İlke Temmuz 1974 kapaktan 50.yilİnsan denen canlıda, biyolojik (nörofizyolojik) “hatırlama” yetisi ile bir kültürel duyarlılık olan “hatıra”yı iç içe geçirerek ya da “bir ve aynı” şeylermiş gibi addederek davranılır çoğu kez. Oysa zihnin hafıza süreçlerinin ürünü olarak ve başta genetik kodlar olmak üzere çok çeşitli özelliklerin birlikte etkimesiyle, “muhassalası” olarak hatırlamışızdır. Başrol hafızanındır. “Kayıt” işlemlerinde iradî faktör rol oynasa da karşılaşılan pek çok olayda hafıza otomatik olarak kayda alır. “Hatırlama” safhasında da hafızanın otomatik olarak kaydettikleri, gayri iradî olarak zihinsel süreçlere hafıza tarafından getirilir.

Hafıza “kaprisli”dir, başına buyruktur, neyi “hatıralar kuyusu”ndan çekip de başınıza çalacağı önceden pek kestirilemez hafızanın…

Hafızanın en azından bir kısım kayıtlarının silinmesi… Anıların anakronik bir sıraya dizilmesi… oldukça sık rastlanan “anomaliler”dendir. Ama derin unutuşlar ve ani hatırlayışların bu kapsamda değerlendirilmemesi gerekir… O günümüzün yeni “normali”…

Zaten unutmak isteyip de unutamıyorsun, silemiyorsun ki geçmişi... kopartıp atmanın mümkünatı yok! Kertenkelenin kuyruğu mu bu?..

Unutmak! Unutmayı istemek, bir “hafıza kaybı” (amnezi) arayışı değil midir?..

Egosantrik bir yaşama savruluyor insansoyu… Çürümenin toplumu saran boyutları, tüm toplumu esir alan ve öyle tutan sosyal ilişkilerin düştüğü seviyedir!.. İnsanların birbirlerini dinlemediği-duymadığı… diğerkâmlık (empati) gibi hasletlerin giderek köreldiği… her şeyin otomatiğe bağlanıp hayatın da algoritmalara “kurban” edildiği günümüzde, insanlığımızın toplumsal-kültürel “normal”i unutuş, unutmak ve unutkanlık, artık eşyanın yeni tabiatı… yani “doğal”ı, yani “normali”. “Anormal”i değil…

“Yeni normal”in kesif dumanı hakikati öyle gizliyor ki, herkes “inandırılmak” isteneni gerçek sanıyor.

Oysa hatıra –genetik kodlar değil de– kültürel kodların çalışmasıyla vücut bulmuştur. Ve o hatıraya verdiğimiz kıymetle doğru orantılı olarak hafızadaki yerini –biyolojik bir anomali, beyin fonksiyonlarında bir deformasyon yoksa– muhafaza eder. Hafıza yardımıyla çağırılır.

Duygunun politik olduğunda hafızayla nasıl ilişkilendiğini görürüz; zamanı şimdiye sıkıştırmayanların duygusudur… Bu da geçmişin deneyimlerini yaşamın bir parçası yaparak, günümüzde hem   unutmamanın ve hem de direnmenin bir yolu hâline gelebiliyor…

“Ne pasiflik ne de vazgeçme amacındadır ve geçmişin, duygusal boyutunu koruyabilen bir eleştirel yeniden değerlendirmesini yapabilir. Bu, hem yitirilen yoldaşların yasını tutmak hem de kolektif eylem vasıtasıyla toplumsal dönüşümün neşeli ve kardeşçe anlarını hatırlamak anlamına gelir” der Enzo Traverso..

Yoksa pejoratif bir bakış açısıyla “melankolik bir nostalji” diye nitelemek bizim işimiz olamaz... Yoksa yaşamınızın her hatıraya yolculuğunda, “zamanın tozu”na yenik düşersiniz...

İnsansoyunun “hatıra”yla ilişkisi, “hatırlama yetisiyle”, hafıza dolayımıyla kurulur hasılı…

Ve bugün, “elli yıl öteden”, o günlerden bir uzak hatıra özleyen varsa eğer… hatırlasın..! Öyle lâf olsun diye değil ama, kucaklar gibi hatırlasın istedik..!

Ve yakalamaya çalışsın geçen yılları… onları yeniden bulmanın umudu içinde...

Ve her zaman yakalanmayan, hayatın o ender anlarından biri içleri ısıtsın istedik... yarım asır ötesinden…

Bitmiş olsa da sizi terk etmeyen hikâyeler vardır!

Şu son elli yıllık ömr-ü hayatımızda hep “kırılanları” topladık zaten “biz”: Düşleri, hayalleri, cesaretleri, inisiyatifleri, kalpleri... insanları..!

O insanlar da “bize” rüyalarını emanet ettiler; hatıralarını teslim ettiler...

Çünkü “ateşi koruma”nın vazgeçilemez oluşu Prometheus’tan miras kalmış…

O hatıralarda, bütün “kayıplar”a rağmen hayatımızın bir parçasını, “bir parçamız”ı saklamayı hep istememiş miydik?.. Hayatın o zor yanlarının bitip tükenmezcesine, biteviye üretildiği o zor zamanlar için!..

Bazı tarihler, bazı kuşakların –“gökyüzünü  fethe çıkmış” ve bunu da bir imtiyazmış gibi kuşanmış kuşakların– hayatına silinmez milatlar olarak düşer! Bazı “anlar”, uzak anılara dönüşmeye direnir! “Yangınlar”dan arta kalmış, hafızalarda küllenmiş közler, söylenecek sözler vardır; o günler için!..

Bütün “sahici” ilişkiler gibi… bu da bir dinleme ve anlama çabası gerektiriyordu; farklı hayatlara değebilmek, dokunabilmek adına... Çünkü onların bize anımsattığı elli yılın hikâyesi, bir mücadele tarihidir…

Ve insanlarımız “elli yılın emektarlarını” yazarken “bugün”le de bağını kursun, “yarın” perspektifini de görsün umudunu taşıyorduk… O umudu halen muhafaza ediyoruz bugün de…

Ve elbette birinci amacımız “Bir ihtiram ifası”..! Hatırlanacak hatıraları için tüm yitirdiklerimizin…

Ama bu hatırlama işlevi, ayrıca “bambaşka” bir buruk sevincin kaynağı da olabiliyor, aynı zamanda…

O “buruk sevincin kaynağı”, “bir arada” olmanın, “yalnız olunmadığı”nın asli unsurlarının, kolektivitenin, dostluğun, dayanışmanın, yoldaşlığın yaşanmasında, yaşanabilmesinde, hiç değilse yaşanmak “istenmesi”ndeydi!.. Geleneğin bağlarının canlanabilmesindeydi..!

Sesiniz kaybolmuş… diliniz lâl olmuş… geri gelmeyi reddediyorsa…

Yazın..!

“Yazma cehdi”, susturulmaya karşı bir başkaldırı; sesini duyuramaz hale getirilmeye cepheden bir direniştir elbette!.. Yazmak hayat bulan bir isyan! Bir isyanın, ama aynı zamanda da bir hasretin çığlığıdır, kuşkusuz!..

Ve işte bugün yaşattığımız hatıranın, taşıdığı anlam ve değer de bu noktada kendini gösteriyor, sanırız…

Belki de, bir “özlem hissettiğimizde” farkına vardığımız bizdeki kıymetlerin, benzerleriyle olan farklılıkları değildir sadece, bununla beraber aynı zamanda başkalarıyla kıyaslanamazlıkları, yeri doldurulamayacak, gözden çıkarılamayacak olan kendilerine özgü varlıkları, “özdeşlik” kurmaya, “hemhal” olmaya çabaladığımız “hikâyeleri” ve “ortak” olduğumuz tarihleridir!.. Onları bu nedenle de korumak isteriz ve yok olmalarına izin vermeyiz! Onların kaybı asla geri gelemeyecek olan “anlar”ın, “anılar”ın, “fotoğraflar”ın ve “ortak tarih”in de yitimi demek anlamına gelir!..

O hatıraları “temiz” bırakmak lâzım!..

İnsan, gerçekliği “anlam”larla yaşar. Kimi zaman gerçeklik, yani hayat baskın çıkar ve “anlamı”nı bize dayatır; dikte eder!..

Sosyalist bireyle örgütün ilişkisini bilince çıkarıp açıklayabilenler, örgütü, hem “sığınılacak bir liman” ve hem de dalgalara meydan okuyacak “muhkem bir tekne” olarak mı algılarlar?.. “Tekne”, eski çağlardan beri halas ve selametin bir simgesi olagelmiştir. Kimbilir ne badireler atlatmış… ne azgın dalgalara göğüs germiş… karanlık sularla boğuşmuş… sert rüzgarlarda “soluksuz” koşmaktan yorulmuş ve mutedil “iklimler”i çoktan unutmuş…

Hayatın “sayfaları”nı karıştırmayı sürdürmeyi, hatıralar arasında dolaşmayı bir “kolektif hafıza” ile gerçekleştirelim istedik... Ellinci yılımıza özgü…

Hatıralar… yıllara, zorluklara, sayısız düş kırıklıklarına ve büyük “çöküntü”ye, nasıl olup da hâlâ böyle direnebildiğine hayretle şaşıp durduğumuz hatıralar… Veyahut yaşananların ve yaşanamayanların, sadece hafızalarda değil, “ruhumuz”da da bırakmış olduğu –“hayata bakış”ın ipuçlarını da verecek olan– derin izler…

Ve uzun yılların içinden süzülen, bir parça “solmuş” olsa da, henüz hafızamızdan silinmemiş “fotoğraflar” var, hatırlayabildiklerimiz arasında… Zamanın rengini vurduğu sepyalaşmış fotoğraflar…

Burada tek tek bireylerin “hatıra”ları değil, hatıralar dolayımıyla Partiyle ilişkileridir, söz konusu olan zaten... Kendisi “fiziken” mevcut olmasa bile “ruhen” insanları bir araya toplayan bir gelenek… Bir sosyal ilişki… Politik varlığımızın en derinlerinden doğan bir yönelim, en azından başlangıçta bir heves… ve hayatın “görünür yüzeyi”ne ya da bir başka deyişle, “günyüzüne” çıkarken de peşi sıra getirdikleridir…

Şu an bu ilişki için yapılabilecek en iyi şey ise onu “anlamak” olabilir.

Buradan başlanabilir…

“İlişki”nin taraflarını bir araya getiren “o kültür”ü edinmiş olanların bir özelliği de birbirini “anlamak” idi. Birinin dediğini diğeri “anlardı”… “aynı dil”i konuşuyorduk! Birbirimizi “anlıyor”duk! Bugün bunun ne derece önemli olduğu çok daha iyi idrak ediliyor...

Hepsini topladığımızda içeriden gelen şey bize ait türlü tarihsel sebeplerimizle yakınlık duyduğumuz fikirler, onlara yakınlaştıran duygulardır. Kendi kişisel tarihimizin izdüşümleriyle gelişen duygular kuşkusuz... En başta politik bilinç olmak üzere, gerisi örgütsel ilişkilerdir... organ işleyişidir...  örgüt kültürüdür… parti adabıdır... praxistir…

Elbette sübjektif duygular söz konusudur, ancak toplumsal olanın “dolayımı”yla; yani objektif gerçeklikle!.. Sosyal varlık-sosyal bilinç diyalektiği yani…

Bir “hikâye” bu, hep beraber anlattığımız, tam yarım asırlık… Herkesin başka başka anlatacağı bir hikâye… Farklı yönleri var, haliyle… Başka türlüsü düşünülemez..!

Ama hep bir ağızdan söylenen bir türkü gibi…

Ama hep olması, eskidiği anlamına gelmiyor…

“İnsanın yaşadığı değildir hayat, asl’olan hatırladığı ve anlatmak için nasıl hatırladığıdır.” (G. G. Marquez.)

Yoksa yaşadığı sadece ömürdür; hayatın içinde geçmiş…

Önemli olan hayatın “hikâyesini” sürdürüyor olmasıdır!

Hayatı ne hatıralarda “var etmeli” oysa, ne de irrasyonel varsayımlarda!..

Geçmiş, hem “geri döndürülemez olan”dır ve hem de bugünümüzün tam ortasında durur; şu an tüm geçmişimizle, geçmiş tecrübelerimizle birlikte, şimdi ve burada oluruz!.. Bugün, “dün”den doğmuştur; tıpkı “yarın”ın da bugünden doğacağı gibi…

***

“Elli yılın emektarları” bahsinde “bildiğiniz, tanıdığınız isimleri bize yazın” çağrımıza ellinci yılımıza yaraşır olağanüstü bir ilgi oldu. Pek çok hayat hikâyesi geldi. Bir taraftan yayınlanıyor. Mütehassis ve müteşekkir olduğumuzu belirtmek isteriz.

Yalçın Yusufoğlu uyarırdı; örgütü “mistifiye edip” de fetişizme düşülmemesi hususunda… Keşke “totemizm” konusunda da uyarmış olsaydı. Baksanıza fizik varlığını bilinçli irademizle sona erdirmiş olsak da ideolojik hattı, fikirleri, yoldaşlık ve dayanışma duyguları ve bağlarıyla dimdik ayakta Parti..!

Gayr-i ihtiyari olarak “eksik” kalanlar olacaktır. Peşinen üzüntülerimizi bildirmeyi vazifemiz biliriz. Ve zaten hep bir şeyler “eksik”tir; kadrajın “dışında” kalmıştır, nedense!...

Her ne kadar bir kolektif hafıza oluşturmaya çalışsak da “hafıza-yı beşer” nihayetinde… “Ol hikâyât” da, hayatın ritmi de bütün “eksikleri”ne rağmen ve bütün eksikleriyle “birlikte” biraz da bundan kaynaklanmıyor mu?..

Son olarak bir hususu daha açıklama gereği duyuyoruz. “Elli yılın emektarları…” çağrımızda bir tek kriterimizin olduğunu, onu da “Parti’ye küfretmemiş olmak” diye tanımlamıştık. Bu kriterimize titizlikle uyduk. Bu ilkeyi tavizsiz savunduk… Hatta öyle ki kimi yazıları ve/ya yazı tekliflerini çok üzülerek, koyduğumuz bu prensibe riayet etme adına, reddetmek zorunda kaldık.

Bunu şöyle alegorik bir anlatımla daha iyi ifade edebileceğimizi düşünüyoruz;

“Küfrün en büyüğü, şirk koşmaktır!”

Bütün “iyi niyetiyle” o küfür kumkuması içinde yer alanlar –veyahut içine düşenler– objektif olarak “orada”dırlar; sübjektif niyetleri ne olursa olsun. “Burada”, yani “Elli yılın emektarları” arasında olamazlar, diye düşünüyoruz… Farklı zamanlarda, farklı yerlerde, medyalarda çeşitli “anma”lar yapılabilir elbette ama, onlardan farklı olarak, farklı bir kategori olarak, “ellinci yıla” özgü –en azından dergimizde– özel bir platform olmalı…

Giderken adını ardında bırakanlara selâm olsun...

Durum bundan ibarettir.

Sağolun Arkadaşlar…

(*) Görsel: İlke dergisinin Temmuz 1974 tarihli 7. sayısının kapak detayı.