İşçi hareketi 20. yüzyıl içinde esas itibariyle iki ayrı yoldan yürüdü. Yollardan biri Sosyal Demokrat siyasi çizgi, diğeri Komünist siyasi çizgi adını aldı. Bunlar tekdüze bir siyaset anlamına gelmiyor, aynı zamanda felsefi, kültürel ve ideolojik boyutları da olan kapsamlı bir dünya görüşüne karşılık düşüyor.

Bu iki farklı yoldan yürünürken siyasi iktidarlar, yeni devlet biçimleri ve değişik, yeni toplumlar yaratma gayretleri yaşandı. Sosyal demokratlar daha çok Sosyal Refah Devleti yaratma alanında kaldılar, komünistler ise İşçi Sınıfı Devletleri adı altında yeni devlet biçimleri kurarak sosyalist toplumlar oluşturmaya çalıştılar.

AVRUPA SOSYAL DEMOKRASİSİ

Sosyal demokrasi kendi kulvarında kapitalizmin, yani sömürünün adil biçimde yönetilebileceği ve bir süre sonunda ortadan kalkacağı noktaya demokrasi içinden gidileceği tezini geliştirdi ve hayata geçirmeye çalıştı. Komünistler kapitalizmi yıkmayı, sömürüyü hemen ilk başta ortadan kaldırmayı ve eşitlikten başlayan süreçlerle özgürleşmeyi denediler. Bu yola devrimlerle girdiler.

20. yüzyılın sonuna gelindiğinde, irdelenmesi ve sebeplerinin derinliğine analiz edilmesi gerekli olsa da, kabaca şu durum ortaya çıktı: Eş zamanlı olarak, bu yolların ikisi de tıkandı. Apayrı dünyalara götüren bu iki farklı yolun eş zamanlı olarak tıkanmasının, hem sosyal demokratlar, hem de komünistler tarafından bilince çıkarılması gereken güçlü bir diyalektiği bulunmaktadır. Başlangıçta şu kadarını herkes kestirebiliyor: sosyal demokrasi sınıf mücadelesini demokrasi ve sosyal refah devleti sınırları içinde tutarak kapitalizmi daha beterinden (işçi devrimlerinden) koruma misyonunu üstlenmişti; bunu kendisi de böyle ifade ediyordu. Daha beteri (Sosyalist Sistem) ortadan kalkınca sosyal demokrasinin de misyonu bitti ve yolu kapandı.

Sosyal demokrasinin misyonunun bitişi, kapitalizmin kendi iç dinamiklerinin çağdaş evrimiyle de bağıntılı. Sosyal demokrasi ve sosyal refah devleti iç içe kavramlar ve olgulardır. Sosyal devlet pratiklerinin gündeme gelmesinde ve sürmesinde, sermayenin genişletilmiş yeniden üretim sürecinde üretim hacminin işe yaraması için gerekli kitlesel tüketim hacmi merkezi bir yer tutar. “Yeni” kapitalizm tekel kârı temelinde, yaygın kitlesel tüketime eskisi kadar ihtiyaç duymuyor. Giderek yükte hafif, pahada ağır ürünlerin imaline ve pazarlanmasına yöneliyor. Böylece, tüketim hacmi daralan bir ekonomi kâr oranlarını yüksek tutmaya, hatta daha da yükseltmeye yetiyor. Yeni teknoloji de istihdamdan tasarruf imkanı sağlayınca, bir yanıyla üretim/tüketim dengesine dayanan sosyal refah devleti konsepti havada kalıyor. Avrupa ülkelerinde alışılmadık boyutta kitlesel işsizlik yirmi şu kadar yıldır hala sürerken sosyal refah devletinin itibardan düşmesi ve tırpanlanması bundandır. Sosyal demokrasinin ayağının altındaki zeminin kaymasının temel nedenlerinden biri de budur.

Ancak, yolları kapandı diye ne sosyal demokrasi likide oldu, ne de komünist siyaset. Çünkü, yukarıda değindik, bunlar sadece siyasetten ve uygulamadan ibaret sistemler değil, felsefi, ideolojik, kültürel boyutları da olan iki kapsamlı dünya görüşünün karşılığı olan kavramlar. Ayrıca ikisini de temellendiren işçi hareketi var ve sürüyor.

Her iki siyasi hareket için de bir kırılma noktası oluşturan “Berlin Duvarı”nın çöküşü her iki siyasi akım için de, 20. yüzyılda edinilmiş temel paradigmaları yıktı. Ancak sosyal demokratlar bunu ilk adımda kavrayamadılar. O günkü dünya sosyal demokrasisinin lideri Willy Brandt, “Komünizm çöktü, ondan boşalan yeri doldurmaya talibiz,” diyordu. Halbuki aynı anda kendi yeri de boşalmıştı. Zaman kısa sürede bu yanlış algılamayı düzeltti.

Yine de Willy Brandt hepten de yanılmış olmadı. Doğu Avrupa sosyalizmlerini yöneten komünist partileri hızla sosyal demokrasiye yöneldiler ve kendi ülkelerinde yaşanan kapitalizmin yeniden inşası süreçlerini yönetmeye talip oldular.

Sosyal demokratlar kapitalizmin merkez alanındaki sarsılan durumlarını, bilhassa sosyal refah devleti ile ilgili tezlerini geri çekerek düzeltme gayreti içine girdiler. Bunu ya yapacaklar, ya da yok olacaklardı. Çünkü Sosyalist Sistemin yıkılması ile birlikte emperyalist sermaye kendisi açısından daha rasyonel olan programlara yönelmişti. Bu programlar “Sosyal Rövanşizm” adını alıyordu ve sosyal demokrasinin tüm tarihsel kazanımlarını yok etmeyi içeriyordu. Oysa onları işçi hareketine bağlayan tezleri tam da bunlardı ve bu anlamda yol değiştirdiler: yeni yollarına “3. Yol” dediler ve böylece sosyal demokrasi olmaktan da çıktılar.

3. Yol’un ne olup ne olmadığını daha iyi anlayabilmek için, Avrupa sosyal demokrasisinin tarihine ait bir noktanın burada altını çizmekte yarar var. 2. Enternasyonal geleneğini sürdüren sosyal demokrat partiler teoride Marksizmden bütünüyle “arınmadan” uzun yıllar geçirdiler. Mesela Alman Sosyal Demokrat Partisi “demokratik” yoldan ilerleyerek sömürüye (kapitalizme) son verme, üretim araçları üzerinde özel mülkiyeti kaldırıp kamu mülkiyetine geçme hedefini 1959 yılına kadar resmen korudu. Ondan sonra artık öyle bir konsepti, ideolojisi, hedefi olmadığını tüzüğünü ve programını değiştirerek açıkça ve resmen ilan etti. İngiliz İşçi Partisi bir kaç yıl arayla onu izledi. Yani sosyal demokratlar “demokratik yol”un daha o zamandan tıkalı olduğunu görmüş ve o yoldan da sapmışlardı. O sapma onları bugün “G-7”ler ve NATO çatısı altında Batı emperyalizminin en aktif unsurlarından olmaya kadar getirmiştir. İngiltere Başbakanı bile, Blair, bu tarihsel/ideolojik evrimin en tipik temsilcisidir.

Sosyal demokrasinin Batı’daki tarihini özetleyerek, onu tarihin çöplüğüne mi atmış olduk? Elbette hayır. Özetlemek doğru da değil. Sosyal demokrasinin tarihi devrimci Marksizmin ve sosyalist hareketlerin tarihinden soyutlanarak da özetlenemez. Çünkü sosyal demokrasi muhalefette ve özellikle de faşizme karşı mücadelelerde komünistlerle yan yana, bazen iktidardayken işçi sınıfına ve ezilen halklara karşı şahinleşerek, solun bütünüyle ilişki halinde bir tarih oluşturmuştur.

Özetlenmesi, ayrıca, tüm sosyal demokrasinin aynı sepete konulması sonucunu doğurur ki, bu da yanlıştır. Çünkü kendini emekçi sınıf talepleri üzerine kuran ve “sol sosyal demokrasi” adını alan siyasi akımlar da vardır; sermaye sınıfının yanında durup, işçilere ve emekçilere şu kadar verelim, bu kadar vermeyelim diyen ve hatta geçen yüzyılın başlarında Rosa Luxemburg’un öldürülmesini tezgahlayacak kadar gericileşen sağ sosyal demokrasi de. Bunlar, sosyal demokrasinin fark edilmesi gereken özellikleridirler.

21. YÜZYILA GİRERKEN

Devrimci Marksist bir pozisyondan bakıp, işçi ve emekçi sınıfların kendileri için istedikleri hayat bakımından bir yüzyılın tüm günahlarını sosyal demokrasiye yükleyerek işin içinden sıyrılmak mümkün değildir. Çünkü bu aynı zamanda solun tümünün ortak tarihidir. Soruna salt özgürleşme, ya da eşitlik veya her ikisini birlikte hedefleyen mücadeleler açısından bakıldığında durum değişmemektedir; bu alanda sosyal demokrat dünya görüşünün yer yer komünist akımları da içine aldığı ve kendine benzettiği unutulmamalıdır.

Tuhaf bir benzerlikle dünyamız, 20. yüzyıla başlarkenki gerçekliğinin ana temalarına dönerek 21. yüzyıla girmiştir. Bu da, 21. yüzyılın en azından ilk yarısının, geçirdiğimiz yüzyılın temaları üzerinden gelişeceğini göstermektedir. Araya “Küreselleşme” diye bir kavramın sokulması ve bununla tüm temalarımızın değişmekte olduğu yutturmacasının şimdilik rağbette olması, gerçeği değiştirmez. Bu nedenle, sosyal demokrat dünya görüşü ile, devrimci Marksist dünya görüşü arasındaki ilişkiler, yaşanmış tecrübeleri de içeren bir zenginlikle sürecektir. Bu zorunluluktur ve zorunluluğun temelini sömürünün sürüyor olması oluşturmaktadır. Sömürüye, “adil” olması koşuluyla razı sol ile, insanın kurtuluşunu (özgürleşmesini) sömürünün mutlak olarak yok edilmesinde gören sol, bugün de yan yana olacaklardır, yarın da. Üstelik içinde bulunduğumuz şimdiki zaman gerçekliği bu tartışmayı daha da alevlendiriyor. Çünkü emperyalizm, sadece işçi ve emekçilerin değil, bütün insanlığın önüne “ya barbarlık, ya sosyalizm” denklemini eskisinden de daha acil ve şiddet dolu bir biçimde koyuyor.

Bu uzun girişten sonra geldik günümüz sosyal demokrasisi ile günümüz devrimci Marksizmi arasında gelişen polemik alanına. Bu yeni polemik alanı eskisinden daha derin. Çünkü artık bundan böyle şu veya bu ülkede değil, kendini dünya çapında ortaya koyacak bir hesaplaşma konuşulmaktadır. Herkes artık bunu görerek sözünü söylemek ve eylemini belirlemek durumundadır.

TÜRKİYE’DE SOSYAL DEMOKRASİ

Türkiye’deki sosyal demokrasi ile Batı’daki sosyal demokrasi örnekleri arasında biçim ve öz bakımından şaşırtıcı farklılıklar vardır. Aynı şaşırtıcı farklılıklar, kendini devrimci Marksizm alanında görenlerin Batılı ve Türkiyeli örnekleri arasında da vardır. Bu farklılıklar doğaldır ve geri ülkelerin Marksizmi anlayıp algılamadaki kusurlarına vaktiyle Lenin’in dikkat çekmesi hem boşuna olmamıştır, hem de aynı şey bugün de sürüp gitmektedir.

Türkiye’nin sosyal demokrasisi nedir, nerdedir ve ne yapmaktadır? Toparlamak kolay değil ama hem siyaset, hem de felsefe, ideoloji ve düşünce alanında sosyal demokrat dünya görüşünün temel tezlerini üç aşağı beş yukarı taşıyan güçleri görebiliriz.

Türkiye’deki sosyal demokrasi de tıpkı Batılı örneklerinde olduğu gibi, aynı sepete konulur nitelikte değildir. Kendine Marksist diyen sosyal demokratlar tek tük de olsa vardır, fakat onlardan çok kendini “sol” hareketler içinde ifade eden ama dünya görüşü olarak sosyal demokrasiyi aşamamış ya da aşmışken oraya geri dönmüş yığınla devrimci, sosyalist Marksist bulunmaktadır. Bunları, günümüzün sömürü olgusu ile bağlı sorunlarına ve sorularına verdikleri yanıtların ortaklığına ve benzerliğine bakarak ayırdedebiliriz.

Siyaset alanındaki somutlanmalarına bakmadan önce ideolojik dayanaklarına baktığımızda, Türk sosyal demokrasisinde Marksizmi değil, Kemalizmi buluruz. Sınıfsal dayanağı nedir acaba diye bakarsanız, karşınıza çoğunlukla devlet çıkar. Bu nedenle Türkiye’deki sosyal demokrasi devletçiliğe ve Kemalizme olan bağnaz bağlılığı ile belirlenir.

Devletçilik son tahlilde sermaye sınıfının şartlara göre bir tercihini oluşturduğundan sadece Türk sosyal demokrasisinin karakteriymiş gibi dikkat çekici değildir ama, Kemalizm gibi, demokrasiden zerre içermeyen ama burjuva devrimciliğinin tazeliğini ve hararetini sonuna kadar içeren bir eylem ve düşüncenin üzerine sosyal demokrat dünya görüşünün inşa edilebilmesi önemli bir sorundur.

Bunun bir nedeni Kemalizmin kaynaklarındadır. Bilindiği üzere Kemalizm, Ekim Devrimi’nin yakınında, o devrimin açtığı özgürleşmeci kulvarda doğmuş ve yine o devrimin stratejik desteğini almış bir burjuva devrimidir. Gerçi Ekim Devrimi’nin desteğini alan diğer burjuva devrimleri gibi gelişmemiş, doğduğu kulvardan erken çıkmıştır ama genetik dokusundaki bu özelliğini, dünya dengeleri sallandığı zamanlarda “bağımsızlık”, “tarafsızlık” “millî çıkar”, “Bayrak” gibi özel atıflarla tarif ederek, vazgeçilmez bir kimlik olarak değilse bile, bir pazarlık unsuru olarak öne sürmüştür.

Kemalizm’in de “sol” ve “sağ” olarak belirlenen varyantları doğal olarak vardır ve sol Kemalist ideolojik varyantın, Türkiye soluna derinlemesine etkide bulunduğu bilinmektedir. “Kemalizm ile Leninizm arasında aşılmaz duvarlar yoktur” biçimindeki yaygın 1968 algılaması bunun en uç örneğidir. Ama aynı şey bugün, Marksizm alanında düşünüp olaylara ordan bakan pek çok kişi ve akım için de sürmektedir. Bir ayağı Kemalizmde, bir ayağı Marksizmde olan Türkiye’ye mahsus özel bir komünist tipine hepimiz aşinayız. Bu ideolojik yakınlığın anlaşılır tarihsel nedenleri de vardır. Devrimci Marksizmin sosyal demokrasi ile, günümüz gerçekliği üzerinden polemikler geliştirmesinin gerekli ve zorunlu olduğu, burdan da anlaşılabilir.

Kemalizmden koparsa Türkiye’deki sosyal demokrasi sosyal demokrasi olmaktan çıkmaz diye ilk cesaretlenen Bülent Ecevit olmuştur, ilk reddettiği de “elit” aydınların taşıdığı Kemalizmdir. Ecevit bu girişimiyle Türk sosyal demokrasisini siyasetten likide etmiştir. Baykal’ın elindeki oyuncaktan başka, siyasette sosyal demokrasi diye bir şey kalmamıştır. Ecevit’in gittiği yer başka tartışmanın konusudur; şimdilik gerekli ve elzem olan, Türk sosyal demokrasisini siyasette yeniden kurmak için, toplumdan habersiz, değişik mahfillerde Erdal İnönü, Mümtaz Soysal, Murat Karayalçın, vb. eliyle, hazırlıkları iktidardan kotarılan çalışmaların ne olup ne olmayacağına bakmaktır.

NERESİ YENİ?

Mümtaz Soysal’ın merkezinde bulunduğu sosyal demokrat yeni oluşum sol Kemalizme geri dönüyor ve bağımsızlık temasını öne çıkarmaya kararlı görünüyor. Sömürüye, kapitalizme karşı çıktığı yok. Olsun ama adil olsun istiyor. Türkiye IMF’den, Dünya Bankasından veya AB’den değil, Türkiye’den yönetilsin istiyor. Kısaca Kemalizmin, zaten eriyip yok olmasına da neden olmuş çelişkilerini canlandırmak istiyor.

Bu safsatanın “yeni” olan nesidir? Kapitalizme karşı çıkmıyorsun ama onun olmazsa olmaz kurallarına itirazın var. Kapitalizmin kuralı gerektirdiği için Türkiye Türkiye’den yönetilemiyor. Emperyalizm de kimsenin açgözlülüğünden, yağmacılığından doğmadı, kapitalizmin gelişmesinin kolayca anlaşılır bir sonucu olarak var. Kapitalizm kalsın ama yaptıkları ve yapacakları olmasın! Sömürü olsun ama, insaflı olsun! Bunların, hayatın gerçekliğinde, ulusal onur gibi soyut hamasetle ne ilgisi var? Sosyal demokraside yaygın olan bir yanılgı burda da var: kapitalizmin hizmetine, onunla pazarlığa oturarak talip olmak. Bu ancak orda daha güçlü ve kapitalizmi doğrudan tehdit eden bir sol varsa anlamlıdır. Ortada Mümtaz Soysal için henüz fol yok, yumurta da yok.

“Bağımsızlık” denilen şey kapitalist zeminde artık fuzuli bir kavramdır. Ufku kapitalizmin ötesine geçemeyen sol düşünce ve akımlar bu nedenle “bağımsızlık” fikrinden haklı olarak uzaklaşıyorlar. Bağımsızlık, bugünkü dünya gerçekliğinde ancak emekçi enternasyonali alanında ve kapitalizmden bağımsızlaşarak oluşan bir konsept olabilir. Böyle bir konseptin toplumsal/siyasal zemini devlet değil, emekçi kitlelerdir: “bağımsızlıkçı” devletin nesnesi olarak değil, yurt toprağının sahip/öznesi olarak. Nitekim Seattle’dan başlayıp Prag, Cenova gibi buluşma noktalarından geçen ve kendine özel bir doğrultu geliştiren hareketler içinde, bağımsızlığın temeli olan yerel çıkarlar ile emekçi sınıfların evrensel çıkarı uyum içinde yükseltilebilmektedir. “Kapitalizm öldürür!” sloganı boşuna öne çıkmıyor. Bu durumda Mümtaz Soysal ve arkadaşlarının sosyal demokrasisi olsa olsa erken emekliye ayrılmış Kemalist subayların ilgisini çekebilecek bir şeydir.

Siyasette sosyal demokrasiyi, daha soldaki çözültüleri de içine alarak yeniden kurabileceği izlenimini uyandıran Erdal İnönü ve arkadaşlarının hazırlığı ise ne safhaya ulaştı, bu henüz belli değil. Dinamizmini halktan almayacağı, hazırlığının gizliliğinden belli. Erdal İnönü’ye göre gizlilik gerekli de, çünkü fikirleri açıklanırsa, başkaları tarafından çalınabilirmiş!

Yeni bir sosyal demokrat siyasi hareketin Türkiye’de, bugüne kadar, örneğin Bülent Ecevit’in “toprak işleyenin, su kullananın” çizgisinden daha ileri söyleyebileceği ne vardır? O laf söylendiğinden beri hangi toprak hangi işleyenin ya da gaspçının olmuş, çetelesi bir çıkarılsa dudaklar uçuklar. Şimdi o “toprak işleyenler” işledikleri topraklardan da uçurulup büyük kentlerin devasa varoşlarına atıldılar. Bir pundu bulunsa da Avrupa ülkelerine de yayılıp saçılsalar diye de olmayacak dualara aminler ediliyor. Basit bir burjuva demokratik işin bile üstesinden gelemeyen bu Türk sosyal demokratları, hangi “demokratik” işin üstesinden gelebileceklerdir?

SOSYAL DEMOKRASİNİN KENDİ SOLUYLA İLİŞKİLERİ

Sosyal demokratlar bizde ikide bir heybeden yemekte, “işçilere grev sendika hakkını ilk Ecevit, 1961 yılında Çalışma Bakanı iken vermişti” diye övünmektedirler. Nerden çıktı? Hakkı verilmeseymiş işçi grev mi yapmayacakmış? Saraçhane mitingi toplumdaki maddi güç dengelerinin değiştiğini haber vermeseydi, Ecevit’in aklına mı gelirdi işçiler? Sonraki yıllarda ve bugün işçiler Ecevit için var mıdırlar, yok mudurlar? Sonra işçi sınıfını 1978’de başbakanken, bugün de başbakanken ketenpereye getirip, sendikaların tepesindeki adamlarıyla (Halil Tunç, Rıdvan Budak) toplumsal sözleşmelere oturtup imza attıran da Ecevit değil mi ki?

Sosyal demokrasinin kendi soluyla ilişkileri Türkiye’de sorumluluk içeren bir ilişki düzeyine hiçbir zaman yükselmemiştir. Kendi solundaki siyasal güçlerin Türkiye’de her zaman kısıtlı ve yasaklı, aynı zamanda –özellikle son yirmi yıldır– kendi içlerinde yorgunluk ve siyaseten ataletle malul olmaları sosyal demokratların işine gelmiş, ama onların oylarına talip olmaktan da vazgeçmemişlerdir. Bu kısıtlama ve yasakların ortadan kaldırılması için belli bir istek ve çabası olmadığı gibi, Türk sosyal demokrasisi kendi solundaki güçlerin özgürlük taleplerine ilgi göstermemiş, hatta iktidarda olduğu dönemlerde kendi içine “sızmış” daha sol unsurlar üzerinde artan baskılar karşısında pişkince, “Kimseye diyet borcumuz yok!” diyebilmiştir.

Buraya kadar bazı özelliklerini hatırlattığımız, “eski sosyal demokrasi”dir diyelim. “Yeni”si nedir ve nerdedir? Bu soruya doğru yanıta, sosyal demokrasinin değil, onun solundakilerin, bizde bu kadar olur diyerek, hazmedemediği halde desteğini ondan çekmeyenlerin gereksinmesi vardır. Yanıt ise genel olarak bellidir. Batı'daki sosyal demokrasi sermaye düzeni tarafından nasıl kıskıvrak yakalanmış ve teslim alınmışsa, konsepti Batı'ya dönük Türk sermayesi de Türk sosyal demokrasisini öylesine kendi çıkarına bağlamıştır. Bu nedenle Türkiye’de sosyal demokrasinin yenileşmesi, diyelim özgürlükçü ve eşitlikçi bir siyaset felsefesi geliştirmesi, TÜSİAD’ın özgürlükçü ve eşitlikçi olmasına bağlıdır. TÜSİAD’ın programı sosyal demokratlarımızınkinden daha geri değildir.

Devletçiliği ve halkçılığı açısından da Türk sosyal demokrasisi oklarını kırarak yeni liberalizmin ufkuna katılmıştır. En hızlı özelleştirmeci hükümetlerde koalisyon ortağı olarak özelleştirmelere onay ve destek veren sosyal demokratların, bu küresel eğilime karşı her hangi bir “millî çıkar” kavramı geliştirmeleri elbette olanaksızdır. “Sol ile Sağ”ın hiçbir farkı kalmadığı, sağın iftirası değil: sosyal demokrasinin “yenileşmesi”ni içeriyor. Siyasette sosyal demokratların seçenek olmaktan çıkmalarının bir nedeni de budur. Daha da “yenileşme”lerinden korkmak gerekir.

“Sol” kavramı bulandırılmıştır, doğru, ama onu netleştirmenin ve anlaşılır kılmanın yolu tükenmemiştir. “Sol”luk, emekle ve sömürü olgusu ile kurulan ilişki tarafından belirlenir. Bu açıdan Türkiye solunun sosyal demokrasiye bakışında kullanacağı ölçüler, eğer kendisi gerçekten bu ölçülere sahipse, değişmemiştir.

Hüseyin Hasançebi, Kızılcıksayı 9, s. 25-29.