Çok sık dillendiriliyor. Ekonomi, demokrasi −buna bağlı olarak hukukun üstünlüğü, can ve mal güvenliği, kişi hak ve özgürlükleri− sağlanmadan gelişmez. Demokrasinin olmadığı ülkelere yatırımcılar uzak durur. Bu söylenenler çoğu zaman şöyle tamamlanıyor: Toplumsal huzurun sağlanması için de demokrasinin güçlendirilmesi şarttır!
Özellikle muhalefetten böyle bir sesin yükselmesi çok normal. Ülkemizde de durum bundan ibaret. İşvereni, emekçisi, aydını, Kürt’ü; hepsi bu konuda hemfikir görünüyor. Böyle olunca da muhalif politikanın bu eksende bir söylem tutturması akla uygun gibi duruyor.
Demokrasi, çıkarları farklı olan toplum kesimlerinin harekete geçirebildikleri güçleri oranında hak elde edebildikleri ve bir arada yaşayabilecekleri asgari bir müşterek yakaladıklarını varsaydıkları “uzlaşma” rejimi olarak tanımlanabilir. Çoğu zaman çıkarları birbirine tamamen zıt olmasına rağmen verili koşullarda birinin diğerine “ihtiyaç”ı olduğu ön kabulüyle geliştirilmiş; son birkaç yüzyılda büyük alt üst oluşlar yaşanarak uygulamaya konulmuş modern bir yönetim biçimidir demokrasi.
Demokrasi, aklın değil, sınıfların deviniminin ürünüdür. Düşünülerek değil, büyük bir kavga sonucunda uygulanmak zorunda kalınmış bir uzlaşıdır aslında sözü edilen. Demokrasinin beyinle ilişkisi kolla ilişkisinden çok sonraya tekabül eder. Beynin, demokrasinin şekillenmesi; dal budak salması konusunda hiçbir katkısı yoktur demek doğru olmaz ancak bu katkı hiçbir zaman “kavga”nın önüne geçmemiştir, geçemez.
O halde şunu diyebiliriz: “kavga”sız demokrasi olmaz, imkânsızdır.
“Kavga”, toplumu oluşturan sınıfların üretilen toplumsal zenginlikten daha fazla pay alma mücadelesidir. Her kesim, bu zenginlikten −zenginliğin paylaştırılmasını “yönetme yetkisi” de dâhil− kavgaya katabildiği gücü oranında pay alabilir ve bu “kavga” aralıksız devam eder. Zenginlikten pay alma “kavga”sının sonuçları demokrasinin sınırlarını belirler. Onun için sınıflı toplumda “sınırsız” bir demokrasiden söz etmek abesle iştigaldir. Demokrasinin sınırsızlığı, insanlığın sınıfsız toplum ereğine ulaşabilmesine koşut olarak gerçekleşebilecek bir idealdir.
Biraz da ekonomiden söz edelim.
Ekonomi, toplumsal zenginliğin nerede, nasıl, kim tarafından üretileceği ve bu zenginliğin kimler arasında, nasıl paylaştırılacağını belirler. Doğal olarak sözü edilen üretim, dolaşım ve bölüşüm süreçlerinin yönetimini de (siyasal iktidar, hukuk sistemi, eğitim vb.) biçimlendirir. Onun için demokrasiyi ekonomiden ayrı düşünmek asla mümkün değildir. Bu iki kavramdan herhangi birini tek başına ele almak, diğerini hesaba katmadan düşünce ve tavır geliştirmek boşuna bir çabadır. Üstelik bu iki kavram arasındaki diyalektik ilişkide asıl belirleyici olanın ekonomi olduğunu da akılda tutmanın önemi yadsınamaz.
Bütün bu söylediklerimiz doğru ise ekonominin düzeltilmesi (toplumsal zenginliğin artırılması), toplumsal huzurun yeniden sağlanması (zenginliğin sınıflar arasında dağılımında “adalet”li davranılması) ve devlet yönetiminin liyakate uygun hale getirilmesi (yönetimin farklı kesimlerle paylaşılması) için tek başına demokrasi vaat etmek yeterli midir? Böyle bir demokrasi mümkün müdür? Ekonomiye dair radikal değişiklikler önermeden sadece demokrasiye vurgu yapmak cahillikle mi açıklanmalı? Yoksa niyetle (aslında taraf olunan sınıfı gizleme çabası) ilgili bir sorun olduğunu mu düşünmek gerekir?
İddia edildiği gibi demokrasi olmadan ekonomi düzelmiyorsa ekonomi düzelmeden(!) demokrasi gelişir mi? Toplumsal kesimler arasında müthiş gelir adaletsizliği yaşandığı halde demokrasisi gelişmiş olan ülke var mıdır? Bu mümkün müdür? “Evrensel demokrasi” diye ikide bir dillendirilen söyleme dayanak olan ülkelerdeki toplumsal zenginliğin ne kadar olduğuna, bu zenginlikten en az pay alan kesimlerin bile yaşam standartlarının düzeyine, bu refahı kazanmak için geçmişte nasıl bir “kavga” yaşandığına baktığımızda “evrensel demokrasi”yi neye borçlu olduğumuzu anlamak kolaylaşacaktır.
Özellikle 1980 sonrası ülkemizde uygulanan neoliberal politikalar sayesinde kamu mülkiyetinde olan yüzlerce üretim aracı özelleştirildi. Haraç mezat sermaye sınıfına peşkeş çekildi. Özal döneminde hız kazanan bu durum AKP iktidarında zirveye ulaştı. Bu sayede emekçiler işsiz kaldı, yoksullaştı. Sermaye sınıfı servetine servet kattı. Uluslar üstü sermaye ile ortaklıklar kurarak toplumsal zenginliğin çok büyük bir kısmına el koydu. Sadece emekçiler değil bir avuç sermayedarın dışında her kesim yoksullaştı. İş ve gelecek güvencesi ortadan kalktı. Neoliberal talana karşı sesini yükseltmeye çalışan kesimler, saldırıya uğradı. Grevler, gösteriler yasaklandı. Hukuk sistemi felç edildi, hak aranamaz hale getirildi.
Özelleştirmenin doruğa ulaştığı, çalışanlarla sermaye sahipleri arasındaki gelir uçurumunun devasa boyutlara vardığı AKP iktidarı döneminde ekonomiden sorumlu kimdi? Kimdi, uluslar üstü sermayenin ve onun işbirlikçisi yerli talancıların çıkarlarına uygun politikaları uygulayanlar? Kimler ülkeyi iç ve dış borç batağına sürükledi? R. T. Erdoğan elbette bu dönemde uygulanan politikaların baş sorumlusudur, evet ama başka sorumlular yok mu? O dönemde ekonominin başında olan, bu politikaların uygulanmasında, kararların alınmasında rolü olan Babacan, yaşanılan ekonomik çöküşün en önemli sorumlularından birisi değil midir? Bu ülkede her şey 2018’den sonra mı kötüye gitti?
Efendim, Babacan demokratmış! Baksana Kürtlere anadilinde eğitim hakkını savunmaktaymış. Kişi hak ve özgürlüklerini, hukukun üstünlüğünü savunuyormuş. Ee, sonra. Ekonomi için neyi öneriyor? Davos’ta dünyanın en büyük sermaye grupları bile “gelir adaleti sağlanmazsa, ‘servet vergisi’ dâhil zenginlerden daha fazla vergi alınıp yoksul kesimler desteklenmezse kapitalizmi sürdürmek imkânsız” diye bağırırken bizim Babacan’ımız ne yapıyor, ne vaat ediyor? Kılıçdaroğlu’nun ağzından yanlışlıkla kaçırdığı daha sonra belli olan “kamu-özel iş birliği” adı altında yapılan köprü, yol, tünel, hastane gibi soygun araçlarını kamulaştırılacağı iddiasına ilk tepki veren kim oldu? Babacan. Hem de iktidardan hatta “beşli çete”den de önce! Babacan, yarın olası bir durumda özelleştirilen fabrikaların yeniden kamuya iade edilmesi için verilecek mücadelede kimden yana olacağını şimdiden ilan etmiş durumdadır. Onun demokratlığı sermayedarların “huzur” içinde soygunlarına devam etmelerini sağlamakla sınırlıdır.
Aslında sorun Babacan veya herhangi bir muhalefet lideri değil. Sorun, demokrasi kavramını ele alış tarzımızda. Sorun sosyalistlerin, solcuların, aydınların, zaman zaman hatta çoğu zaman demokrasi misyonerliğine soyunmaları, onu sınıfsal özünden kopararak bir “mefkûre” haline dönüştürmelerinde. Sorun uzun bir mücadele geçmişi olan Kürt hareketine; HDP kapatılırsa, Kürtlere “demokrasi” vaat eden DEVA partisi listelerinden seçime katılmayı layık gören anlayışta.
Ekonomik sorunlarla boğuşulan bir ülkede “kavga”nın şiddetlenmesi için ortam hazır demektir. Demokrasi talebi bu “kavga” ekseninde sürdürülmelidir. Demokrasinin sınırlarının genişletilmesi ancak bu “kavga”da başarı kazanmakla mümkündür. Demokrasi, büyük bir “kavga” sonucunda kazanılabildiği için değerlidir zaten. Sermaye sınıfı ile toplumun diğer kesimleri arasındaki gelir adaletsizliği bu boyutlardayken birilerinden demokrasi beklemek hayalciliktir. Kim ki demokrasinin sınırlarını genişletmeyi vaat ediyorsa, onun öncelikle toplumun yaşadığı ekonomik sorunları çözmeye yönelik politikaları da hayata geçireceğini taahhüt ediyor olması gerekir. Eğer bunu yapmıyorsa demokrasi konusunda da samimi değil demektir.
Demokrasi, toplum kesimlerinin hak mücadelesinin ürünüdür. “Kavga”sız demokrasi olmaz, olmayacak, olmadı. “Kavga” zenginliğin hakça üleştirilmesi amacıyla yapılır. Ekonomiyle yakından ilgilidir. Kapitalizmi, sınıfları, sömürüyü hesaba katmadan demokrasi kazanılamaz.
Halk deyimiyle “Ne kadar ekmek, o kadar köfte!”