- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 6 (Şubat 2001)
Kapitalist sistem ülkeleri otuz yıl önce içine girdikleri enflasyon hastalığından zaman içinde bir bir kurtuldular, Türkiye kurtulamadı. Şimdi o da son hamlesini yapıyor, enflasyondan kurtulmak istiyor.
Bu hamle, öteki kapitalist ülkelerde kolay olmadı ki Türkiye’de olsun. Sınıf mücadelesini her halükarda körükleyen bir kapitalist hamle bu.
Sınıf mücadelesini körüklemesinin iki nedeni var. Bu iki nedeni ayırdetmek bilhassa sol siyaset açısından önem taşıyor.
Birinci neden, yönetici kapitalist sınıfın enflasyondan kurtulmayı “tüketimi kısma” ve bunu yaparken sermaye birikimini artırma projesi olarak ele almasıdır. Tüketim, kitleler yoksullaştırılarak kısılabilir ancak. Enflasyonla mücadele programlarının sınıf mücadelesini tahrik etmesi bundandır.
İkinci neden, enflasyonla mücadelenin, enflasyonun yarattığı ve katmanlaştırdığı bir kapitalist sınıfı da karşısına almasıdır.
Bu iki ayrı neden hayatta ve siyasette iki ayrı nitelikte kavganın nedeni olmaktadır. Kavganın biri kapitalistler, biri de emekçilerle kapitalist sınıf arasında.
Türkiye, enflasyonla mücadelenin henüz ilk safhasında olduğu ve ilk şoklarını yaşamakta olduğu için, kim neyin kavgasını veriyor, karıştırılmaktadır.
İki kavga düzleminin karıştırılması kapitalist sınıfın işine gelir. Emekçi sınıfların hakkından gelirken, kendi içindeki ayıklamayı da gerçekleştirmiş olur.
Kapitalistlerin kendi aralarındaki kavga ile emekçilerin kapitalist sınıfla kavgasını karıştırmak sol siyasete zarar verir, onun açık, anlaşılır siyaset üretmesini engeller.
Bu genel geçer olgular Türkiye’de bugün aynen mevcuttur. Temizel-Tantan-Sezer... Bunlar “temiz toplum” diye tutturulmuş bir yalanın sembolleriymiş gibi icrai faaliyet göstermektedirler. Yok bilmem ne operasyonları düzenlenerek güya hırsız yakalanmaktadır.
Buna DYP muhalefeti de arka çıkmaktadır. Çünkü o da iktidar dışı kaldığı zamandan beri “Türkiye’de hırsız var!” diye bağırmaktadır.
Bu kavga, kapitalist sınıfın kendi içinde bir arınmasıdır, hırsızlardan arınması değil. Bunun demokrasiyle de, normalleşmeyle de bir ilgisi yoktur. Bu kavga, öteki kavgayı unutturmaktadır. Emekçilerin kapitalist sınıfla olan kavgası gürültüye gitmektedir.
Öyle gitmektedir ki, yılların suskun ve hareketsiz emekçileri 1 Aralık 2000 günü bir ücret ve hak direnişi yaptılar ve buna 1 milyon emekçi katıldı. Bu eylem, kapitalist sınıf ile emekçiler arasındaki kavganın ilk görünür kitlesel kıvılcımıydı. Büyüyebilecekti.
Ama büyümedi. Tersine, geriledi, sönümlendi, konuşulmaz oldu. Çünkü kendini toplumsal gündeme sabun köpüğü misali sokmak yetmez. Gündeme nasıl girilmişse ordan öyle çıkılır. Kalıcı ve belirleyici olabilmek için ortada bir sol siyasetin bulunması ve emekçi sınıf hareketine yön vermesi şarttır. Türkiye’de bu yoktur.
Türkiye’de solcu mu yoktur ki sol siyaset de yoktur?
Olmaz mı? Türkiye’de solcu vardı r da sol siyaset, solun kendine kimin ve niçin ihtiyacı olduğunu unutmuş olması nedeniyle, yoktur.
Solun kendine, kendi bağımsız hedefine ve buna hizmet edecek bağımsız siyaset konseptine gereksinmesi vardır. Bu da ancak emekçi sınıflarla kapitalist sınıf arasındaki kavga baz alındığında oluşabilen bir şeydir. Sınıf unutulursa, solculuk da unutulur. Varmış gibi yapılır.
Sol bugün Türkiye’de henüz, kendini kendi “bağımsız” “evren”inde yeniden kuramamışken, evrenini genişletme gayreti içine girmenin problemlerini yaşamaktadır.
Kendi bağımsız evreninden yoksun solun sağa sola yönelerek gücünü çoğaltmasına olanak yoktur. Şu sıra sola hakim olan, gücümü artırmak ve siyasetin gündeminde yer alabilmek için kiminle, nerede, nasıl birleşirim düşüncesidir. Bu bir yanlış arayıştır.
Bugünkü tarihsel koşullarda solun atışları elbette uzağa düşmez. En genelinde demokrasi içinde kalır. Ama böyledir diye solun özgün işlevi ortadan kalkmaz. Sol kendi özgün çizgisini ortaya çıkarmadıkça, demokrasi falan da olmayacağı gün gibi ortadadır.
Herkes demokrasi istiyor, fakat gereğini yapmıyor. Beleşten demokrasiyi isteyen isteyene. Olmaması bundan. Mücadeleyi göze almadıkça demokrasi kimlerle ve nası l gelir?
Devletin derin kanallarından bir bildiri, bir muhtıra, biraz itiraz yükselince, demokrasi beleşçileri paniğe kapılıyorlar. Tam Avrupa’nın içine girip demokrasiyi kazanacakken askerler, gizli odaklar taş koyuyorlar diye hayıflanıyorlar. Peki gereği ne ise onu yap. Hayır, öyle bir vecibesi yok. O halde sırtında yumurta küfesi yok.
Demokrasi için gerçek mücadele bu nedenle sola düşüyor. Sol bu mücadeleyi elbette kendi özgün konumundan ve kendisi için verir; demokrasi isteyip de bunun gereği nedir bilmeyenler için değil. Öyle olunca da, solun vereceği demokrasi mücadelesinin niteliği değişik olur. Sınıf üzerine temellenir. Sınıfın ufkunca derinlik kazanır. Solun daha ütopik olan hedeflerine bağlanır. Gerçek bir demokratik içerik taşır.
Bu, demokratlara gitmekle, demokratlaşmakla, yolunu onlarınkiyle birleştirmekle olacak iş değildir. Bu ayrıca, rastgele güç birleştirmek de değildir. Bu kavrandığı zaman sol, bu mücadeleyi tek başına kazanamayacağını bildiği için, kimlerle nasıl güç birleştireceğini de bilecektir.
Ama önce, sol kimdir, nedir, onu görelim.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 6 (Şubat 2001)
1 Aralık’ta bir milyon emekçi ya meydanlara çıkmıştı ya da işyerinde direnişteydi. Emek Platformu çerçevesinde, emek hareketinin hemen bütün eğilimlerinin hükümetin IMF buyruklu politikalarını protestosuydu bu. Üstelik sosyalistlerle, gençlerle yanyana, omuz omuza. Hücre tipi ya da F-tipi cezaevi modeline karşı “ölüm orucu” ile direnen tutuklu devrimcilerin analarıyla, yakınlarıyla içiçe. Bu tablo neyi gösteriyordu? Sınıf mücadelesiyle demokrasi mücadelesinin, iktisadi temelli mücadele ile politik mücadelenin içiçe geçtiğini.
Gerçi sendikalar bu bilinçle hareket etmemişlerdi ama, fiilen durum buydu: sosyalistlerin özlemini çektiği bir tablo. Çünkü sınıf temelli politik mücadele, ancak böyle bir organik bütünlüğe dayandığında gerçeklik kazanabilir. Sermaye ve onun politik-ideolojik temsilcileri ve iktidarı açısından asıl tehlike de budur. Tabloyu böyle okuduğumuz zaman, neden onun bir an olarak kaldığını, zamana yayılamadığını da kavrayabiliriz.
Küreselleşme süreci, Yeni Dünya Düzeni, yeni ekonomi, bilgi çağı, iletişim devrimi gibi parlak adlandırmaların gerisinde sermayenin tepkisiz bir toplum yaratmayı hedefleyen ideolojik saldırısıyla eşzamanlı işliyor. Semayenin küreselleşmesinin olmazsa olmaz koşullarından biri de bu çünkü. Halkları köleleştirmek, köle ruhlu insanlar yaratmak. Medyaya biçilen öncelikli rol de bu. Promosyonlarla, altına ve paraya endeksli TV yarışmalarıyla, yoksullaştırılan kitlelerin beyinleri ele geçirilecek; gençlik, ya bilgisayar oyunlarının tutsağı haline getirilecek, ya da ezbere dayalı, bireyci ve rekabetçi bir eğitim sistemiyle ülkesinin, halkının, insanlığın sorunlarına yabancılaştırılacak. İnsanın toplumsal varoluşunun temeli olan iletişim yok edilecek. Ve sadece belirlenen sınırlar içinde, dayatılan algılama ve kavrama biçimiyle “düşünce” üretilecek. Böylece demokrasinin altı oyulacak ve birey, sermaye imparotorluğuna “uyruk” edilecek.
Yaşanan budur. Kayıtsızlık sorgulamanın, insanca duyarlılığın yerini çoktan almış, yürekleri yapışkan bir kir gibi sarmıştır. İnsanlar, “iletişim çağı”nda iletişimin nasıl olup da bu kadar tükendiğini dahi düşünemez hale getirilmişlerdir. Denetim içselleşerek özdenetim halini almıştır. Yabancılaşma hiç bir zaman bu kadar gözle görülür hale gelmemişti. Tabii, görenler için.
Bu da yetmez. Yoksulluğun ve yoksunluğun kitleselleştiği bir süreçte suç ve ceza sistemi de değiştirilmeliydi. Değiştiriliyor da. Tüm halkı, halkın tüm kaynaklarını soyup soğana çevirmenin adı “serbest ticaretin savunulması”dır. Çalışanların geçim kaynaklarını ellerinden almak da “küçültme” ve “rasyonelleştirme”. Küçük yatırımcının borsadaki yedi milyar dolarını bir gecede uçurmak ise, şunun bunun verdiğ “kötü not” ya da kriz oluyor. Bunların hiç biri cezalandırılabilir suçlar arasında sayılmaz. Suç alt sınıflarla özdeşleştirilmelidir. Yeni dünya düzeninin cezaevleri modeli, “F” tipi hücreler gündeme bu mantıkla getirildi. Çoğu solcunun aklını çelen “demokratikleşmenin evrensel standartları“ bunu da içeriyor. “Bu kişiliksizleştirme ve tecrit, ikinci bir cezadır” şeklindeki tepkiler önce yankı bulmadı. Direniş ancak içerdekilerin ölüm orucu ile kamuoyunda olay oldu. Sonunda “adalet” dağıtan bakanın F tipi cezaevlerine sevki “ertelediğini” açıklaması yla birlikte, Başbakanın da belirttiği gibi, düğmeye basıldı. Gerisini hep biliyoruz. F tipleri fiilen açıldı. Mesaj açıktı: devletin “şefkati” bundan böyle, böyle tecelli edecekti. Toplumun sessiz çoğunlu- ğu, büyük ozanın dizesindeki o “büyük insanlık”, timsah gözyaşlarını bile esirgendi katledilenlerden.
Zamanlama ilginçti. 1 Aralık eyleminin geleceği kuşatan potansiyeli yok edilmişti. 19 Aralık perdesi 1 Aralığın üzerine inmişti. Ne demişti ozan: “Yarını bugünden kuracaksın!” Onlar “yarın”ın tomurcuklarını bugünden biçiyorlar.
AB ile Katılım Ortaklığı Belgesi üzerinde ortaya çıkan anlaşmazlık giderilmiş, göstermelik Kara Çarşamba krizi yeni özelleştirmelerin, yeni vergi ve zam kararlarının gerekçesi yapılmıştı. 2001 bütçesinde silhlanmaya ayrılan büyük pay sessiz sedasız geçirildi. İnsan hakları ve demokrasinin “kalesi” olarak gösterilen AB’nin İnsan Hakları Komisyonu, F tipi üzerine raporu ile operasyonun onay makamı oldu.
Hazırlıkların bir yıl önceden yapıldığı bilgisi, medyanın operasyon haberlerini veriş biçimindeki tıpatıp benzerlikler, tüm gelişmelerle birlikte ele alındığında, ekonomik programın toplumu sindirme ayağının da titizlikle hazırlandığını göstermektedir. Yaratılan gerilim ortamıyla, sol muhalefete gözdağı verilmiş, tüm muhalefet odaklarına yönelik yıldırma politikaları yürürlüğe konmuştur. Aydınları, meslek odalarını, Baroyu harekete geçiren, protesto eylemlerinin başını çeken sosyalist solun en büyük partisi iç çekişmelerin girdabına sürüklenmiştir. Tehlikenin ne kadar farkında olduğumuzun göstergesidir bu.
Bu yaşananlar neyi gösteriyor? Küresel sermayenin, yerli işbirlikçileri eliyle ulus-devleti salt baskı aygıtı işlevini görecek “Bekçi Devlet” olarak biçimlendirmeye çalıştığını. F-tipini bu doğrultuda ideolojik ve politik bir saldırı olarak anlamaktan çok, bir insan hakları sorunu olarak kavramalarından belli ki sendikalar, tüm emek örgütleri, sol partiler, sürecine yazık ki böyle okumuyorlar. Asıl tehlike bu! Devletin, kendisinin olduğu kadar toplumsal muhalefetin de yeniden yapılandırılmakta olduğunu görememek!
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 6 (Şubat 2001)
AB ile ilişkiler Türkiye’de yeni bir saflaşma mı yaratıyor? Türkiye’de yeni bir asker-sivil çatışması mı başlıyor? Yazılıp çizilenlere bakılırsa öyle: Hükümet AB’ye girmekten ve bunun “önşartlarından” olan demokratikleşmeyi gerçekleştirmekten yana ama askerler, acaba ülkeyi böler mi diye demokratikleşmeden korkuyorlar.
Biraz daha yakından bakınca tablo bu kadar net değil. Yüzler ve sözler karışıyor. İş dünyası AB’ye girmekten yana ama askerlerin “her işe burnunu sokması”, siyasete ve hatta ekonomiye çeki düzen vermesi için çağrı üstüne çağrı yapıyor..
Büyük tantanayla sürdürülen Temizel/Tantan “temiz toplum” operasyonlarına askerin eli girince işler büsbütün karışıyor. Mesut Yılmaz, bunun askeri darbeye götürmesi ihtimalinden söz ediyor. Medya işin içinde. Bazan asker siyasetini, bazan sivil siyaseti destekliyor. (Şu“darbe” sendromunun da ikide bir nüksetmesi, “dinamik Türkiye”nin tansiyonunun nerede attığını gösteriyor...)
Peki sonuç?
Türkiye’de, “AB’ye girelim, girmeyelim”ciler saflaşması var. Türkiye’de asker-sivil çatışması var.”
Var mı?
Perdeye yansıyan gölgelere bakınca böyle bir çatışma varmış gibi görünüyor, ama AB’ye girmek bir “devlet politikası”, o halde aynı zamanda sermaye sınıfının politikası. Bu politika değişmez. Derin tarihsel kökleri bir yana, ideolojik işlevi nedeniyle değiştirilemez. Değiştirilmesini istemek ve bunun üzerinden ciddi politika yapmak karşıt bir sınıf politikası gütmek anlamına gelir ki, o zaten her türlü kanun ve kanunsuzlukla yasaklanmıştır.
O halde, varmış gibi görünen kavga nedir, nedendir?
AB’ye girerken küreselleşmeye de katılmak şart. Bu şartın ilk maddesi özelleştirme. Özelleştirme demek, para demek. Özelleştirmede sıra “büyük para”lara geldi dayandı. Telekom var. Enerji yatırımları var (doğalgaz ve petrol boru hatları gibi), Türk Hava Yolları, Halk, Emlak ve Ziraat bankaları, bazı “stratejik” maden yatakları ve hazır tesisleri var... Nerden baksanız 40-50 milyar dolarlık –belki 100 milyara kadar tırmanan– bir ganimet.
Bu ganimete iktidardan, elbette aynı zamanda iktidar kavgasından gidilir. Bunda bir anormallik yok. Kapitalizmde demokrasi ve o demokraside iktidar mücadelesi nedir ki?Ama işler çok kızışınca ganimet paylaşımı rejime zarar vermeyecek hudutlar içine çekilmeli. Öyleyse, durumdan görev çıkarılmalı. Askerin “siyasetin için çekilmesi”nden daha doğal ne olabilir? Bunun askerlerle özel bir ilintisi yok; rejimin ortak çıkarlar dengesiyle ilintisi var.
Önce ikbalini Demirel’e bağlamış ve ondan sağlamışların üstüne gidildi. Aile fotoğrafları arşive kaldırıldı. Bu yapılırken ANAP ötekilerin bir kaç adım önüne geçmekle kalmadı, Telekom’un özelleştirmeye hazır hale getirilmesinde MHP’yi bile ezdi. (Bir rivayete göre, doğal gaz-petrol işinde Amerikan siyasetinin bile ayaklarına dolaştı.) Mesut Yılmaz’a “dur” denilmeliydi, askerler de “dur” dediler. Bunda da, yine, ne anormallik var ? Mesut Yılmaz’a “dur” demek mi demokratikleşmeye –ve AB’ye– karşı olmak oluyor? Böyle düşünmek demokratikleşmeye boy biçmek olmuyor mu? Türkiye’de gerçek bir demokratikleşmeden, askerlerin korktuğu kadar Mesut Yılmaz da korkar. Demek ki demokratikleşme(me) konusunda da herhangi bir asker-sivil anlaşmazlığı yok.
Türkiye’nin AB’ye hazırlanmasında askerin daha temel görevleri var üstelik. Kürtleri hayal bile kuramayacakları kadar geriletmek bunlardan biri. Bir başkası, Fazilet’çi sermaye gruplarını ganimet paylaşamına sokmamak, gerekirse siyasetten bile dışlamak. En önemlisi de, bütün bunlar olurken yoksulluktan kırılan çalışan kitlelerinin başlarını kaldırıp gündeme el koymalarını önlemek. Sivil siyaset, asker siyasetinin kıymetini bilmez mi? İş dünyası kadar siyaset alemi de uyanıktır.
Türkiye’de AB’ye girelim, girmeyelim kavgası yok. Bu kavgayı AB’ye girmekten gerçek zarar görecek olanlar vermeye başlayıncaya kadar da böyle bir kavga olmayacak. Türkiye’de demokratikleşelim mi, yoksa böyle mi kalsın kavgası da yok. Türkiye’nin gerçekten demokratikleşmesini isteyen ve bunda yararı olan güçler bunun kavgasını her zeminde başlatıncaya kadar da böyle bir kavga olmayacak. Türkiye’de sivil-asker kavgası hiç yok. “Kavga”nın yüzleri ve sözleri birbirine karıştıran gölge oyunu var. Siyasetin işi, şöyle ya da böyle, büyük sermayenin büyük hesaplarının yolunu açmak. Ara sıra o hesapların iç tesanüdü bozulabilir, bu da çok normaldir: ganimet iştah kabartacak (ya da abartacak!) kadar büyüktür.
- Ayrıntılar
- Cem Somel
- Sayı 6 (Şubat 2001)
Bu yazının amacı, Türkiye sosyalist hareketine ayakbağı olan bir illete dikkat çekmektir. İlletin adı “modernleşmecilik”tir.
Modernleşmecilik, gelişmiş ülkelerin sosyologlarının, tarihçilerinin uydurduğu bir az gelişmişlik kuramıdır. Bu kuram, az gelişmiş toplumların durumunu, bu toplumların kendi içsel dinamiklerine (daha doğrusu, dinamik eksikliğine, ataletine) bağlar. Modernleşmeciliğe göre, az gelişmiş toplumların gelişmesini köstekleyen, gelişmiş kapitalist toplumlara benzemelerini engelleyen, kendi geri yapı ve kurumlarıdır. Bunlar siyasi yapılar ve kurumlar (örneğin padişahlık, istibdat, patronaj), iktisadi yapı (tarımsal ekonomi, geri teknoloji), toplumsal yapı (geniş aile, bölgecilik, ağalık, şeyhlik vs.), geri zihniyet (dindarlık, tevekkül, hurafecilik, ilimde akla değil, nakle itibar etme, vs.) ve rasyonel olmayan davranışlardır (örneğin gösteriş tüketimi). Modernleşmeci görüş, kapitalist dünya sisteminin merkezini teşkil eden toplumları “norm” olarak görür. Az gelişmiş toplumlar norm dışıdır, anormaldir. Kalkınma sorununun özü modernleşmedir; yani az gelişmiş toplumları merkez toplumlara benzer hale getirmekten ibarettir.
Modernleşmeci görüş bugünkü gelişmiş kapitalist ülkelerin geçmiş yüzyıllarda Amerika’da, Asya’da, Afrika’da yaptığı merkantilist talanın, 19. Yüzyıldaki köle ticaretinin, 19. ve 20. Yüzyıl sömürgeciliğinin, Soğuk Savaş döneminde az gelişmiş ülkelere sayısız müdahalelerin az gelişmiş toplumların sosyal yapısı, kültürü, psikolojisi, ekonomisi üzerindeki tahripkâr etkilerini görmezden gelir. Bu görüşün özü, dünya kapitalist sisteminin bugünkü merkez-çevre kutuplaşmasını yarattığını inkâr etmektir.
Dünya kapitalist sisteminin merkezindeki siyasi güçler, modernleşmeci görüşü hem kendi toplumlarına, hem de az gelişmiş toplumlara telkin etmektedir. Merkez ülkelerin toplumları modernleşmeci çerçevede, kendi devletlerinin az gelişmiş toplumlara müdahalelerini “medeniyet götürme” olarak algılamaktadır. Az gelişmiş ülke aydınlarının birçoğu da modernleşmeci gözlükle, kapitalizmin Avrupa ve Amerika’daki—yani sistemin merkezindeki üstyapısını “medeniyet” olarak görmekte, az gelişmişliğinin sebeplerini kendi toplumunun kültüründe, dininde, zihniyetinde, geleneklerinde, vs. aramaktadır.
Modernleşmecilik Marxçılıkta da görülmez değildir. Kendi devletlerinin fakir ülkelerin az gelişmişliğindeki sorumluluğunu görmemeyi tercih eden Batılı Marxçıların sayısı az değildir. Bazısı, emperyalizmin az gelişmiş toplumlara kapitalist “gelişme” götürdüğünü iddia eder. Hatta, Bill Warren gibi, az gelişmiş ülkelerin sorunu fazla sömürülmek değil, az sömürülmüş olmaktır diyeni bile çıkmıştır . Buna kanmamak gerekir. Bütün insanlar gibi Marxçının da bilinci, kendi yaşadığı toplumsal pratiğin ve şartların etkisi altındadır. Bu etkiyi görmek ve onu aşabilmek herkesin harcı değildir. Paul Baran gibi Batılı Marxçılar emperyalist dünya düzeninin işleyişini tahlil ve teşhir ederken, bazıları sistemin temeline dokunmama yönünde içgüdüsel bir refleks göstermektedir.
TARİHİ GÖRMEZDEN GELME
Türkiye’de birçok sosyalist aydın kendi toplumuna modernleşmeci bakışla bakmaktadır ve bu, emekçi halk için bir talihsizliktir. Bizde modernleşmecilik, Tanzimat-Kemalizm çizgisinin devamıdır. Osmanlı Devletinin birkaç yüz yıl Avrupa’da yükselen kapitalizm karşısında yenilmesinin ve ezilmesinin neticesinde bu toplumun hakim sınıf aydını, komprador-işbirlikçi olmadığı durumda bile, müstemleke aydınlarının tipik aşağılık duygusuna kapılmış ve kendine “galip medeniyet”in bakışıyla bakmaya alışmıştır. Ancak Osmanlı Devleti hiç bir zaman tam bir müstemleke olmadığı için bu toplumun aydını (müstemleke aydınlarından farklı olarak) hasmının “medeniyet”ini yakından tanıyamamıştır. Böylece aşağılık kompleksi en ileri ve berbat boyutlara varmıştır. Türkiye hâkim sınıf aydını bu kompleksiyle Avrupalılara kendini kabul ettirmeye çalışıp tepindikçe de, kültürel asimilasyonu kabul etmiştir ama yine de dışlanan müstemleke aydınının bunalımını yaşamaktadır. Ne yazık ki bugün pek çok sosyalist aydın da modernleşmeci düşünceden ve çelişkilerinden kurtulamamaktadır.
Modernleşmecilik Türkiye sosyalist akımının siyasi çizgisine ve pratiğine yansımaktadır. Yansımalardan biri, hareketin kendi halkının eşitlik ve özgürlük mücadeleleri tarihini görmezden gelmesidir. İkincisi, kendi hâkim sınıflarının baskısına karşı Avrupa’dan medet umması, Türkiye’nin Avrupa tarafından sömürgeleştirilmesini görmezden gelmesidir. Kısaca inceleyelim.
Türkiye sosyalist akımında Anadolu sosyal mücadele tarihini öğrenme ve öğretme çabası yok denecek kadar zayıftır. Oysa birçok ilimizin ve ilçemizin geçmişinde türlü haksızlıklara, adaletsizliklere, baskıya ve sömürüye karşı isyanlar, direnmeler olduğu bilinmektedir. Ama sosyalistler bu isyanları ve direnmeleri ve bunların önderlerini ilham alınacak, sahiplenilecek ve tanıtılacak bir manevi miras olarak görmemektedir, değerlendirmemektedir. Zira modernleşmeci Marxçılık Osmanlı toplumunu “Asya tipi üretim tarzı” olarak sınıflandırıp bunu kapitalizme geçme dinamiği olmayan durgun, norm dışı bir sosyal formayon olarak görmektedir. Ayrıca bu toplumdaki geçmiş mücadelelerin önderleri zaman zaman dini motifler kullandığı için ve bazan sonunda iktidarla uzlaştığı için, bu mücadeleleri önemsememektedir. Oysa Halil Berktay’ın belirttiği gibi, geçmiş yüzyıllarda dini motiflerin rol oynamadığı ve hakim sınıflarla hiç bir uzlaşmanın görülmediği “temiz” köylü ayaklanması Avrupa’da da bulunmaz.1 Anadolu’nun bir sınıf mücadelesi tarihi vardır ve bizim tarihi maddeciliği anlamamız ve öğretmemiz için en kullanışlı malzeme bu tarihte mevcuttur.
“MİTHAT PAŞA REFLEKSİ”
Nazım Hikmet’in ünlü şiiri sayesinde Bedreddin hareketi isim olarak bugün geniş bir çevrede tanınıyor, biliniyor. Nazım’ın bu tarihi olayı araştırma, halka tanıtma ve bayraklaştırma yolundaki teşebbüsünün devamı var mı? Nazım araştırıp yazmasa, yüceltmeseydi, ihtimal Bedreddin hareketi bugün sosyalistlerin çoğunca hiç bilinmeyecekti. Şimdi Babai isyanlarının, Celali isyanlarının mahiyetinin bilinmemesi gibi. Oysa toplumsal mücadele tarihimizin ortaya çıkarılması, İslamcı propagandanın etkisiyle Osmanlı geçmişi bir saadet ve ahenk devri sanan emekçileri uyarmak ve bilinçlendirmek için en etkili yoldur.
Sosyalist harekette modernleşmeciliğin değineceğimiz ikinci yansıması da “Mithat Paşa refleksi” diyebileceğimiz davranıştır. Türkiye’de hakim sınıfların ve devletin baskısına uğrayan aydının, Avrupa devletlerinin menfaatine sığınması eski bir alışkanlıktır. Solcu aydınlar bundan münezzeh değildir. Bugün bir kısım solcu veya sosyalist aydın, Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne üyeliğinin ülkemizde demokrasiyi, hukuk devletini, sendika haklarını geliştireceğini sanmaktadır. Bu inançla, AB ülkelerinin dünya kapitalist sisteminin üç önemli merkezinden birini teşkil ettiğini, ticaret yoluyla az gelişmiş ülke sömürüsünün denetleyici kurumu olan Dünya Ticaret Örgütü’nü kurduğunu, bize özgürlük, demokrasi, insan hakları getirmesi beklenen bu devletlerin daha düne kadar eli kanlı sömürgeciler olduğunu, ırkçılığı bu toplumların hakim sınıflarının icad ettiğini, işçilerin Yirminci Yüzyılda gerçekleştirdiği toplumsal kazanımları bu devletlerin ceste ceste geri almakta olduğunu görmezden gelmektedir. Türkiye toplumunun geri kalmışlığının önemli bir sebebinin, Avrupa kapitalizminin toplumumuz üzerinde son birkaç yüzyıldır süren etkisi ve nüfuzu olduğunu hatırlamak istememektedir. Bu nüfuzun siyasi, iktisadi, kültür boyutlarının birbirini tamamlayan bir bütün olduğunu kabul etmemektedir. Bu gerçekleri, hiç bir nesnel gerçekliği olmayan “emeğin Avrupası” masalıyla gizlemeye çalışmaktadır. Avrupa Birliğine üyeliği savunan sosyalist aydının bu üyeliğin—Türkiye’yi daha da yoksullaştıracağı gözler önündeyken demokrasiyi geliştireceği görüşünü tarihi maddeci bakışla bağdaştırması zordur.
İnsanlığın adalet, eşitlik, özgürlük, dayanışma gibi evrensel değerlerini kapitalizmin uygarlığı çok sınırlı bir ölçüde gerçekleştirmiş ve geliştirmiştir. Bu değerler daha geniş ve daha derin bir anlamda sosyalizmde gerçekleşecektir. Bu değerleri gerçekleştirmek isteyen Türkiye sosyalisti, dünya kapitalist sisteminin merkez burjuvazisinin bu değerleri temsil etme iddiasını kabul etmekle, neticede gelişmiş kapitalist ülkelerin medeniyetini emekçilere hedef ve örnek olarak göstermekte, yani çok geri hedefleri savunmaktadır.
Evrensel değerler gerçekten evrensel ise bunların Anadolu tarihinde ve kültüründe de kökleri, dalları vardır. Sosyalistlerin görevi evrensel değerlerin yerli köklerini bulmak ve bu değerleri gerçekleştirme mücadelesini, kendi mücadele tarihimizden ilham alarak yürütmektir. Türkiye sosyalist hareketinin Anadolu emekçi yığınlarına yeni bir toplumsal düzen projesi sunabilmesi için önce dünyaya Anadolu’dan ve emekçilerin gözüyle bakmaya başlaması gerekir.
____________________________
1 Halil Berktay, “Köylü Ayaklanmaları ve Oryantalizmin ‘Yok’lar Listesi’ “, Sosyalizm ve Toplumsal Mücadeleler Ansiklopedisi 6. Cilt, İstanbul, İletişim, 1988, 1738-39.s.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 6 (Şubat 2001)
19.Yüzyıl ortalarında dünyayı dolaşan bir hayaletten sözediliyordu. Marx ve Engels, Avrupa ile sınırlı bir dünyaya gölgesi vuran bu hayalet efsanesini Komünist Manifesto’da tarif ettiler. Manifestonun yayınını izleyen 150 yıl hayaletin yaşayan ve Avrupa ile sınırlı olmayan varlığını ortaya koydu.
21.Yüzyıla bir karşı-hayalet efsanesiyle giriyoruz. Geçmiş 150 yıla rövanşist bir yaklaşımı vurgulayan bu karşı-hayalet "küreselleşme" olarak tarif ediliyor. Bu terim, egemen burjuva söylemine olduğu kadar, muhalif toplumsal söyleme de damgasını vurmuş durumda.
1990’lı yıllarla birlikte, yeni bir çağa girmiş olduğumuz varsayılıyor. Bildiğimiz kapitalizm, onun bildik sınıf analizleri yerine, "yeni bir şey" ile yüzyüze olduğumuz söyleniyor. Toplumsal muhalefetin politik söylemini de bu "yeni çağ" tespitine dayanarak yeniden kurmamız öngörülüyor. Böylece, 150 yıl önceki hayaletin Komünist Manifesto ile başlayan tarifini ve onun tohumladığı küresel komünist ve işçi hareketini yoksayan mutasavver bir "yeni sol" hareketin bu yeni "karşı-hayalet" etrafında kurulması öneriliyor.
Avrupa Birliği, ulus-devletlerin aşılması, sermayenin küreselleşmesi, nihayet toplumsal muhalefet hareketlerinin küreselleşmesi etrafındaki tartışmalarda Kızılcık 1848 hayaletinden yana bir tutum takındı. 1990’ların karşı-hayaletine dayanan bir sol pozisyon ihtimalini reddetti.
Küreselleşme karşıtı hareketlerin toplumsal ve siyasal gündemi 1990’ların karşı-hayaletinin bilimsel ve somut bir kavranışına dayanmak zorunda. Bu konuda mevcut farklı eğilimlerin bilinmesine ve anlaşılmasına dayanak olacak bazı önemli yazıları yayınladık. Küreselleşmenin tarihsel bakımdan yeni ve "özel" bir çağı temsil etmediğini, Lenin’in yaşadığı ve analiz ettiği günlerdeki kapitalizmin "geç-dönem" özelliklerini göstermenin ötesinde, 20.Yüzyıla yön veren sosyalist sistemdeki kapitalist restorasyon tarafından belirlendiğini, dolayısıyla adı çokça geçen karşı-hayaletin aslında gerçekten bir efsane olduğunu belirtmek ve bilmek gerekiyor. Bu bilgi, toplumsal muhalefeti kendi hayaleti, yani yaşayan efsanesi ile buluşturacaktır.
Yeni bir çağa girmedik. Kapitalizm hala ve tarihsel olarak gecikmiş biçimiyle çürüyerek hüküm sürüyor. Yeni bir sol da olmayacak. "Sol", Komünist Manifesto’dan bu yana süregelen ve gelişen varlığını kendi kimliğiyle yeniden üreterek sürdürecek.
Kızılcık küreselleşme efsanesini didik didik eden ve tarihsel olarak ömrünü doldurmuş bir kapitalizm çerçevesindeki anlamını sergileyen yazıları yayınlamaya devam etmekle kalmayacak, küreselleşme-karşıtı hareketlerin kapitalizme karşı işçi sınıfının iktidar hedefine yönelik siyasal bir mücadele doğrultusuna girmesi için de çalışmayı sürdürecek.
***
ÖDP içinde merkezkaç eğilimler ve birleşik çoğulcu bir partiyi sürdürme istidatsızlığı güçleniyor. Kızılcık sosyalistlerin birlik zemini olarak ÖDP’de sağlanan kazanımların savunulmasını, Parti Meclisi çoğunluğuna karşı eğilimlerin tasfiyesi girişimlerinin durdurulmasını, görüş farklılıklarının parti içi meşru organ ve zeminlerde açık olarak tartışılmasını savunuyor.
- Ayrıntılar
- Administrator
- Sayı 6 (Şubat 2001)
"Yeni bir çağ" efsanesi
KIZILCIK
Sivil siyaset / asker siyaseti
Hayat ağacı
Balkan sendromu / Potansiyel suçlu / Adalet dağıtımında çarpıklık (Alp Selek) / Bekçi Murteza / "İş güvenliği" yasası / Dünya kolluk kuvvetlerine yeni silah / TİSK ne istiyor? / Deli dana / Haber kaynağını açıklamazmış! / İnsanı çarmıha gererlermiş!
Milliyetçilik ve emperyalizm
Kenan Somer
Amerika Birleşik Devletleri ekonomisi efsanesi
İzzettin Önder
Küreselleşmenin tarıma etkileri
Türksen Başer Kafaoğlu
Davos, Dünya Ticaret Örgütü ve çevre
Avrupa Birliği-Temel hak ve özgürlükler
Gaye Yılmaz
21. Yüzyılda bağımsızlık mücadelesinin öncülleri
Mehmet Özgen
Türkiye tebeşir dairesi
Hüseyin Hasançebi
Bankalar operasyonu
Arslan Başer Kafaoğlu
Fazilet Partisi sorunu
Tektaş Ağaoğlu
Bilinen ve bilinmeyen
Ölüm oruçları, hayat kurtarma, arabuluculuk
M. Turgay Yerlikaya
Çalışan kadınlar konuşuyor
Özlem Karabulut (Görüşen: Elif Yerli)
21. Yüzyılın eşiğinde uluslararası durum ve toplumsal değişim için mücadele
Carlos Carvalhas
Çek Televizyonu'nda "olay"
Yine işten çıkarmalar
ÖDP'de sorunlar
Ortadoğu'da 'Pax-Americana'nın çöküşü. İntifada
Merdan Yanardağ
Emperyalistlerin halat ekme oyunu
AGSK (Avrupa Birliği - ABD çekişmesi)
Nâzım Hikmet ve mezarı
Ö. Bedri Canatan
İnternette Kızılcık turu
Kristal-İş sendikası / Yeni Evrensel gazetesi / Portekiz Komünist Partisi (PCP)
Belge
Türk Tabibler Birliği Merkez Konseyi'nin 22 Aralık 2000 tarihli basın açıklaması (özet)
Şarkıcı, sporcu, tiyatro ve sinema oyuncusu, hukukçu, politik eylemci... komünist
Paul Robeson
Sayı 6'nın tamamına buradan (PDF - 8,30 MB) erişebilirsiniz.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma