“Din saikiyle de olsa Ortadoğu’da anti-emperyalist mücadelenin ‘halklaşması’, Arap milliyetçiliğine dayanıp darlaşmasından daha iyidir, sınıf mücadelesi kimi zaman ve kimi yerde böyle ‘yadırganacak’ kanallardan da akabilir. Tarihte görülmüştür,” dediğim için (Kızılcık, sayı 17-18.) çapraz ateş altında kaldım. (Kızılcık, sayı 19.) Kenan Somer Marksistlerin anti-emperyalist mücadelelerden hâlâ sosyalizm adına bir şeyler ummalarına kızdı ve “Siz hâlâ babalarınızın emperyalizmiyle mi savaşıyorsunuz” diye sordu. Güray Öz, dinsel anti-emperyalizmin ulusalcı anti-emperyalizmden daha makbul görülmesine öfkelendi, Türkiye solunda gelişen Kemalizm düşmanlığına dikkat çekerek liberalizmin ve dinsel gericiliğin saldırısına karşı solun Kemalistlerle ortak mücadelesini önerdi.
Kenan Somer ve Güray Öz, sanırım görüşlerini, Kızılcık sayfalarına hapsolup kalsın diye değil, tartışılsın, gelişsin ve solun zaten kendi içinde kör topal ilerletmeye çalıştığı tartışmaya bir katkısı olsun diye yazdılar. Bu saygı değer amaca yardımcı olalım.
Marksizmle ilişkisini çoğu zaman teoriye katkı olmasa bile güç ve itibar kazandırma düzeyinde sürdürebilmiş az sayıda Marksistten biri olduğundan hiç kuşku duymadığım Kenan Somer, sadece bana ve bize değil, dünya Marksist solunun da büyük çoğunluğuna, “Yanlış yaşadık,” diyor. Bu, yanlış düşündüğümüzü de içerir.
Kritik bir sorudur ve Ekim Devrimi’nin –ve eserinin– şimdi yaşamakta olduğumuz âkıbetiyle de yakından ilgilidir. Marksist hareketler kendilerine ve işçi sınıfına ait olmayan her “haklı dâva”ya sahip çıkmanın bedelini çok ağır ödemişlerdir. Nedir bu “sınıf dâvası” dışında olan ama Marksistlerin de yakasını kurtaramadıkları dâvalar?
Bunlardan biri, Yirminci Yüzyıl boyunca süren “anti-emperyalizm dâvası”dır. Marksistlerin, dinseli de, milliyetçisi de, demokratik devrimci niteliklisi de olabilen bu “dâva”yı “sınıf dâvası” mertebesinde görmeleri, yalnız kalmış ilk sosyalist işçi devletinin yaşatılması içindir. Yaşatılan sosyalist işçi devletinin korunması dâvası, daha sonra bu devletin kapitalizme karşı giriştiği rekabeti kazanması dâvasına dönüşmüş, dâva bu niteliğe bürününce güdülen devlet siyasetleri de dâhil, akla gelebilen her şey Marksizmin içine girmiştir. Kenan Somer doğruyu söylüyor, Marksizm neredeyse Marksizm olmaktan çıkarak, “milliyetçi”, “devrimci”, “anti-emperyalist”, “ulusal,” vb., her biri ancak kendi sınırları içinde anlamlı, birbirinden çok farklı düşünce ve ideolojilerin yavan bir ortak etiketi olmuş, işçi sınıfının kendisinin veya sınıf bilincinin gelişmediği “dünya kırı” ülkelerde tanınamaz ve tanımlanamaz bir aşureye dönüşmüştür. “Vietnam olayı” dünyası da budur. İyi ama, tüm dünya Marksist solu tarafından önce “korunan”, sonra 70 yıl boyunca kapitalizme karşı rekabeti canla başla desteklenen, hattâ sportif karşılaşmaları kazanması bile Marksizmin burjuva dünya görüşü karşısında kazanması gibi algılanıp yaşanan bu ilk sosyalist işçi devleti bugün yok. Üstelik bugün bu dâva, eskisinden de daha “kaba” bir içerikle, sosyalizme dönük herhangi bir umut ışığı yakmadan değişik bir karaktere bürünerek dünya çapında yeniden yükselme eğilimi içine girmiştir. Biri bu.
Diğeri de, “bağımsız pazara bağımsız devlet” gerekçesi üzerinden gelişen “ulus dâvası”dır. Bu da Marksistlerin varlık nedeni olan “sınıf dâvası” dışında bir dâvadır. Marksizm açısından vebali hep ağır olmuş bir dâvadır. Bugün bu dâvanın da niteliği değişmiş, Yeni Dünya Düzeni denilen emperyalist yeniden üleşim dayatmasına karşı dünya kırının sermaye ihracı döneminden kalan birikiminin siyasal direnci olarak sürmektedir, bu da diğeri.
Bunlar Marksistler için “sınıf dâvası” olmadıkları gibi, onun gelişmesine ayak bağı olmuş, çoğu zaman dönüp önce Marksistleri vurmuş “dâva”lardır. Kenan Somer, Marksizmin siyasal eylem tarihini olumsuz etkileyen bu hareketlerden uzak durulmasını önermektedir. Uyarısı yerindedir. Tedbir olarak da Marksistlere, “İmparatorluk” dediği yeni emperyalizme entegre olmayı, sosyalizm için mücadeleyi kapitalizmin içine taşımayı önermektedir.
Kenan Somer gibi bakıp düşünmemizin, belki bazıları “takıntı” sayılabilecek engelleri var. Bu eleştiriyi fırsat bilerek, hangi noktalardan tarihe, reel sosyalizm pratiğine, Lenin’e ve öncesine geri çekildiğimiz anlaşılsın ve eleştirilsin ki, hem kendimizi, hem de başkalarını yanıltmayalım.
Kenan Somer, eleştirisinde, Marksistlerin dinsel anti-emperyalizmden medet ummasına örnek olarak Doğu Halkları Komünist Örgütleri’nin 2. Rusya Kongresi’ni örnek veriyor (bu Kongre, Batı’dan beklediği proleter devrim gelmeyince, Bolşeviklerin ve 3. Enternasyonal’in umutlarını Doğu’nun anti-emperyalist milliyetçiliğine ve dinsel anti-emperyalizme çevirdikleri bir kırılma noktası olarak hatırlardadır.) ve on yıldır savunduğu, bizim de yakından ilgiyle izlediğimiz şu tezini tekrarlıyor: “Bunlar küreselleşmenin emperyalist aşamasının, artık yürürlükten kalkmış görüşleridir. Ekim Devrimi’nin uğradığı bu talihsizlik bizim gibi ülkelerin Marksistlerini de belirledi, ömrümüzü ulusal solculuğun evreni içinde tükettik… Ama artık küreselleşmenin ‘imparatorluk’ aşamasındayız… Aklımızı başımıza devşirelim…”
Küreselleşmenin “imparatorluk aşaması”na gelmeden önce not düşmemiz gereken nokta, Marksizmin başını belaya saran milliyetçi veya dinsel anti-emperyalist “dâva”ların, aynı zamanda kapitalizmin de başına bela olan dâvalar olduklarıdır. Örnek verilen zamana bakalım. Doğu’nun durumu, Bolşeviklerden çok önce Batı’nın Marksistlerini ilgilendirmiş ve umutlandırmıştı. Kautsky gözü keskin adamdı, görmüştü: sömürgeler Batı’lı sömürgeci ülkenin “dostu” olabiliyordu da, sermaye ihraç edip kapitalistleştirdiği ülkeler aynı Batı’lı emperyalizmin “dost”u olamıyordu. Doğu ülkelerinde Avrupa tininin varlığı bunları Avrupa’yla dost kılmıyordu. Birazcık olsun kapitalistleşmeleri onları emperyalizmin düşmanları, rakipleri durumunda getiriyordu. “Doğu halkları Avrupalılarca o kadar sık yenilgiye uğratılmışlardı ki, direnmenin umutsuz olduğu düşüncesindeydiler, ama bu buzu ilk kez Japonlar kırınca, bunun bütün Doğu üzerinde dolaysız etkisi oldu. Hem bütün Uzakdoğu, hem de bütün Muhammet Dünyası yabancı egemenliğine direnmek üzere bağımsız politikalarla ayaklandılar...”
Neyse o.
İster Marksist ol, ister olma, bu bir “hadise”!
Bu dünya çapındaki anti-emperyalist isyan Marksistler nezdinde bugün olduğu gibi o gün de sosyalizme kapıyı açan bir şey değildi. Olamazdı, çünkü Marksist açıdan bakıp da anti-emperyalizmin sınırları konusunda yanılmak, yanılmak istense bile olanaksızdır. Kautsky Doğu’daki “bu ayaklanmanın amacı, aynı düşmana karşı mücadele ettikleri Avrupa proletaryasının amacıyla aynı değildir. Onlar proletaryayı sermayeye karşı zafere ulaştırmak için değil, yabancı kapitalizmin yerine yerli ulusal sermayeyi koymak için ayağa kalkmışlardır,” derken yanılmıyordu.
Neyse o.
Bakacaksın ama, bu özelliği fark etmeyeceksin, olmaz. Doğu halklarının bu mücadelesinin sosyalizm için mücadeleye katkısı nedir? Kautsky titiz ve Marksizm adına bencil adam. Şunu görmüş Doğu’da: “Avrupa kapitalizmini, en azından onun siyasi gücünü ve hükümetlerini zayıflattığı gerçeği”ni. Bu kadar mı? Hayır, daha fazlasını da görmüş, ya da hiç değilse ummuş: Çünkü Doğu’nun, “ayaklanmalar, devlet darbeleri (coups d’etat, vb.) çıkaran” topyekûn isyanı dünyayı bir “politik kargaşa”ya sürüklüyor, bu da Batı’nın Marksistlerince “devrimci bir döneme” girilmekte olduğunun işareti olarak algılanıyordu.
Beklenen oldu mu? Oldu, hem de nasıl! Büyük bir işçi devrimi gerçekleşti. Kenan Somer ömrümüz bize ait olmayan dâvalar peşinde tükendi diye bize ve kendine haksızlık etmesin. Dolu bir ömürdür avuçlarındaki.
Bugün Lenin’in işçi devleti yok, evet. Yok ama Doğu’nun Müslüman halkları (“İslam” değil!) yine Batı’lı emperyalizmin başına bela. Ne bela olduğu yalnız Irak’ta değil, New York’ta bile görüldü. Üstelik bu defa, kendileri halk düşmanı, Batı’ya rakip Doğu’lu kapitalist devletler değil, hakkı yenen, ezilen halklar sızmaya başlıyor tarihin sahnesine; emperyalizmin, kendine rakip devletlere değil, doğrudan halklara savaş açtığı yeni bir dönem yaşanmaya başlıyor.
Neyse o.
Küreselleşmenin o günkü niteliği “emperyalizm”i kaldırıp yerine bugünkü “imparator”u koyalım ve ona entegre olalım, bakalım ne göreceğiz.
İMPARATOR
Kenan Somer küreselleşmenin bundan önceki “emperyalizm” aşamasının yerini küreselleşmenin “imparatorluk” aşaması aldı, alıyor demektedir. Bunu kapitalizmin nitelik değiştirmesi, emperyalizm aşamasından imparatorluk aşamasına geçmesi olarak düşünmektedir. Somer’in söylediklerinden, “nitelik değişimi” dediği şeyin içeriğini de anlıyoruz: Kapitalizm “bilgi toplumu”na doğru deviniyor. Bu yeni ve özel bir toplumdur. Sanayi proletaryası yerini ve tarihsel misyonunu yeni bir emekçi türüne terk ederek tarih sahnesinden çekilmektedir. Bunlara “bilgi emekçileri” veya “toplumsal emekçi” (cyborg) denmektedir. İmparatorluk aşamasının “proletarya”sı bunlardır. Kim oldukları soruluyorsa, bunlar araştırmacılar, tasarım mühendisleri, yazılımcılar, analizciler, pazarlama uzmanları, film yapımcıları, artistleri, editörler, avukatlar, yatırım bankacıları, vb. gibi, bilgi toplumunun öne çıkardığı meslekleri icra edenlerdir.
“Bilgi toplumu” her ne demekse, kavrama referans olabilecek ülkelere bakıyoruz, bu sayılanlar gerçekten de var. Peki ayırdedici özellikleri ne bunların?
Bu noktaya Kenan Somer’in de, anlaşılan Marksizmin süzgecinden iyice geçirdikten sonra benimsediği “İmparatorluk” fikrinin ilk sahiplerinin söylediklerinden bakarsak şu görülüyor: Bilgi toplumunun bu yeni emekçileri, yani “bilgi emekçileri” veya “toplumsal emekçiler” –Marx’ın sanayi proletaryası için söylediğinden misal– kapitalizmdedirler ama kapitalizmden değildirler. Maddi emek ile maddi olmayan emek arasındaki sınırda, hem o tarafta, hem bu taraftadırlar. Kapitalizmi aşma misyonu sanayi proletaryasından “bilgi emekçileri”ne geçmiştir. Bunlara “yakından” bakarsak şunları da göreceğiz:
— Sermaye “toplumsal emekçi”yi satın alıp silemiyor.
— “Toplumsal emekçi”yi kapitalist gelişimin terimleriyle kavrayıp açıklamak artık mümkün olamıyor.
— Bu yeni “toplumsal emekçi”ler, sadece kendilerine mahsus yeni bir öznellik üretiyorlar.
— Sermaye “toplumsal emekçi”leri klasik emek ilişkilerine, bu klasik emek ilişkilerini tanımlayan ücretler sistemine dâhil edemiyor.
— “Toplumsal emekçi”ler kapitalist çalışma disiplini dışında duruyorlar.
— Kendilerini sermayenin geleneksel kontrol tekniklerinden özgürleştirmiş durumdadırlar.
— Konumlandıkları yer sermayenin örgütlü ve organize kapasitesinin dışında bir yerdir.
— Sermayenin çekim gücü alanından yeni bir bölgeye kaçmışlardır.
— Emeğin öznelliği ve iş birliği dışındadırlar.
— Kendilerine, sermayenin çevirdiği dolapların dışında bir temas noktası bulmuşlardır.
— Kendi kendini değerlendirmenin kökten özerk yöntemleriyle hareket edebilmektedirler.
— Bilgi emekçileri –toplumsal emekçiler– kendi varoluşlarını gerçekleştirirken yeni bir potansiyel gelişim için belli bir temel hazırlıyorlar.
— Belli bir temel hazırlamakla kalmıyor, yeni bir kurucu temeli de temsil ediyorlar.
“Bilgi emekçisi” veya “toplumsal emekçi” gelecekteki komünist devrimin öncüsü olacak.
Küreselleşmenin “imparatorluk” aşamasına denk gelen ve komünizmin kuruluşuna öncülük edecek olan bu yeni emekçi modeline, eğer gerçekten böyle olacaksa, Marksistlerin ilgi duymaması mümkün müdür? Negri’nin ileri sürdüğü, “fantezi” denebilecek kadar büyük bir iddiadır bu ve Kenan Somer ilgi duymuşsa, bize de önüne-arkasına bakmak düşer. Zira biz şimdiye kadar, “bilgi emekçisi” veya “toplumsal emekçi” denilen bu emekçileri özel bir tanım içine almadan ve onlara ayrı bir tarihî misyon yüklemeden, sadece genel emekçiler ordusunun bir parçası olarak değerlendiriyor, bundan da “işçi sınıfının entelektüel potansiyeli yükseliyor” diye sevinç duyuyorduk. Gerçekten, Marx da işçi sınıfının entelektüel kapasitesinin gelişmesine büyük umut bağlamıştı. Bunlar, işçi-emekçi sınıfın bir parçası olmaksızın, komünist devrimin yeni öncüleri olacaklarsa, hakikaten onları gözümüz gibi korumak zorundayız! Bu zaten Marksist geleneğimizde de vardır; “verimlilik” ölçüsü yüksek işlerde çalışan proleterler, bilinçli proleterler bize hep ötekilerden daha yakın olmamış mıdır?
Devrimlerin “Devrimci özne” tahmincilerini çoğunlukla şaşırttığı bir yana, bu “yeni emekçiler”e, onları işçi-emekçi sınıfın dışında görerek komünist devrim öncülüğü yakıştırmak, Marx’ın “sulandırılmış sosyalizm” dediğinden daha öte, “dâva”nın tarihin gündeminden düştüğü iddiasına götürmektedir. Niçin?
Besbelli ki bu “yeni emekçileri” kapitalizme karşı görünür bir “kopuş mücadelesi” vermeden, bilgi ve iletişim teknolojilerindeki gelişmelerin doğal bir sonucu olarak “sermayenin çekim gücü alanından yeni bir bölgeye kaçmışlar”dır. Varsayılan bu yeni yerde bu adamların emeği ve yaşamı “fiilen bir tür komünizme uygun temel toplum ve üretim ilişkileri geliştirmekte”dir. Kendi kendini değerlendirme olgusuyla tanımlanan ilişkilerdir bunlar. Yani bu adamlar emek gücünü ve işinin değerini kapitalist için geçerli değişim değeri temelinde saptamıyorlar, aksine kendi emek güçlerini, kendi özerk gelişimlerini saptama kapasitesi açısından değerlendiriyorlar. O halde, kapitalist toplumdan olmayan bu konumlarıyla bilgi emekçileri gerçek komünist bir devrimi çağırıyorlar. Komünist devrime öncülük edecekler.
Burada bir aşamadan başka bir aşamaya geçmiş kapitalizmden çok, kendi kendinin özünü değiştirmiş yeni bir kapitalizm olgusu ile karşı karşıyayız. Bize öyle diyorlar. Ayrıca doğal olarak, Marx’ın, kapitalizmin mezarını hangi sınıfın, hangi özelliğinden ötürü kazmakta olduğunu saptarken kullandığı kriterlerin tam tersini kullanan bir Marksist tez ile yüz yüze bulunuyoruz. Bu tezde kapitalizmin mezarı kazılmıyor, sadece gelişimi doğal evrimine bırakılarak “toplumsal emekçi”nin yarattığı kapitalizmden özgür alanın kapitalizme baskın geleceği momentin beklenmesi öneriliyor. Bu durumda komünist devrim için yeni bir zemin ve yeni bir özne aramaya da gerek yoktur. Kapitalizm, eğer bu yeni emekçiler için söylenenler doğru ise, kendi kendini yok etmekte, “sistem ileri teknoloji ucunda son bulmaktadır”.
Marx “sınıf misyonu”nu sanayi proletaryasının emek-sermaye ilişkilerindeki konumundan çıkarıyordu. Bu konum “değişmez” değildi. Bu nedenle proletaryanın objektif yaşam koşullarını ve bu koşulların reddi olarak sermayeye karşı verdiği mücadeleyi de kriterleri arasına alıyordu. Londra’da sanayi proletaryasının, zenginleştikçe sermayeye karşı mücadeleden vazgeçip kentin Batısı ile bütünleştiğini görmekten doğan can sıkıntısından, Londra’nın “Doğu Ucu”ndaki yoksul-perişan işçilerin hareketlenmesiyle ancak kurtulduğunu biliyoruz. “İmparatorluk aşaması”nın komünist devrime öncülük edecek olan “bilgi emekçileri” gerçi can sıkmıyorlar ama, bunların sermaye düzenine karşı verdikleri bir mücadele, “henüz” olmadığı gibi, yarın vereceklerine dair somut bir belirtiye de rastlanmadı. Bunda bir şey yok, tezin zayıf yanı bu değil. Tezin asıl şaşkınlık yaratan yanı, sermayenin, piyasayı da, sivil toplumu da, yüz yıllık düşmanı sanayi proletaryasını da, hattâ Patagonya’daki toprak mülkiyeti düzenini de kendi yararına yönetmeyi başardığı, başaramadığı yerde dünyayı ateşe atmaktan çekinmediği halde, yanı başındaki, hattâ avlusundaki bu yeni emekçilere dokunamaz durumda olmasıdır. Bu atâletin kaynağında ne var?
Bu “yeni emekçileri” klasik emekçi sınıfa dâhil edip düşünürsek gerçekten artan bir rolleri olacak demektir. Nitekim, böyle de olmaktadır. Dikkatimiz buraya çekilse yeridir. Hattâ yeterince çekilmemektedir. Ama şu gerçeğin de gözden kaçırılmaması gerekir: Kategorik olarak bu “yeni emek” bu aşamada, “kendi kendini değerlendirme” özerkliğine söylendiği gibi sahip olsa bile –ki hiç değil; en ileri kapitalist toplumlara bakın, görürsünüz– sermayenin “imajının” bir parçası olarak görünmektedir. Burada “imaj” algılamayla ilgili bir sorun değil. Ücretler sisteminin dışında mütalaa edilse bile, şirket bilançolarıyla alakalı bir sorun. Çünkü şirketler, “kiraladıkları” bu “yeni emekçiler”in kendileri için ifade ettiği “mana”yı “Entelektüel Sermaye” ünvanıyla Borsa değerlerine eklemekte, buradan, hattâ esas faaliyetlerinden elde ettikleri kârdan bazan üç-beş kat fazlasını elde edebilmektedirler. Bu durum arızî, becerebilen şirketin becerdiği bir şey olmaktan da çıkmıştır üstelik. “Yeni emekçi”ye yatırım âdeta “sabit yatırım” gibi istikrarlı bir sermaye tercihi haline gelmiştir.
“Bilgi emekçileri” veya “toplumsal emekçi” maddi emek ile maddi olmayan emek arasında, yeni ve çok özel bir yerde duruyor denmesinin de problemli bir yönü var. Bu problemli nokta Marksistlerin özel önem verdikleri “ideoloji” alanını zehirlemektedir. Kenan Somer bizden daha iyi bilir, Marksizmin kapitalizm hakkında söyledikleri, ancak ve sadece kapitalizmin dünya çapındaki gerçekliği ile doğrulanıyorsa doğrudur. Aksi halde, yani şu veya bu kapitalist şirket-ulus vb. “birimler”de, şu veya bu zamanda ve nedenle gerçekleşen ilişkiler ve sonuçlar bazan Marksizmin söylediklerine şaşırtıcı biçimde aykırı olabilir ve bu durum Marksistleri –bilim olarak da Marksizmi– şaşırtmaz. Bir gözümüz örneğin Hollanda’daki sermaye birikimine takıldığında, öteki gözümüzün Afrika’da dolaşması bundandır. Sermaye’nin kullandığı “maddi olmayan emek” miktarı arttıkça ve “arttığı oranda”, ya aynı yerde, ya da aynı ilişkiler sistemi içinde, fakat bir başka yerde “köle emek” yoğunlaşmaktadır. Bizim “bilgi emekçimiz” veya “toplumsal emekçimiz”, yani “maddi olmayan emek” sahibi emekçimiz “kendi kendini değerlendirme” imkânına, “iş”in öbür ucundaki “maddi emek” sahibi emekçinin “köle”liği pekiştiği için ulaşmaktadır... ne kadar ulaşıyorsa. O halde sermayenin çıkarı açısından maddi emek ile maddi olmayan emek arasında bir fark yoktur.
Görülüyor ki, tartışmalı bir konu. En azından özgün dilini ve deneysel temelini henüz oluşturamamış bir konu. Deneysel temeli yoksa olgulara bakılacak. “Yeni toplum”un “yeni emekçileri”ni kendi başlarına “devrimci özne” sayma cömertliğinden önce bakmamız gereken zengin bir sınıf mücadeleleri birikimi var elimizde.
***
Güray Öz’ün eleştirisi ve itirazı şu görüşüme yönelikti:
Ben, Kautsky’nin emperyalist kapitalizmi ya da en azından hükümetlerini zayıflattığını tespit ettiği dinsel anti-emperyalizmin milliyetçi antiemperyalizmden daha geniş imkânlar yaratabileceğini ileri sürdüm. Lenin’in Rus Devrimi için hayat alanı olarak değerlendirdiği dinsel anti-emperyalizmin bugünkü “Muhammed dünyası”ndaki muhtemel başkaldırısının hem halk yığınlarını kapitalizme karşı mücadelede bilinçlendirme potansiyeli taşıdığını, hem de anti-kapitalist mücadele için ilave imkânlar yaratma kapasitesine sahip olduğunu söyledim. O kapasitenin bu bağlamda kendi başına bir “çıkış yolu” ifade etmediğini, sınıf siyaseti ve sosyalizm hedefi açısından değerlendirilmesinin sosyalistlerin sorunu olduğunu ekledim.
Öz’ün itirazı şu oldu: Dine ideolojik öncülük bahşedilmektedir, yanlıştır. Dinî gruplarla ittifak yapmak sol ve Marksist hareketler için her zaman felaket olmuştur, gene öyle olacaktır. Din anti-emperyalist bir hareketin taşıyıcısı olamaz, Çebi’ninki yakıştırmadır. Müslüman toplumlarda din bireylerin özel hayatında özel alan olmaktan çıkıp politik örgütlenme alanı haline gelmemiştir; aksine, tarihsel evrime uygun olarak daha çok, bireyin özel alanına hapsolmuştur. Din adına ölümü göze alanlar, ölümü din adına göze almaktadırlar, dünyevi amaçlar için değil. Dine, milliyetçiliğin önünde bir anti-emperyalist işlev yüklememek, milliyetçi anti-emperyalizmi desteklemek gerekir. Ulusçuluğun sola açık olan ucunu sol taraftan kapatmamak uygun olur. Solda, tıpkı yeni liberallerdekine benzer bir Kemalizm düşmanlığı yükseliyor, Marksistler bu oyuna gelmemelidirler. Kemalistler de tıpkı sol, Marksist akımlar gibi, ağır bir saldırı altındadırlar ve mağdurdurlar. Kemalistler sola açıktırlar. Şeriatçılardan (gericilerden) ve liberallerden gelen saldırıya karşı solcular, Kemalistlerle (ilericilerle) dayanışma içinde olmalıdırlar. Hüseyin Hasançebi’ye bunları anlatmak zordur, çünkü o çağdaşlık/çağdışılık gibi kavramları sosyalistlikle ilgili kriterlerden saymamaktadır... (Kızılcık, sayı 19.)
Bence, bu söyledikleri Türkiye’deki güncel siyasetin temel konularından biriyle ilgili olduğu için Güray Öz’e teşekkür etmemiz gerekir. Kemalizm’in Türkiye solunu hadım eden etkilerine geçmeden önce, dinsel anti-emperyalizm konusuna bir açıklık kazandıralım.
Irak’ta, yahut başka yerde, diyelim 11 Eylül günü DTÖ’nün ikiz binalarının tepesinde, ölümü göze alanlar, din adına mı göze almışlardı? Şüphesiz, hayır. En azından, benim görüşüm o yönde. Şiiler ayaklanıyorlar, sebep dinsel fanatizm midir? Eğer öyle olsaydı, her zaman, her saat ayaklanma halinde olmaları gerekmez miydi? Yıllardır yerli yerinde sesini çıkarmadan oturan Şii insanı niçin bugün ayaklanıyor? Amerikalılar, tanrısını elinden almaya gelmediler ki... Elinden alınan yurdudur ve emekçi halk yığınları için “yurt” katiyen ve hiçbir zaman, milliyetçi ideolojinin yaslandığı türden bir soyutlama almamıştır. “Yurt” onlar için buğdaydır, süttür, ettir, vb. Bu dünyevi nedenlere, yani yaşamakla ilgili sebeplere dayalı direnişin birey bazında bazen gerçek nedeninden kopuk simgelere dayandığı olur, hem de çok olur. Biz ateist Marksistlerde de olur ve olmuştur. İdeoloji veya inanç sistemlerinden beslenen kimi soyutlama biçimleri bireyi bazen “nihilist” bir noktaya da itebilir. Biz şimdi bu son noktaya mı bakacağız, yoksa bireyin nerden ve hangi nedenlerle bu noktaya geldiğine mi? Yani düz mü bakmalıyız, ters mi?
Dinin, gerek bir inanç sistemi, gerekse somut dünyevi bir kurum olarak anti-emperyalist mücadeleyi üstlenme kapasitesi taşımadığı Öz’ün bir diğer itirazıdır. Yerinde bir itirazdır. Ancak dinde bu kapasiteyi görüp görmemekle, dinin mücadeleye sevk ettiği somut insanda, bu mücadele deneyiminden çıkması mümkün kapasiteyi görmek arasındaki farkı da Güray Öz’ün gözetmesi gerekir. Diyelim dinsel anti-emperyalizm Yüzyılın başlarında dünyayı sarsmıştır ama bugün bu artık imkânsızdır. Oysa aynı şey, yani taşıyacak sınıfından yoksun olmak, milliyetçi anti-emperyalizm için daha çok geçerlidir. Türkiye somut örnektir. Ulusalcılık veya milliyetçilik, süregiden krizlerde emekçileşme tehlikesiyle yüzleşen küçük esnaf ve zanaatkârın korkusundan ibarettir. Sesinin gür çıkması, bu kesimlerin Türkiye’de, kaba hesap, sanayi proletaryasından bile sayıca daha fazla olmasındandır.
Sonuç olarak, dinle ve dinci akımlarla iş birliği yapmak ve dinin kendisine ideolojik öncülük yakıştırmak değildir söz konusu olan. Bu nokta Kızılcık’ta defalarca, belki lüzumundan fazla vurgulandı. Dinin ilişki kurduğu ve harekete geçirdiği kitlelerin eylemi nedir, ne alır ne götürür, buna dikkat çekilmektedir. Solun, sosyalistlerin Kemalizm ile ilişkileri ise ayrı bir tarihsel konudur.
Ulusalcılığın Marksist sol da dâhil solun değişik kesimleri üzerindeki etkilerini, sınıf solunu nasıl “ulusal sol”a dönüştürdüğünü, Kenan Somer’in şikâyet ettiği üzre Marksist sol olduğumuz halde solculuğu niçin Marksizme uygun yapamadığımızı, burada işleyen mekanizmaları ve angajmanları Güray Öz bizden daha iyi bilecektir. Marksistlerin, dinsel anti-emperyalizm ile geçmişte kurdukları yanlış ilişkilerinden ve yaşanmış trajedilerden (İran-TUDEH) çıkardığı dersleri bize hatırlatmakla Öz doğru yapmaktadır da, Türk Marksist-sosyalist-devrimci solunun Kemalizm’le, ulusal solla, milliyetçi anti-emperyalizm ile ilişkilerinde yaşadığı trajedileri hatırlatması için eleştirisi yarım kalmaktadır. Sonra bu, liberallerin ve gerici-şeriatçıların saldırısından mağdur, “milliyetçiliğin dar sınırlarına hapsolmamış” Kemalistler kimlerdir acaba? Kemalizm bunların taşıdıklarını sandıkları şey midir? İttifaktan, dayanışmadan söz edildiğine göre, eti budu olan Kemalizm’den söz edilmektedir. Böyle bir Kemalizm vardır, “ulusal solculuk”un öncülüğünü bu Kemalizm kotarmaktadır. Perinçek, bu Kemalizm’in, potansiyelini değil, gerçek adresini sık sık işaret etmektedir. Devletin gölgeli alanlarından çıkıp gelen bildiğimiz figürler bu “milliyetçi-ulusal sol” alana doluşmaktadırlar. Sol bu Kemalizm ile dayanışma içinde olsun çağrısına da zaten solun önemli bir kesimi kulak vermektedir. Bizim bu bâdireden kurtarmaya çalıştığımız –çok yerinde bir laf değil, biliyorum– zaten her yerde ve Türkiye’de iyice marjinalleşmiş olan “Marksist namusumuz”dan daha fazlası değildir.
Değildir de, yine de hafife alınmamalı. Çalışan sınıfların ve halkların kaderinin, her yerde, o namusun ele güne bırakılmamasına bağlı olduğunun alâmetleri, bana sorarsanız, yine nicedir görülüyor.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma