ABD sosyal psikolojinin vatanı sayılır; din ve kültür antropolojisi konusunda yapılan “alan çalışması” bakımından da herhalde en önde giden ülkelerden birisidir. Bu ülkede sadece “Vietnam sendromu” üzerine yazılanlar bile sosyal psikolojiye önemli bir katkıda bulunmuştur. Ayrıca ABD’nin kendi tarihi boyunca en çok sayıda yabancı halkla (Amerikan yerlileri, İspanyollar, çeşitli Avrupa ve Asya halkları, bütün Latin Amerikan halkları) karşılaşan ülke olduğu, bütün bu halklarla savaşırken, topraklarını işgal edip yağmalarken pek çok değerli bilgiye ulaştığı da söylenebilir. Yankee emperyalizminin gerek bu türden derlenmiş bilgiyi gerekse her türlü bilimsel çalışmayı kendi istihbarat örgütlerinin, siyasal ve askeri mekanizmasının hizmetine sunmak için dünya çapında faaliyet gösteren pek çok vakıf, dernek, cemiyet, cemaat örgütlenmesine sahip olduğu da açıktır. Zaten “emperyalist” (ya da Negri ve Hardt’ın dilimize kazandırdığı “post-modern” terimle “İmparatorluk”) olmanın birinci ve vazgeçilmez şartı, küresel düzeyde yayılmış resmi ve gayri resmi bir haberleşme, yönlendirme ve istihbarat ağına sahip olmak, askerleri, işadamlarını, şöhretli gazetecileri şu ya da bu biçimde angaje etmektir. Emperyalizmin küresel siyaseti bütün bu unsurların bileşkesidir aslında. Onlardan aldıklarını değerlendirerek kamuoyunu, ulusları, devletleri yönlendirir ve askeri mekanizmasını sevk ve idare eder.
Emperyalizm aynı zamanda kültüreldir; kendi hayat tarzını yayarak ilerler. Coca-Cola bir “yaşam tarzı”dır; sinemalarda yeni bir İtalyan, Fransız ya da İspanyol filmi seyretmek artık neredeyse imkânsızdır; her semtte bir McDonalds köftesi yemek mümkündür; plazaların dekorasyonundan, alışveriş ve eğlence sistemine kadar her şey, bütün renk ve biçimleriyle Amerikandır ve seri imalata dayanan bir kitlesel tüketim anlayışının ürünüdür (burada Walter Benjamin’i analım).
Emperyalist olmak aynı zamanda bir misyon sahibi olmak demektir. Hükmetmenin birinci şartı hükmedenin kendi hayat tarzını hükmedilene dayatması, ezdiğini kendine benzetmesidir. Roma kendi uygarlığını yaymış, “barbar” dediği ulusların kendi iç hukukunu yok sayarak onlara “Roma hukuku”nu kabul ettirmiştir.
AMERİKAN DEMOKRASİSİ
ABD emperyalizminin misyonu da “demokrasi”yi bütün dünyaya yaymaktır. Ancak bu demokrasiyi yayma misyonunun daha ziyade Sovyetler Birliği’nin dağılmasıyla birlikte ortaya çıkan “starejik boşluk” alanlarında, Ortadoğu, Balkanlar ve Kafkasya’da yoğunlaştığı ve Rusya’ya doğru genişlemeye ve uzak Asya ülkelerine uzanmaya çalıştığı görülmektedir. ABD emperyalizmi dünya enerji kaynaklarını ve enerji iletim yollarını, bu kaynakların ve yolların üzerinde ya da yakınında yer alan “rouge” (serseri) ülkelerin ulusal egemenliğinden kurtarmaya, bu ulus-devletleri silahsızlandırmaya, ulusal yapılarını dinsel ve etnik bölünmeleri derinleştirip siyasallaştırarak dağıtmaya çalışmaktadır. Aslında bu yönde kullanılan araçların ve geliştirilen temaların dahiyane olduğu kabul edilmelidir. Her bölgeye ayrı bir “muamele” gerçekten de başarıyla uygulanmaktadır.
Önce temalara bakalım. ABD özellikle Kafkas ülkeleri ve Ortadoğu’da kadınların özgürleşmesini, gençlerin eğitilmesini, Arap ülkeleri ve şeyhliklerinde ya da eski Sovyet bölgelerinde kusursuz bir demokratik parlamenter rejimin kurulmasını, insan haklarına eksiksiz uyulmasını, yönetişim, iletişim ve bilişimin bilgisayar destekli olarak geliştirilmesini (“bilgi toplumunun inşası”) savunmaktadır. BOP’un resmi belgelerinde yer alan bu “program”, bu ülkelerin Batı’yla hem maddi hem de kültürel bağları olan aydınlarına ve profesyonellerine bir “medeniyet projesi” gibi görünmektedir.
Ülkelerin koşulları uygulanan yöntemleri belirlemektedir. Sırbistan, Gürcistan ve Ukrayna’da ABD şirketlerinin hazırladığı altyapı ve Soros’un Open Society’si dahil çeşitli “İnsani Yardım” kuruluşlarının sağladığı kültürel etkileşim ve para dağıtım faaliyeti sayesinde değişmez bir senaryonun uygulanmasıyla, yani kitlelerin parlamento binalarını kuşatması, “Batı yanlısı” bir liderin çevresinde toplanarak iktidarı talep etmesiyle, “güller devrimi” ya da “mor kaftan devrimi” vb gibi çeşitli isimler altında “demokratik devrimler” gerçekleştirilmekte, Afganistan ve Irak gibi ülkelerde de işbirlikçi güçler “seçim/demokrasi” görüntüsüyle iktidara getirilmekte, dini ve etnik gruplarla oynanarak tam bir askeri yıldırma ve katliam siyaseti uygulanmaktadır.
Kullanılan araçlar Kafkas ülkelerinde dünyadan yardım isteyen gözü yaşlı demokratların devrimi andıran tablolar yaratarak sokaklarda bayrak açıp dolaşmasından, Felluce’de cami içinde yaralı kurşunlamaya ve havadaki oksijeni emerek insanları öldüren katliam silahları kullanmaya kadar değişmektedir.
ABD’nin aynı zamanda acelesi vardır. Irak’tan peş peşe asker çekmekte olan, bir kısmı NATO üyesi AB ülkelerini, yeni nesil atom silahlarından söz eden ve Orta Asya’da hızla yeni askeri üsler kurmaya başlayan Rusya’yı, artık ABD’nin nükleer şemsiyesine ve askeri korumasına güvenmeyerek anayasasını değiştiren, böylece yeniden askerileşmeye karar veren Japonya’yı ne kadar güçlü olduğuna bir an önce ikna etmek zorundadır. ABD’yi korkutan Şanghay İşbirliği Örgütü gibi oluşumların kendisine açıktan cephe almasıdır. Brzezinki’nin yıllar önce ABD’nin dünya hegemonyası için en büyük tehlike olarak gördüğü gelişmenin, yani Almanya (Fransa) ile Rusya yakınlaşmasının gerçekleşmesi halinde BOP projesinin uygulanması imkânsız hale gelecektir. Bu nedenle ABD Irak’ta sosyal psikolojiyi, din antropolojisini falan boş vermekte, katliamın Müslüman dünyada içten içe kabaran öfkeyi azdırması ve El Kaide gibi örgütlere meşruluk kazandırması gibi riskleri göze almakta, üstelik bunu Pentagon ve CIA’nın, “Irak halkını kaybediyoruz”, “askeri bakımdan geriliyoruz” gibi raporlarına rağmen yapmaktadır.
ABD’nin bu yoldan dönüşü yoktur. Henry Kissinger, ABD’nin yenilgiye uğraması ve Irak’ta radikal bir hükümetin kurulması halinde, bütün İslam dünyasının kaosa sürükleneceğini, bölgedeki ılımlı hükümetlerin devrileceğini ya da varlıklarını sürdürmek için mücadele etmek zorunda kalacaklarını, terörizmin bütün Avrupa’ya yayılacağını ve ABD’ye yönelik tehdidin artacağını söylemektedir (Newsweek, 8 Kasım 2004). Emperyal bir güç olarak ABD geleceğini BOP’a (ya da daha gösterişli bir ifadeyle “Genişletilmiş Ortadoğu ve Kuzey Afrika Projesi”ne) bağlamıştır. Bunun Evangelist bir haçlı seferiyle, yeryüzüne zuhur ettiğinde İsa’ya mahçup olmamak için Hıristiyan bir dünya yaratmak vb. gibi uhrevi fikriyatla bir ilgisi yoktur. Buna biz emperyalizm, “Amerikan emperyalizmi” ya da “Yankee emperyalizmi” diyoruz. Demokratlar seçimi kazansalardı da bu küresel siyasette bir değişiklik olmayacaktı. Amerikan Kurulu Düzeni’nin (Establishment) patronları (yani büyük silah, çelik, petro-kimya tröstleri) ve onların akıl hocaları kararlarını vermişler ve nükleer savaş dahil her türlü riski göze almışlardır. İkinci Dünya Savaşı’ndan önce Ruhr Havzası ve Alcase-Lorain bölgesi Almanya için ne ifade ediyorsa, Ortadoğu bölgesi de ABD için onu ifade ediyor. Üstelik onun ayağını bağlayan bir Versailles Anlaşması da yok.
ABD’nin tek derdi mümkün olduğu kadar az zayiat vermek; bunun için de Müslüman ülkelerin askerlerini kullanmak; bölgedeki etnik grupları ve devletleri birbiriyle savaştırarak (İran-Irak savaşı bu konuda önemli bir örnek olmuştur) kendi askeri imkânlarıyla bu savaşları uzaktan maniple edebileceği bir ortam yaratmaktır.
ABD’nin bu büyük “demokrasi savaşı”nın tam merkezinde yer alan ülkenin Türkiye olduğunu artık herkes kabul ediyor. ABD’nin Türkiye’ye uyguladığı “dönüştürme programı” ne Irak’takine ne de Kafkas ülkelerindekine benziyor. Şu aşamada Türkiye’den sadece daha fazla ve daha geniş imkânlarla kullanabileceği askeri üsler, daha geniş askeri ve lojistik sevkiyat imkânı ve TSK’nın bazı bölgelerde kendi yanında fiilen savaşmasını isteyen ABD, Türkiye’nin “demokratik” bir ülke haline getirilmesi görevini AB’ye ihale etmiştir.
AB, Türkiye’yi kendi içine almadan belirli bir mesafede tutarak yavaş yavaş kendi standartlarına uydurmaya, İstanbul’u ekümenik patrikliğin dünya merkezi haline getirmeye, bir zamanlar Almanya’nın Hırvatistan ve Slovenya’da uyguladığı ve Yugoslavya’nın parçalanmasına yol açan siyaseti andırır biçimde para ve kredi mekanizmalarını kullanarak bölgesel eşitsizlikleri arttırmaya çalışacak ve belki uzun vadede Türkiye’nin bir kısmını tamamen ya da bütününü özel statüyle kapsayacaktır.
Türkiye aynı zamanda ABD ile AB arasındaki hegemonya mücadelesinin mevzilerinden biridir. ABD Soğuk Savaş döneminin “güvenilir müttefiki” ve NATO üyesi olan Türkiye’yi Avrupa’ya, vahşi İslam ile Batı uygarlığı arasında bir tampon bölge, bir “ılımlı İslam” modeli, aynı zamanda Avrupa ordusunun kurulma süreci içinde bir askeri örgütlenme modeli ve silahlı güç kaynağı olarak pazarlamaktadır. ABD’nin BOP projesi ve Rusya’ya uyguladığı kuşatma siyasetinin akıbetinden ve Türkiye’nin bu kapsamda oynayacağı muhtemel askeri rolden pek emin olmayan AB ise bu devasa “ılımlı İslam” ülkesine ihtiyatla yaklaşmakta; NATO standartlarına göre donatılmış ordusu Amerikancı darbe geleneğine sahip, halkı kendi burjuvazisi tarafından soyulmuş, kendi devleti tarafından cahil bırakılmış, eğitimsiz, vasıfsız bu geniş kitleyi kendi içine fazla sokmadan, bölge bölge ayrıştırarak, her biri birer para dağıtım sistemi olan “insan odaklı projeler”le uzaktan “demokratikleştirme” stratejisini benimsemektedir.
Aslında bu çok güçlü, savunucularına rant da getiren gayet sağlam bir projedir. Dengeler nasıl da kurulmuştur. Bir taşla ne kadar çok kuş vurulmaktadır. Kendisine “muhafazakâr demokrat” diyen AKP iktidarı AB değerlerine ve sistematiğine yaklaştıkça uluslararası meşruiyet kazanmakta (Erdoğan, Time ve Newsweek’e kapak olmakta, Verhaugen ona olan hayranlığını ifade etmektedir!) ve İslami ideolojinin yolunu kesen Devlet’i dışarıdan yavaşça çözebilmekte; burjuvazi aynı anda hem iç ekonominin gereklerine uyma yükümlülüğünden hem de sendikaların baskısından kurtularak (Türk medyası son günlerde ansızın sendikaların işçileri sömüren birer dükalık olduğunu keşfetti!) uluslararası burjuvazinin alt sektörlerinde yerini almakta; ülkenin bölünmüş entelijansiyasının bir kısmı yüz yıllık “medeniyet projesi”nin nihayet yürürlüğe girmekte olduğunu görerek sevinmekte; her biri postmodern birer Prens Sabahattin, II. Grubun Lideri Ali Şükrü ya da Limancı Ahmet Hamdi suretine bürünmüş profesörler ekranlardan esip kükremektedirler. Bu bileşim Ukrayna’da Yuşçenko’yu, Gürcistan’da Şaakaşvili’yi alkışlayan kitleleri andırmaktadır. Üstelik “proje” sahiplerinin muazzam miktarda paraları; devasa kitle iletişim araçları ve sağlam örgütlenmeleri vardır.
AB’nin AKP eliyle uyguladığı bu sistematik baskı siyaseti gerçekten de insanı kıskandıracak bir “demokratik devrim”i andırıyor. AKP gibi bir partinin bu “demokratik devrim”in uygulayıcısı olması, tarihin bir ironisi değilse nedir? 1960’lı yıllardan bu yana, onca ölüm ve yıkım pahasına sosyalistlerin her türlü yöntemi deneyerek (gerilladan parlamenter faaliyete kadar) gerçekleştirmeye çalıştıkları, on binlerce teorik ya da kitlesel yayın organında milyonlarca kere talep ettikleri “demokratik haklar” gece gündüz (namaz araları hariç) çalışan TBMM’nin birer birer çıkardığı yasalarla, biraz tuhaf bir biçimde olmakla birlikte, gerçeklik kazanıyor. Gerçekten de bir “demokratik devrim” yaşanıyor! Yukarıdan bir devrim bu, ama aynı zamanda da uzaktan ve dışarıdan. (Bu noktada Bismark’ı ve sevgili Melih Pekdemir’i analım).
Geçmişin devrimci ve genç hareketinde, her biri neredeyse çocuk yaşta olan ve bu yüzden yaşadıkları durumun ciddiyetine bazen tavırlarıyla ters düşen devrimcilerin kendi aralarında sık sık kullandıkları bir deyiş vardı: “Ciddi olalım, arkadaşlar!”
***
11 Eylül, ABD toplumunda zihinsel bir dönüşüme yol açtı ve seçmenlerin % 79’unun ahlâki nedenlerle Bush’a oy verdikleri son Başkanlık seçimi, yakın gelecekte Amerikan halkından Vietnam Savaşı dönemini andıran büyük bir muhalefetin beklenemeyeceğini ortaya koydu. ABD’yi ancak kendi topraklarına yönelik yakın bir nükleer saldırı tehditi; İspanya’da olduğu gibi Amerikan dış siyasetine açıktan cephe alan sol güçlerin Avrupa ülkelerinde iktidara gelmesi; Ortadoğu bölgesinde devletlerarası anti-ABD ittifakların kurulması durdurabilir. Bizim ülkemizde de Cuma namazı cemaati ve Elkatmış’lar dışında, geniş, güçlü, sürekli ve kitlesel bir anti-Amerikan sol hareket geliştirmek gerekir. Ancak Avrupa ülkemize yukarıdan (ve biraz da yandan ve çaktırmadan) demokratik bir “yaşam tarzı” dayatırken, solun bir kesimi tam bir naiflik örneği sergileyerek “emeğin Avrupası” hayalleri kurarken, “Amerikan emperyalizmine karşı bağımsız Türkiye” mücadelesini kitleselleştirmek ne derece mümkündür?

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma