Sağcı mı olsun, “solcu” mu, yoksa Muskist mi?..
“İnsan, tür olarak yalnız yaşayamaz; o, bir topluluk içinde, dil ve düşünce yoluyla varlık kazanır. Ne var ki bugün, bu müştereklik hali, hiper-bağlantılı ama bir o kadar da yalnızlaştıran dijital düzen içinde hızla çözülüyor.
Bugün, her geçen gün dijitalize hale gelen çağımızda yaşama arzumuz ve etrafında örülen hayat, dikkat ekonomisinin, şok doktrinlerinin ve algoritmik yönlendirmelerin ağına düşmüş durumda.”
“Shoshana Zuboff’un Gözetim Kapitalizmi olarak tanımladığı bu dijital çağın rejimi, yalnızca verilerimizi değil, davranışlarımızı, arzularımızı ve irademizi de metalaştırıyor. Hedef, yurttaşı düşünen değil, tahmin edilebilir bir nesneye indirgemek. Bu süreç, yalnızca bizi izlemiyor; bizi izleyiciye, hatta veri sağlayıcısına dönüştürüyor. Üstelik yalnızca bilgiyle değil, anlamla da ilişkimizi kesiyor. Hartmut Rosa’nın işaret ettiği gibi, yankı değil rezonans yaratan ilişkiler bizi insan kılar. Algoritmaların kurduğu yankı odalarıysa, bizi birbirimize değmeden, duymadan yaşatır. Hissedemeyen, tepki veremeyen bir bilinç, yalnızca izler ama katılamaz…
Hakikati görmekle onu değiştirmek arasında devasa bir uçurum var artık.
[Ve] ardı arkası kesilmeyen krizlerle zihinlerimiz ‘keçeleştiriliyor’...
Bugün yaşadığımız edilgenliğe karşı, çok küçük çapta da olsa irade gösterebildiğimiz alanlar varsa, bunlar birlikte üretme çabalarının doğduğu ağlardır: feminist dayanışma grupları, yerel kooperatifler, ekolojik topluluklar, mahalle inisiyatifleri, özgür medya kolektifleri, göçmen kadın mutfakları, komşuluk dayanışmaları… Hepsi, neoliberal yıkımın ve otoriter kuşatmanın ortasında ‘kamusal olan’ı geri çağıran mikro direniş alanlarıdır.”
Yaşamak, direnmek ve iradeyi, anlamı ve umudu birlikte yeniden inşa etme çabası…
“Bu, yaşamın insanı çağırmasıdır…
Tıpkı (…) dünyaya her seferinde yeniden gelen politik eylem gibi.” (Metin V. Bayrak, bianet, 31 Mayıs 2025.)
Akıllı telefonlardan sosyal medyaya, çevrimiçi alışverişten, dijital bankacılığa kadar neredeyse tüm hayatımız teknolojiyle iç içe geçmiş durumda. Bu dijital dönüşüm, bir yandan hayatı kolaylaştırırken öte yandan bireysel özgürlüklerimizi de fazlaca etkiliyor. Dijital yollarla veriye ya da cihazlara erişim araçları, artık cep telefonlarımızla cebimize kadar girmiş durumda. Attığımız her adım, yaptığımız her alışveriş, dinlediğimiz müzik, gittiğimiz restoran veya seyahat yerlerimiz birer veri olarak kaydediliyor.
Her hareketimizin dijital iz bırakması, maalesef gözetim toplumunun önünü açtı!..
Veri, çağımızın dijital altını konumunda. Şirketler ve devletler, bireylerin davranışlarını kestirmek, yönlendirmek, hatta denetlemek için bu büyük verileri kullanıyor. Bu durum, bireylerin şeffaf olmayan algoritmalarla değerlendirilmesi, hayatın hemen her alanında ayrımcılığa uğraması gibi riskleri taşıyor. Büyük veri, aynı zamanda eşitsizlikleri pekiştiren bir mekanizmaya dönüşebilmekte.
En büyük tehlike ise şu; büyük veriyi toplayan mekanizmaların çoğu, şeffaf değil. Hangi verilerin toplandığını, ne amaçla kullanıldığını, kimlerle paylaşıldığını çoğu zaman bilmiyoruz. Bu bilinmezlik, bireylerin özgürlüklerini sessizce ve sinsice aşındıran bir tehlike.
Bir diğer mahremiyet tehdidi ise yüz tanıma teknolojileri. Bir mağazaya girerken, toplu taşımaya binerken kameraların bizi –biz farkında olmadan– tanıyabildiği bir teknolojik evre yaşıyoruz. Ne zaman, nerede izlendiğinizi bilmiyorsanız, özgürce hareket etmeniz mümkün değildir.
Yapay zekâ, çağımızın en güçlü teknolojisi. Sağlıktan adalete, eğitimden güvenliğe kadar birçok alanda dünyanın birçok ülkesinde kullanılıyor. Ancak yapay zekânın getirdiği yenilikler bir tartışmayı da beraberinde getiriyor. Yapay zekâ gerçekten “tarafsız” mı, yoksa ayrımcılığı otomatikleştiren bir araç olarak kullanılabilir mi? Kullanılmakta mı?..
Yapay zekâ aslında tutarlı bir teknoloji bütünü değil ve dünyayı gerçek anlamda “anladığı” da yok! Şu anda “yapay zekâ” adı altında popüler olan dalga, metinden metin üreten büyük dil modelleri (LLM) ve metinden görüntü üreten difüzyon modelleri gibi “üretken yapay zekâ” etrafında yoğunlaşıyor.
Yapay zekâ modelleri, ırkçılık, cinsiyetçilik, sömürgeci bakış açıları ve diğer ayrımcılık biçimleri dâhil olmak üzere internetin sunduğu her şeyi kullanarak eğitiliyor. Çıktıları belirli ölçüde düzeltmeye yönelik bazı yöntemler bulunsa da şirketler veri temizliği konusuna vakit ayırmıyor ve/ya veri setlerinin tam olarak ne içerdiğini bile bilmiyor. Bu nedenle söz konusu önyargılar, –hiçbir “kasıt” olmasa bile– metinlerde, görsellerde ve videolarda tekrar tekrar üretilebiliyor.
Yapay zekâdan yüz tanıma sistemlerine, casus yazılımlardan veri toplama sistemlerine kadar teknoloji büyük bir hızla ilerliyor. Ancak bu ilerleme, insan hakları alanında benzeri görülmemiş bir tehdit dalgasını da beraberinde getirme potansiyeline fazlaca sahip. Küresel ölçekte yaşanan insan hakları ihlalleri, giderek daha fazla teknoloji destekli hale geliyor. Sosyal medya algoritmaları, bilgi kirliliğini yaymak için ve/ya manipülasyon maksadıyla kullanılıyor…
Bianet “Yapay Zekânın Politik İnşası” dosya başlığı altında bir dizi yazıyla bu konuya eğildi…Bu metinde yukarıdan beri –ve aşağıya doğru da– söz konusu bu dosyadan yararlanıldı…
Diyar Saraçoğlu’nun hazırladığı “Yapay Zekânın Politik İnşası” dosyası yazılar, söyleşiler ve çevirilerle yapay zekâyla ilgili sorulara eleştirel bir mesafeden yaklaşmayı amaçlıyor. Yapay zekâyı tarihsel ve tekno-toplumsal bir bağlamda inceleyerek, Matteo Pasquinelli’nin sözünü temel bir sav olarak ele alıyor: “Yapay zekânın iç kodu, biyolojik zekânın bir taklidinden çok, emeğin ve toplumsal ilişkilerin zekâsıyla şekillenmiştir.”
“Bu dosya, yapay zekânın politik ve toplumsal inşasını sorgularken, kapitalizm, sınıf ilişkileri, patriyarka, sömürgecilik ve ırkçılığın bu teknolojiyi nasıl biçimlendirdiğini de gözler önüne sermeyi hedefliyor.”
Matteo Pasquinelli’ye göre yapay zekâ, biyolojik zekâyı taklit etmekten ziyade toplumsal ilişkileri istatistiksel olarak haritalandırmakla ilgili. İstatistiklerin kökeninin de toplumun kontrol edilmesi ve ölçülmesi tekniklerine dayandığını vurgulayan Pasquinelli yapay zekâyı (AI) “maddi verilerden örüntüleri çıkarmak için kullanılan bir örüntü tanıma tekniği olduğu” şeklinde tanımlıyor.
Eğer büyük bir eğitim veri setiniz varsa –örneğin, bir müzenin resim koleksiyonu– bu veriyle yalnızca örüntüleri ayırt etmekle kalmaz, aynı zamanda yeni örüntüler de üretebilirsiniz. Dolayısıyla, yapay zekânın ne olduğuna dair uzun cevap şudur: Bu, insan kültürünü çok boyutlu bir uzaya yansıtma, bu uzayda gezinme, örüntüleri tanıma ve aynı zamanda istenildiğinde daha önce görülmemiş eserler üretme tekniğidir.
“Efendinin gözü” [ifadesi], 19. yüzyılın çalışma koşullarından doğdu, ancak yapay zekâ ile bu terim, her şeyi bilen ve yalnızca bir tık uzağımızda olan bir varlığı ifade eder hale geldi. Her şeyi görüyor, her şeyi biliyor. Neredeyse tanrısal bir irade niteliğinde…
Bu yapay zekâ olayı, Lumière kardeşlerin ilk kez bir sinema salonunda film projeksiyonu yapmasına çok benziyor. Kameraya doğru yaklaşan tren görüntüsünü izleyen seyirciler korkuyla salonu terk etmişti. Ancak zamanla fotoğrafik görüntüleri okumayı, filmleri izlemeyi ve gerçek ile simülasyon arasındaki farkı ayırt etmeyi öğrendik.
Bugünse yalnızca görüntülerin değil, insan kültürünün tamamının hipertaklidi ile karşı karşıyayız.
Evet, yapay zekânın farklı alanlarda muhtemelen olumlu etkileri olacak; ancak bu, sıkı bir insan denetimi altında olduğu sürece mümkün..!
Aslında insan kültürü matematiksel olarak indirgeniyor ve bilgi indirgemesinin her türü ırkçıdır. Zekâ parametreleri, iktidardaki birileri tarafından “hâkim” olarak seçilen parametrelerdir.
Yapay zekânın insan zekâsıyla hiçbir ilgisi yok tabii ki; bu sadece bir modelleme tekniği. Bir makinenin öğrenmesi, bir çocuğun öğrenmesine benzemez. İnsan zekâsıyla hiçbir bağlantısı yoktur.
Aralarındaki fark biyoloji ve sosyoloji’nin fizik’le olan mesafesinden ibarettir. Bu “mesafe”, yapay zekânın, sibernetik makineler içindeki tüm süreçlerin fiziksel hareket biçimlerinin bir toplamı, elektronik/dijital bir sonucu olduğunun, oysa düşüncenin son derece kompleks biyolojik ve sosyal hareket biçimlerinin etkileşimine dayandığının ve toplumsal gelişmenin bir ürünü olduğunun bilinmesini öngerektiriyor! Maddenin daha üst hareket (biyolojik, toplumsal, zihinsel) biçiminin, daha alt hareket (fiziksel) biçimine özdeş kılınarak indirgenmesidir. Engels’ten ödünç alarak söyleyecek olursak; “materyalist diyalektik’ten gizlice mal kaçırma”dır!.. (“Kahrolsun Emojiler”, Kızılcık, 17 Şubat 2021.)
Zihinsel süreçlerin deterministik algoritmalarla modellenemeyeceği belirtiliyor zaten, bilimsel çevrelerce… dolayısıyla klasik algoritmalara dayanan yapay zekâ da “korkulduğu” gibi olmayacak ve insan beyninin ürettiği duygu, düşünce ve bilinçli deneyimleri üretemeyecektir.
Otomasyon, insanların yerini almak amacıyla ortaya çıktı ve ardından makineler, bir vampir misali, insanların özelliklerini farklı amaçlar doğrultusunda sömürmeye başladı. Bu, yani insanlardan insanlığı koparıp bir makineye aktarmak, özellikle Batı’da tipik bir hayaldir… Ve aslında, otomasyon tarihi hiçbir zaman işçilerin tamamen yerini almakla ilgili olmadı. Bunun yerine, Batı kapitalizminde makinelerin rolü her zaman emeği yerinden etmekle ilgili oldu.
“(…) yapay zekâ, belirli bir tür sonuç üretmek üzere uyum içinde hareket eden kavramlar, yatırımlar, politikalar, kurumlar ve öznelliklerin bir araya geldiği bir aygıttır. Yapay zekâ söz konusu olduğunda, taşıdığı tarihsel akımlar arasında öjeni ve beyaz üstünlükçülük de yer alır.
“(…) OpenAI ve DeepMind gibi şirketlerin kurulmasına yol açan yapay genel zekâ inancı, özünde ırksal ve biyolojik üstünlük inancıdır. Bu nedenle, Silikon Vadisi ile faşizan siyaset biçimleri arasındaki giderek belirginleşen örtüşmeyi gördüğümüzde şaşırmamalıyız.”
“Yapay zekâ, doğrudan neoliberal bir toplumsal vizyonun yansımasıdır; çünkü bizi sadece bireyler olarak değil, Deleuze’ün ‘bölünebilir şeyler’ (dividuals) dediği veri parçalarına ayırıyor, ardından piyasa mantığıyla işleyen algoritmik spekülasyon mekanizmalarıyla bu verileri optimize etmeye çalışıyor. Böylece, yapay zekânın yayılmasıyla birlikte toplumsal etkileşimler her alanda daha da otomatikleşiyor, toplumsal deneyim ise giderek farklı algoritmaların icrasına dönüşüyor.”
“Günümüzdeki yapay zekâ dalgası, ImageNet veri setiyle başladığından beri, düşük ücretli işçilerin emeği kasıtlı olarak görünmez kılındı. Bu durum, özellikle Küresel Güney’de konumlandırılan kitle kaynaklı sanal emek kullanılarak gizlendi. Büyük Dil Modelleri (LLM’ler) ise bu süreci daha da görünmez hâle getiriyor, çünkü etiketlenmiş veriye ihtiyaç duymuyorlar. Örneğin, bir görüntü sınıflandırma yapay zekâsı için ‘kedi’, ‘araba’ veya ‘insan’ gibi etiketlenmiş binlerce görsele ihtiyaç varken, LLM’ler ‘kendi kendini denetlemeli öğrenme’ örneği olmakta... Algoritmalar, doğrudan insan müdahalesi olmadan veriden örüntüleri çıkarıyor. Ancak yine de insanlara ihtiyaç duyuyorlar, çünkü aksi takdirde toksik çıktılar üretiyorlar. Ham bir büyük dil modelini ırkçı, Nazi sempatizanı söylemler üretmeye veya tecavüz gibi konularda konuşmaya kolayca ikna edebilirsiniz, çünkü bu tür fikirler eğitim verisinde zaten mevcut.
İnsan emeğine olan yeni ihtiyaç, LLM’lerin ürettiği çirkin ve kabul edilemez çıktıları bulup sansürlemek. Bu da, yoksul ülkelerdeki insanların çocuk istismarı gibi en kötü türden içerikleri gözden geçirmesi anlamına geliyor; böylece geri kalanımız bunlara maruz kalmıyor. Daha geniş anlamda, bu durum şirketlere LLM’lerin neyi ‘kabul edilemez’ sayacağına karar verme gücü veriyor ki bu son derece siyasi bir iktidar biçimi. Sansür yalnızca müstehcen içerikle sınırlı değil; tarihsel gerçekler ve siyasi fikirler de bu sürece dahil. Büyük Dil Modelleri’nin bilgiye erişimin ana yolu hâline geldiği bir dünyada, ‘normal’ ve ‘kabul edilebilir’in tanımları tamamen teknoloji şirketlerinin kontrolünde.” (Dan McQuillan, söyleşi, ozguruniversite.org.)
Yapay zekânın sanayinin çeşitli kesimlerine yayılması, iş kaybından çok sıradanlaştırılmış ve güvencesiz işlerin artmasına yol açıyor. Aynı zamanda, yapay zekâ ve bağlantılı teknolojileri geliştiren emekçilerin, ürettikleri yazılımlar ve teknolojiler üzerinde kontrol sahibi olmaktan uzaklaştığı bir dönemdeyiz. Düpedüz “yabancılaşma” yani… Bu teknolojilerin, toplumsal fayda yerine şirket kârları, gözetim, yıkım ve işgal amaçları doğrultusunda kullanılması, durumu daha da ağırlaştırıyor.
“Derin öğrenme [makinelerin öğrenmesi], nedensellikten yoksun olup yalnızca sorunlu iktidar ilişkilerini pekiştiren sorulara cevaplar üretebilir.” (Dan McQuillan)
Yapay zekânın, mevcut eşitsizlikleri ve adaletsizlikleri artırarak algoritmik otoriterliğe yol açabileceği çok açıktır.
Bizim asıl karşı olduğumuz ve mücadelesini verdiğimiz, interneti milyarder oligarklar ve finans kapitalistlerinden oluşan “Büyük Teknoloji” ağının ele geçirip kendi mülkü haline getirmesi ve dönüştürmesidir..!
Ron Salaj ise, Antonio Gramsci’nin “canavarlar zamanı” metaforunu bugünün Silikon Vadisi–devlet ittifakına uyarlayarak, teknolojik hız ve verimlilik adına demokratik denetimin törpülendiği yeni bir teknofaşizm tehlikesine dikkat çekiyor.
OpenAI CEO’su Sam Altman’ın Trump’ın göreve başlama fonuna yaptığı 1 milyon dolarlık bağışın hemen ardından şirket, nükleer silah güvenliği gibi son derece hassas konular da dâhil olmak üzere hükümet kurumları için popüler yapay zekâ platformu ChatGPT’nin bir sürümünü geliştireceğini duyurdu.
Teknoloji şirketleri, yıllardır ayrımcı ve otoriter uygulamaları kolaylaştırıyor ancak D. Trump, sosyal medya şirketlerini koruyucu önlemleri geri almaya –Meta’nın bağımsız doğrulama servisini kaldırması dâhil– ve nefret, şiddet dolu içeriklerin yayılmasına izin veren bir iş modelini geliştirmeye teşvik ederek, bu eğilimi güçlendirdi. Trump yönetimi ile teknoloji milyarderleri arasındaki uyum, sınır tanımayan bir yolsuzluk, dezenformasyon, cezasızlık ve devlet gücünün şirketlerce ele geçirilmesi dönemine de kapı aralama yüksek riskini taşıyor.
Ve asıl önemlisi var olan ayrımcılığı daha şiddetli hale getiriyor, toplumsal cinsiyet eşitsizliğini artırıyor, ırk temelli ve sosyo-ekonomik güç sistemlerini kalıcılaştırıyor.
(…) yapay zekâyı; şiddeti örgütlemenin özgün bir yöntemi, uzun süredir var olan ölümcül süreçlerin teknolojik bir uzantısı olarak görüyorum. Teknoloji de asla “tarafsız” değildir. Sadece cinsiyet temelli değil; ırksal ve sınıfsal baskı mekanizmaları tarafından şekillenir. Genellikle teknolojinin kullanımı, bu iktidar ilişkilerini “tarafsızlık” veya “kesinlik” kılıfıyla gizler. (Júlia Nueno, bianet, 20 Nisan 2025.)
Büyük dil modellerinin (LLM) kanıtlanmış uydurma bilgiler üretme alışkanlığı göz önüne alındığında; “Hareket ettiğiniz bilginin doğru olduğundan emin olmalısınız!” uyarıları gelmeye başlıyor.
Bir başka husus ise, AGI ya da ASI olarak tanımlanan süper yapay zekâ yahut ileride geliştirilecek olan modeller… günün birinde “başına buyruk” hareket etmeye ve hatta “insanı” kontrol altına almaya başlarsa… yapay zekânın temelindeki “Büyük dil modelleri”, kural olarak, sıkı insan kontrolleri altında çalışır ve operatörler veya sistem yöneticileri tarafından herhangi bir zamanda kapatılabilir veya kesintiye uğratılabilir. Şu anda mevcut hiçbir yapay zekâ sistemi –en gelişmiş dil modelleri veya robotik sistemler bile– bağımsız olarak kapatılmayı reddedemez. Tüm yapay zekâlar, insanların sistemi durdurmasına, bağlantısını kesmesine veya kapatmasına izin veren yazılım çerçeveleri içinde çalışır… yapay zekâ modelleri, kendi temel kodlarını veya operasyonel durumlarını bağımsız olarak değiştiremezler... yapay zekâ modellerinin eğitim sırasında öğrenilen kalıplara göre çalıştığını ve bilinç veya niyete sahip olmadığını anlamak önemlidir.
Yapay zekâ bilinçli olarak kötüye kullanılabilir mi? Eğitildiği veriler aracılığı ile ön yargılı hale gelebilir mi? Meta'nın LLAMA'sının artık sağ görüşe ağırlık vermesi bunun önemli bir örneğİ… Meta (Facebook ana şirketi), “liberal önyargıdan(!)” kaçınmak için Llama 4 AI modelini sessizce değiştirdi ve yerleşik bilimsel ve sosyal konularda bile, muhafazakâr bakış açılarını kasıtlı olarak daha belirgin bir şekilde öne çıkarmaya, sunmaya başladı… (ABD’de yaygın kanı liberalizmin “sol” olduğudur ve meselâ siyasi yelpazede de Demokrat Parti “sol”da addedilir.)
Şimdi, iklim değişikliği, aşılar veya seçimler sorulduğunda, genellikle “her iki tarafı” da sunuyor – bir taraf uçta olsa bile… örneğin,“Bazıları iklim değişikliğinin bir aldatmaca olduğuna inanıyor” gibi…
Yapay zekâ bilinçli kötülük olmasa bile, ortamda bulduğu yanlış bilgileri doğru bilgi diye sunar mı –özellikle tıbbi tavsiyeler gibi konularda… Elbette! Neden olmasın?!
Gerçekleri (iklim bilimindeki gibi) ve yanlış bilgileri (“Gazze”gibi) eşit derecede geçerli olarak ele almak, yanlış fikirlerin yayılmasına neden olacaktır. Komplo teorilerini ana akım gibi göstererek öne çıkarabilir, güçlendirebilir. Ekstrem görüşleri meşrulaştırma riski doğabilir.
Sonuçta yapay zekâ tüm tarafları memnun etmek için gerçeği görmezden gelirse, kullanıcılar tarafından artık güvenilmez olarak kabul edilecektir. Ya da kullanıcılara yapay zekâ mod “çeşitleri” yani “nötr”, “sol” veya “sağ” yapay zekâ sunulmaya başlanabilir.
(Bu son kısımda, büyük ölçüde Füsun Sarp Nebil’in t24’te 12 Nisan 2025 tarihli, “Yapay zekânızı sağ görüşlü mü, sol görüşlü mü tercih edersiniz…” başlıklı yazısından faydalanıldı. Bu metnin başlığı da, hatta oradan esinlenildi.)
“Çevrimdışı” terimi bazen “gerçek hayatta” anlamına gelen “IRL” kısaltmasıyla birbirinin yerine kullanılır.
Ve bazen şöyle geriye çekilip “çevrim dışı” olmakta, “dışarıda” akan hayata karışmakta yarar var…
Asıl ihtiyacımız olansa, şirket çıkarlarına ve onların otoriter eğilimlerine, kısaca tekellere hizmet etmeyen, insanların yararına çalışan bir teknoloji..! Bunun mücadelesini vermekte kararlıyız!..
Ve son söz; ekonomik büyümeyi toplumsal bir zorunluluk olarak kabul etmeyen bir bilinç ve anlayışla diyebiliriz ki; “tekno-dijital kapitalizmin tahakkümüne teslim olmayacağız!”