Orhan’ı üniversite eğitimi için 1978 yılı sonunda Samsun’a gittiğimde tanıdım. Ben okulun dört yıllık bölümünde, o ise üç yıllık bölümünde okuyordu.
O sıralar Samsun’da TSİP siyasi faaliyeti Fahrettin Demir öncülüğünde yürütülmekteydi. Sönmez Yılmaz ve oğlu Orhan Yılmaz Trabzon’dan gelip Samsun’a yerleşmiş, bir süre sonra ben de Samsun’a gitmiştim. Yine birkaç ay sonra Aydın Yeşilyurt DİSK 7. Bölge temsilcisi olarak Samsun’a gelmişti.
Aydın Yeşilyurt’un desteğiyle İlhami Şen sendikanın eğitim ve örgütlenme sorumlusu olarak Samsun’a yerleşmişti. Samsun örgütünü daha da güçlendirmek için Ordu’dan Kazım Yeşilyurt da Samsun’a gelmişti.
Bütün bunların sonucu olarak TSİP, Samsun’da canlı bir yapıya kavuşmaya başlamıştı. Henüz organlı bir çalışma yoktu ama dışa dönük her türlü faaliyet başlamıştı. Tüm bu faaliyetler içinde Orhan bir yıldız gibi hem gençler hem de diğer kesimler arasında parlamaktaydı. Örnek bir parti militanı hüviyetindeydi. SGB Karadeniz bölge sorumlusu olmuş, mahalle çalışmalarını yönlendiren, korku nedir bilmeyen, enerjik bir parti militanıydı.
1980 yılında okulu bitirip öğretmen olmuştu ama ataması yapılmamıştı. Samsun’da fotoğrafçılık yapıyordu.
Darbeden sonra Orhan, Samsun sorumlusu olmuştu. Yeni döneme uygun il örgütünü oluşturmak mümkün olmadı ama çoğunlukla onun çabalarıyla tüm arkadaşlarımızla ilişkiler canlı tutulmaya çalışılıyordu.
1981 yılının sonlarında SGB merkez yönetimini oluşturmak üzere İstanbul’a gitti. İstanbul’da hem fotoğrafçılık yapmış hem de siyasi çalışmalarını sürdürmüştür. 1984 yılındaki İstanbul operasyonuna kadar İstanbul’da kalmış, 1985 Samsun operasyonunda gözaltına alınıp birkaç ay tutuklu kalmıştır. 1986 sonrası yarı legal dönemde Samsun ve çevresinde yürütülen faaliyetlere katılmış, parti kapatıldıktan sonra SBP, BSP, ÖDP süreçlerinde görev almıştır.
Samsun ve Tokat’ta özel dershane öğretmenliği yapmış, dershane açmıştır. Bir süre sonra Yeşilce’ye yerleşmiş, orada yaşamaya başlamış, bir eğlence mekânı işletmiştir. Ertuğrul Kürkçü ve HDP heyeti, Orhan’a misafir gitmişler, Orhan faşistlerin HDP’lilere saldırısında onları korumaya çalışmıştır.
Genç yaşta kolon kanserinden hayatını kaybetti. Ben de bir kardeşimi kaybettim.
Burada Orhan’la ilgili bir anımı anlatmadan geçemeyeceğim:
Orhan, üniversite yıllarında, aynı üniversitede okuyan teyzesinin kızı Ümit’e âşık olmuştu. İllegal faaliyetler için İstanbul’a gidince görüşemez olmuşlardı. Orhan, bazen Samsun’a gelip sevdiğini görüyordu. Bir defasında okul tatil olduğundan Samsun’a geldiği halde görüşememişti. Beni buldu. Evlerine giderek Ümit’e durumu anlattım. Oturdukları apartmanın ikinci katındaki odasının penceresini açık bırakmasını söyledim.
Orhan’ın akşam geç saatlerde elektrik direğine tırmanıp odaya geçtiğini gören karşıdaki komşu hırsız var diye polise haber veriyor, komşunun evine hırsız girdi diyor. Polis gelip eve girince Orhan’ın teyzesinin kızının odasında olduğunu bütün ev halkı öğrenmiş oluyor ve böylece Orhan’la Ümit’in ilişkisi ortaya çıkıyor. Ertesi gün iki aile söz keserek gençlerin evliliğine onay veriyor.
Orhan’la Ümit daha sonra evlendiler, iki çocukları oldu.
Necdet Yılmaz, 30.10.2024.
Yeraltında Kurulan Dostluk...
Orhan Yılmaz, Ordu/Mesudiyeli Samsun Eğitim Enstitüsü Fizik bölümü mezunuydu. Babası Sönmez Yılmaz ise ilköğretim müfettişi ve demokratik merkeziyetçi bir TSİP üyesiydi. 1980 öncesi Trabzon TÖB-DER Şube başkanlığı yapmıştı. 1979 Kısmı Senato seçimlerinde partimizin adayıydı. İllegal dönemde tutuklanmış 4-5 ay tutuklu kalmıştı. 1980 sonrası iki dönem 1994 ve 1999 yılında CHP’den Ordu’nun Yeşilce beldesinde belediye başkanlığı yaptı. Bölgesinde tanınan, çok sevilen ve sayılan birisiydi. Sevgili eşi Nazan’ın elinden partili yoldaşların çok yemek yediği olmuştur.
Benim Orhan ile yolum 1981 sonrası cezaevinden çıktıktan sonra İstanbul’da kesişti. Parti Zafer Kaya, Orhan Yılmaz ve beni partiye bağlı gençlik komitesinde görevlendirmişti. Üçümüz geçici bir süre Beylerbeyi/Kirazlıtepe’de aynı evde kalmaya başladık. O zamanlar Kirazlıtepe tek otobüsü olan, Kürtlerin ve kent yoksullarının yaşadığı bir gecekondu bölgesiydi. Yağmur yağdığında sokaklar (caddesi yoktu o zamanlar) çamurla kaplanır, ayakkabılarımız, pantolonlarımız bundan nasibini alırdı. İstanbul’un dağından düz ovaya, sahile indiğimizde aramızdaki sınıf farkı apaçık ortaya çıkar, çamurlu ayakkabı ve çamurlu pantolonu olanlar hemen belli olurdu. Evimizin bütün malzemesi üç yatak, bir masa, bir odun sobası, bir küçük tüp ve kap-kacaktan ibaretti. Bir de Orhan’ın sazı vardı. O faşizm koşullarında bir ev bulabilmek, çalışma içinde olmak, faşizme karşın örgütü ayakta tutmak en büyük zenginliğimizdi, bize müthiş moral ve mücadele azmi verirdi. Dünyevi şeylerin bizim için bir anlam ve önemi yoktu.
Farklı alanlarda gençlik çalışması yürütüyorduk. Öğrenci gençlik içinde İstanbul Üniversitesi, Yıldız Teknik, Boğaziçi ve Mimar Sinan’da etkili bir çalışma yapıyor, Gerçek gazetesini dağıtıyorduk. Söz konusu üniversitelerde de komitelerimiz faaliyet yürütüyordu. Gençlik komitesi olarak “Anayasa’ya Hayır”, “Tahsin Şahinkaya Rüşvet Davası” eylemine aktif katılmış, elimizdeki tüm ilişkileri seferber etmiştik. Bu döneme ait bir anım var ki, aklıma geldikçe tüylerim ürperir.
Bir akşamüstü üst yöneticimden gençliğe ait Cuntanın 5 generalinden birisi olan Tahsin Şahinkaya’yı ifşa eden Gerçek gazetesini paketlenmiş olarak almış, daha sonra paketle birlikte telgraf çekmek için Eminönü’ndeki Büyük Postaneye gitmiştim. Telgrafı kime, niye çektiğimi şimdi hatırlamıyorum bile. Salonda bulunan yanları tahta perdeyle ayrılmış kısımda telgrafı yazdıktan sonra memura teslim ettim, postaneden çıktım. Eminönü İskelesine gittim ve kalkmakta olan Üsküdar vapuruna atladım. İpler çözülmeye başlayıp, vapur usul usul iskeleden ayrılmaya başladığında gazete paketlerini postaneden unuttuğumu fark ettim. Kalbim hızla çarpmaya, soğuk terler dökmeye, kendime lanetler okumaya başladım. İskeleden henüz ayrılmış olan vapurdan atlamak için hamle yaptım, vapur iskeleden 2 metreyi aşkın ayrılmıştı, göze alamadım. Yerime kös kös geçip oturdum. Kalbimin üzerine simsiyah ağır bir yük binmişti. Ben nasıl böyle bir hata yapabilirim diye hayıflanıyordum. Gözüm gibi korumam gereken emaneti öylesine ortada bırakmış, Partiyi ve arkadaşlarımı tehlikeye atmıştım. Bu yaptığımı hatayı aklım ve mantığım almıyordu. Bunu partiye nasıl izah edecektim? Yaptığım hata sadece beni değil koca bir teşkilatı ilgilendiriyordu ve bunun sebebi de bendim. Ortaya çıkması durumunda –hele ki paketler güvenliğin eline geçerse– hem operasyon yiyecek hem de şahsıma karşı büyük bir güven bunalımı olacaktı ve bunun da savunulacak bir tarafı yoktu. Tam bir çıkmaz içindeydim. Kısa bir değerlendirmeden sonra karar verdim: Başıma ne gelirse gelsin gazeteleri postanede bırakamazdım. Ya herro ya merro! Aynı vapurla Üsküdar’dan Eminönü’ne geri döndüm. Büyük Postaneye geldim, kalbim küt küt atıyordu. Ya tereyağından kıl çeker gibi paketi alacak ya da hazırlanan tuzağın içine düşecektim. Önce etrafı kolaçan ettikten sonra paketin telgraf yazdığım bölümde olup olmadığına baktım. Evet, paket olduğu yerde duruyordu, kimse almamıştı. Buna öncelikle sevindim, gazetelerim orada duruyordu. Acaba postane görevlileri paketi açıp illegal gazeteleri gördükten sonra da emniyete haber vermiş, güvenlik güçleri de sivil polis kıyafetinde postaneyi ablukaya almış olabilir miydi? Postanedeki kimi şehirlerarası telefon bekleyen, kimi telgraf yazan, kimi mektup atan kişileri sivil polise benziyorlar mı diye yüzlerini, mimiklerini, hareketlerini dikkatlice izlemeye başladım. Herkes kendi halindeydi, hareketleri çok doğaldı, benim dışımda kimse paketle ilgilenmiyordu. Etrafı yaklaşık 5-10 dakika süzdükten sonra telgraf yazıyormuş gibi tekrar paketin bulunduğu bölmeye geldim, bir yandan telgrafa bir şeyler yazarken diğer taraftan sivil polisler hareketleniyor mu diye sezdirmeden baktım. Hiçbir hareket görmedim, herkes kendi halindeydi. Ya bismillah deyip paketi koltuğumun altına alarak kapıya doğru yöneldim. Bir yandan da her an arkadan bir elin omzuma dokunarak “Hemşerim! Bir dakika!” diyeceğini ve beni apar topar yere yatıracaklarını, kafamı gözümü dağıtacaklarını bir film şeridi gibi zihnimden geçiriyordum. Bölme ile kapı arasındaki o 10-15 metrelik mesafe sanki maraton koşusu gibi bitmek bilmiyordu. Neyse ki postanenin dış kapısına ulaşmış, merdivenlerinden aşağıya iniyordum. Sokağa girdim, hâlâ bana seslenen hiç kimse yoktu. Kuş gibi hafiflemiştim, sanki yürümüyor ayaklarım yerden kesilircesine süzülüyordum. Başarmıştım, gazetelerimi polise kaptırmamıştım, yarın emin ellere teslimini yapacaktım. Dünyalar benim olmuştu. Bir çığlık attım! Emanetimi geri almıştım. O anda dünyada benden mutlusu yoktu. Vapura tekrar nasıl bindim, sokakları nasıl yürüyerek geçtim bilemiyorum, yürümemiş sanki koşmuştum, koşmamış sanki uçmuştum. Ertesi gün ekip arkadaşlarımızla buluştuğumuzda hiç kimseye bu durumdan bahsetmedim, ta ki bugüne kadar.
Orhan Yılmaz Samsun’da etkin çalışmalar yapmıştı, iyi bir militan partili çizgisi vardı. 12 Eylül darbesiyle Parti onu İstanbul’a çekmişti. Orhan’ın bir sazı, bir de gönlünde Samsun’da haber veremeden bırakıp geldiği bir sevgilisi vardı. Gece gündüz onu düşünür, en çok da sevdiğini hayal kırıklığına uğratmanın acısını yaşardı. O gizli koşullarda, sahte kimlikle yaşadığımız dünyada sırlarını açacak benden başka kimsesi yoktu. Evde televizyonumuz olmadığından Orhan ya saz çalıp türkü söyler ya da radyodan dinlediği türkülerle efkârlanır, salonda volta atar, bir tek bana açılır, dertleşirdi.
Orhan fotoğrafçıydı aynı zamanda. O dönemlerde bu gibi meziyetlere sahip olmak sürekli iş değiştirmek zorunda olan biz devrimciler için altın bilezik gibiydi. Fotoğrafçılık çok işine yaramıştı. Benim gibi üniversiteyi terk etmiş ve hayatında hep devrimcilik yapmış ama elinden iş gelmeyenler için iş bulmak çok zordu; garsonluk ya da bulaşıkçılık dışında iş yoktu. Orhan Boğaz’da çalıştığı gece kulüplerinde iyi para kazanıyordu. Zafer Kaya’yı da yanına almış, ona da fotoğrafçılık öğretiyordu. Tek handikapları sabaha kadar mesai yapmaları ve bulundukları ortamın eğlence dünyası ve mafyatik olmasıydı. Ben de tek bildiğim ve yapabileceğim işi bulup kitapçılık yapmaya başlayınca rahatladım. Böylece ilk illegal dönemlerimizde çektiğimiz büyük sıkıntılardan sonra hepimiz iş bulmuş, daha sonra ayrı ev tutmuş ve bizim için temel olan illegal hayatımızı çeki düzene sokmuştuk. Orhan Yılmaz elinden Engels’in “Doğanın Diyalektiği” kitabını bırakmazdı. Kitabın sayfalarını satır satır çizer, notlar alır, arada bir de benim odama gelerek okuduklarını paylaşır, tartışırdı.
Parti bir müddet sonra gençlik komitesini dağıttı, Bir tek ben partiye bağlı gençlik çalışmasını yürütmekle görevlendirildim. Orhan ve Zafer parti alanına çekildi.
1985 yılında İstanbul il operasyonu başladığında Eminönü’nde şans eseri Orhan’la karşılaştık. Görüşmemiz yasaktı. Ben uzak durmama rağmen Orhan tüm sorumluluğu üzerine alarak yanıma yaklaştı. Hızlı bir şekilde “operasyon başladığını, kendisinin evi ve işyerini terk ettiğini, operasyonun bana da ulaşma ihtimali olduğunu, hemen iş yerini ve evi terk etmemi” söyledi. Oysaki benim bağlı olduğum organdan böyle bir haber gelmemişti. Kendimi o kadar tehlikede hissetmedim. Yine de erken işten çıkarak eve çekidüzen vermek ve sonra da başka bir tanıdığımın evine geçmek istedim. Galata köprüsü üzerinden yürürken cezaevinde olduğunu bildiğim ve 12 Eylül öncesi Kars’tan tanıdığım Ercan Soykan’ı gördüm. Hemen birbirimize sarıldık, Ercan’ın henüz bir kontağı yoktu. Bana Gayrettepe’deki işkencede yaşadıklarını, nasıl tutum takınmamızı ve cezaevini uzun uzun anlattı. Verdiği bilgiler çok hayatiydi. Genelgelerde yazılan durumlardan farklı bir dünyayı anlatıyordu. Bu yüzden sohbet koyulaştıkça koyulaşmıştı. Saat 12.00’ye gelince ayrıldık. Artık benim o saatten sonra Üsküdar’a geçip, evdeki yayınları ve daktiloyu alıp başka eve geçmem mümkün olamazdı. Sadece yayınları ve birtakım belgeleri evin önündeki çöp kutusuna bıraktım. Saat 3.00 civarında silahın dürtüklemesiyle uyandım. İlk önce rüya gördüğümü zannettim. Yatağımın başucunda tomsonlu emniyet güçleri evin içini doldurmuştu. Bir dönemin sonuna geldiğimi anladım. Gayrettepe’ye gittiğimde benden önce gözaltına alınan 15 arkadaşım vardı. İstanbul İl Örgütüne yapılan ciddi bir operasyonda üstüm de yakalanmıştı. O zaman anladım bana niçin haber gelmediğini. O işkenceli sorgulamalarda zaman kazanmak için Orhan’ın terk ettiğini bildiğim, iki yıl önce birlikte kaldığımız evi göstermiştim. İçeri girince bir yatak, bir döşek, bir de Orhan’ın duvarda asılı sazından başka bir şey yoktu! İşkenceli sorgulardan sonra tutukladık, önce Selimiye, sonra Metris yıllarımız başlamış oldu.
1990’lı yıllarda yolum Gençlik Dünyası çalışmaları için Samsun’a düştü. Orhan’ı buldum, evine davet etti, eşiyle tanıştırdı. Eşine dönerek, “Bu kim biliyor musun? İllegal dönemde sıkıldığımda içimi döktüğüm, yoldaşın ötesinde can dostum” dedi. Aradan yıllar geçmiş, birbirlerini bulduklarında faşizmin aşklarını öldüremediklerini görmüş ve evlenmişlerdi. Ama yıllar geçtikçe her kurum gibi düzen içi mevcut aile kurumu da aşklarını sıradanlaştırmıştı.
Orhan Yılmaz’ı genç yaşta kanserden kaybettik. İllegal dönemde birbirimize çok emeğimiz geçmiştir. Anısı önünde saygıyla eğiliyorum.
Bülent Uyguner, Ağustos 2023.