“İçinde yaşadığımız dünyanın durumunu göremeyenin o dünya üzerinde yazacak hemen hiçbir şeyi yoktur.” (Elias Canetti)
Dünya, ezberlenmiş tüm şemaların sınırlarını aşmaya zorluyor bizi; eskimiş kuramlar, alışılmış kavramlar artık bu yeni zamanın nabzını tutmakta zorlanıyor. Şimdi, geçmişin kalıplarını sorgulayarak başlamak gibi bir sorumluluğumuz var. Bildiğimiz ne varsa –“tarihsel bir süreç” olarak temel eğilimleri değişmemekle birlikte– çözülüyor; bir bellek kıyımıyla tarihsel örüntü yok olmuştur sanki artık, sadece anlamsız hayal-meyal bir görüntüdür var olan…
Ama sınıf mücadelesinin tarihsel objektifliğini ortadan kaldıracak bir önemli dönüşüm, “henüz” gerçekleşmiş değil!.. Ancak elimizde ne kadar bilgi, teori, kavram varsa çağın hızına yetişmekte güçlük çekiyor. “Tık-nefes” ediyor bizi de… Anlamak için bildiğimiz kavramları, ezberlerimizi tekrar tekrar gözden geçirmekten başka çaremiz yok belli ki… Çünkü anlam dünyamızın eskidiği, içinden hızla geçtiğimiz bu köklü dönüşümü yakalamakta yetersiz kaldığı aşikâr. Anlamlandırma yetimiz, hiç bu kadar zorlanmamıştı herhalde. Zaman bize dar geliyor anlamakta… anlam dünyamız karmaşıklaşıyor… kavramlar anlam değişikliğine, anlam “kaymasına” uğruyor…
Anlayamazsak, karanlık kaygılar bir karabasan gibi üzerimize çökecek sanki... Belirsizlik damgasını vurmuş bu çağa… Belirgin olansa “distopik” bir çağ olması..! “Kurûn-ı vusta”(ortaçağ) âdeta… Ve sağ siyasetin yükselmesi… “savaş tamtamları”nın gümbürdüyor, “faşizmin kapıyı tekmeliyor” olması… tahakkümün, otokrasinin, “opresif” otoritenin, popülizmin yeniden rağbet görmesi… kötülüğün sistematikleşmesi ürkütücü bir semptom; hatta daha da ötesi bir sendrom..! Bir “çöküş” sendromu..!
Bir başka ifadeyle, çöken aslında aklın “akıl-dışı evrendeki” iflasıdır..! Tarihsel devinimin buhranıdır… (Neyse ki Marksizm var; çünkü “insan” var..!)
Çoğu yerdeyse “rejim”, yıkım enerjisiyle ayakta kalırken, kurucu bir kapasiteden yoksun bulunmakta... Bu durumda hızla “meşrûiyet” dışına çıkan bir rejim hükmünü yürütüyor… ve “çöküş”e eşlik eden bir de “kaos” mevcut..! Kaosun ortasındaysa her bakımdan “yıkılmış” bir toplum, beri yanda…
Ezcümle bugün dünya, “bir kez daha” kırılgan bir eşiğin kenarında duruyor… Her an uçuruma yuvarlanabilecekmiş gibi…
“O zaman”ın geldiğini müjdeleyen, geçmişteki o umut dolu optimist rüyalar ise yerini kâbus ve distopyaya bırakmakta bugün… ve “bugüne nostalji”ye… Geçmiş “keenlemyekûn” silinmiş, “yarın” da yok! Olsa bile kapkara, kopkoyu bir faşizmi işaret ediyor “zamanın ruhu”… bugünden bin beter… Geçmişin hüznünden bile bahsetmiyoruz artık… keder ve melankolisinden de… Yaşanamamışlıklardan, gerçekleştiremediklerimizden de bahis yok… hatta onlara duyulan bir özlem, “saudade” da değil, sözünü ettiğimiz… İşimiz “şeamet tellallığı” olmadı hiç, “doomscrolling”(dijital âlemde felâket haberleri kovalama) müptelası da değiliz; ama görünen dehşet tablosu da bu, ne yazık ki..!
***
İyi haber ise –bu arada– ellinci yılımızı “idrak ettik”… ellinci yılımızda, “yitirdiklerimizi”, artık aramızda olmayanları “aramıza” davet ettik. Birçoğu, siz yoldaşlarının sayesinde, davetimize icabet etti; noksan, ziyade… Hatıraları daim olsun…
“Yitirdiğimiz” arkadaşlarımızın hikâyelerini anlatmak; görmeyi, anlamayı ve asıl önemlisi kendini “ortaya koymayı” bilmek demekti aynı zamanda. Başkalarına bakarken “keşfettiğimiz”, farkına vardığımız partili hayatımızdı; kendimize ait gerçeklerdi bunlar… Önemli bir çabayı, uzun bir “geriye dönüşü”, yorucu bir “iz sürmeyi” göze almayı gerektiriyordu çoğu kez… Ve zamanı eski bir saatin zembereği gibi yeniden kurma fikri ve uğraşını gerektiriyordu, hikâyeyi “taşıyabilmek” için… Zamanın kendi halinde akan nehrinden sözün ırmağını “geçirmek” icap ediyordu, bunun için…
Bir geriye dönüşün, o uzun yolculuğun göze alınması… geride, “başkalarında” bırakılmış hayatlardan arta kalanların, birbirinden kopuk görüntülerin ardı ardına gelmesi… bütün bunlar başka “yüzleri” ile de görülmesi gereken ve daha da önemlisi bütün “veçheleriyle” yaşanmak istenmiş bir “hikâye” içindi..! Klişe deyimiyle, “anlatılan senin hikâyen”di… bizim hikâyemizdi…
Partimiz, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi’nin elli yılı…
“İnsan olmak” amacı güden bir toplumsal projeyi hayata geçirmeyi hedefleyen “o mücadelenin” yaşama onuru adına sıra neferleri olduk… bu yeni toplumu yaratmaya “adanmış” mücadele yıllarında..! Yıllarca bu mücadelenin “içinde” ve bu mücadele “için” yaşadık!..
Lakin “mücadelemiz”den yenik ve yorgun çıkmıştık. O günden sonra da bize “yorgunluğumuzu” hatırlatan öyle çok gün olacaktı ki... Bir şeylerin artık “uzakta” bırakıldığını hatırlatan günlerdi bunlar.
“… ve her şey geçer usulca… ve her şey daha yorgun ve sessiz"…
Yitirmeyi öğrenmiştik!.. “Yitirmeyi” en çok ne zaman öğreniyor insan? Yitirdiği gün mü? Yoksa neleri, nasıl yitirdiğini gördüğü, farkına vardığı, anladığı gün mü? “Bütün bunlar” ne zaman, hayatımızın hangi yıllarında yaşanmıştı? “O günler” hangi günlerdi? Hangi günlere “o günler” denebilirdi?.. “Günü güne kavuşturmak”, insanı insana taşımak o kadar kolay mıydı?..
Derin, kabuk bağlaması uzun zaman gerektiren, yeniden açılmaya “hazır” yaralar almıştık. O “yara izleri”, o derin travma unutulamayacak, silinemeyecek, yok edilemeyecek “bir fotoğraf” bırakmıştı.
Çünkü travma başınıza gelen kötü şeyler değildir; başınıza gelen şey sonucu içinde yaşadığınız şeylerdir…
Bir yerlerde bıraktığımız, bırakmak zorunda kaldığımız ve bıraktıktan sonra da bir daha bulamadığımız, kavuşamadığımız ise sevinçlerimiz, küçük mutluluklarımız ve küçük zaferlerden kaynaklanan tatmin duygularımızdı, unutulmuş zamanlarda…
Bir “hikâye” bu, hep beraber anlattığımız, tam yarım asırlık… Herkesin başka başka anlatacağı bir hikâye… Farklı yönleri var, haliyle… Başka türlüsü düşünülemez..! (“elli yılın emektarları veyahut hafıza-hatıra diyalektiği…”, Kızılcık, 19 Eylül 2024.)
Ve birilerinde “o umutlar”, “o düşler” adına hep kalacak olan bir hikâye… Peki ne içindi? Yaşanan günleri daha “doğru” bir yere koyma umuduyla, muhtemel bütün “eksiklikleri” ve belki de “yanlış” yorumlarıyla anlatılacak, paylaşılacak, paylaşılmaya değer bulunacak olan bir hikâye içindi..! “Eksikliğin anlamını” ise herkes kendince biliyordu artık; yaşamıştı sonuçta…
Ve yine biliyorlardı ki; insanların “meta”ya dönüştüğü bir dünyada, “dönüşmemiş” olmayı insan olmak kabul edenler, sevgiyi, dostluğu, dayanışmayı, insani erdemleri hâlâ da “dinozorcasına” yüce değerler olarak gören küçük –gittikçe de küçülen– bir azınlığın mensupları olmanın kıvancını yaşamayı, “yaşamak “adına yeterli bulmayı biliyorlar…
Elinde “gerçek başarı” ölçütü olmayan, kendi başarısızlığını gizlemek için başkalarınınkine ihtiyaç duyan “sapı silikleri” de umursamıyorlar…
En büyük üzüntümüz ise… bir tek yoldaşımız dışında, hiçbir kadın arkadaşımızın hayat hikâyesi yer almadı bu süreçte sayfalarımızda. Bu sadece kadınların daha uzun yaşadıklarıyla açıklanamaz herhalde… Üzerinde önemle düşünmeye değer tarihsel ve kültürel bir sorunsal karşısındayız…
Ve bu arada “unutulanlar” da oldu; kolektif zihindeki kayboluşun izlerini bile süremediklerimiz… Hafızanın oyunuyla kaybolan hatıralar, dağdağalı bir geçmiş değildir yalnızca; aynı zamanda kendidir de insanın… Bugünden geçmişe bir yolculuktu bu… İnsan bu yolculukta “unutmanın” ne denli acı verici ve bir o kadar da kaçınılmaz olduğunu derinden hissediyor.
İnsanın en temel ilişkilerinin nasıl yaralanabileceğini de…
İnsanın bilincini (değerlerini, arzularını, tercihlerini de) salt ekonomik varlığı değil, onu da içeren sosyal varlığı belirler. “Sosyal” ise fantezileri ve önyargıları, yerli-yersiz inançları, savaşan sınıfları, savaşımdaki tabakaları, zümreleri, çatışan ideolojileri, maddi-manevi kültürleri, türlü-çeşitli farklılıkların çelişkilerini içeren bir “simgesel evrene” ve “sosyal, politik ve entelektüel bir yaşam sürecine” tekabül eder. Ekonomik temel ile üst-yapı diyalektiğinin tezahürleri…
Bir süreçti hatırlama edimi, şimdiden geçmişe doğru… bir fotoğrafa, bir sese, bir tınıya, bir ezgiye dalıp dalıp gitmenin…
Hatırlanan hatıraları aktarabilmek hiçbir zaman kolay olmamıştı; şimdi de değildi işte..! Farklı anlamlarla yeniden çıkıp gelen “sepyalaşmış fotoğraflara”, kendimizi de o resmin içine koyarak bakmak, bir yetenekten ziyade, bir “sabrı” ve “cesareti” gerektiriyordu. “O resmi” görebilmek, gerçekten “görebilmek” için bir emek, bir “kendini verme” çabası gerekiyordu. Bir “gönüllülük”, bir “gönül” işiydi bu..!
Kelimeler “orada” yaşananları bir başkasına taşımaya ne kadar yardım edebilirler? Gereğince anlatılabilir mi “hikâye”ler? Soru buydu! Sorun da..!
Ama “geçmişe saplanıp kalmak” demek değildi bu… geçmişi, beraberinde bugüne getirmekti! Çünkü yarım kalan hikâyelerin anlatılması, “tamamlanması” gerekiyordu..!
Zaten tarih dediğiniz nedir ki: “Günün” sosyal bilinci..! “Geçmiş” değildir tarih, “bugüne” ait bir şeydir… zamanı geçmişten ve gelecekten kurtarıp da şimdiye taşıyan… ama asla unutmayan, katiyen susmayan..!
Ve zaten asl’olan gelecekten kaynaklanan ve korunan bir geçmişle, geçmişten gelen ve beslenen bir gelecek… Bu diyalektik yeniden kurulabilir… kurulmalı!..
“Yeni” bir söz söylenecekse de eğer, öncelikle eskiden söylenmiş, fakat sonradan unutulmaya terkedilmiş ya da her nasılsa(!) “önemsizleşmiş” birtakım fikirlerin, görüşlerin yeniden hatırlanması ve hatırlatılmasından sonra söylenmeli!..
Ve yaşarken sarfedilmiş her söz, her tavır, her davranış, öldükten sonra da sürüp giden her şeye hasbelkader yön, yol, yöntem belirlemeyi sürdürür az-çok; küçük de olsa bir “iz” bırakır... Bunlar insanın kendinden sonrakiler için, geçtiği her yol ağzına diktiği yön tabelaları gibidir.
Bir süredir yayınlanmakta olan hayat hikâyeleri toplamının icmaliyse, “elli yıllık bir yolculuğu geçmişe doğru yaşama”nın hikayesiydi… “Yepyeni” bir sabahı görebilmek umuduyla anlatmaya çalıştığımız bir hikâye..! Anlatılmayı bekleyen öyküler, getirir kendi zamanını hatırlatır ve yeniden inşa edilmeyi “dayatırdı”… Şimdiye dek duyurulamayan, hep kendimizde, hep “diğerlerinin” uzağında kalan seslerle “yaşatılmaya” çalışılmış bir hikâyeydi bizimki…
Şimdi “görünür” kılınmış bir hikâye…
Ama aynı zamanda geleceğe, “yüzüncü yılımıza” yazılmış…!
Bundan böyle de hayatın sayfalarını karıştırmaya devam edeceğiz, başka “zamanlarımızda” da… “Doğru” kelimelerin peşine düşmek işimiz bizim… Dahası, bu bir zorunluluk… “Yenilgiler” ve/ya “küçük zaferler”, sonuçta hepsi “gerçek” hayatları yaşamayı gerektiriyor. “Anlamak” ve “anlatmak” için de yaşamak gerekiyor…
“Kuş cama inanmaz” (John Berger) der bir söz. Asıl mesele “öteye” geçebilme cehdi, ”özgürlüğe” kanat çırpabilme azmidir..!
Yoldaşlıklar, arkadaşlıklar biraz da kişisel tarihtir; ama ortaklaşa yaşanır..! Ortak geçmişler, serüvenler iç içe geçer; birlikte mücadeleler, eylemler, ekip arkadaşlıkları, yol arkadaşlıkları… kolektif heyecanlarla, güzel anılarla renklenir. Ama göçüp giden her arkadaş ile bu renkler solar, donuklaşır, opaklaşır… İşte bu “renkleri” yeniden canlandırmadır “ellinci yıl”da yaptığımız...
Eylül 2024’te başlayıp dört ay gibi nispeten kısa bir süre içinde pek çok “yitik” arkadaşımızı “yâd” edebilen kitleselleşmeyi, kolektiviteyi sağladı TSİP’liler… “renklerin canlanması”nın ellinci yıla özgü somutu işte budur..! “yarım asır ötesinden hayatın o ender anlarından biri içleri ısıtsın istemiştik”. Dileğimiz böylece gerçekleşti… böylelikle “yaşayanlar ve ölüler” aynı zaman içinde buluştu ve aynı hikâyede var olmaya devam ettiler…
“Yitirilmiş” arkadaşlarımızın bireysel hikâyeleri “kolektif hafıza”nın bir eseri, “toplumsal hafıza”nın bir parçası oldular ve hem de “duygusal hafıza” aracı olarak yeniden hayat buldular.
Ve böylelikle yitirdiğimiz “arkadaşlarımız yalnızca yüreğimizde ve bilincimizde değil, toplumun akarsuyunda da var” (“Elli yılın emektarları…”, Kızılcık, 31 Ağustos 2024.) olduklarını kanıtladılar…
Zaman nehrinden “sözün ırmağı”nı geçirdiler..!
O insanlar çünkü “bize”, biz “geride kalanlara” rüyalarını emanet etmişler; hatıralarını teslim etmişlerdi...
Hep bir ağızdan söylenen bir türkü gibi… ahengi yakalayabilmek, armoniyi oluşturabilmekti asıl çaba; “çatlak”, detone seslere kulak asmadan…
Dağlarda tek tek yanan “çoban ateşleri”, canlanan anılarla birlikte koca bir “yangına” dönüştü ellinci yılda…
Ve karanlık denizleri aydınlatanı… “davetimize” icabet eden yitiklerimiz mi, yoksa suyun içinde sessizce fısıldaşan yıldızlar mı söylemişti… o lacivert akşamların gülümseyen yıldızları…
Kelimelerse gecenin en koyu vaktinde, sahip oldukları hakiki anlam derinliğine kavuşuyordu…
Eski bir hançer yarası mı… yoksa derinliklerinden mi denizlerin bu yüreğimizdeki vurgun…
aldırmadan;
Bir sis çanı gibi gecenin içinde / Ta gün ışıyıncaya dek / Vakur, metin, sade / Çalacaksın…
“seyrüsefer emniyeti” için…
“hep beraber” diyebilmek için…
Ve “hep beraber” çekiyoruz ağları sudan: “heyamol”… yüzümüz gözümüz “ışık”… ve ağlarda düşlerle yıldızlar “karışık”… ve bir de umutlar…
Ümitsiz yaşanmıyor..!
“yeterince büyük” bir düşünüz varsa ümitsiz olamazsınız zaten..!
Hakkınız yok!
Yüzüncü yılımızda buluşmak umuduyla… (ne kaldı ki zaten yarısı geçti bile!..)