“Batı’da vardır, bizde yoktur, bu nedir?”

“Demokrasi”!

“Batı’da niye vardır, bizde niye yoktur?”

“Onlarda sivil toplum var, bizde yok.”

“Acaba?”

AB’den müzakere tarihi koparmaya kilitlenmiş Türkiye’de “demokrasi” meselesi bütün diğer düşünce ve teorileri domine ederek öne çıktı. Herkes “demokrasi”yi konuşuyor. Peş peşe kanunlar değişiyor, sivil toplum canlanıyor, devlet küçülüyor, bu iş oluyor! Demek ki şu “Batılılaşma” –işi ciddiye alanların “Batılaşma” dedikleri şey– öyle 150-200 senelik bir iş değilmiş, birkaç ay, bilemediniz birkaç yılda, biraz Meclis mesaisi, biraz da Tayyip gibi basiretli bir “lider”in üstün gayretleriyle halledilecek türden bir işmiş. Bunca zaman ve bunca hayatlar boşuna kayıp...

Demokrasi ayrıca şimdi BOP’tan dolayı da karşı konulmaz bir gündem. BOP da tarihî önemde ve tarih tarafından bir türlü çözülememiş bir meseleyi çözmek için başlanmış bir “demokrasi projesi”. Yüzyıllardır bir türlü becerip kendi iradesiyle demokrasiye geçememiş İslam dünyasını, Ortadoğu’yu ve Kuzey Afrika’yı demokrasiye geçirecek. İki yılda görüyorsunuz, nerden nereye gelindi. Afganistan, Nevyork’ta lokanta işletmeciliğinden devlet yönetmeye gelen Karzai “lider”liğinde hiç de fena değil. Irak’ta egemenliğin “yerel” emperyalist ajanlara ve işbirlikçilere devriyle demokrasinin ucu göründü. BOP burda da durmayıp yayılacak gibi. Bu hızlı gidişle demokrasi Gürcistan’a da, Özbekistan’a da gelecek elbet, hattâ bütün Avrasya bir kaç yıl içinde demokrasiye geçebilir. Tarih böyle yapılır ve böyle yazılır işte. Asırların çözemediği bir sorunu ABD ve AB, şıp diye çözdü, görüyorsunuz. Düşünce ve örgütlenme özgürlüğü için ömür tüketen sosyalistler, bitmez tükenmez direnişlerde, grevlerde, toplu pazarlıklarda can tüketen işçiler, demokratik üniversite için yolu sehpalara düşen genç öğrenciler vahlansın.

Bu söylediklerimiz şaka falan değil, aklı başında sürüyle kişinin düşüncesidir, dünya kavrayışıdır, eylemidir. Demokrasi denilen, tarihin en zorlu sınıf problemlerinden birinin toplumsal algılanışı ne yazık ki artık böyledir. Türkiye’de demokrasi meselesi bundan böyle budur. Gerçi bu kavrayış Türkiye’nin demokrasi tarihiyle bir miktar çelişmektedir. 2. Büyük Savaş’tan sonra da Türkiye’ye demokrasi, gene böyle apansız, üstelik bugünkü ucu pek görünmeyen AB’lilik, BOP’çuluk, Küreselleşmecilik gibi gerekçelerle de değil, yıkılan dünyanın demokratik bir dünya olarak yeniden kuruluşuna fiilen katılma hakkına (Sanfiransisko Konferansı) karşılık, gene dışardan verilmişti, ama tutmadı ya da ne kadar tuttu ise, solcuların, sendikalı işçilerin, aydınların, öğrencilerin, üstelik öyle bilimle, sınıfla, partiyle de değil, baş göz yararak verdikleri telefatı yüksek bir mücadele sayesinde tuttu. Demek ki yeterince tutmamış... Şimdi yeniden ve gene dışardan! Biz ya kendimizi tanımıyoruz, ya da bu demokrasi meselesini anlamıyoruz.

Eskiden sivil toplum yoktu, şimdi var denecektir. Deniyor da! Bu konuyu açıp saçmak lazım. Şimdiye kadar hep elit teorik konulardan biri imiş gibi ele alındı. Ele, bir işe yarasın diye değil, şuna buna cevap yetiştirmek için alındı. Daha çok solcuları ilgilendirdi, son yıllarda da siyasi İslamcılar konuyla ilgilenir oldular. Artık hükümetler de ilgileniyor, devlet de. Sivil toplum örgütleri çoğaldılar, canlandılar, demokrasi sorunlarına “öncülük” yapmaya başladılar. Toplanıp AB nezdinde lobi bile yapıyorlar. Bir de şu soyut “uygarlıklar savaşı” somut bir ağırlık olarak gelip bölgemize oturmaz mı? Oturmasıyla birlikte Doğu-Batı kavramlarını hemen ısıttı. Evet konu bu bakımdan da önemli.

Konu ikiye bölünmeli. Birincisi, “sivil toplum” denilen şeyin doğru anlaşılmasına hizmet etmeli. İkincisi, Türkiye gibi Asyatik bir geçmişten gelen toplumlarda “sivil toplum”un olup olmadığını, eğer yoksa bunun bugünkü sonuçlarını anlamaya yaramalı. İkincisi, yeniden hatırlanması ve güncellenerek sosyalist mücadeleyle irtibatlandırılması gereken uzun bir konudur. Sonraki sayılara erteleyelim.

“Sivil toplum” hakkında düşüncenin savrulmasını önleyen en doğru yer Marx’ınkidir. Konuyu tanımlamaz ama anlamaya yardımcı olur. Yeni bir tarih anlayışı yerleştirmek için açıklamasında, “Önceki tarihî aşamaların hepsinde, mevcut üretim güçleri tarafından belirlenen ve kendisi de bunları belirleyen ilişki biçimi sivil toplumdur,” der. Anlaşılsın istediği şey, tarihsel gelişmenin kaynağı ve gerçek sahnesidir. “Prenslerle devletlerin şatafatlı maceralarından ötesi”nin görülmesini, o güne kadarki “geçerli tarih anlayışının ne denli saçma bir şey olduğu”nun kavranmasını istemektedir. Burjuvazi ile birlikte geliştiğine dikkat çeker. “Bütün çağlarda devletin ve tüm idealist üstyapının temeli olan üretim ve ticaretten doğruca çıkıp gelişen sosyal örgütlenmeye” sivil toplum der. Ve nihayet, “Sivil toplum, eyleminde devlettir,” hükmüne ulaşır.

Anlamalıyız ki, Marx’ın görüşünde “sivil toplum” ne demokrasiyi, ne şunu, ne de bunu, sadece geliştirdiği materyalist tarih anlayışını temellendirir. Bu tarih anlayışında gerçek ve belirleyici olan “sivil toplum”dur, istisnası da yoktur.

Buna rağmen Marksist düşünce dünyasında oldukça uzun ve üretken tartışmalara yol açan, adına “Asya Tipi Üretim Tarzı” (ATÜT) dediğimiz bir parantez, bizzat Marx’ın kendisi tarafından açılmıştır. İyi ki açılmıştır. Çünkü bu parantezin içine girenler tarihin şematik bir evrim modeli içinde gelişmediğini görebilmişlerdir. Asyatik Üretim Tarzı, bu tanıma giren toplumların tarihsel evrimindeki özgünlüktür. Bu özgünlüğü bu toplumlarda “sivil toplum”un olmayışına dayandıranlar çoktur. Sonraki sayılara ertelediğimiz tartışma budur. Yorucu ve yıpratıcı bir tartışmadır. Sosyalist mücadeleye yol gösterdiği kadar, önünü tıkadığı “sınıflar mücadelesi” gerçeğinin üstünü örttüğü de görülmüştür.

“Sivil toplum” olarak toplumla, “siyasi toplum” olarak devletin, bugün ancak soyutlamada anlaşılır bir şey olduğunu unutmamak gerekir. Marx’ın bu noktayı vurgulayan, “Bu devlet, bu toplum”, “Sivil toplumun sentezi devlet” gibi özetlemeleri de çoktur. Marx’ın bu görüşü ile, günümüzdeki, “sivil toplum”u ayrı, “devlet”i ayrı, hattâ birbirine karşı duran, biri büyürse öteki küçülen olgularmış gibi alıp tartışan Marksist-sosyalist görüşleri bağdaştırmak mümkün değildir.

Kaldı ki, Marx’ın ele aldığı malzeme olarak o günkü toplumda, ama ancak soyutlamada “sivil toplum”, devlet olarak siyasi toplumun gerçekten de “dışında”dır ve kendinden menkul, yani içinden paramparça (sınıf-zümre-kast) olsa bile “kendinde anlamlı” bir şeydir. Sivil Toplum, (yani burjuva toplum, yani kent toplumu) o kadar siyasi toplumun dışındadır ve kendi başına öylesine organik bir varlıktır ki, bu çok belirgindir: burjuvalar kentlerin yönetimini feodal devletten parayla satın almaktadır. Üretici güçlerin ve üretim ilişkilerinin geldiği tarihsel düzey (aşama) nedeniyle böyledir. Kent, yani sivil, yani burjuva toplum sınıflardan müteşekkildir (burjuva-proleter-lümpen, vb.) ama bu sınıflar “birbirlerine karşı” “kendileri için sınıf” olabilmiş değillerdir. Olamadıkları için, “kendi”ni öğreninceye kadarki mücadelelerde, birlikte giriştikleri ayaklanmalar, devrimler içinde, her defasında birbirlerinin boğazına sarılmışlardır ama feodal iktidarlara karşı sivil toplumu oluşturan sınıf ve zümreler olarak birlikte hareket etmişlerdir. Çünkü “birlikte”, devletin dışındadırlar ve devleti birlikte istemektedirler. (1848 devriminden sonra Marx bunu fark eder.) İşin başında elbette, adı üzerinde “burjuva” (sivil toplum=burjuva toplum) vardır. Marx’ın sözüyle işçi sınıfı o zaman “sivil toplumdadır ama sivil toplumdan değil”dir. Sivil toplumun kendinden menkul bir şey ifade ediyor olması işte budur. Marx da zaten üzerinde daha fazla durmamıştır.

Demek ki Marx’ın (genç) döneminde “sivil toplum” siyasi toplumu –devleti– henüz fethetmemiş bir burjuva toplumdur, siyasi dinamiği devletin fethine dönüktür ve siyasal demokrasiyi (burjuva demokrasisi) bu fetih sürecinde temellendirecektir. 200 yıldır sürüp gelmekte olan demokratik burjuva devrimleri budur. “Sivil toplum”un “demokrasi”yle ilintisi bu bağlamda ve burjuva kapsamdadır. Bu kapsam değişmemiştir, bugün de böyledir ve demokrasinin temeli sivil toplumdur. Adına siz hattâ sosyalist demokrasi deseniz bile demokrasi, doğası gereği gene burjuvadır.

Kapitalizm Marx’tan sonra da değişmiştir, “sivil toplum”/“devlet” diyalektiği zenginleşmiştir, yeni görünüm biçimleri ortaya çıkmıştır, ama şu değişmemiştir: Devletin, o halde aynı zamanda bir devlet biçimi olan demokrasinin temeli sivil toplumdur. Bu sözü tersinden de söyleyebiliriz: Belli bir durumda “sivil toplum” eyleminde, devlet olarak demokrasi görünür. Eyleminde faşizm, eyleminde siyasi oligarşi, eyleminde despot görünebildiği gibi. Öyleyse Marx’tan devraldığımız sivil toplum devlet olarak eylemde bulunuyor, eylemini devlet olarak üretiyor, ama mutlaka demokrasi olan devlet üretmiyor. Her tür devleti üretebiliyor.

Şöyle bir dinamiktir “sivil toplum”/”devlet”: Bir yerde diktatörlük, bir yerde demokrasi, bazan aynı yerde hem diktatörlük ve hem de demokrasi biçimini alan devletler üretebilir. Dünkü ve bugünkü Avrupa, eyleminde sivil toplumdur. Avrupa’da “sivil toplum”un, “eyleminde devlet” olarak faşizme büründüğü vakıası unutulmuş mudur? Buna rağmen olduğu hâliyle demokrasinin kaynağı ve temeli olarak mutlaklaştırmak kavramı özensiz kullanmak değil midir?

Demek ki tarihsel gelişmenin bütün dinamiği sivil toplumdadır; kavramı burjuva toplum, yani kapitalist toplum olarak alırsak, burjuva, yani kapitalist toplumdadır. Kapitalist toplum, yani burjuva toplum “sınıf” kavramının berraklaştığı en son toplumdur, önceki toplumlarda “sınıf” oluşum hâlindedir. Buna göre “sivil toplum”un kendinde bir açıklaması veya hüneri eskiden vardı, şimdi yoktur. Sınıf mücadelesi ve sınıflar arasındaki denge ve güç ilişkileri belli bir durumda ne veriyorsa, sivil toplum da bize onu veriyordur. Bu güç dengelerinden bağımsız, sivil toplumdan demokrasi ummak ya da öbürü: “burjuva toplum”dur, bana ne deyip sivil toplum üzerine kafa yormaktan kaçmak ne demektir? Nereye kaçılır? Yatıp kalkıp “eylemi” ile boğuştuğumuz sivil toplumun kendisini görmemek ne anlama gelir?

Kapitalizm dünyanın üstünden silindir misali geçtikten sonra sivil toplum kendinden menkul bir şey değildir. Sivil topluma bakmak, sınıfların hakiki konumlarına bakmaktır. Tarihi burdan, gerçek halkasından, “sivil toplum”dan kavramış olmak şarttır. Güttüğünüz dâva siyasi toplumda da, sivil toplumda da dikiş tutturamamış ise, demek ki siz yanlış yere bakmışsınızdır. Türkiye’de bakıldı zaten. Miskinliğini üstünden atmış burjuva demek olan Jakoben’e hayranlıkla karışık bir noktadan devlete bakıldı. Türkiye’de sivil toplum yoktur diyenlerin devlete bakarkenki iştahı daha yüksekti. Bunun ikizi olarak Meclisin mebus koltuklarına da merak yüksekti. Oraya da çok bakıldı. Bir tek sivil topluma bakılmadı, çünkü “yoktu”!

“Sivil toplum”un gerçekliğinin farkında olmamak, içinde yüzdüğü akvaryumu bilmemektir. Hemen yarın iktidar isteyen en keskin sosyalist devrimci bile bu iktidarını neyin üzerine temellendireceğini önceden görmek zorundadır. Sosyalist bir iktidarı sivil toplumda temellendirmedikçe zaten “diktatörlük” bile olmaz. Sosyalist iktidarınız sivil topluma önceden ve “bir parça” olsun tanıdık gelmiyorsa, neyi nasıl yapacaksınız? Demek ki sosyalizm olarak da her şey sivil toplumda cereyan edecek. Sivil toplumda yüzeceksiniz. Sivil toplum sizi reddetmişse gidecek yeriniz yoktur. “Proletarya diktatörlüğü” denilen şey de siyasi toplumda “egemenlik” olarak gözükmeden önce “hegemonya” olarak sivil toplumda vardır. Hegemonya ve egemenlik birlikte gelişen, organik tek bir süreçtir. Hayatın gerçekliği başka türüne izin vermez.

Böyle anlaşılmazsa ne reel sosyalizm eleştirisi yapılabilir, ne de ondan ders çıkartılabilir. Şimdi bu daha da önemli. Sosyalistleri bölüyor çünkü. Nasıl bölüyor?

Marksistler, “sivil toplum”u Marx’ın anladığı gibi anlamamışlarsa reel sosyalizm niçin gelişmedi, niçin çöktü, bundan sonra nasıl olacak diye sordukları anda boş bir sivil toplum-siyasi toplum tartışmasına dönmüş olurlar. Bu konuda Marksist solun derinleştirilmiş düşüncesi yoktur. Eğilim nerden gelirse gelsin, reel sosyalizme dönük tüm eleştiriyi kabullenmek yönündedir. Bu bir sosyalist için kabul edilemez bir şeydir.

Deniyor ki, sosyalizmin reel teşebbüsleri sadece “siyasal devrim”ler üzerine oturdu. Sivil toplumda devrimden önce kazanılmış bir hegemonya yoksa, kazanılmış iktidar aracılığıyla kurulmasına başlanan sosyalizmin şansı yoktur. Bu teorik çıkarsama solu şu noktaya itmektedir: Önce sivil toplumda hegemonya, sonra iktidar!

Kavrama yüklenmiş anlama göre değişmek üzere, reel sosyalizm teşebbüslerinin tümünde, sivil toplumda hegemonyayı kazanmadan önce siyasi toplumda egemenliği ele geçirme durumuna rastlanmıştır. Nereye baksanız böyledir. Ama ele geçirilen “siyasi egemenlik”in nerde tecessüm ettiğine bakmak şarttır. Komün’de veya Sovyet’de. Yani sivil toplumda. Bu fark önemsiz bir fark mı? Aynı “yer”de hem hegemonya, hem egemenlik! Bu bir zaaf ise zaaftır. Ama gözü klasik devlette bir zaaftır. Kendini devlet olarak örgütlemekse sorun, orda gerçektir.

Peki ya diğer devrimler? Öncülük eden siyasetin toplumdaki hegemonik gücü örneğin tüm Doğu Avrupa devrimlerinde yüzde 15-20 mertebesinde bir siyasal çoğunluğa denk gelirken bu ülkelerde “proletarya diktatörlükleri” kurulmuştur. Bu nedenle bu ülkelerde kurulan devrimci iktidarları “dış olgu” olarak tanımlayan teoriler geliştirilmiştir. Küba ve çöküntünün eşiğinde yakalanmış Nikaragua devrimleri de sivil toplumdaki ideolojik (sosyalist) hegemonyaya değil, siyasal iktidarı ele geçirip egemen olmaya dönük mücadele stratejilerinin ürünüdürler. Bu türden devrimlerin sosyalist demokrasiyi geliştiremedikleri için sosyalizmi de geliştirememiş oldukları, sosyalist demokrasiyi de, sivil toplumda hegemonya sorununu devrimden önce çözmemiş oldukları için kuramadıkları söylenmektedir. Sovyet yanlısı Türkiye solu da bu ikinci evrenin (3. Enternasyonalin) bir parçasıdır. Bu nedenle burada Sadun Aren hocamızın –gelecekle ilgili (bugünkü) görüşlerine temel teşkil etmesi için söylenmişse değeri azalan– Türkiye’deki Sovyetçi siyasi akımlar için yaptığı doğru bir tesbiti anmak gerekir. Biz diyordu Aren, iktidar stratejimizi SSCB’nin varlığına ve gücüne dayandırıyorduk. Bu gücün, –uluslararası şartlar elverdiğince devreye girecek– koruyucu etkisi altında iktidar olduğumuzda, gene bu gücün yardımıyla ve hızla sosyalist üretim ilişkilerine geçecektik. Bu stratejide, iktidar olmadan önce değil, iktidar olduktan sonra sivil toplumda hegemonyanın tesis edilmesi esastı.

Öyle miydi? Eh, biraz. Bunlar sosyalistlerin sivil toplumda hegemonya meselesiyle ilgili kendilerine, bunca tecrübeden sonra sormaları gereken elzem sorular gibi görünmektedir. Sivil toplumda tesis edilecek ideolojik (sınıfsal) hegemonyayı siyasi toplumda elde edilecek egemenliğin kaynağı olarak gören ve bu stratejiyi öneren Marksist yaklaşımları ciddiye almayanlar ciddi olamazlar. Bu, onlarla aynı sonuçlara varmak için, “reel sosyalizmin eksiği”ni telafi etmek için değil, sınıf mücadelesinin diyalektiğini ve sınıflı bir toplum olan sosyalist toplum diyalektiğini anlamış olmak bakımından zorunludur.

Ama bu kadar ve bunun için; sivil toplumda hegemon olmak için siyaset yapıyorum demek için değil. Bu sınıf mücadelesi pratiğinde hiçbir dayanağı bulunmayan, “siyaset” bile olmayan bir şeydir. Şöyle bir şeydir: Sınıf hareketi devrimden önce, yani egemen sınıf durumuna gelmeden önce sivil toplumda hegemonyayı ele geçirecek, siyasi toplumda egemen sınıf olmasına engel her tür ilişkinin hukuki ifadesini burjuva demokratik bir çerçevede ortadan kaldıracak. Olmaz. “İmkânsızı iste” denmişse de olmaz. Burjuvazinin feodaliteye karşı hegemonya kavgasında feodaliteyle paylaştığı ortak zemin vardı: Mülkiyet. Kapitalizm birkaç yüzyıldan beri o zeminde gelişip durmaktaydı. Kapitalizm altında sosyalizm mi gelişecek? Ne kadar? Nasıl? Mülkün gerçek sahibine iadesi olarak “mülksüzleştirme” yok. Mülk meselesini tartışmaya açmadığı için emekçilerin günübirlik ekmek mücadelesini de temelde dışlıyor. Sosyalist mücadeleyi, “herkes hakkını alsın, herkes hakkına razı olsun”a indirgiyor. Bunda bir sosyalist hegemonya tesis etme hedefi de yok. İdeolojik hegemonya denilen şey “sosyalist” anlamda ancak ve sadece “fiilî” bir durumun, mülkün gerçek sahibine devri olan durumun sonucu olabilir. Özelleştirmeye bugün karşı çıkılmasının hayati önemi de zaten burdadır. Emekçi sınıfın mülkiyetin sahipliği konusundaki hassasiyetini belli etmesi, diri tutması, bu temel mesele üzerinde bir tarihsel hesaplaşmaya girildiğinin veya girileceğinin bilincini vermesi nedeniyle önemlidir. Sermaye sınıfı ile, bugünden yarın bağlantılı bir mücadele değilse sosyalist mücadele mi olurmuş? Sivil toplumda hegemon sınıfı değiştirmek, sivil toplumdaki sınıflar dengesini değiştirmek demektir. Bunun gereğini yapıp sonuçlarını görmeden siyasal toplumun “fiilî” fethine girişmek, sadece “ora”da kaybetmek mutlak olduğu için değil, “orada” kazanılsa bile sonrasında (sosyalizmi kurmakta) kaybetmenin kader olması nedeniyle yanlıştır. Ama siyasi iktidar (siyasi toplumda egemenlik) –talebi, hesabı, hedefi, programı– sivil toplumda hegemonya tesisi için mücadelenin “içinde” olan bir mücadeledir. Bu nedenle hep “güncel”dir. İçinde güncel siyasi iktidar talebi yoksa hegemonya mücadelesi de güncel değildir, yani yoktur, sadece laftadır. (Sürecek.)

Yazının ikinci bölümü için bkz. Devlet-Toplum-Demokrasi (II)