Yaşamımda önemli bir yeri olan değerli büyüğüm, sevgili Ahmet Kaçmaz’ın ölüm haberi geldi yüreğimize oturdu. Haberi aldığımdan beri beraberliğimizle ilgili bir sürü anı dökülüverdi önüme. Cenazesine ne yazık ki kısıtlamalar nedeniyle gidemedim. Gültin Kaçmaz’ı yalnız bırakmayan dostları, arkadaşlarının eşliğinde Bodrum Akyarlar’da toprağa verildi, hepimizin başı sağ olsun.
Ardından söylenenler, yazılanlar ne kadar iyi duygularla anıldığını gösteriyor. Bu şekilde hatırlanıyor olmak elbette güzel bir şey. Kaçmaz’ın kişiliğiyle, davranışıyla, bıraktığı izlenimle ilgili bir durum bu. Ben de düşüncelerimi, duygularımı bu yazıyla paylaşmak isterim.
***
Benim için öncelikle genel başkanımdı, Ankara’da Çankaya İlçesindeydim, sonra Çorum il örgütünün kurulmasıyla görevlendirildim, il başkanı oldum. Arada toplantılarda gördüğüm, konuşmasını dinlediğim, çok beğendiğim, başkanımız olmasından gurur duyduğum bir kişiydi. Partimizin başkanlığını onun gibi birinin üstlenmesinden herkes gibi ben de mutlu oluyordum.
Her şeyden önce benim ve benim gibi pek çok kişinin rol modeliydi.
1976 yılındaki Birinci Kongre öncesinde benimle özel bir görüşme yapmış ve Merkez Yönetim Kurulunda görev almamı istemişti. Kongrede başkanlığını yürüttüğü Program komisyonunda görevliydim, oturumlar bitince geç saatlere kadar birlikte çalışmaya devam ediyorduk. Birinci Kongreden itibaren Ahmet Kaçmaz’la yoğun beraberliğimiz Parti kapanana kadar devam etti.
O yıllarda her pazartesi toplantı günüydü, öğleden sonra yayın kurulu toplantısıyla başlayan, ilerleyen saatlerde Merkez Yönetim Kurulu toplantısına evrilerek geç saatlere kadar devam eden uzun bir siyasi tartışma maratonu yaşanırdı. Benim için tam manasıyla siyasi olgunlaşma potasıydı, dünya ve Türkiye ahvaliyle ilgili gelişmeler dile getirilir, tartışılır, yayında hangilerinin nasıl bir şekilde yer alacağı, nelerin öne çıkarılacağı, hangi hususlara dikkat edilmesi gerektiği vurgulanır, yazılar paylaştırılırdı. Sonrasında da parti gündemindeki konular gündeme gelir, ayrıntılar, görev bölüşümleri, yazılacak yazılar, seyahatler…
Geç saatlerde toplantı bitince, İstinye’de oturan Kaçmaz, yolu üzerindeki MYK üyelerini de arabasına alarak giderdi. 80’e doğru gidiş anı bizde bir gerilim yaratmaya başladı. Şişhane’deki yerimizde, saldırıya uğradığımız, Aydoğan Ağabey’in yaralandığı binadayız… Birlikte gidecek olanlar arabaya biner, ama hemen hareket edilmez, Kaçmaz motoru uzun süre çalıştırarak ısınmasını beklerdi. Saldırıya hedef olacakları endişesiyle telaşlanır, bir an önce yola çıkmalarını isterdik.
Parti yönetim kurullarının toplu fotoğrafları yok, çektirmemişiz. Birlikte olduğumuz çok az fotoğraftan biri bu mahkeme fotoğrafı. Ekim Devrimi’nin 60. yılında, 1977’de, SBKP’ye gönderilen kutlama mesajı nedeniyle TSİP yöneticilerine açılan davada yargılanırken çekilen bu fotoğraf Kitle gazetesinde yayımlandı. Dava önce Sultanahmet adliyesinde, ağır ceza mahkemesinde başladı, sıkıyönetimin ilanından sonra Selimiye Kışlası’nda askeri mahkemede devam etti. Bu davayla ilgili iki anekdot aktarayım; davanın ilk duruşmalarından birinde kimlik yoklaması sırayla, evli çocuksuz, bekâr, bekâr, evli çocuksuz gibi ifadelerle giderken arka sırada görülen emekçi arkadaşlarımıza sıra geldiğinde Mehmet Yazırlı evli dört çocuk, Abbas Özay evli altı çocuk, Cemal Özden evli sekiz çocuk diye belirtti ve yönetimin ortalama çocuk sayısı “normale” döndü. Davamıza pek çok avukat destek veriyor, geliyorlardı. Selimiye’deki duruşmalardan birine Ahmet Kaçmaz’la birlikte katılmıştım, yanımızda Avukat Halit Çelenk vardı. Duruşma sonrasında kapıya doğru giderken subayın biri yanaştı ve yüksek sesle “kimliğinizi yakanıza takın” diye uyardı. Oysa kapıya yaklaşmıştık ve bu kimlikleri verip kendi kimlik kartlarımızı alacaktık. Halit Bey bunu söyleyince subay tekrar daha yüksek sesle uyararak oraya kadar yakada durması gerektiğini söyledi, biz de öyle yaptık. Arkamızdan “size Türk subaylarına saygı duymayı öğreteceğiz” diye bağırdı, nasıl bir kin duyuyorsa...
Almanya günlerimizden bir fotoğraf, 2 Ağustos 1989, Duisburg civarında bir parktayız. Tarihi çok net hatırlıyorum, oğlumuz Mustafa’nın birinci doğum günü. Türkiye’ye dönüş günü yaklaşmıştı, Hüseyin Hasançebi, Ekrem Çakıroğlu ve Tektaş Ağaoğlu dönüş hazırlığı yapıyorlardı, bir veda partisi olarak açık havada buluştuk. (soldan) Zekiye Hasançebi, Hüseyin Hasançebi, Bülend Tuna, Yalçın Yusufoğlu, Oğuz Özügül (Felsefe Dergisi editörü), Ahmet Kaçmaz, Mehmet Yıldırım, Tektaş Ağaoğlu, Ekrem Çakıroğlu, Gülşen Tekin. Fotoğraftakilerin dördü ne yazık ki bugün hayatta değil.
***
Kaçmaz ailesiyle Türkiye’de de birlikte olduk, evlerinde kaldım, dost meclislerine katıldım, arkadaşlarıyla tanıştım. Kaçmaz’ın benim ve Rüksan’ın hayatında çok özel bir yeri vardı. Türkiye’deyken de yurt dışındayken de çok yakın olduk. Pek çok şeyi ailelerimizden önce onlarla paylaştık. Göçmenlik yıllarında bu beraberlik daha yoğun yaşanmaya başladı. Türkiye’den gelen misafirlerle, oradaki dostlarla birlikte Kaçmaz’ların sofrasında çok güzel anılarımız oldu. Kaçmazlar İsveç’te siyasi mülteci statüsündeydiler, bazı bürokratik işleri tamamlamak için gitmeleri gerekti, birlikte İsveç’e gittik, oradaki dostlarıyla da tanışma, birlikte olma şansımız oldu.
Ardından dile getirilen o güzel anma yazılarında da Kaçmaz’ın yüksek sesle tartıştığı, bilmeyenlerin gerilebileceği ortamların oluştuğu dile getirildi. Parti toplantılarda kalabalıklara konuşurken, sakin dikkatli bir şekilde düşüncelerini aktaran genel başkan üslubundan çok farklı olarak dostlar arasında heyecan dozu yüksek bağırışmalar olur, arada kahkahalara karışırdı. Bu heyecanlı tartışma üslubuyla ilk defa karşılaşanların yadırgadığı da oluyordu. İsveç’te Kaçmaz’la birlikte Yusuf Küpeli’yle buluşmaya gitmiştik. Bizi tren istasyonunda karşıladı ve evine götürdü. Özel bir gündem yok, sohbet ediyoruz. Kaçmaz konunun heyecanıyla yüksek sesle bağırmaya, tartışmaya başladı. Küpeli şaşırdı, “misafirimsiniz, ne oluyor” gibilerinden bir şeyler söyledi. Neyse, Kaçmaz fark etti, “üslubum böyle kusura bakma” dedi, ortam sakinleşti.
Kaçmaz genellikle The Herald Tribune gazetesi alır, dünya haberlerini izler, zaman zaman da buralardan derlediği konuları haberleştirirdi. Bir gün Şişhane’deyken yemeğe çıkacaktım, bana Tünel’deki yabancı yayın satan kitabevinden L’Equipe gazetesi almamı istedi. O tarihe kadar hiç adını duymamıştım, Fransızca bir spor gazetesi. Bugün Türkiye’de yayımlanan spor gazetelerinden çok farklı bir yayın olduğu belli oluyordu. Financial Times benzeri pembe bir kâğıda basılmış, ciddi bir yayındı. Elbette futbol haberleri de vardı ama sporun bütün dallarından haberler, istatistikler, yorumlar yer alıyordu. Özellikle atletizm üzerine çok ayrıntılı bilgiler veriyordu. Böylece Kaçmaz’ın bir özelliğini daha öğrenmiştim. Sporu çok iyi biliyordu. Onun kadar sporla ilgilenen, bilgisi olan kimseyi tanımadım dersem yeridir. Tektaş Ağabey sporla hiç ilgilenmezdi, sordum, gençliğinde hentbol oynadığını söyledi, şaşırmıştım. Yalçın Ağabey’in ABD’de okurken güreş takımında olduğunu öğrendiğimde de şaşırdığım gibi... Yalçın Ağabey futbolla ilgilenir, tenis müsabakalarını da takip ederdi, ama asla Kaçmaz kadar ayrıntılı bir spor meraklısı olduğunu söyleyemem. Kaçmaz sayesinde olimpiyat, özellikle atletizm izleyicisi oldum diyebilirim. Parti yayınlarında diğer sol örgütlerden farklı olarak, çok sık olmasa da sporla, olimpiyatlarla ilgili yazıları çıkardı.
Partili yıllarda yüzme ve yürüme dışında bir spor yaptığını görmedim, her gün jimnastiğini yapmakla yetinirdi. Almanya’da kaldığımız kasabanın yakınlarında Evren Doğançay’ın deyimiyle “Kenar Deniz” dediğimiz Rhein kıyısında bir mesire yeri vardı. Burasını Boğaz’a benzetir, geçen gemilere bakar, nehir kenarındaki yürüme yollarında dolaşırdık. Çok hızlı ve uzun süreyle yürürdü. Birlikte yürümek, özellikle bir şey konuşarak yürümek pek kolay değildi, performansına yetişemezdiniz.
Kaçmaz’ın bir sanat eseriyle ilgili görüşlerini ifade etme şekli önceleri beni yadırgatmıştı. Kesin hükümleri olabiliyordu, çok beğeniyor, çok olumlu nitelemelerle coşkuya övebiliyor, ya da değersizleştirebiliyordu. Bir müzik parçasının, iyi bir icranın, bir heykelin, ya da bir edebi eserin böylesine yoğun duyguyla değerlendirilmesi kişiliğinin bir yansımasıydı. Evlerinde klasik müzik plakları vardı ve çok sık çalınırdı. Bir gün televizyonda kemancı Gidon Kramer’in performansıyla Vivaldi’nin Dört Mevsim’i seslendiriliyordu, çok güzel bir yorumdu. Kramer’in yüzünde yorumladığı parçayı hissettiğini belirten bir ifade hepimizi özellikle Kaçmaz’ı çok etkilemişti. Böyle durumlarda, sanatla ilgili beğeni ifadeleri çok güçlü olabiliyordu. Çok farklı müziklere de ilginç bir yakınlığı ve ilgisi vardı. Uzayan gece yemeklerinin bir yerinde 17. yüzyıl klasik saz eserlerinden oluşan bir plağı çalar ve çok da konuşulmadan dinlenmesini isterdi. Gerçekten çok güzel bir parçaydı, Kaçmaz’ın yorumuyla Bach’ı hissettiren bir eserdi. Oldukça duygulanır, bir süre başka müzik dinlemek istemezdi.
Elbette bazı anlar farklı müzikleri gerektirir. Fransız şansonlarını, Jacque Brel’i, Piaf’ı, Georges Brassen’i de çok severlerdi. Bazı akşamlar da, özlemle Selahattin Pınar’ı birlikte zevkle dinlerdik. Türk sanat müziği plaklarının kayıtları hâlâ bende durur.
Bir arkadaşımız o yıllarda oldukça popüler olan Ahmet Kaya’yı sevip sevmediğini sormuştu. Hiç dinlediğini duymadım, seveceğini de sanmıyorum. Elbette arkadaşımızı kırmak, sanat üzerine üstten, farklı bir dil kullanmak istemiyordu. Düşüncesini Orhan Veli’den bir mısra ile açıklamayı tercih etti. “Tarifsiz kederler içindeyim” herkesin bildiği, sevdiği bir şiirde yer alan bu mısranın basitliği içinde çok anlam yüklendiğini, her okuyanın farklı etkilemelerine açık olacağını uygun kelimelerle anlatmaya çalıştı. Evet, Kaçmazlar Orhan Veli’yi severlerdi. Yalçın Ağabey 1980 sonrasında Türkiye’ye geldiği bir dönemde Müşfik Kenter’in yorumuyla sahnelenen “Bir Garip Orhan Veli” temsiline gitmiştik, çok beğenmişti. Dönüşünde hem kendisine, hem de Kaçmaz’a plağını alarak götürdü. Severek dinlerlerdi.
Seçkindi, ama seçkinci tavırlı değildi. Zaman zaman partideki kimi durumlara, pespayeliğe çok kızar, sürekli uyarırdı. Bir gün Türkiye’deki sosyalistlerin hamuru böyle, alışmalıyız gibilerinden bir şeyler söylemeye kalktım. “Alışmam, alışmayacağım, ancak katlanırım” diye tepki göstermişti. Bu da benim için önemli bir uyarı oldu, beğeni çıtasını alçakta tutmamak gerektiğini kavramıştım.
***
Çok yoğun beraberliğimiz oldu. O günlerden sonra hepimizin çok daha uzun sürelerle başka hayatları, başka hayat gaileleri oldu. Belli yaşlara geldik, pek çok şey yaşadık, farklı ortamlarda farklı beraberliklerimiz, işlerimiz oldu. Hepimiz o günleri çok iyi duygularla anıyoruz, hiçbirimiz o günleri, o günlerin dostluğunu, güzelliğini unutmadık. Birlikte olduğumuz, TSİP’te olduğumuz o on altı sene, öncesi ve sonrasında yaşananlarla birlikte tüm hayatımızı şekillendirdi.
Beraberliğimiz Kaçmaz’ın da dile getirdiği gibi çok değerliydi.
Parti kapandıktan sonra uzun ayrılık dönemleri oldu, buluşmalarımız seyrekleşti. Böylesine bir uzaklığın yaşanacağını, ayrı kalacağımızı hiç beklemiyordum. Birbirimizi çok seviyorduk, şimdi de o sevgiyi hissediyorum. Hepimiz için çok özeldi elbette, benim için de.
Sanki hiç böyle bir şey yaşanmayacakmış gibi, bir gün yolumuz düşer de gidersek orada görebilecek, eski günlerden, yenilerden sohbet edebilecek gibiydik.
Keşke bunları kendisine de söyleyebilseydim diye düşünüyorum. Üzülüyorum.
Bülend Tuna, 1 Mayıs 2021.