Türkiye’de yıllardır çözülemeyen Kürt meselesi ve silahlı çatışma konusunda yeniden bir süreçten söz ediliyor. Adı da konulmuş: “Terörsüz Türkiye.” İlk bakışta itiraz edilecek bir tarafı yok. Elbette hiç kimse terörün, şiddetin, ölümün ve savaşın sürmesini istemez. Sorun, sürecin adında değil; nasıl yürütüldüğünde, toplumdan neyin gizlendiğinde ve toplumun bu sürecin neresinde tutulduğundadır.

Çünkü barış, kapalı kapılar ardında hazırlanıp halkın önüne bir gün sonuç bildirisi olarak konulamaz.

Barış, hele Türkiye gibi onlarca yıldır süren bir çatışmanın, ölümlerin, acıların ve karşılıklı korkuların yaşandığı bir ülkede, yalnızca devlet kurumlarının ve birkaç siyasi aktörün kendi aralarında yapacağı bir pazarlığın sonucu olamaz. Gerçek barışın bir toplumsal zemine, toplumsal meşruiyete ve her şeyden önemlisi toplumsal mutabakata ihtiyacı vardır.

Bugün en büyük sorunlardan biri de budur: Toplum sürecin öznesi olmaktan çok, gelişmeleri uzaktan izleyen bir seyirci durumuna dönüştürülmüştür.

Ne konuşuluyor? Kimler, hangi konularda görüşüyor? Sürecin hedefi yalnızca silahların bırakılması mı? Yoksa Kürt meselesinin demokratik ve siyasal boyutlarını kapsayan daha geniş bir çözüm mü düşünülüyor? Anayasal değişiklikler gündemde mi? Yerel yönetimlerin yetkilerinin artırılması, eşit yurttaşlık, ana dili, siyasi temsil ve demokratik haklar konusunda herhangi bir çalışma var mı?

Bu soruların büyük bölümü açık ve net biçimde cevaplanmadığında, ortaya çıkan boşluğu bilgi değil, söylenti doldurur. Gerçek bilgiye ulaşılamayan ortamlarda ise korku büyür.

Birileri, “Türkiye bölünüyor” diye korkar. Başkaları, “Kürtler yine kandırılıyor” diye endişelenir. Kimileri iktidarın bu süreci kendi iktidarını uzatmak için kullandığını düşünür. Başka bir kesim ise devletin gerçek bir çözüm niyeti olmadığını, yalnızca silahlı gücü tasfiye etmeye yönelik bir güvenlik operasyonu yürüttüğüne inanır.

Ortada yeterli bilgi yoksa, herkes kendi korkusunu gerçeğin yerine koymaya başlar.

İşte siyasetin en tehlikeli alanı burasıdır.

Bilgisizlik, belirsizlik yaratır; belirsizlik ise uygun koşullarda korku üretir. Korku da siyasetin en kolay kullanılan araçlarından biridir.

İktidarlar korkuyu sever. Çünkü korkan toplum daha az soru sorar. Belirsizlik içinde yaşayan insanlar, hak talep etmek yerine güvenlik ister; eleştirmek yerine beklemeyi, tartışmak yerine susmayı tercih edebilir. “Şimdi sırası değil”, “Devlet bilir”, “Sürece zarar vermeyelim” gibi sözler, demokratik tartışmanın yerine geçmeye başlar.

Oysa tam tersine, toplumun geleceğini ilgilendiren bir süreçte en çok soru sorulması gereken zaman, sürecin yürüdüğü zamandır. Barış talep etmek, yapılan her şeyi sorgusuz sualsiz onaylamak değildir. Silahların susmasını istemek, halkın bilme hakkından vazgeçmek değildir. Barışı savunmak ile iktidarın yürüttüğü her politikaya kayıtsız şartsız destek vermek aynı şey hiç değildir.

Hatta barış isteyenlerin en temel görevi, sürecin demokratik, şeffaf ve toplumsal denetime açık olmasını istemektir.

Çünkü barışın en büyük düşmanı yalnızca savaş değildir; güvensizlik de barışın düşmanıdır.

Türkiye’de geçmiş deneyimler bunun acı örnekleriyle doludur. Umutla başlayan süreçlerin, toplum yeterince hazırlanmadığında, demokratik kurumlar devre dışı bırakıldığında ve bütün süreç dar bir siyasi çevrenin kontrolünde tutulduğunda ne kadar kırılgan hale geldiğini gördük. Bir gün “çözüm” denilen şey, ertesi gün “ihanet” olarak sunulabildi. Dün birlikte fotoğraf verenler, ertesi gün birbirini vatan hainliğiyle suçlayabildi.

Bunun temel nedenlerinden biri, barışın toplumun ortak iradesi haline getirilememesiydi.

Oysa gerçek barış için yalnızca tarafların anlaşması yetmez. Türklerin, Kürtlerin ve Türkiye’deki bütün farklı toplumsal kesimlerin, hiç değilse barış içinde birlikte yaşamanın temel ilkeleri üzerinde mutabakata varması gerekir. Herkesin her konuda aynı düşünmesi elbette mümkün değildir. Toplumsal mutabakat, herkesin aynı fikre sahip olması anlamına da gelmez.

Mutabakatın anlamı şudur: Farklılıklarımıza rağmen, birbirimizin varlığını, kimliğini, dilini, kültürünü ve eşit yurttaşlık hakkını tartışma konusu olmaktan çıkarmak.

İşte asıl zor olan bu mutabakat noktasında buluşabilmektir.

Silah bırakma konusunda anlaşmak, teknik bir mesele gibi ele alınmak suretiyle siyasi aktörler tarafından nispeten kolayca çözülebilir. Ama yüzyılların biriktirdiği güvensizliği ortadan kaldırmak, çok daha zor ve uzun bir iştir. Gerçek barış, yalnızca dağdaki silahın susmasıyla kurulmaz. Mecliste, sokakta, okulda, işyerinde, spor müsabakalarında ve günlük hayatta insanların birbirine düşman olarak bakmayı bırakmasıyla kurulabilir.

Eğer Kürt yurttaş hâlâ kendisini bu ülkenin eşit sahibi olarak görmüyorsa; eğer Türk yurttaş, Kürtlerin eşitlik talebini hâlâ bölünme tehdidi olarak algılıyorsa; eğer her hak talebi “terör”, her eleştiri “ihanet” diye damgalanabiliyorsa, ortada gerçek bir barıştan söz etmek zordur.

Bu nedenle “Terörsüz Türkiye” hedefi, eğer yalnızca silahsız bir Türkiye anlamına geliyorsa, eksiktir.

Türkiye’nin ihtiyacı sadece silahların olmadığı bir ülke değildir. Türkiye’nin ihtiyacı korkuların siyasetin malzemesi olmaktan çıktığı, eşit yurttaşlığın pazarlık konusu yapılmadığı, kimliklerin tehdit olarak görülmediği ve insanların birbirinin geleceğinden korkmadığı bir ülkedir.

Bunun için de toplumsal mutabakat şarttır ama bu, televizyon ekranlarına birkaç “kanaat önderi” çıkararak sağlanamaz. Kamuoyu araştırmalarında çoğunluk aranarak da kurulamaz. Mutabakat, halktan saklanan bir metnin sonradan alkışlanması hiç değildir.

Toplumsal mutabakat; açık tartışmayla, bilgiyle, karşılıklı dinlemeyle ve demokratik katılımla oluşur. Meclis devre dışı bırakılarak, muhalefet yalnızca izleyici konumuna düşürülerek, basın üzerinde baskı varken, farklı görüşler kolayca suçlanırken kalıcı bir barış zemini oluşturulamaz.

Daha açık söyleyelim: Barışı birkaç siyasi aktörün tekeline bırakırsanız, o aktörlerin siyasi hesapları değiştiğinde barış da tehlikeye girer. Barışı toplumun ortak değeri haline getirirseniz, iktidarlar değişse bile barışın yaşama şansı artar.

Asıl mesele budur.

Bugün Türkiye’nin ihtiyacı, insanlara “Bize güvenin, zamanı gelince her şeyi öğrenirsiniz” denmesi değildir. Türkiye’nin ihtiyacı, yurttaşlarına güvenen bir siyasal anlayıştır. Çünkü demokrasi, halkın kendisiyle ilgili kararları bilmeye layık görülmediği yerde yaşayamaz.

Eğer gerçekten barış isteniyorsa, korkularla değil gerçeklerle konuşulmalıdır. Belirsizlikle değil şeffaflıkla ilerlenmelidir. Toplum dışlanarak değil toplumun sürece katılmasına olanak verilmesiyle yol alınmalıdır.

Ve belki de en önemlisi, barış yalnızca Kürtlerin, yalnızca Türklerin, yalnızca devletin ya da yalnızca belli siyasi partilerin meselesi olmaktan çıkarılmalıdır.

Barış, bu ülkede birlikte yaşamak zorunda olan herkesin ortak meselesidir.

Kalıcı barış ancak bu ortaklık duygusu üzerine kurulabilir. Aksi halde bugün “tarihi fırsat” diye sunulan bir süreç, yarın yeniden siyasi hesapların ve iktidar mücadelelerinin kurbanı olabilir.

Silahların susması elbette büyük bir kazanımdır. Ancak silahların susması barışın ancak başlangıcı olabilir; barışın kendisi değildir. Gerçek barış ise, o korkuların yerine eşitlik, güven ve ortak gelecek iradesi konulduğunda kalıcılaşır.

Bugünlerde yürütülmekte olan sürecin her iki tarafının da toplumsal mutabakat sağlama konusunda yeteri kadar duyarlı davranmadığı görülmektedir. Bu durumun, sözü edilen mutabakatın önemini bilmemekten çok, ileriye yönelik siyasi hesaplarını öne çıkarmalarından kaynaklandığı söylenebilir.

Otokratik eğilimlerin ağır bastığı bizim gibi ülkelerde devleti yönetenlerin halkın rızasını önemsemediğine dair sayısız örnekler verilebilir ama kendisini “ezilen ve demokratik hakları gasp edilen” bir halkın temsilcisi olarak tanımlayan bir hareketin aynı şeyi yapıyor olmasını anlamak oldukça güç. Tarafların bu tutumu hem yürütülen sürecin hem de barışın önündeki en büyük engeli oluşturmaktadır.

26 Ağustos 2026.

Kızılcık'ın notu: Görsel, Süleyman Mansur, Umut Simgesi (1985, detay).
1947'de doğan, çağdaş Filistin sanatının önde gelen isimlerinden Mansur, 24 Ağustos 2026'da hayatını kaybetti. Birinci İntifada döneminde (1987-1993) direnişi destekleyen ve yerel malzemelerle sanatsal üretimi savunan "Deneysel ve Yaratıcı Arayışlar" (New Visions) kolektifinin kurucularındandı.