deprem enkazi crAma peşinen şunu belirtmeliyim ki bu “siyaset karşıtı” bir yazıdır. Lâkin “siyasi” bir yazıdır. Çünkü bugün için, toplumu ileriye doğru değiştirebilmenin, mevcut şartlardaki yegâne yoludur siyaset… Bu eylemin yegâne mekanizmasıdır…

Bilinir, siyaset verili toplumun bir üst-yapı kurumudur; sosyal varlıkça tayin edilen sosyal bilinç formlarındandır. Günümüzde sosyo-ekonomik ilişkileri en az dolaylı yoldan yansıtıyor olması (daha ziyade dolaysız olarak yansıtır), kitlelerin sosyal yaşamda aktifleşmeleri, kitle iletişim araçlarının ulaşmış olduğu gelişkinlik düzeyi gibi nedenlere bağlı olarak siyaset, geniş bir etki alanı kazanmıştır.

Siyaset tarihsel bir fenomen, kendini oluşturan tarihî şartlar ortadan kalktığında, siyaset de tarihe karışacaktır…

Siyasi düşünce planında temsilî kurumlar devlet ekseni etrafında ve devlet bünyesi kapsamında görüldüğü, pratikte bu minval üzre yürüdüğü için, politika kavramı devlet fikrinden ve onun etkisinden kurtulamaz.

İnsanlığın önünün açılması için oysa, devlet gücünün sınırlandırılması, devlet otoritesinin geriletilmesi, yığınların aktivitesini yönetim inisiyatifine dönüştürecek özerk halk kurumlarının yaratılması kararlılığıyla düşünsel ve pratik çalışmalar göstermek, yeni, yaratıcı politik anlayışlar oluşturup geliştirmek ve nihayet “politikacı makulesi”ni, toplumun denetimi altına almak şarttır..! Bu da son tahlilde, gene politik arenada gerçekleşebilir.     

Ama bu uğraş sadece siyaset alanında verildiği, sosyal yaşamın diğer alanlarında bu doğrultuda etkili ve yaygın çabalar gösterilemediği, yaratılamadığı takdirde konu gene politika içinde kalır.

Oysa siyaset dışı alanların genişlemesi, siyaset dışı kurumların sosyal yaşamdaki inisiyatiflerinin öne çıkması, inisiyatifin yığınlara doğru geçmesi demektir ki böyle bir gelişme halkın siyaset üzerindeki etkisini de güçlendirecek, siyaseti “siyaset esnafı”nın eline terk edilmişlikten kurtaracaktır. Yoksa bugünkü gibi siyasetin siyasetçilere terk edilmesi, yığınların siyasetle ilgilenmemeleri, kendi kaderleri üzerinde söz sahibi olmamaları, sadece seçimden seçime gidip oy kullanmaları olduğu müddetçe, sadece ve sadece halkı etkisizleştirip, esas olarak devletçe belirlenmiş statükonun devamına yarar. Halkın kendi yığınsal, demokratik, katılımcı ve dinamik kurumlarıyla ekonomik ve sosyal yaşama ağırlıklarını koymaması halinde, devletin de, siyasetin de nüfuz alanlarının sınırlandırılması, daraltılması, yığınların kendi kendilerini yönetmesi mümkün olmaz!

Öte yandan insan düşüncesinin yaratıcılığı, gelişmesi yoksa eğer, içinde bulunulan global düşünce bunalımında, kısırlığında hele, çok daha vahim sonuçlara yol açılmakta, insan özne olmaktan çıkmaktadır. İnsanın insan olarak asıl gelişimi kendi kendini manen yeniden üretmesi, özgürleşmesi, birey olarak gelişip yetkinleşmesi özellikle ve öncelikle düşünsel gelişime ve yaratıcılığa bağlıdır. Toplumsal yaşamın siyaset dışındaki alanlarına da politika gözlükleriyle bakan, hayatın her alanını siyasete indirgeyen anlayışlar, en azından kendini sınırlamakta, en hafif deyimiyle işlevlerini kısıtlamaktadır. Merkezi otoritenin geriletilmesi, siyasal mekanizmanın desantralizasyonu, halk yığınlarının kendi yaşam alanlarından başlayarak ülke hayatının tamamında ve tüm sorunlarda söz sahibi olmaları ancak ve ancak halkın özerk kurumlarını yaratmakla mümkün olur. Buysa başlı başına siyasi bir faaliyettir..!  Düpedüz siyasettir!..

Ancak ne ki, politika yapmanın kendi tekelinde olduğu hüsnükuruntusuna kapılanlar, başkalarına politika yapmayı yasaklama emelinde olanlar, politika yapmamak, hatta politikayla ilgilenmemek tutumunda olanları “makbul yurttaş” ve bu tutumu da “erdem” ilan edecekler.

Ama ortada tutarlı, inandırıcı bir demokratik muhalefet olmayınca, olanların da sesleri cılız çıkmaktaysa, siyasetten “soğuma”, −ümitsizlik, karamsarlık, çaresizlik, çıkışsızlıkla beraber−, görülmemiş boyutlara vardı… Ekonomik, sosyal ve siyasal bakımdan çok karamsar bir dönemden geçtiğimiz günlerde bir de üstüne gelen deprem felâketinin bir “sosyal afete”, bir “siyasal rezalete” dönüşmesi eklendi… muktedirlerin basiretsizlikleri, beceriksizlikleri, âcizlikleri, − ve en kötüsü−  duyarsızlıkları, pervasızlıkları da cabası… Tam bir fiyasko… tam bir çöküş, bir dekadans..! “Asrın felaketi” olarak da kendi âciz politikalarını “lanse” etmekte, kendilerini “tarif” etmekteler… Ve her bi’ şey “salkım-saçak” ortadayken bütün bunları, “hokus-pokus” nasıl gözlerden gizleyebiliriz… bu badire karşısında tepkileri tavsatarak, kamuoyunu bu duruma “alıştırarak”… alelacele “günah keçileri” bulunarak  −ama “dış mihrak” tutmaz; çünkü bilumum“dış mihraklar”, “yedi düvel” hemen hepsi yardımlaşmaya koştu!.. Ve böylece “Saray” taifesi doğanın hışmını, apar-topar “Allahın bir lütfu”na çevirip lehimize nasıl fayda sağlayabiliriz hesabıyla, “el çabukluğu marifet”,  OHAL ilan ettiler.

“Devletlûlar”ın söylemleri, empozasyonları… bütün bunlar üstelik bir de son derece seviyesiz üsluplarla, amiyane ve hatta argo jargonlarla sürdürüldüğünden ortaya “siyaset” adına tiksindirici bir politika sahnesi çıkmaktadır. Ne kadar “sıradan” olursa olsun kötülüğün bile bir “düzeyi” vardır!..

Deprem (zelzele), eski dilde “hareket-i arz”, yani “yerin hareketi”… Bir fizik kanunu, maddenin “mekanik hareketi”… bir doğa olayını “afet” haline getirense “sermayenin hareketi”... kâr, daha fazla kâr mottosuyla “hareket eden” sermayenin hazırladığı bir sosyal felâket: “Asrın Felâketi”!.. 

Hüseyin Hasançebi’nin (Ö.B. Canatan) −Dergimiz arşivinde bulunan− yazısındaki ifadesiyle;

“Devletin ve toplumun hikâyesi...

Doğanın ve toplumun hikâyesi...

İnsanın hikâyesi...”

Ve metrûk şehirler görünümü altında viran olmuş bir coğrafya can çekişiyor… Terk etmeyip de “kalanlar”, sadece göçük altında kalanlar… ve bir de göçük altındakileri bekleyen göçük üstündeki yakınları… Ve niye göçük altında kalmadıklarını kendilerine sorup duran bir travma altında…

Bu travmatik acılar, trajik kayıplar dünle yarını birbirine bağlayan süreklilik hissinin kaybına yol açıyor. İnançlarında ve değerlerinde derin sarsıntılar yaratıyor; geçmiş-bugün-gelecek arasındaki bağın kesilmesine ve gelecek hayallerin yıkılmasına sebep oluyor...

Şimdi de Minerva’nın Baykuşu değil ama Poseidon’un yarasası modunda bir “siyasi mevta”, ortaya atılıp “açılın ben mütekait meclis başkanıyım, bir kereden bir şey olmaz; seçimler ivedilikle ertelenmeli..!tüyosu verdi… belki de ağzından kaçırdı −bir “lapsus”… belki “nabız yokladı”, Saray nam-ı hesabına… Veyahut belki de sırf “yaranmak”, “özgül ağırlığını” geri kazanmak maksadıyla… lûtufları “verdikçe veriyor, kurban olduğum” kafasıyla… Kaybedeceklerine kesin gözüyle bakılan “sandık”ta, sandığı −o fena halde fetişleştirdikleri− “milli irade”den kaçırma katakullisi… E, Kasımpaşa’nın tulumbacısı meşhurdur; “tulumba sandığını kaçırma” patırtıları da!.. Yapar mı, yapar! “Bana yâr olmayan…” gözü dönmüşlüğüyle… Sayısal meşruiyetten, “siyasal meşruiyet” devşirme hokkabazlığı… Eğer “hukuk” diye bir şey varsa, hiçbir merci olmayan bir yetkiyi kullanamaz!.. Ama ne gam; “koyun can derdinde”, bu zevat-ı kurdeşen ise kaybedecekleri kesin seçimleri nasıl erteleyebilirim, iktidarda nasıl bir gün daha fazla kalabilirim derdinde..! Çünkü şu “asrın rezaleti” olmasaydı da, insanlar −kamuoyu yoklamalarına da güvenip− “sakıt iktidar” gözüyle bakmaya başlamıştı hazretin “zata mahsus” iktidarına… “Gidici” olduğu kanısı yaygınlaşmaktaydı… İçeride-dışarıda herkesin gözünde, “sandıkta” gönderileceği besbelli olduğu halde gitmemekte ayak diretecek, bunun için çeşitli oyunlara, hilelere, hüllelere, hukuksuzluklara başvuracak, tehditler savuracak, koltuğuna yapışmış “zat” görünümündedir.

Ve bu yüzden hatalar, yanlışlar, eleştirilerin dile getirilmesine iktidar çevrelerinden gelen gözdağı girişimleri… zamanında atılmış olsa can kayıplarını önlemiş olacak adımların birer birer sayılmasına ‘şimdi sırası değil’ diyerek örtbas etme çabasına dönüşüyor. Oysa yapılan hataların, ihmallerin, basiretsizlikle, işbilmezlikle, haddini bilmezlikle, kibirle işlenen “insanlık cürümleri”nin haddi-hesabı yok! Özellikle ilk iki günde müdahaledeki gecikmeler, salt yerüstündekilerin değil, yeraltındakilerin de boğazlarını sıktı… hepsi hep bir ağızdan can kaybının bu boyutlara gelmesinde rol oynadı… “Felaketzedeler”in ihtiyaçları ve taleplerine cevap veriyormuş gibi yaparak, “müsterih olun en kısa sürede sorunlarınızı çözeceğiz, eskisinden daha güzel konutlar, inşa… imar… gelişme… kalkınma… bir yıla kalmaz… bla… bla… bla…” gerçeklikten kopuk afaki söylemler, soyut kavramlar, kof vaadler etrafında boş laf üretmekteler. Bu lafları kendi gerici, sömürücü, ayrımcı, anti-demokratik politika ve uygulamalarına alet etmekteler…

Bir başka rezaletse “Türkiye Tek Yürek” anonsuyla gerçekleştirilen sözümona “bağışlaşma” görüntüleriydi. Midesi “kaldıranlar” izleyebilmiştir muhakkak… Algülüm-ver gülüm alavera-dalaverası olduğu hemen daha ertesi gün fâş oldu! “Bağışçı”lardan birilerinin kursağına “teşvik” adı altında bir şeyler giriverdi, ouverture olaraktan…  Bugün “bağış”, yarın “teşvik”! Çok “fenni işler” bunlar… Sadece şunu söylemek yeterli bu “cazgırlığa”; oysa rejim tek mideden ibaret..!

“Böylesine büyük bir felakete hazırlıklı olabilmek mümkün değildir!”… “Böylesi bir depremle dünyanın hiçbir devleti baş edemez!” vb. klişeler, savunma mekanizmaları devreye girdi hemen. Doğru, evet, dünyanın en güçlü devleti bile olsa “baş edemez”! Eğer hazırlıksızsa! Pandemide örneğin, dünyanın tamamı afalladı, ne yapacağını bilemez halde atalete yuvarlandı. Çünkü hiç kimse böylesi bir salgını öngörememiş ve dolayısıyla hazırlıksız yakalanmışlardı ülkeler. Ancak bu durum tamamen farklı. “Küçük(!)” bir çarpıtma var! “Olmadan öncesi”ni baz alacaksın; ”olduktan sonrası”nı değil!.. Deprem öngörülemez değil! Milyonlarca yıldan beri oluyor; periyotları belli! Yeri-yurdu, büyüklüğü de kestirilebiliyor! Proaktif bir yaklaşımı öngerektiriyor; reaktif davranışı değil! Olmadan önce tedbirini alacaksın! Olduktan sonra ahkâm kesmek yerine… Hele ¾’ü  deprem kuşağında olan bir ülkede hüküm sürüyorsan daha bir “müdebbir” davranmak zorundasın!.. Aşağı-yukarı yaklaşık aynı kapitalist gelişkinlik seviyesine sahip olduğumuz Şili nasıl yapmışsa, örneğin! Üstelik Şili tarihin kaydettiği en büyük depremsellikleri yaşamış bir coğrafya: 1960’ta 9,5 MI ve 2010’da 8,8 MI… Ve hepsi de “ölümcül” şiddeti çok yüksek depremler… Demek “inşaat ya resulullah!” demeyi bilmiyorlar…

Tarihte afetlerle ve insan ihmalleriyle, insan eliyle işlenmiş “taksirli” cürümlere, hatta bilerek ve amaçlı biçimde yaşanmış, “kasıtlı” toplu kayıplara, akıl almaz acılara sebep olmuş onlarca, hatta yüzlerce trajik olay var…

Bu da öyle… göz göre göre… Yani “mucizelere” yazgılı bir ülke..!

Uzunca bir süredir “motto” haline gelen bir slogan vardı; “Göndermeden gitmeyecekler!..” Bugün artık  bir “postula” haline geldi..!

Ve “kendi başının çaresine bakmak” zorunda bırakılan kaderine terk edilmiş “bîçare” bir coğrafya… Ama “yalnız” olmadıklarını göstermek üzere insanlar yardımlarına koştu! İşte o zaman insanlar insan olmanın “yüceliğini”, dayanışmanın ne denli “insanî” bir haslet olduğunu bir kez daha tanıdılar… İnsanların yaralarını “insanlar” sarıyor..! O insanlar sosyal örgütlenme, işbölümü, yüksek dayanışma, paylaşım bakımından çok önemli bir toplumsal örnek ortaya koyuyorlar..! Devlet olmadan −toplumun üzerinde hükmeden, emir veren bir aygıt bulunmadan− doğrudan yardımlaşma ve ortaklaşa yönetişim ve denetim mekanizmaları teşekkül etti… O vakte kadar hiç ortada görünmeyen, fakat birdenbire durumu “fark eden” Devlet-i Âli hemen müdahale ederek gönüllüleri uzaklaştırdı, “yardımları” yasakladı, engelledi, toplananlara el koydu; olmadı −aradıkları günah keçisini buldukları sevinciyle− “dayanışanları” hedefe oturtup “suçlu” ilan etti… gözaltına aldı, gözdağı verdi… susturdu, tehdit etti ve böylelikle kendi müesses nizamının ve sömürü düzeninin öngördüğü otoritesini geri getirdi. Bu “düzenin öngördüğü otorite”, aynı zamanda mafiosi ilişkilerin ve yapılanmaların “müşevviki” bir otorite elbette… Soygun, talan, rant ekonomisinin, nepotizm ve clientelism’in ve “devletlûlar”ın  “beka”sıyla vazifelendirilmiş ve dahi bir nüfus mühendisliği uygulamasının aparatlarından biri işleviyle yükümlü, “o yapılanmalar”…

Ve merkezi otorite, tam bir akbaba iştihasıyla, derhal iş makinelerini fayrap seferber etti; enkaz kaldırma bahanesiyle, enkaz altında kalanları hiç umursamadan… ölü mü-diri mi diye bile düşünmeksizin… Bir umutla bekleyen insanları… umut kalmadığında da hiç değilse yakınlarının cansız bedenlerine kavuşabilmeyi, cenazesini defnedebilmeyi umanları, matem ritüellerini inançlarına göre yaşamak isteyenleri hiçe sayarak, hasılı en temel insan haklarını  “yok hükmünde” farzederek… Enkaz üzerinde tepinmeye başladılar ellerini ovuşturarak…

Bir can daha fazla kurtarma derdindeki yabancı ekipler ise bu muameleyi protesto ederek ülkelerine döndüler. Buna mukabil, ”birlik ve beraberliğe en çok en çok ihtiyaç duyulan vakitte, şimdi siyasetin zamanı değil” söylemi de muktedirlerin ve egemen güçlerin empozasyonları ve manipülasyonlarıyla beraber kimilerinin bilincini bulanıklaştırıp, bazılarının gözlerini kamaştırdı anlaşılan ki, siyasetsizliğe övgü düzmekteler…

Deprem tam da siyasetin konusu ve kendisi..! Siyaset üstü gösterme çabalarının gerçekte karşılığı yok!.. Hesap sormamak diye bir şey olamaz!..

Söz konusu bütün bu olumsuzluklara karşı mücadele vermenin bu olguları görenlerin, bu olguların bir olumsuzluk, bir çöküş olduğunu bilenlerin işi olmalıdır ancak. Bu tür olumsuzluklara karşı mücadele vermenin çeşitli alanları vardır kuşkusuz. Fakat asıl mücadele siyasi alanda verilmekte olandır. Çünkü bir toplumun gelişmesi, sorunlarının çözümü ancak ve ancak özgürlük ortamında mümkün hale gelir. Şayet böyle bir ortamdan yoksunsa o toplum, hiçbir şeyin iyi gitmesine olanak yoktur. Yaşanmakta olan felâketin bertaraf edilmesinin yolu, sınıfsal mücadeleden, demokrasi ve özgürlükler uğruna verilen siyasal uğraşlardan geçmektedir. Çünkü sınıfsal mücadelenin belirleyici alanı siyasettir. Çünkü kapitalist bir ülkede sınıf mücadelesi toplumsal hayatın bizatihi kendisidir; egemen sınıflar ve onların hegemonya aparatı devlet bu mücadeleden bir an için geri durmamaktayken, kalkıp egemenlikleri altındaki sosyal sınıflara “siyasetin zamanı değil!” diyemezler! “SİYASETİN TAM DA ZAMANI!” cevabını alırlar… Diyalektiğin evrensel yasaları, tarihî kanuniyetleri, ezilen sınıfların bu mücadeleden geri durmasını mümkün kılmamaktadır; sübjektif faktörlerden arî olarak dahi… Böyle olunca da şu ya da bu sosyal sınıf ya da zümrenin bu mücadelenin dışında durmasına, siyasetten “kaçınması”na, olanlara gözünü kapamasına olanak bulunmamaktadır. Olanak bulunsa(!) bile sorunların daha da yoğunlaşmasına, ağırlaşmasına yol açmaktan başka bir sonuç vermeyecektir, bu tutum…

Her türlü zorluğa, sosyal, siyasal, kültürel tüm olumsuzluklara rağmen umutsuzluğa, karamsarlığa kapılmayıp, “kaçış”a sığınmayıp namüsait şartlara karşı mücadele edenler, sadece kendi değerlerini savunmaktadırlar, kendi özbenliklerine saygılarını korumaktadırlar. Yalnızca “doğru” uğruna mücadele etmek ve bu mücadelenin de toplu ve örgütlü bir mücadele olması gerektiğinin bilincindedirler. Her şeyden önce kendi değerleriyle, düşünceleriyle, erdemleriyle, inandıklarıyla tutarlı olmaya çalışmakta, çağına karşı sorumluluklarına lâyık olmanın gereklerini yerine getirmeye uğraşmaktadırlar yalnızca

Marksistler açısından siyasi mücadele ise burjuvazinin sınıf egemenliğine karşı mücadele demektir. Bu kuramsal doğru, aynı zamanda temel olan, özsel (esansiyel) olan demektir.

Burjuvaziye karşı siyasi mücadele, somutta onun politikalarına karşı verilen mücadeledir. Böyle bir mücadeleyse burjuva politikasını (onun politika anlayışını, ölçülerini, yöntemlerini… vb.) net kesin ve ödünsüz bir şekilde yadsımayı gerektirir. Bir ülkede politik ortamın önemli ölçüde burjuvazi tarafından belirleniyor olması, merkezi kitle haberleşme araçlarının onun kontrolünde bulunması, kamuoyunun etkilenmesinde ve yönlendirilmesinde burjuvazinin ve onun çeşitli politik akımlarının başrolü oynaması ister istemez ülkenin siyasal yaşamında belli koşullanmaları, apriori yargıları, belirli anlayışları ya da çeşitli alışkanlıkları, üslupları vb. yerleştirecek, onları egemen kılacaktır.

Tepkileri ve dayanışmayı siyasetsizleştirmek isteyenlere aldırmadan, −yeni bir ivme kazanmış olan− sosyal muhalefetin siyasal, sendikal, kültürel örgütlenmesi hedefi toplumun ileri güçlerinin önünde durmaktadır. Bunun yolunu hep birlikte bulmak zorundayız. Somutta eylemliliğin sınıf boyutu kazanması şarttır.

Bakalım iktidarın enkazından kurtulabilecek mi bu ülke?.. Kimbilir, belki de bunun yakınlaşan ihtimali yatıyor orada..! “Enkaz” kaldırılınca ülke de “kurtulacak”..!

Bir kez daha görüldü ki egemen sınıflar ve onların temsilcileriyle emekçi halkların arasındaki toplumsal fay çatlağı çok derinde..!

Şimdi konuşma ve yazma isyandır..!

Kalp ağrısı ne kadar sürer?.. Un-ufak olmuş yüreklerde... lime-lime olmuş ruhlarda..?

Acıyı bilir misiniz? Ya kederi, çaresizliği..?  Veyahut “yarını olmamayı”?..

(*) Büyük ölçüde Yalçın Yusufoğlu’nun yayın organlarında yayınlanmış yazılarından yararlandım.