme tutkusu nedeniyle insan tabiatına aykırı düşüyor. Bu aykırılık nedeniyle son iki yüz senedir tek günü durağan geçmeyen bir dünyada yaşadık. Şimdi, global ölçekli çatışmalar çağına geçiliyor. Kapitalist bir dünya, kapitalizmin alçaltıp dışladığı bir başka dünya... Solun, sosyalistlerin, Marksistlerin dünyası, emekçilerin, aydınların, kapitalizm karşıtı güçlerin dünyası dışlanan dünya kapsamında kalıyor. Çatışma böyle bir mihverde yeniden başlayacak.
Tercihler ister gerçekçi olsun, ister ahlaki, bu çatışma mihverince belirlenecek.
Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 3, s. 22-25.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma