Yugoslavya, ülkesiyle, halkıyla ve devletiyle, uluslararası camianın önde gelen saygın bir üyesiydi, bundan 20 yıl öncesine kadar... İki çok-uluslu imparatorluktan arta kalmıştı. 1. Dünya Savaşı sonrasında Osmanlı ve Avusturya-Macaristan İmparatorlukları dağılınca uluslararası mutabakatla oluşturulan federatif yapı aşağı yukarı hiç değişmeden 1980 öncesine kadar sürdü: Sırbistan-Hırvatistan-Slovenya-Bosna-Kosova- Makedonya-Karadağ.

Aynı yapıyla, 2. Dünya Savaşı sonrasında tarihin en ilginç sosyo-politik deneylerinden birine sahne oldu: özyönetimci komünist bir federal devlet. Üye ülkelerin halkları arasında tarihten gelen belli gerilimler ne olursa olsun, çok etnili, çok dilli, çok kültürlü yapı bir arada ve barış içinde varlığını sürdürdü, olağanüstü maddi/kültürel gelişme sağladı. 1960’lar, 70’ler boyunca Yugoslavya dünya politikasında, kültürde, sanatın her dalında, bilimde ve siyasi düşüncede, felsefede öne çıkan seçkin yurtdaşlarıyla uluslararası yüksek itibara sahip bir ülkeydi.

SIRP MİLLİYETÇİLİĞİ NASIL AZDIRILDI?

70’li yıllar sonundan başlayarak ekonomide çözümü zor, ağır sorunlarla karşılaşıldı. Ardında henüz önemli tarihsel birikimler taşımayan özyönetim uygulamalarının da etkisiyle, federal ülkelerin ekonomileri arasında dengesiz büyüme ve gelir bölüşümü oranları belirdi. Bir ara ülkeyi saran aşırı yüksek enflasyona karşı IMF ve Dünya Bankası’nın işe karışması, giderek doğrudan ABD müdahalesi (ABD vatandaşı bir eski Yugoslav’ın başbakan olduğu bir dönem dahi yaşandı bir ara) durumu daha da bozdu. Yugoslavya Federasyonu’nun tarihen ve nüfusca ana gövdesini oluşturan Sırbistan bu süreçte giderek geri kaldı ve görece yoksullaştı. Bu durum Federasyon’un iç gerilimlerini arttırdı ve Yugoslavya Avrupa’nın her an kaynamaya hazır kazanı Balkanlar’da fiili varlığıyla önemli ve etkin bir istikrar unsuru olmayı sürdürebilecekken, tam da o yönde desteklenerek birliğinin korunması gerektiği bir noktada, dışardan saldırıya uğradı. Saldırı Batı’dan, özellikle ve önce Almanya’dan geldi. Yugoslavya Federasyonu’nu parçalama operasyanu başlatıldı. Slovenya, sonra Hırvatistan, derken Bosna... Makedonya... “bağımsızlıklarına kavuştular”!

Amaç belliydi: özellikle 1989 ve hemen sonrasının koşullarında, kendine özgü iç dinamikleriyle kapitalizmden çok komünizme yakın ve yatkın bir yapılanmayı her ne bahasına olursa olsun yaşatmama; dağılan parçalar üzerinde ekonomik ve siyasal nüfuz paylaşımı.

Süreç, köşeye sıkıştırılan Sırbistan’da milliyetçi tortuları harekete geçirdi ve azdırdı. Miloseviç’in kariyeri de tam o sırada yükselişe geçti. Bu arada Sırp milliyetçiliğinin azmaması için değil, tam tersi için ne gerekirse yapılıyordu. Mesela Bosna’dan etnik temizlikten geçmiş toprak koparmada Sırp-Hırvat rekabetinin yol açtığı facialarda Sırpların suçları Batı politikasının ağzında sakız olurken ve bütün dünyaya yansıtılırken, 2. Dünya Savaşı’nın Nazi işbirlikçisi Hırvatların azgınlıkları usulü dairesinde geçiştiriliyordu.

Sonra sıra Kosova’nın Sırbistan’dan koparılıp alınmasına geldi. Oradaki ayrılıkçı Arnavut milliyetçilerin faşist gerilla örgütü UÇK Batılılar ve özellikle o zamanki ABD Dışişleri Bakanı bayan tarafından kah el altından, kah açıkça kışkırtıldı, himaye altına alınıp korundu. Bunu herkes biliyor, Batı basınında açık açık yazılıyor. Ama bir kere maksat hasıl olduktan sonra, artık kimse aldırmıyor.

Sonunda, Yugoslav Federasyonu’ndan geriye ne kaldıysa iyice canını çıkarmak için girişilen NATO operasyonu yıllardır süren Batı politikalarının üstüne tüy dikti. Belgrad’ın ve ülkenin başka yerlerindeki hayati sanayi kuruluşlarının, ana yolların, köprülerin, enerji depolarının, iletişim merkezlerinin, hastanelerin, vb. ve bu arada “Sırplara karşı korunan” Kosova’nın da en yeni teknolojik silahlarla (uranyuma bulaştırılmış mermiler dahil) havadan uğradığı barbarca saldırı... tam bir Holocaust! Bütün dünya, gözünün içine sokulurcasına gördü, işitti, “ibret” aldı! Şimdi Kosova NATO askerlerinin işgali altında. UÇK el altından yine korunuyor, kollanıyor. Yer yer, fırsat elverdikçe, Sırp nüfusa karşı etnik temizlik uygulanıyor. Yalnız onlar mı? Kosova’lı Türkler ve Çingeneler de olur olmaz baskılar, tehditler altında yaşıyor.

DÜVELİ MUAZZAMA OPERASYONU

Ne ki, bütün bunlar yetmedi, Kosova’dan sızdırılan NATO destekli Arnavut gerillalar çok geçmeden Makedonya’yı karıştırdılar. Şimdi bu “sorun” yaşanıyor. Tepeden tırnağa silahlanmış çeteleri “silahsızlandırma” bahanesiyle bundan iki ay önce beşbin NATO askeri ülkeyi işgal etti. “Bağımsız” Makedonya yönetimi şakağına namlu dayanarak Arnavut çetelerle anlaşma imzalanmaya zorlandı. NATO genel sekreteri, Belgrad bombardımanı sırasında İngiltere Dışişleri Bakanı olan Robertson, “Ya bu anlaşmayı Makedonya parlamentosuna onaylattırırsınız ya da iç savaş çıkar, kan gövdeyi götürür!” diye tehditler savurdu. NATO işgali halen sürüyor.

Belgrad’ta geçen yıl, yine ABD ve NATO’nun kışkırttığı ve aktif destek verdiği (şimdi bunu bizdeki haber muhabiri ya da emekli büyükelçi kılıklı kaşarlanmış Düveli Muazzama yalakaları, “Ne yani, yapılmayacak mıydı?” diye göğüs gere gere itiraf ediyorlar) göstermelik bir “halk ayaklanması” ile Miloseviç devrilmişti, hatırlayacaksınız. Yerine gelenler Batılıların ağır baskısı ve tehditleri altında Miloseviç’i 1,5 milyar dolara NATO’ya sattılar. Bir buçuk milyar nedir ki? Sadece bu bile zorbalığın boyutunu göstermeye yetiyor. ABD ve NATO (işin içinde Almanya’nın sosyal demokrat hükümeti ve onun Yeşiller Partisi de var!) bütün dünyaya mesaj veriyor: veyl bize karşı çıkacak olanlara..!

NATO YALAKALARININ BOY HEDEFİ: MİLOSEVİÇ

Batı’nın son on yılı aşkın bir süredir Yugoslavya’da gerçekleştirdikleri, evet, tam bir Düveli Muazzama operasyonudur. Emperyalistler gizli kapaklı diplomasi oyunları ve kaba kuvvetle Balkanlar’a yerleşmeyi başardılar. İki dünya savaşının araya girip engellediği ana hedeflerinden birine şu son elli yıllık “barış” döneminde nihayet ulaştılar. Doğu Akdeniz, Ortadoğu, Kafkasya üzerinde esaslı bir denetim, tarassut ve saldırı platformu şimdi ellerinin altında. Daha Doğuya doğru, Orta Asya’nın zengin petrol, doğalgaz yatakları, enerji boru hatlarının geçeceği topraklar ve Rusya ile Çin’e bırakmamak için şimdiden harekete geçtikleri uçsuz bucaksız bir pazar potansiyeli...

Miloseviç’in Lahey’de sözde yargılanmakta olması nın ardında bu gerçekler yatıyor. Onu, hangi suçtan sorumlu olursa olsun, Bondvari bir gece operasyonu ile kaçırıp “yargı önüne” çıkaranların bunu hak, hukuk, adalet ve sair insanlık değerleri adına yaptıklarına kim inanıyor ki? Kimse inanmıyor ama güce tapan NATO ve ABD yalakaları her türlü medyada, uluslararası toplantılarda, vb. insanları buna inandırabilirlermiş gibi yaparak üstlendikleri görevi, kahve dövücüsünün hınk! deyiciliğini yerine getiriyorlar.

ABD’nin, her türlü insanlık suçu ile (Tibet’te “soykırım”) ya da ağır insan hakları ihlalleri ile (Tienanmen) durmadan suçlayıp durduğu Çin’e karşı neden hiç bir ciddi yaptırım uygulayamadığı üzerinde hiç duruluyor mu?

Yirmi yıl önce Lübnan’da bütün dünyanın gözü önünde işlenen toplu cinayetlerin, Sabra ve Şatilla katliamlarının baş mimarı Şaron bugün İsrail’in başbakanı; Presidan Bush 2 ile Beyaz Saray’da birbirlerinin şerefine kadeh kaldırıyorlar.

Afrika’da son on, yirmi yıldır sürüp giden, adı, sanı, sayısı artık hiç hatıra gelmeyen ülkeler/kabileler arası katliamların, soykırımların, siyasi cinayetlerin, darbelerin ve savaşların tümünün ardında Batı parmağı (Fransa, ABD, Belçika...) olduğu pekala biliniyor. Şu ünlü “bilgi çağı”nda bunların bilgisi niçin bütün dünyada olay yaratmıyor, sorumlularından hesap sorulması için “yaygara” koparılmıyor?

Belgrad Holocaust’unun sorumlusu o zamanki NATO kumandanlarının, sözcülerinin, onlara emir veren siyasilerin (Clinton’ların, Blair’lerin, Solana’ları n, vb...) yargı önüne çıkarılmaları neden istenmiyor? İkide bir “Global adalet”ten söz edenler “adalet”in kör olduğu söylenen gözlerinden birinin neden hep güçlüleri kolladığını, öbürünün güçsüzler üzerine yıldırımlar yağdırdığını görmezden geliyorlar ve bir de, üstelik, kolu kanadı yolunmuş, güçsüz “suçlu”ların cezalandırılmasına alkış tutuyorlar? (“Miloseviç de boyuna bosuna bakmadan dünyanın efendilerine kafa tutmasaydı...” NATO yalakalarının “değerlendirmeleri” bu!)

GÜCE TAPMA SENDROMU

Alkış, “suç’un cezalandırılmasına değil, gücedir. Düveli Muazzama’nın önünde bütün akar sular duruyor. Bu bir vakıa ise... vakıadır. Alkış tutmak ne oluyor? Belgrad’tan gece baskınıyla kaçırılıp Lahey’deki sözde mahkemede sigaya çekilmek istenen “sanık” Miloseviç’in üzerinde tepinmek ne oluyor?

Üstelik, sözkonusu “mahkeme” uluslararası hiç bir hukuki meşruiyeti olmayan düzmece bir mahkeme. NATO’nun işlerini görmeye atanmış bir politika aracı. İnsanlık suçu sayılan eylemleri Birleşmiş Milletler nezdinde yargılayacak gerçek bir mahkemenin kurulması çalışmaları yok değil, var. Yıllardır, ABD’nin itirazları nedeniyle sonuçlanamıyor.

Emperyalizmin ve ABD hegemonyasının dayandığı en güçlü, etkin silah, güce tapma sendromudur. En güçlü olan ne yaparsa, en doğrusu odur. Isırılamayacak el öpülür! ABD’nin yeni yönetiminin de sözcülerini, alçaklığı meslek edinmiş “küresel” medya taifesinin “küresel adalet”, “insan hakları”, “insancıl değerler” gibi yaveleri hiç ırgalamıyor. Onlar katı mı katı reel politik hedeflerin peşindeler. Bütün dünyayı önünde sulta durdurmaya ahdettikleri temel Amerikan doktrini: ABD’nin ulusal çıkarı. Bunu açık açık belirtmekten hiç çekinmiyorlar.

O da, çünkü, reel politikanın bir gereği. ABD Senatosunun yıllanmış gözükara, gerici üyesi ünlü Jesse Helms, 1996’da, “...ABD hukukun ve kudretin moral, siyasal ve askeri meşalesini elinde taşıyarak dünyayı yönetmek ve bütün halklara örnek olmakla yükümlüdür,” diyordu.* Birkaç yıl sonra bir başka gerici yazar, Charles Krauthammer, şöyle demekten çekinmedi: “Amerika bütün dünyayı bir dev gibi kucaklamıştır... Roma’nın Kartaca’yı yıkmasından bu yana hiç bir büyük devlet bizim ulaştığımız doruklara ulaşamamıştır.”* 1991’de, o zaman Prezidan Bush 1’in Savunma Bakanı olan Dick Cheney (bugün Prezidan Bush 2’nin Başkan Yardımcısı) Körfez Savaşını şöyle yorumlamıştı: “Önümüzde açılan yeni çağda karşılaşacağımız çatışmaların tipik örneğidir bu savaş... Güneydoğu Asya’nın yanısıra Avrupa’da, Asya’da, Pasifikte ve Orta ve Latin Amerika’da önemli çıkarlarımız var. Politikalarımızı ve kudretimizi öyle ayarlamalıyız ki, buna benzer bölgesel tehditleri önleyebilelim ya da yenilgiye uğratabilelim,”*

Evet, sınırların kalkmakta olduğunun, “bütün insanlık çıkarları”nın öne çıktığının iddia edildiği bu çağda, sınırlar işte böyle kaldırılıyor: ABD hegemonyası nın temel şiarı “ulusal çıkar” uğruna!

11 Eylül 2001 sonrası ABD’nin “Terörizme karşı Savaş!” ilanından önce yazılmış olan bu yazıya şimdi şunu da ekleyelim: ABD, sadece 1946-1975 yılları arasında, amaçlarına ulaşmak için tam 215 kez askeri güce başvurmuştur. Aynı yıllarda, ulusal çıkarlarının tehlikede olduğunu düşündüğü durumlarda 19 kez nükleer silah kullanma tehdidini savurmuştur...

*Temmuz 2001 tarihli Le Monde Diplomatique’den.