Yıllardan beri çeşitli ülkelerde acı örnekleri yaşanmış olan okula ve öğrencilere yönelik saldırıları ne yazık ki artık ülkemizde de yaşamaya başladık. Hem de gittikçe sayısı artmakta, sonuçları korkunç boyutlara ulaşmakta maalesef… Kahramanmaraş’ta 14 yaşındaki bir çocuk kendi öğrenim gördüğü okuluna silahla saldırdı. Sonuç tam bir felaket…
Her yerde ve her zaman olduğu gibi bu olay toplumda büyük bir infial yarattı, yediden yetmişe herkes çok üzüldü. Toplumu oluşturan her birey bu olay karşısında yaşadığı duyguyu ya yüksek sesle haykırarak veya büyük bir teessür eşliğinde derin bir suskunlukla ifade etmeye çalıştı. Tepkiler halen devam ediyor ve bu tepkiler bir süre daha sürecek gibi…
Çeyrek yüzyıldır ülkeyi yönetenlerden, bu olayla ilgili sorumluluk alan hiç kimse yok görünürde. Ne Milli Eğitim Bakanı ne de diğer yetkililerden sorumluluk alma konusunda en küçük bir ses çıkmıyor. Sorumluluğu, dizi filmlere, sosyal medyaya, yaşanılan olayı kamuoyuna mal etmeye çalışan kişilere, internet sitelerine ve gazetecilere atmaya; bu alanlarda bir dizi yasaklama tedbiri(!) uygulamaya çalışıyorlar. Bu tutum hiç kimseyi şaşırtmıyor elbette… Zira yıllardır bu ülkede iktidarın kazaen bile olsa herhangi bir konuda, en küçük bir yanlışı veya sorumlu tutulabileceği bir eksikliği olamayacağını hepimiz öğrenmiş durumdayız. Çok iyi biliyoruz ki yanlışlık veya eksiklik her durumda iktidarda değil, başkalarındadır! Her şeyi doğru ve eksiksiz yaptığı için böyle istenmeyen durumlar –zaten hep münferit olaylardır– yaşandığında iktidarın elinden gelen tek şey, birilerine sorumluluğu atmak ve icat edilmiş yeni durumla ilgili gereğini yapmak, sorumluları derdest etmektir.
İktidarın –asla dinlemeyeceği deneyimlerle sabit– eleştiri ve önerileri doğrultusunda her okula bir güvenlik personeli ve yeteri kadar psikolojik danışman yerleştirdiği takdirde bu tür olayların önlenebileceğini iddia eden muhalefetin tutumu da konuşulmaya değer.
Evde ve okulda sorunlu davranışları saptanmış ergen çocuğunun ulaşabileceği bir yerde büyükçe bir cephanelik(!) bulunduran ve çocuğuna poligonda atış talimi yaptıran –ya da imkânı olsa yaptıracak olan– ebeveynler de pek az değil ülkemizde.
Genel toplam içerisinde ne kadar olduklarını bilemediğim ancak çok sayıda olmadıkları herkes tarafından malûm; mesleğinin gerektirdiği sorumluluğu yerine getirebilmek için kendini yetiştiren, bilimsel gelişmeleri izleyen, pedagojik yetkinliği olan, öğrencileriyle iletişimi güçlü, alan bilgisi yeterli ve davranışlarıyla öğrencilerine model oluşturabilen öğretmenlerin hakkını öncelikle teslim edelim. Saydığımız niteliklerden yoksun diğerleri, bu tür olaylardaki sorumluluklarını kabul etmeye hazır görünüyor mu, hayır! Liyakatsiz okul yöneticilerinin ve çeşitli niyetlerle öğrencilerin karşısına çıkarılan ne idüğü belirsiz kişilerin, çocukların dünyasında yarattıkları tahribat da çabası.
Halkımızın bu olayı değerlendirme ölçütlerinde büyük farklılıklar var: Kimisi okullarda yeterli disiplinin bulunmayışından, öğretmenlerin kılık kıyafetlerine; öğrencilerin ve velilerin saygısızlıklarına kadar bir dizi neden ileri sürerken başka birileri evde ve okulda çocuklara yeterli ahlâk kurallarının öğretilmediğini; verilen din eğitiminin eksik olduğunu söylüyor. Laik ve bilimsel eğitimden ödün verildiği ve öğretmenlerin itibarsızlaştırılması sonucunda okulun veli ve çocukların gözünde saygınlığını kaybettiği için bu tür olayların görülmeye başlandığını söyleyenler de az değil. Bunların yanında şiddet içeren film ve dizilerin, sanal ortamda kontrol edilmesi zor, çocuğu şiddete yönlendiren birçok materyalin çocuklar üzerinde çok etkili olduğunu hemen hemen herkes kabul ediyor.
Ne anne-babalar ne öğretmenler ne okul yöneticileri ne de siyasi iktidar sahipleri çocukların şiddete özendirilmesi konusunda bu acı olayda da ortaya çıktığı gibi hiçbir sorumluğu kabul etmek istemiyorlar. Herkes topu taca atarak sorumluluktan sıyrılma peşinde. Geriye kala kala iki sorumlu kalıyor: Olayın faili çocuk ve sanal dünya. Onlar konuşamadıkları için kendilerini savunacak, sorumluluğu başkasının üstüne atacak durumda değiller.
Oysaki 14 yaşındaki bir çocuğun eline silah alıp arkadaşlarına, öğretmenine ve daha da kötüsü kendisine silah doğrultacak noktaya gelmesinden bu toplumdaki her birey sorumludur. İktidarıyla, muhalefetiyle bu ülkenin yönetiminde söz sahibi olan politikacılar –onlar eksik ve yanlış iş yapmazlar ama yine de 23 yıllık iktidar sahipleri başta olmak üzere– bu acı olayın sorumlularıdır. Okulları öğrenim ortamı olmaktan çıkarıp dünya görüşlerinin sahnesi haline getirmeyi marifet sayan liyakatsiz yöneticiler de bu sorumluluğa ortaktır. Görevinin gereğini yerine getirmekten aciz, çocukların dünyasını anlamaktan yoksun, okulu öğrenciler açısından sevimsiz bir ortam haline dönüştüren öğretmen ve diğer yetişkinler de bu sorumluluktan kaçamazlar. Her şeyini çocuğu için vermeye hazır olduğunu iddia ettiği halde çocuğuna yeterli ilgi, sevgi ve şefkati göstermeyen –bilgisizliğinden veya olanaksızlığından da olsa– anne-babalar da bu acı tablodan sorumludurlar. Ülkenin liyakatsiz ve halkın çocuklarının sorunlarına duyarsız kişiler tarafından yönetilmesine izin veren –hatta onları yeniden göreve getiren– toplumun her bireyi de bu katliamın sorumlusudur. En çok da bu kadar acı bir olay yaşanmışken tepkisini gerçek sorumlulara yönelteceğine, sokaklarda sesini yükseltmeye çalışanlara çemkiren ve bunu iktidar yandaşlığını göstermek için fırsat bilen sendikacılar sorumludurlar. Yaşanan olay üzerine çok haklı bir talep olan Milli Eğitim Bakanının istifasını istemek için birlik olamayan, ayrı tellerden çalan sendikalar da bu sorumluluğun bir parçasıdırlar. Elbette ki şiddeti özendiren yayınların sorumlulukları tartışılamaz. Yaşadığımız elim olayda belki de olayın failinin sorumluluğu, her birimizin taşıdığı sorumluluktan daha fazla değildir, diyebiliriz.
Elbette asıl sorumlu, eğitimi “iyi insan” yetiştirmek için değil de “işverenlere yetişmiş işgücü” sağlamak amacıyla düzenleyen sistemdir. Bu sistem, çocuğun mutluluğunu, ilgi ve ihtiyaçlarını, yetenek ve becerilerini değil sadece işverenlerin ihtiyaç duyduğu çalışan, itaat eden, kendisine uygun görüleni kabul eden, adeta robotlar yetiştirmeyi önemser. Bundan dolayı okullar, genel olarak öğrenciler tarafından sevilmeyen hatta nefret edilen ortamlar haline gelmiştir. Eğer bugün şiddeti özendiren yayınlar yapılıyor, diziler çekiliyor, sanal ortamda milyonlarca çocuğun aklını çelen materyaller üretiliyorsa, onları da üretip piyasaya süren yine sözünü ettiğimiz sistemdir. Eğitime yeterli kaynağı ayırmayan, nitelikli öğretmen yetiştirilmesi için çaba harcamayan, çalışmaktan çocuğuna zaman ayırmakta zorluk çeken anne-babaları bu duruma düşüren de bu sistemdir. Her bulduğu fırsatta savaş çığırtkanlığını teşvik eden, silahlanmayı özendiren, kişisel kahramanlıkları kutsayan yine bu sistemdir. Eğer 14 yaşındaki bir çocuk, yaşadığımız olayda olduğu gibi istenmeyen bir duruma düşmüşse bu durumun nedenini yürürlükteki sistemin derinliklerinde aramak gerekir.
Bir Çin atasözünde şöyle der: “Bir kimse yaşanılanlarda suçu başkalarına atıyorsa henüz yolun başındadır. Suçu kendinde buluyorsa yolun yarısına gelmiştir. Eğer kimseyi suçlamıyor olayın nedenini ve çözümünü düşünüyorsa yolu tamamlamıştır.” Toplum olarak halen yolun başındayız ve burada durmakta ısrar ediyoruz. Oysaki yolu yarılamak hatta sonuna ulaşmak zordur ama imkânsız değildir.
Cemal Candaş, 19 Nisan 2026.