“Çağrı”ya herkes kendi “meşrebi”nce yaklaşıyor haliyle. Kimi “kırk yıllık –hatta çok daha eski– Yani, olur mu Kani?” paradigmasından bakıyor (ulusalcı-“ulusolcu”ların tekmilinin bakışı bu minvalde). Kimi “en azılı devlet bloku” ile “barış” mı müzakere edilir? noktasından… itiraz ediyor. Ne öneriyorlar peki? Hiç “işitmedim”!.. Bilen varsa beri gelsin! Her iki eğilimin de iler-tutar yanı yok bence..! İlkine kalsa, “çözüm(!)” için alayını kireç kuyusuna atıp üstünü kapatmak ya da “bir araya” toplayıp üzerlerine benzin döküp ateşe vermekten öteye bir düşünce geliştirmeye kapalılar. İkinci kesim ise “CHP iktidarı(!)”nı beklemekten yana..! Ne sanıyorlarsa CHP’yi..?
Oysa “müzakere”, tam da mevcut hegemon devlet blokuyla olur; olacaktır; olmalıdır!.. bencileyin Türklerle olacak değil ya!.. N. Mandela da Güney Afrika’nın apartheid rejiminin başındaki F.W. de Klerk ile yürütmüştü müzakereleri, benimle değil!.. FARC da 1964’ten bu yana Kolombiya rejimiyle hakeza…
Ayrıca bugün her iki taraf da “reel politiker” tutum içinde davranıyor. Başka türlü olması da düşünülemez zaten.
Ancak burada konuya sol-sosyalist perspektiften yaklaşanlar açısından iki önemli husus beliriyor, kanımca…
Önce “Çağrı”yı okuyalım;
“PKK; tarihin en yoğun şiddet yüzyılı olan 20. asrı, iki dünya savaşı, reel-sosyalizm ve dünya genelinde yaşanan soğuk savaş ortamları, Kürt realitesinin inkârı, başta ifade olmak üzere özgürlükler konusunda yasaklardan kaynaklı oluşan zeminde doğmuştur.
Teori, program, strateji ve taktik olarak yüzyılın reel-sosyalist sistem gerçeğinin ağır etkisinde kalmıştır. 1990’larda reel-sosyalizmin iç nedenlerle çöküşü ve ülkede kimlik inkârının çözülüşü, ifade özgürlüğünde sağlanan gelişmeler, PKK’nin anlam yoksunluğuna ve aşırı tekrara yol açmıştır. Dolayısıyla ömrünü benzerleri gibi tamamlamış ve feshini gerekli kılmıştır.
Kürt-Türk ilişkileri; 1000 yılı aşan tarihler boyunca Türkler ve Kürtler varlıklarını sürdürmek ve hegemonik güçlere karşı ayakta kalmak için gönüllülük yönü ağır basan hep bir ittifak içinde kalmayı zorunlu görmüşlerdir.
Kapitalist modernitenin son 200 yılı, bu ittifakı parçalamayı esas gaye edinmiştir. Etkilenen güçler, sınıf temelleriyle birlikte buna hizmeti esas bellemişlerdir. Cumhuriyetin tek tipçi yorumlarıyla birlikte bu süreç hızlanmıştır. Günümüzde çok kırılgan hal alan tarihsel ilişkiyi kardeşlik ruhu içinde inançları da göz ardı etmeden yeniden düzenlemek esas görevdir.
Demokratik toplum ihtiyacı kaçınılmazdır. Cumhuriyet tarihinin en uzun ve kapsamlı isyan ve şiddet hareketi olan PKK’nin; güç ve taban bulması, demokratik siyaset kanallarının kapalı olmasından kaynaklanmıştır.
Aşırı milliyetçiliğe savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.
Kimliklere saygı, kendilerini özgürce ifade edip, demokratik anlamda örgütlenmeleri, her kesimin kendilerine esas aldıkları sosyo-ekonomik ve siyasal yapılanmaları ancak demokratik toplum ve siyasal alanın mevcudiyetiyle mümkündür.
Cumhuriyetin ikinci yüzyılı ancak demokrasiyle taçlandırıldığında kalıcı ve kardeşçe bir sürekliliğe sahip olabilecektir. Sistem arayışları ve gerçekleştirmeler için demokrasi dışı bir yol yoktur. Olamaz. Demokratik uzlaşma temel yöntemdir.
Barış ve demokratik toplum döneminin dili de gerçekliğe uygun geliştirilmek durumundadır.
Sayın Devlet Bahçeli'nin yaptığı çağrı sayın Cumhurbaşkanın ortaya koyduğu iradeyle diğer siyasi partilerin malum çağrıya dönük olumlu yaklaşımlarıyla oluşan bu iklimde silah bırakma çağrısında bulunuyor ve bu çağrının tarihi sorumluluğunu üstleniyorum.
Varlığı zorla sona erdirilmemiş her çağdaş cemiyet ve partinin gönüllü olarak yapacağı gibi devlet ve toplumla bütünleşme için kongrenizi toplayın ve karar alın; tüm gruplar silah bırakmalı ve PKK kendini feshetmelidir.
Ortak yaşama inanan ve çağrıma kulak veren tüm kesimlere selamlarımı iletirim.
25 Şubat 2025. Abdullah Öcalan”
Açıklama sonrası Sırrı Süreyya Önder, Öcalan’ın heyete ilettiği; ancak çağrısında yer almayan “Şüphesiz pratikte silahların bırakılması ve PKK’nin kendini feshi, demokratik siyaset ve hukuki boyutun tanınmasını gerektirir,” –metinde olmayan bir ekleme– notunu okudu.
Bu eklemenin Öcalan tarafından özellikle kamuoyuna iletilmesinin istenildiğini de vurguladı.
Bu “ek açıklamada“ ise silah bırakma çağrısının çok açık biçimde “hukuki adımlar atılması” şartına bağlı olduğu belirtiliyor.
Hatta basında bu ek şartın Öcalan tarafından okunan çağrı metninin sonunda da yer aldığı belirtildi.
Selahattin Demirtaş da Gazete Duvar’da Öcalan’ın çağrısını bu kayıt ve şartla birlikte anladığını ifade etti (“Tabii gerekli tüm hukuki ve siyasi alt yapının TBMM zemininde oluşturulması kaydıyla.”).
Ahmet Türk de açıklamasında bu ek şartın ana metne dahil edilmesini devlet görevlilerinin istemediğini ve ana metne koydurmadığını, ama buna rağmen Öcalan’ın bunun duyurulmasında ısrarlı olduğunu söyledi.
Ne var ki resmi çağrı metninde olmayan fakat Öcalan tarafından esas çağrının parçası ve eki olarak görüldüğü anlaşılan bu ek şartın (silah bırakmanın Kürtlere hukuksal statü şartına bağlanması) devlet tarafınca da benimsendiğine dair şu ana kadar herhangi bir resmî açıklama yapılmış değil.
Bu durumun resmî kanallar tarafından da bir an önce netleştirilmesi ve halkın bu konuda doğru bilgilendirilmesi, söz konusu barış sürecinin başarısı için de çok önemli.
İkincisiyse, “Teori, program, strateji ve taktik olarak yüzyılın reel-sosyalist sistem gerçeğinin ağır etkisinde kalmıştır.” ibaresi 35 yıldan sonra ikna edici bir argüman olarak görünmüyor. Keşke “etkisinde kalmayı” sürdürebilseydi..!
“İsla” İspanyolca “ada” demek; İtalyancada da isolare “kanal açarak bir yeri karadan koparmak, ada yapmak” fiilinden türetilmiştir. Kökeni Latince. Türkçede Fransızcadan geçme “izole” kullanılıyor; Fransızca isoler “yalıtmak, yalnızlaştırmak” fiilinden alıntıdır. Ama “bilgi”nin İmralı’ya bu kadar geç ulaşabileceğini düşünmek mümkün değil elbette...
Bana bu, maarif müfettişi bir arkadaşın aktardığı bir anekdotu çağrıştırdı; Urfa kırsalında bir ilkokul sınıfına giren arkadaşım, öğrencilerin matematik dersinde özellikle çok zayıf olduklarını saptamış ve soruyu çözemeyen öğrenciye bunun nedenini sormuş. Çocuğun cevabı; “Bu ağalar var ya hocam, bu ağalar!..”
***
“Aşırı milliyetçi savruluşunun zorunlu sonucu olan; ayrı ulus-devlet, federasyon, idari özerklik ve kültüralist çözümler, tarihsel toplum sosyolojisine cevap olamamaktadır.” (Çağrı metninden.)
Bu tamamen kendilerinin tercihi olacaktır. Biz sadece “self determinasyon hakkı”nı peşin olarak tanıdığımızı, Bilimsel doğrular ve enternasyonalist ilkelerimiz gereği bunu savunduğumuzu belirtelim.
Ezcümle, bu gelinen aşama kuşkusuz önemli bir ilk adım. Nitekim PKK “ateşkes” ilan etti ve “Yürütmesi”nden açıklamalar peşpeşe gelmeye başladı;
“Önderliğin ortaya koyduğu dönüşümü, PKK’nin feshini, silahlı mücadelenin sonlandırmasını gerçekleştireceğiz. Bu konuda hiç kimsenin tereddüdü olmasın. Devletin ve iktidarın da hiçbir bahaneye sığınmadan demokratikleşme doğrultusunda gereklilikleri yapması gerekiyor."(M. Karasu.)
“Çağrı”ya ek olarak sözlü ifade edilen “kayıt”ın çok önemsendiğini gösteriyor aynı zamanda bu…
Bu konuyu daha ilerledikçe süreç çok konuşacağız şüphesiz; ama şimdilik kâfi…
Dileriz “ulusal demokratik” haklar ve özgürlükler açısından önemli kazanımlar sağlanır…