Tardi HalkinCigligi 2005 kapak detaySolun, sosyalizmin toplumsal meşruiyeti var ama toplumsal varlığı pek yok…

Yıllardır ardı arkası kesilmeksizin süregelen ekonomik, sosyal ve özellikle de siyasi baskılarla, topluma tepeden aşağı kasıtla boca edilen ve hatta zorla dayatılan bir genel yozlaşma ortamında yaşıyoruz.

Bir ülkede temel değerlerde, sosyal ve ekonomik ilişkilerde, “yönetişimde” çürüme başlayınca bu durum, siyasal alana, kültüre, eğitime, spora ve kitle iletişimine, hasılı yaşamın bütün alanlarına yansımaktadır.

Korkunç bir toplumsal-siyasal çürüme içinde yaşıyoruz… Bir tefessüh atmosferinde…

Ve bütün dünya bir infodemiyle (sahte/fake enformasyon/malumat salgını) kırılıyor..!

Bilimsel ve teknolojik “devrim”in yeri… kapitalizme, uluslararası emperyalist sisteme sağladığı imkânlar ve bir yanıyla doğrudan kapitalizmin meselesi olan ama öte yandan da tüm insanlığı ilgilendiren önemli bir ekonomik, sosyal, siyasal analiz objesi niteliğinde…

Ve aynı kapsamda doğayla insan arasındaki çelişki… doğanın tahribi ve sonra da bu tahribin insan soyunun sonunu getirebilecek, kendi türünü yok edebilecek vahim sonuçlarıyla karşılaşmaya başlayan insana düşen sorumluluklar bir başka temel ve ivedi sorunu teşkil etmekte…

Yoksa bugünümüz, toplumsal hafızayı silme, tarihi yeniden yazma, gelecek umudunu unutturma… iktidarın işte bu hafıza rejimini ısrarla kurma çabası da… “kıyamet faşizminin yükselişi” olarak tanımlanıyor..!

Ve hemen “malumu ilam” eden bir cümle ile… Sosyalizmi hedefleyenlerin, aynı zamanda kapitalizme karşı olmak, hem de bugünden karşı olmak zorunda oldukları gerçeği ile karşı karşıya gelinir.

Bu hiç de her şeyin çözümünü kapitalizmin ortadan kaldırılmasına bağlamak değil..! Gerek yerel ve gerekse de global sorunlara karşı kapitalizm altında da mücadele verilerek olumlu sonuçlar almak, önemli kazanımlar edinmek pekâlâ mümkündür. Ancak bunlar daima sermayeye rağmen kazanılır. Yani sermaye “ehlileşmez”! Kendiliğinden, kendi rızasıyla örneğin “barışçı” olmaz; barışa riayet etmeye “icbar” edilir.

Ya da kendi koyduğu kurallara uymaya…

Demokratik hak ve özgürlükler de sermayenin “bahşettiği” değerler değildir!..

Benzer şekilde sermaye ne kadın-erkek eşitliğinden yanadır, ne çevreyi tahrip etmekten kaçınır, ne de kendi dışındaki dünyayı soymaktan vazgeçer. Ve ne de “artı-değeri” gasbetmekten..!

Ve kimi “tanıdık” coğrafyalarda yaşandığı gibi gemi azıya alan sermaye sınıfının siyasi iktidarı gelenek, teamül, etik ve maşerî vicdan tanımadan, tükürdüğünü yalayarak, “erkler ayrılığı ilkesi”ni çöpe atıp yargıyı muarızlarına karşı bir “sopa” gibi kullanmaktan da kendiliğinden vazgeçmez!

Ve bugünse yazılı ya da “yazısız” normlar sermaye tarafından ihlal edilmekte, tarumar edilmekte; “emir kulu” yargı hukuku cezalandırmaktadır..!

“Adalet” ise yargının ulaşamadığı ve ulaşamayacağı bir semt-i meçhulde yaşar..!

Devletin hukuk biçimi ya da bir başka ifadeyle, devletin tipi “kaymış” vaziyette..!

Bilindiği üzere devlet ya da hukuk tipi sınıf kaynağını gösterir; biçimse, sınıf egemenliğinin yürütülmesini sağlayan örgütlenme şekillerini ve siyasal araçları kapsar.

Hegemonya, yani bir iktidarın işbaşında kalabilmesinin başlıca iki şartı var; rıza üretimi ve kuvvet kullanma!..

Bir kez daha aslında her şeyin toplumun “ekonomik temel”ince belirlendiği ve reel güç dengesine “endeksli” olduğu, sınıflar mücadelesinin “hızına” bağlı olduğu apaçık görülüyor.

Üretim araçları karşısındaki durum emeğin toplumsal örgütlenmesinde her sınıfın oynadığı rolü de belirler.

Marx kapitalistlerin üretimi örgütledikleri için kapitalist olmadıklarını, tam aksine, kapitalist oldukları, yani başlıca üretim araçlarının sahibi oldukları için üretimi yönetme durumunda olduklarını söylemiştir.

Burada sınıf analizi önem kazanmakta… Söz konusu bu yöntem, esas olarak insanların çeşitli fikirlerinin, güdülenmelerinin, sözlerinin, davranışlarının ve etkinliklerinin derinine inerek çatışan sınıfların somut çıkarlarına ulaşmak demektir.

“Hukuk” ise –hele günümüzde– “fleksibl” bir şey; eğilip bükülebiliyor, “adamına göre”..! “Zata mahsus” hukuk..! Hele bu coğrafyada “keyfe keder” bir şey. Yöresel ağızla “gaydırı guppak”!..

Sınıflı toplum var olduğu sürece, belirli bir sınıf temeline dayalı siyasi çizgiler olacaktır ve bu çizgilerin örgütlenmeleri sınıfsal özlerini hiçbir zaman kaybetmezler.

Her antagonist sosyo-ekonomik formasyonun üstyapısı, ekonomik temelin baskı altındaki sınıflar açısından yansımasını dile getirir ve egemen üstyapının bir parçası olmayan fikirleri, kurumları, örgütleri ve sosyal bilinç formlarını da kapsar. Ve bütün bunlar egemen üstyapıları ortadan kaldırmaya, veya hiç olmazsa onların etkisini sınırlandırmaya yönelirler; mevcut ekonomik temeli güçlendirme değil, yıkma ve sonunda dönüşüme uğratma amacını güderler.

Bunlar o sosyo-ekonomik formasyonun kendi gelişiminin yarattığı inkârın (olumsuzlama-negation) öğeleridir…

Her formasyon gelişir ve değişir; ve sadece ekonomi alanında değil, üstyapıda da geçmişin kalıntılarını ve geleceğin çekirdeğini içinde taşır.

Tarihsel etkinliğin öznesini bir yana bırakarak, genel yasalardan hareketle, salt somut tarihsel gelişimin deterministik açıklamalarına geçmek, toplumsal analizde olanak dışıdır. Böyle yapılırsa eğer bu, tarihin belirli bir kesitinin görünümü değil de tarihi bizatihi yapan insan-öznelerin, tarihsel zorunluluğun ipleriyle oynatılan kuklalardan farksız olacakları manipülatif-algısı demek olur. Öznenin bu zorunluluğun pasif bir taşıyıcısı ya da ileticisi olmadığı gerçekliği hiçbir zaman gözden uzak tutulmamalıdır. İnsan-özneye irade, inisiyatif payı bırakılmalıdır. Objektif maddi gerçekliğin, sosyal plandaki hareketlenmeleri, tarihsel etkinlik aracılığıyla, sınıf mücadeleleriyle tarihsel eğilimler halinde kendilerini ortaya koyarlar. Ama tarihin somut akışını hiçbir zaman buyruklarla düzenlemeye de kalkışmazlar: “Fatalizme” de “voluntarizme” de hayır!..

Ve sömürülen ve baskı altında tutulan insanlar ise şayet bütün kötülüklerin sorumlusu olarak sermaye sınıfını görüyorlarsa, kaçınılmaz olarak sermayeden kurtulmanın yollarını arayacaklardır; insan dediğimiz canlının, tarih boyunca rutine uymayanları mevcut olmuştur. Onlar her zaman ezberleri bozanlardır. Başta duygusal tepki gösterecekler; ama giderek sıradan insanın kendi gücünü fark etmesi ile daha “bilinçli”, daha “politize”, daha yığınsal, daha hedefe dönük, daha organize reaksiyonlara ve sonuç alıcı eylemlere evrilecektir bu spontan tepkiler. Eşyanın tabiatı gereği..!

Rıza” vermenin amacıysa, özgürlüklerin korunmasıdır. Bunu garanti altına alacak olan da hukuk devletidir. Devlet, halkın rızasıyla var olduğundan ve insan haklarını ve kamu yararını koruma amacı güttüğünden, bu amaca aykırı hareket ederse, halk buna karşı direnebilir ve iktidarı değiştirebilir. Yönetim yetkisi halk tarafından verildiği gibi halk tarafından da geri alınabilir. İktidarın meşruiyeti ve hükümet etme yetkisi kaynağını halkın güveninden alır. Halkın güvenini yitirirse iktidar meşruiyetini de yitirir…

Ancak… Kapitalizm karşıtı bir perspektiften yoksun “yerel”liğin ötesine geçemeyen yaklaşımlar da kaçınılmaz olarak bugünün popüler akımlarından milliyetçiliğin kirli-karanlık ve ekseri kanlı sularına kapılma riskiyle karşı karşıyadır…

Bütün toplumsal fenomenleri, en temel özelliklerini göz önüne alarak başlıca üç grupta toplayabiliriz;

  • Kökeni itibariyle sınıf karakteri taşıyan ve sınıflarla eşzamanlı olarak ortaya çıkıp, onlar var oldukça varlıklarını sürdüren fenomenler;
  • Her oluşumun yapısal öğeleri gibi görünen ama antagonist sınıflara bölünmüş toplumda sınıfsallık karakteri edinen fenomenler;
  • Sınıf karakteri taşımayan yapısal toplum öğeleri…

Marx, “Kapitalist Birikimin Genel Kanunu”nda burjuvazi ile işçi sınıfı arasındaki antagonist çelişkinin nasıl çözüme doğru ilerleyeceğini gösterir ya;

19. yy.’a nisbetle işçi sınıfının koşullarında köklü bir takım değişiklikler olduğu tartışmasız bir gerçektir. Ama bu, kapitalizmin temel kanuniyetlerini geçersiz kılmadığı gibi Marx’ın ortaya koyduğu sınıf mücadelesinin, zorunlu olarak bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir topluma varan bir “geçiş”ten –diğer bir ifadeyle, sosyalizmden– başka bir şey olmadığı gerçeğini “çürütmemektedir”!.. Koşullardaki değişimler mücadelenin koşullarını değişikliğe uğratmaktadır ama mücadelenin gerekliliğini kesinlikle ortadan kaldırmamaktadır!..

Günümüz dünyasının girift ilişkilerinin derinlemesine analizi… yaşanmakta olan değişimlerin, trendlerin isabetle değerlendirilmesi… karmaşık sorunların çözümü için yeni politikaların üretilmesi… teorinin zamanla dönüştürüldüğü kalıplardan, içi boşaltılmış genellemelerden kurtarılması… ya da şiddetten arındırılmış özlenen bir dünyanın hedeflenmesi… bütün bunlar hiçbirimizin reddedeceği, reddettiği hedefler ve çabalar değil..!

Ama mücadelenin ana ekseni aynıdır: KAPİTALİZMİ SÖMÜRÜSÜZ VE SINIFSIZ BİR TOPLUM DOĞRULTUSUNDA AŞMA..!

Ve siyasi mücadele bilinçli bir mücadeledir. Bilinçli mücadeleyse düşünülmüş ve amaca yönelik bir faaliyettir. Böyle bir faaliyet ise toplumsal gelişmenin kanuniyetlerinin bilinmesini gerektirir. Bilinçli mücadele, bu kanunları bilen ve bunların doğrultusunda pratikte gerekli adımları atabilen, gerekli tedbirleri alabilen bir mücadeledir. Bu ise bilimsel bir DÜNYA GÖRÜŞÜ’ne sahip olmayı öngerektirir!

Ancak diğer taraftan; “Bütün bunlara ne lüzum var? Emperyalizm yepisyeni bir ‘aşama’ya evrildi; gıcır gıcır… Kapitalizmin egemenliği, ekonomik, teknolojik gelişkinliği altındaki bir ‘evrende’ kapitalist sömürüye, emperyalist tahakküme karşı mücadele etmeden de insanlığın ‘esenliğe’ erişebileceği” yolundaki –en hafif tabiriyle bönce– bir iyimserliğin türlü-çeşitli tezleri ortalığı kaplamış halde..! “İlla bir şey yapmak istiyorsanız, kapitalist sosyo-ekonomik formasyonda bütün üretici güçleri geliştirebilmek için çalışın ki Marx’ın öngörüsü gerçekleşsin: ‘Hiçbir sosyal düzen, o düzen içindeki yer alabilen tüm üretici güçler gelişmeden yok olmaz!’” Yani demek istiyorlar ki; “hiç nafile kıpraşmayın… emperyalizm kendiliğinden, ‘sevabına’, ‘hoop’ diye bizi sınıfsız topluma ulaştırıverecek! İlişmeyin!..”

Halbuki “kurtuluş”un, sermaye sınıfına, onun düzenine karşı sosyalizm uğruna… sömürüden, baskıdan, yabancılaşmadan arındırılmış bir toplum için… bireyin gerçekten “insanlaşmasının” imkânlarıyla donanmış bir dünya için mücadeleyi her şeyin merkezine koymaktan geçtiği ise tartışılmazdır…

Çünkü sosyalizm, bütün “sorunlarına” ve bu sorunları ideolojik saldırılarına malzeme yapan emperyalizme rağmen günümüzde insanlığın yegâne kurtuluş umudu..!

Ve insanlık kapitalizmin yol açtığı tahribat, deformasyon ve yabancılaşmadan, kısaca kapitalizmden kurtulacaksa, bunun –nasıl adlandırırsak adlandıralım– sosyalizmden başka yolu yok!..

Ve bu da “bir çaba”yı gerektiriyor, nokta!..

* Not: Ağırlıklı olarak Yalçın Yusufoğlu’nun çeşitli yazılarından yararlandım.