TSIP 6.Yil 1980 AnkaraAtaturkSpSl* TSİP nedir?

Zihnimizde beliren anlam kuşkusuz kavramla ilintili. Kavramın anlamlandırmaları dolayımıyla hayatla bağ kurarız…

Ve felsefe de odağına “anlam”ı alan, bilgi üreten bir anlama, bilme etkinliğidir. Hayat, anlam ve/ya bilgi üzerine kurulu olduğu için de felsefe, aynı zamanda bir kavrama yolu, bir yaşama biçimidir.

Günümüz insanıysa anlam aramıyor. Gündelik çözümler peşinde. Palyatif çözümler, bir tür tüketim nesnesine dönüşmüş durumda. Hâkim paradigmanın sattığı etiketleri koşa koşa alıyor…

Zihni itinayla körkütük bulanıklaştıran titiz bir algoritma(syon)!.. Artık “gerçeğin kalmadığı”nı söylüyor..!

Ve insani özelliklerimiz ve sözcüklerimizin anlamları giderek silikleşiyor; gitgide daha sonra bütünüyle silinecek belki de…

Tarihsel örüntü yok olmuştur artık..! Yalnızca... kimilerine göre “anlamsız” hayal-meyal bir görüntüdür var olan… gözlerimizin önünde artık sadece imgesi durmakta…

Yıllar yıllar evvel… Bir elli yıl kadar oluyor…

Herkes TSİP’liydi!.. 12 Mart sonrasındaki ilk legal sosyalist siyasi oluşumdu çünkü…

İşte salt bu nedenle –soldan bakarak– “sol”da yer alanların çoğunun hem önceki hayal dünyasında, hem de gerçek hayatında sanki bir “TSİP”i var… belki de! Ama çok çok azında bu ikisi kesişir.

Zaten zamanla siyasi eğilimlerin ve/ya sınıf pozisyonlarının kristalize olmasıyla ayrışmalar, ayrı oluşumlar yaşandı.

Şimdiyse devasa çoğunluk için bir “kayboluştur” ya da büyük kalabalıklar içinde “yalnızlıktır”… melankolik bir varoluştur… nostaljidir… özlenendir artık… Ve dahası bu insanlar “sosyalizm”le birlikte yıkılan hayallerine de –ve belki de gençliklerine– yas tutuyor, kaçınılmaz olarak...

Herkes geçmişine “dolanır” ama kimisi dolanıklığını, kimisi de neye dolandığını fark etmez. Kendine bir ütopya, bir hayal dünyası yaratır. Zaten en ağır kayıplarımız, henüz kaybettiğimizi bilmediklerimizdir...!

De ki aynaya bakmışız; orada resmimiz kalmış, unutmuş ayna bizi”…

* Mensubu olmaktan her zaman onur ve kıvanç duyduğum siyasî çizgim Türkiye Sosyalist İşçi Partisi için hep “bir okuldu” ibaresini kullanırız. Herkesin kendi “küçük dükkânı”nı açtığı ve böylece mutlu(!) ve mutmain olduğu, çok parçalı “çarşı”da sıradan bir “mahalle mektebi” değil! Bir ekol! Bilimsel Komünist Hareketimizde çığır açmış olan… Bu rastgele söylenmiş kof bir böbürlenme, hamasi bir niteleme değil elbette! “Bilim”in önemini, “Teori”nin anlamını, “İdeolojik bağımsızlığa” titizlikle ve kıskançlıkla sahip çıkma gereğini ve “partililik” nosyonunu, organ işleyişinin “esaslarını” kavratan bir tedrisat; bir düstur; bir ilkeler bütünü; hatta bir “öğreti”!..

Evet bir öğreti: “Birlik Doktrini”!..

…ki sonunda, bir temel politika olarak gerçekleşmiş; doğruluğu “praktikte” kanıtlanmış…

İşçi sınıfının siyasi hareketi bölünmüştür; birliğe muhtaçtır” mottosu, “birlik olmadan asla!..” diyebileceğimiz pek çok “kısıt” koymuştu önümüze… Öyle ki “birleşmeden” iktidarı bile hedeflemiyorduk! Ülkede, daha doğuştan tekelci yapıda ve emperyalizme göbekten bağımlı kapitalizmin hakim üretim biçimi olduğunu saptayan ve bu hakim kapitalist üretim ilişkileri temelinde yükselen mevcut toplumsal yapılanmada sınıf mevzilenmelerini içeren mükemmel bir programa sahiptik; iktidar hedefi ve sınıf ittifakı net, cephe modeli en ileri örnekti… ama… önceliğimiz “birlik”ti..!

Ancak…

“TSİP’in en önde gelen özelliği bilimsel sosyalist öğretiye titizlikle sahip çıkmak ve ideolojik çalışmaya ısrarla önem vermek oldu.”

Ve elbette proletarya enternasyonalizmine…

Ve…

“Doktriner denilen, katı bulunan sosyalizm anlayışı aynı zamanda düşünsel üretkenliğini ve geniş ufkunu ortaya koydu.”

Ayrıca…

Kemalizmle Marksizmi birbirine karıştırmak, aradaki sınıfsal ayrım çizgisini yeterince çizememek” olan ve ne yazık ki sonuçları “sol”da bugün bile görülen bu vahim yanlışlığa karşı durdu, eleştirdi, “işçi sınıfının bağımsız ideolojik hattı”nı ısrarla savundu…

Yine…

(…) ulusal sorunun Türkiye’de biçimlenmesinin ve hem ilkesel ve hem de pratik çözümünün ipuçlarının tartışıldığı uzun ve ayrıntılı düşünsel çabalara girişildi ve bunlar yayınlandı.”

“Bu sorun elbette, Türkiye solunun en önemli sorunlarından biriydi ve solun tarihi ne yazık ki kusurluydu, resmi ideolojinin etkilerinden sıyrılamamıştı. TSİP o aşamada meseleyi önemle, ama ciddiyetle ele alan, denilebilir ki, tek partiydi.”

“Yeri gelmişken analım; parti Türkiye solunda Sovyetik diye anılan çizgideydi. Bu, doğru olduğunu düşünerek savunduğumuz bir tercihti. Bağlı olduğumuz öğretiye en yatkın çizgi SBKP’deydi. Nitekim o parti bu çizgiden uzaklaşınca, karşı duran da biz olduk.”

“O zamanki Sovyetçiliğimizin bugün de doğru olduğunu düşünüyorum. (…) Sovyet çizgisi dışına çıktın mı, arkasından anti-Sovyetizm geliyor, o da insanı bir süre sonra şu veya bu şekilde Marksizm dışına savuruyor.”

Ve

“Kanımızca, TSİP’in teoriye verdiği ağırlık çok önemli bir özelliğiydi.”

“TSİP’liler ideolojiye verdikleri önemi özveriyle bütünleştirmişler, dinamik, militan bir parti yaratmışlardı. 12 Eylül koşullarında da bunu sürdürdüler, düzenli yayın çıkardılar, yayın dağıttılar, ekipli, organlı çalıştılar ve 1980’lerin ikinci yarısında ‘hareket dönemi’ dedikleri yarı-legal çalışmalarla, değişik işlevlerdeki yayınlarla hayatiyetlerini daha ileri götürdüler.”

Ta ki “örgütsel varlıkları”nı Sosyalist Hareketin Birliğine “armağan” ettikleri 1990’a değin..!

Bu her iki dönem de (“yeraltı” ve “yarı-legal” dönemler) aynı zamanda “hareketin sürekliliği” kavramının “pratiğe geçirilmesi” oldu; bu bahisteki “iddiamızı” kanıtladı.

(Tırnak içindeki italikle yazılmış pasajlar Yalçın Yusufoğlu’nun “Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, Doktriner bir parti üzerine doktriner bir değerlendirme” çalışmasından)

* Şimdi burada yaptığımız, yapmaya çalıştığımız ise;

Gerçeği bilmenin bir anlamı kalmadığında bile, gerçeği anlama ve aktarma çabası…

Yalçın Yusufoğlu gibi söyleyecek olursak;

Sınıf mücadelesinin başka başka mecralardan yine “siyasetsiz” aktığı en yakıcı sorun halen de…

Şimdiyle de geçmiş “dolayımıyla” bağ kurarız. Yoksa “hafıza” nedir ki?..

Zira paylaşmak ve unutmamak bir başkaldırı biçimi, şüphesiz!

Zaman kavramı, her zaman sonsuzluğu çağrıştırır. Bu sonsuzluk çağrışımıysa geleceği düşlemek kadar geçmişi düşünmekten geçtiği gibi çoğu zaman bir yüzleşme, insanın kendiyle hesaplaşmasıdır da…

Bir “hayal”in henüz kırılmadığı, parçalanıp dağılmadığı... bir umudun bütün eksilmelere, zorunlu ayrılıklara rağmen, tekrarlanabileceğine duyulan inancın henüz kaybedilmediği bir zamana gidiyorum… Bir “zamana yolculuk” yani…

Elli yıl…

Gerçeğin inanılmaz bir düşe dönüştüğü şaşırtıcı bir ömür… Sanki hayal alemlerinden düşmüş gerçekliğimize… Hem zaten ömrü “tamamlama”ya çalışmak değil, dolu dolu “yaşamak”tır, asl’olan!?. Yoksa yaşamın “anlamı” nedir?

İnsan oysa ta başından beri “hayatın anlamı”nı aradı..!

İşte bütün bu “arayışlar”a anlamlı cevaplardandır TSİP!..

“Bir İnsan Ömrünü Neye Vermeli?” sorusuna da…

Öyle olmasa 50 yılını vermezdi TSİP’liler..! Neredeyse bir ömür!..

Onurlu geçmişimiz ve aydınlık geleceğimiz, “mücadelemiz”den damıttıklarımızsa eğer…

Dünyamız stratosferde nazlı nazlı salınan radyoaktif bir kül yığını olmayacaksa eğer…

Ya da “bir zamanlar” canlıların yer aldığı bir “müze gezegen”…

Yüzüncü yılımızı şimdiden kutluyorum…

“Gracias a la vida!”

Fotoğraf: Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin 6. Kuruluş Yıldönümü Toplantısından, Atatürk Spor Salonu, Ankara, 21 Haziran 1980.