Mustafa Torun 50.yilOğlu Alper Torun anlatıyor (halasından aldığı bilgiler):

Mustafa Torun 1945 yılında Konya’nın Akşehir ilçesinde, İkbal ve Abdullah Torun çiftinin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası kunduracıydı. İlkokul eğitimini Gazi İlkokulunda, ortaokul ve lise eğitimini ise Akşehir Ortaokulu ve Akşehir Lisesinde tamamladı. Akşehir Lisesinde öğrenim görürken, ailesine katkıda bulunmak için nane şekeri satardı. Aynı dönemde, Akşehir’in günlük gazetesi Pervasız’da çalıştı. Lise yıllarında bir üst sınıfında olan ünlü gazeteci Erbil Tuşalp ile tanıştı ve bu tanışıklık, Mustafa’nın ileriki yıllarında önemli bir dostluk haline geldi. Mustafa, Nurten ve Nurcan adında iki ablası, Hikmet adında bir kız kardeşi ile birlikte dört kardeşti.

Liseyi bitirdikten sonra, ailesiyle birlikte önce 1 yıl Ankara’da kaldı, ardından İstanbul’a taşındı. İstanbul’da bir süre Cağaloğlu’nda bir matbaada çalıştı. Bu matbaanın sahibi, ünlü radyo sanatçısı ve tanbur ustası Tamburi Necdet Yaşar’dı. Zaten müziğe büyük bir ilgisi olan Mustafa Torun’un bu tutkusu, Necdet Yaşar’ın rehberliğiyle daha da gelişti. Müziğe olan bu ilgi, hayatı boyunca onun vazgeçilmez bir parçası olacaktı.

İstanbul’da bir süre çalıştıktan sonra, Edirne Öğretmen Okulunu bitirerek ilkokul öğretmeni oldu. İlk görev yeri Yozgat’ın Erkekli Köyü idi. Burada, öğrencilere sadece ders vermekle kalmayıp, onların hayatlarına dokunmayı amaçladı. Satranç meraklısı olan Mustafa, öğretmenlik yaptığı dönemde öğrencilerine satranç öğretir ve oynamalarını teşvik ederdi. Çoğu zaman derslerin yanı sıra saz çalarak onlara müzik sevgisini aşılamaya çalıştı. Onlar için sadece bir öğretmen değil, aynı zamanda bir ağabey ve yol gösterici oldu. Askerlik hizmeti sırasında ise Van’ın Kardoğan Köyü’nde hem asker hem de öğretmen olarak görev yaptı.

Mustafa Torun, küçüklüğünden beri müzikle iç içeydi ve saz çalmadaki yeteneği onu bu alanda ilerlemeye teşvik etti. İstanbul’a geldikten sonra kısa bir süre Unkapanı’nda saz eğitimi aldı ve aynı zamanda ney üflemeyi öğrendi. Ney üfleme yeteneğini dost meclislerinde huzur dolu bir atmosfer yaratmak için kullanırdı. Müziğin yanı sıra felsefi düşünce tarzıyla da dikkat çekerdi. Ara sıra sohbetlerde insanlara “Güneş nereden doğar?” diye sorar, insanlar “doğudan” yanıtını verdiğinde ise “Güneş sabittir, dünya onun etrafında döner” diyerek geniş bir bakış açısıyla düşünmeyi teşvik ederdi.

Mustafa, annesi İkbal Torun’un yaptığı baklavaları çok severdi. Hatta bir seferinde lisede bir tepsi baklavayı tek başına yiyip hasta olmuştu. Mustafa Torun hem mesleki hayatında hem de kişisel hayatında çevresine ışık saçan bir insandı. Öğrencilerine, ailesine ve arkadaşlarına verdiği değer, hayata olan bakışı ve müzikle olan ilişkisi onun derin ve anlam dolu bir yaşam sürdüğünün göstergesiydi.

Mehmet Nur anlatıyor:

Mustafa Torun’la tanışmamız şöyle oldu:

Biliyorsunuz, TSİP’te öğretmen sayısı çoktu. Parti ile TÖB-DER iç içeydi sanki… Öyle bir toplantıda benim gibi sessiz sedasız oturan biri… Beni “ortak taraflarınız var” diye bilinçaltım dürttü galiba, yanına oturdum. Yeni tanışan insanların sıradan soruları, “Ne iş yaparsın? Nerede yaşarsın?” gibi tanışmaya başladık. Orada Küçükköy’de öğretmen olduğunu öğrendim. Beni de Gaziosmanpaşa İlçe Başkanı olarak atamışlardı. İlçe binası arıyordum. Ondan sonra peşini bırakmadım. Kendisine ilçe örgütü için yer aradığımı söyleyince, önemsiz bir iş gibi “Hallederiz” dedi. Oysa bu benim için çok önemliydi. O yıllarda bir sosyalist parti için yer tutmak kolay değildi. Onun umursamaz bir tavırla “Hallederiz!” demesi canımı sıkmıştı. Bir gün sonra beni buldu ve “Gidip bakalım şu yere, uygun mu?” dedi. O sıralarda dört duvar arası olsun da ne olursa olsun razıyım. Hemen “Parti deyince mal sahibi verir mi acaba?” dedim. “Hallederiz” dedi. Gittik zemin üstü bir iki odalı bir yer. Tam da istediğim gibi… Yeri kiraladık. Sonra alt kata indik, zemindeki dükkânlardan bir yere girdik. Bir pedal, çay söyledi. Sohbet ederken okuldaki mesaisi bittikten sonra boş zamanlarında kartvizit ve düğün davetiyeleri basarmış, yani burasının kendi dükkânı olduğunu öğrendim. Ondan sonra sık sık buluşmaya başladık.

O sıralarda parti tarafından tüketici kooperatifleri kuruluyordu. Biz de Küçükköy’de onun başkanlığında bir kooperatif kurduk. Tek başına o kooperatifi kurdu, geliştirdi… Onun işine bağlılığı bana güven vermeye başladı.

Kooperatif işini iyi yürüttüğü için güven veriyordu ama o sıralarda ne de olsa gençtim, aceleciydim, aynı acelecilik çoğumuzda vardı. Bir sorumluluk aldık mı, hemen yerine getirmek isterdik, en azından ben öyle davranıyordum. Mustafa Torun’la aynı yaşta olmamıza rağmen onun hiç acelesi yoktu. Her buluşmaya on dakika yarım saat geç kaldığı olurdu. Kızardım.

Sonra onunla beraber sohbet edip yürümeye başladık… Her gördüğüne selam veriyordu, onunla sohbet ediyordu. Bu insanların çoğu öğrencilerinin velileriydi. Çocuklar hakkında uzun uzun konuşurdu. Bu oyalanmalara kızardım. Ona “Seninle Tahtakale’ye gidelim” derdim. “Ne işimiz var?” diye sorunca, “Orada da yanından her geçenle selamlaş da göreyim seni.” derdim. Bana velilerle, yaşadığı çevre ile iyi ilişkilerin faydalarını anlatırdı. Kooperatif işlerini iyi yürütmesinin sebebini anlamaya başladım. Kendi işi olduğunda kooperatifi açıp akşama kadar orayı idare edecek birisini bulmakta zorluk çekmezdi. Kasada da hiç açık olmazdı. Kısacası, o olgunlaşmış ama ben hala gençliğimi yaşıyordum. Tabii o genç halimle de çevreme güven veremiyordum. Onun sıkıntılarını çok çektim.

Darbenin ayak sesleri sıklaştığında beni Genel Merkeze çağırıp “Geri plana çekileceksin, partiyle bağını keseceksin, sana ‘Niye çalışmıyorsun?’ diyeceklerdir. Çekinmeden parti aleyhine de konuşmanda sakınca yok.” dediler. Önce parti bana başka bir görev verdi. Çok bilgi ve çok çene isteyen işlerdendi… 3-4 ay sonra o işi yapamayacağımı, bana teknik işler vermelerini istedim. Bu arada aklıma ilk gelen, kafama uyan Mustafa Torun oldu. Bir ayağım legalde olacaktı. Onunla görüşmem daha da sıklaştı. Çünkü beni bağlayan başka işim yoktu. İşten çıkınca onun yanına giderdim. Yeni görevimin alt yapısını hazırlamaya başladım. Hoca ne desem kusursuz yapıyor, hiç itiraz etmiyordu.

Darbe oldu, ilk iş olarak ilçe binasını temizlemem gerekiyordu. Onun evi ilçe binasına benim evimden yakındı. Benden önce ilçe binasını boşaltmış, mülk sahibiyle görüşüp gerekli ifadelerde anlaşmışlar… İşte o zaman onun o geç kalmalarının, çevre ile ilişkilerinin önemini kavramaya başladım. Ondan sonra yeni işimizi ona açmaya başladım. Onun o çevre ilişkileri sayesinde yer tutmakta hiç sıkıntı çekmedim. Yine bir yer tutmamız gerekiyordu. O yine bir öğretmen arkadaşının yerini tuttu.

Onunla ilgili bir anıyı anlatmadan geçemeyeceğim: Yenikapı’da bir binanın üst katlarında bir yer tuttuk. Darbeden sonra Ahmet Kaçmaz’ın üyelere ilk mesajını, ilk yılbaşı tebriğini orada bastık. Dükkân sahibi sık sık gelip “Ne iş yapıyorsunuz?” diye sormaya başladı. Bize iş de getirecek ama el pedalıyla yapılacak işler değil. Sık sık gelmesi bizi tedirgin ediyordu. Mustafa Torun onun milliyetçi olduğunu biliyormuş ama sık sık geleceğini tahmin etmiyordu. Aradan iki ay geçti ki Aksaray’da bir ülkücü öldürülmüştü, Mustafa Torun ertesi günü öldürülen ülkücünün bizim mülk sahibinin kardeşi olduğunu öğrenmiş… Apar topar başka bir yer tuttuk ve taşındık.

İşimizi biraz ilerletince, bir ofset baskı makinesi aldık. Ofset baskı tecrübemiz yoktu. O nedenle ofset baskı makinesi olan ustası Tamburi Necdet Yaşar’ın matbaasına gittik. Sohbet ederken ondan çok bilgi edindik. Uzun süre Mustafa Torun’la ikimiz çalıştık. Bu arada dört işyeri değiştirmek zorunda kaldık. Hiçbirisinde sıkıntı çıkarmadı.

Kirada oturuyordu. Emekli olduğunda gelip bana, emekli parasıyla ev almak istediklerini söyledi. “Tabi alabilirsiniz” dediğimde rahatladığını hissettim. Parti kararlarına öylesine bağlıydı…

Parti üyesi olmak istemedi. İstememe gerekçesi kendisini yetersiz görmekten kaynaklanıyordu. Bilirsiniz bir deney yapılmış üniversite öğrencileri arasında, başarısız öğrenciler kendine çok güvenir hep yüksek not beklerken, başarılı öğrenciler beklediğinin üstünde puanlar alırmış… Mustafa Torun da kendini TSİP’te görev alacak kadar bilince sahip olmadığını sanıyordu.

Bir gün kurye olarak yurtdışına gidecek biri aranıyordu. Kendisine “Gider misin?” diye sordum. Hiç ne yapacağım, ne taşıyacağım diye sormadan “Gitmem gerekiyorsa tabi giderim.” dedi ve gönderdik. İşte öyle bir partiliydi Mustafa Torun.

SBP kurulduktan sonra, matbaayı yeni kurulan partiye devrettik. O daha sonra Ören’e yerleşti. Orada hastalanıp İstanbul’a hastaneye kaldırıldı, hastanede vefat etti.

Mustafa Torun’u saygı ve özlemle anıyorum.