- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 5 (Aralık 2000)
Son banka skandalları, 12 Eylül darbesinden beri dizginlerinden boşanmış vahşi sermaye birikimi sürecinin kendi kendisinin engeli haline geldiğini gösteriyor.
Kapitalizmin bütün tarihi boyunca ilk sermaye birikiminin temeline harç olmuş kuşakların akıttığı kan, ter ve gözyaşı, 1960’lar ve 70’ler boyunca kara para aklama üzerinden ilerleyen sermaye birikimi sürecinde ve sürecin 80’ler, 90’lar boyunca tamamen serbestleştiği Evren-Özal yıllarında, gecikmiş Türkiye kapita- lizminin temellerini de besledi. Türkiye’nin kokuşmuş ve vahşi ortamında serpilen türedi sermaye kodamanlarının oluşturduğu kara para kaynaklı finans sermayesi zümresinin ekonomide dalbudak sarmasına burjuva siyasetinin sefaleti denk düştü. Devletin zor ve şiddet tekelinin eski ülkücü-faşist çetelere ve kontrgerillaya mensup unsurlarla içiçe geçtiği, siyasal rejim üzerindeki askeri vesayetin kurumlaştığı ve burjuva siyasal merkezin aşırı sağın hegemonyasına girdiği bu gölge oyununda emekçiler suskun seyirci konumuna zorlandı.
Büyük tekelci sermayenin bir önceki kuşağı (Koç’lar, Sabancı’lar) ilk sermaye birikimlerinin temelini İkinci Dünya Savaşı yıllarında devletle işbirliği halinde yürüttükleri hırsızlık, tefecilik, yolsuzluk, vurgunculuk, karaborsacılık faaliyetleriyle atmış ve savaş sonrasında giriştikleri komprador ticaret ilişkileriyle uluslararası sermaye zincirine eklemlenmişti.
Kapitalizmin genişletilmiş yeniden üretim sürecinin ve sermaye birikiminin kendisi bugün Türkiye’de kapitalist üretimin gelişmesinin engeli haline geliyor. Son bankacılık krizi, bunun göstergesi olarak dikkati çekiyor. Kriz büyük ölçüde kara para aklayarak semiren şirketlerin ve bankaların benzer yöntemlerle büyümüş ama artık aklanmış daha büyük ve muteber şirketler ve bankalarca yutulması yoluyla aşılmak isteniyor. Pusuya yatmış yabancı ve Türk sermaye grupları ve yolsuzluk hamlesi için sırasını bekleyen bürokrat ve politikacı tayfası krizin kısa erimdeki muhtemel galipleri olacak. Kendilerine sarı veya kırmızı kart gösterilen üç beş iş adamı, bürokrat ve mafya lideri ise, yakın bir gelecekte mevcut düzeni kendi suretlerinde aklayarak günahlarının kefaretini ödeyecek ve aramıza dönecek. Krizin muhtemel mağlupları ise kendi bütçesinden, sofrasından, barınma, ısınma, eğitim, sağlık, geleceğe güven ihtiyacından fedakarlık ettirilmesine seyirci kalan, böylelikle banka skandalının sebep olduğu zararın kendi vergileriyle oluşan hükümet bütçesinden karşılanmasına rıza gösteren, yapılanları "temizlik" zannedip oylarıyla Temizel’i, Tantan’ı destekleyip düzeni aklayan emekçiler olacak.
Elbette bir ihtimal daha var: Emekçilerin, hayatı her gün yeniden üretenlerin sokağa çıkması, sahici bir temizliği kendi elleriyle yapmaya yönelmesi, ülkenin ve toplumun gündemini işgal etmesi...
- Ayrıntılar
- Administrator
- Sayı 5 (Aralık 2000)
İpi dolaşan sermaye, ezilenlerin sessizliği
KIZILCIK
Bankalar, batıklar, babalar... Bir de sistem meselesi
AB, Türkiye'de tam bir "sınıf"
Hayat ağacı
Memur "zam"mı ideolojik saldırıdır / "Metro"! / Küresel sermaye işbaşında / Bu devlet ve bu siyaset! / F tipi cezaevine Hayır. İnadına HAYIR! / BM iklim değişikliği konferansı (Greenpeace) / Emperyalist tarım tekellerine karşı mücadele. Bove
İran'da kadının durumu
Toplumsal gerçekler ile şeriatın diyalektiği
Tülay Arın
8 Mart'tan 17 Ekim'e "2000 yılı Dünya Kadın Yürüyüşü"
Nevin Kaplan
Kapitalizm ve sosyal haklar
Gaye Yılmaz
Uluslararası "borç krizi" ideolojik kurgudur
Noam Chomsky (Görüşen: ABD Colorado'da bir yerel radyo)
Resmi edebiyatı olaylar yalanlıyor
A. B. Kafaoğlu
Mülkiyet, üretkenlik ve sol
Nail Satlıgan
Öğrenci gençler konuşuyor
Elif (Görüşen: Elif Yerli)
Her şey "genç köleler"den başlamadı mı?
Ömer Bedri Canatan
Küreselleşme ve devrim
Mehmet Özgen
"Biz bize benzeriz"!
Tektaş Ağaoğlu
Özelleştirmeci olmayanlar için
Nasıl bir 'devletçilik'?
Dünyada emek ve siyaset
Çek Cumhuriyeti Komünist Partisi ne diyor?
21. yüzyıl sosyalizmi
Dr. Hassan Harfo
Avrupa Birliği'ne nasıl ve ne zaman girilir?
Dr. Hassan Harfo
İsrail KP ne diyor?
Emperyalist "devrimler" çağı
Ortadoğu'da "Pax-Americana"nın çöküşü
İntifada
Merdan Yanardağ
İnternette Kızılcık turu
Özgürlük ve Dayanışma Partisi (ÖDP) / Enerji-Yapı Yol Sen Sendikası / Monthly Review dergisi
Belge
"Amaç çağdaş medeniyet"
Türkiye-Avrupa Vakfı
İhtillaleri, grevleri ve barışı yazdı
John Reed
Sayı 5'in tamamına buradan (PDF - 7,04 MB) erişebilirsiniz.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 5 (Aralık 2000)
Susurluk’tan bu yana Türkiye'de devlet içindeki karanlık ilişkiler ve "derin devlet" kamuoyunda enine boyuna tartışılır oldu. Bu tartışmaların bir kısmı bu "iyi" devlet içinde bazı çıkar odaklarının ve kötülerin olduğuna ve bunların ayıklanması gerektiğine dairdi. Solun bu tartışmalardaki tutumu biliniyor. Susurluk'u olumlayanları da hariçte bırakalım.
Medyanın ve sermayenin genel yaklaşımı bunların “düzeltilebilecek kusurlar” olduğu doğrultusunda. Onlara göre, sistemde bir sorun yok. “Bazen olur böyle şeyler.”
Ne mi olur? Bankalara yönelik dizi operasyonlara dair açıklamalara göre Türkbank, Interbank, Bankexpres, Egebank, Sümerbank, Yurtbank, Esbank ve Yaşarbank’tan oluşan sekiz bankanın ve daha sonra el konulan Etibank ile Bank Kapital’in batık yükü 11 milyar 425 milyon dolar: 2001 yılı için beklenen vergi gelirlerinin %25’ini aşıyor!
“Peki nasıl oluyor da oluyor?” Bu güzel sistem içindeki kötü adamlar yüzünden mi? Onlara göre devletin içindeki iktidar sahiplerinden “kimileri” içerden bilgilenmeyle ve nüfuslarını kullanaarak bir takım kirli işler çevirmekten geri durmamışlardır. Uzak, yakın yarana akrabayı teallukata, vb. yasa ve etik dışı çıkar sağlamışlar, böyle yaparak da iyi sistemin yüzünü kirliye çıkarmışlardır. Neyse ki bu iyi sistemin, pisliği temizleyecek iyi adamları da vardır. Demireller, Çağlarlar, Yiğitler, Keçililer, Bayraktarlar, Çörtükler, vb., vb...’ye karşı Z. Temizel’ler, S.Tantan’lar!
Bir Temizel Tantan tantanasıdır gidiyor. Kötülerin karşısına iyiler çıktı, ortalığı temizliyorlar. Yolsuzluklar ve hırsızlıklar teker teker ortaya çıkıyor ve ilgili kişiler tutuklanıyor, haklarında davalar açılıyor. Söylendiğine göre hükümet bu yolsuzlukların üzerine “kararlılıkla gidiyor.”
Kimileri de gerektiği gibi gidilmediği kanısında. İyi sistemin hepten kötü ellere —siyasilere, partilere, hükümetlere— düşmüş olduğunu düşünüyor. Hamamda tam temizlik olsun ki taslar bir daha kirlenmesin! Biri ya da bi-rileri gelip bütün kötüleri kulaklarından tutuğu gibi... Bu tür algılamaların, değerlendirmelerin ucu en olmayacak şeyin, “polis eylemleri”nin “anlayış”la karşı-lanmasına kadar varıyor, Ülkücü MHP’liler gerçek yüzlerini ser-gileyerek dişlerini gösteriyorlar. Otorite, şiddet, faşizm eğilimleri giderek kabarıyor, kısacası.
Oysa biz biliyoruz ki tüm bu süreç kapitalizmin evrensel yasaları ile ilintilidir. Sermayenin global ihtiyaçları Türkiye kapitalizmini belli bir yola sokmak zorundaydı. O yolun kendisi emekçilerin ve emeğin aleyhine işleyen bir süreci sürekli yeniden üretirken bu sürecin güvencesi olan devleti yüzeyde ve derinde sağlam tutmak zorunda oldugu için, tıpkı devletin derinde işleyen süreçleri gibi ekonominin de derinde işleyen "kirli" yanını gündeme getiriyor.
Kimin kimden daha temiz olduğu Marksistlerin sorusu ya da sorunu değildir. Çünkü “tertemiz” yasal süreçlerden elde edilen kârların da artı değer gaspından olduğunu görüp gösteren Marksizm için "Hangisi daha temiz?" sorusu yoktur. Sistemin kendisi kirlidir ve her durumda kendisiyle birlikte kirliliği yeniden üretir. Onsuz yaşayamaz. Kaldı ki, temiz de olsa —hatta ne kadar temizse o kadar daha— acımasız ve insaniyetsizdir. Temiz para yine de paradır. Para ya da zenginlik yoksulluğun bir türevidir. Bu ülkede, giderek bütün dünyada kim yoksul, kim zengin? Ona bakalım. Nasıl öyle? Niçin öyle?
Sorulacak sorular ,“mülkiyet hırsızlıktır” deyip çıkmanın çok ötesinde, bu gibi sorulardır.
Sistemin karşısına “temizlik” talepleri ve iddialarına ağırlık vererek çıkmak kapitalizmi allayıp pullayıp emekçiler üzerinde yeni baskılar kurmaya hazırlananların işini kolaylaştırmaktan, giderek faşizmin klasik “temiz toplum” demagojisine su taşımaktan başka işlev görmez.
Tam da TemizelTantan temizlik operasyonu sürerken emekçilerin, tüm dar gelirlilerin ve yoksulların belini sıkan kemer boğazlarına doğru yürüyor.
Siyaset “rastlantı”ları ayıklama, hedefi şaşırmama sanatıdır.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 5 (Aralık 2000)
AB’nin merkez şartları zaten var. Şimdi “çevre şartları” her bir ülke için ayrı ayrı oluşuyor ve “genişleme”nin kapsamı ortaya çıkıyor. Türkiye için özel olarak hazırlanmış ortaklık şartları da, bir pazarlık belgesi olarak açıklandı. Belge Türkiye’nin şartları ile çatışıyor, bu da doğal, ve bu yüzden de tartışma yaratıyor. O da doğal.
Belge’nin iki boyutu var, çünkü zaten sürecin de iki boyutu var. Bunu anlamak, dünyayı “yuvarlak bir yıldız” dan ibaret algılama ahmaklığından kurtulmakla mümkün.
Biz mi AB’ye gidiyoruz, o mu bize geliyor? Küreselleşmenin bölgesel bir boyutu olarak AB bize geliyor. Bu nedenle hafızamızı kaybetmemize gerek yok. Biz yerli yerimizdeyiz. AB Türkiye’ye, bir yandan “Batı” olarak geliyor, bir yandan da “sınıf” olarak. Bundan doğal ne olabilir? Çünkü o bir “Batı” “kapitalizmi”! Türkiye’ye dayatılan şartlar bu iki veçheyi de kapsıyor.
AB’nin “Batı” olarak gelişinden Hükümet ve iş çevreleri birlikte rahatsız oldular. “Sınıf” olarak gelişinden, Hükümet ve iş çevreleri, birlikte memnun.
AB’yi, yani kimilerine göre ulus devletlerin de üstüne çıkan bu kavi “birliği” “Batı”-“sınıf” veya “Batı”-”kapitalizm” diye bölerek görmemiz, herkeste bir parça bulunduğunu gözlediğimiz kafa karışıklığı nedeniyledir. Bölüp açarsak, kafamız karışmaz.
Ne istiyor AB, önce “Batı” olarak? Kıbrıs üzerindeki ipoteğini hafiflet. Kürtlerin kimliğini tanı. Askerleri siyasetin dışına çıkar. Bugünkü, hem demokrasi hem değil veya ne demokrasi ne değil olan durumdan çık ve “kendine göre” de olsa, kabul edilebilir bir demokrasiye geç.
Demesi kolay, gel de sen yap! Hükümeti ve iş çevrelerini kızdıran istekler bunlar. Nerden çıkardın bunları, bunun AB ile ne ilgisi var, sanki senin böyle kusurların yok mu, bizi köşeye sıkıştırma, sen sermaye birikimini hakkıyla yapmışsın, sana kolay geliyor söylemesi ama ben nasıl yaparım, bunu düşünsene.. diye kızıyor Hükümet ve iş çevreleri. Böyle olunca da yüreği hopluyor pek çok kişinin ve çevrenin, eyvah AB’ye girme fırsatı, “demokrasi fırsatı” kaçacak diye. Tepki gösteren Hükümet ve iş çevreleri haklıdırlar. Bunlar bizim iç işlerimiz, ulusal işlerimiz demekte de haklıdırlar. Bunu AB anlıyor ve anlayış gösteriyor. “Batı” olarak Türkiye’den istediklerini, gene “Batı” olarak pazarlığa açık tutuyorlar. Anlamayan, AB’den demokrasi geleceğini uman, demokrasinin bizim kendi iç işimiz olduğunu anlamayan bizleriz.
Demokratikleşmeyle ilgili konuları bu işe karıştırma diyen Hükümet ve iş çevreleri ayrıca şu bakımdan da haklıdırlar: AB, onun merkez güçleri de dahil, katılan herkes için bir ekonomik projedir. Hatta öyle, katılan herkes kapitalizmini geliştirsin diye düşünülmüş de değil, ancak en büyük kapitalist güçlerin katılıp yarar temin edeceği finansal bir projedir. Bununla demokrasinin, gerçekten de ne ilgisi var? Şöyle bir ilgisi var elbet: Demokrasi, Türkiye koşullarında, AB kapitalizmini içselleştirmeyi denetlenebilir bir süreç olmaktan çıkarabilir.
Gelelim AB’nin Türkiye’ye “sınıf” olarak gelişine. Bundan Hükümet ve iş çevreleri memnun. Bekledikleri de zaten bu değil midir? Uygulanan ve memurlar aç kalıp sokaklara dökülse de, işçiler yoksulluktan kırılsa da, halkın sıkıntıdan derisi kemiğine yapışsa da asla ödün verilmeden uygulanacağı her gün bir keç kez yüzümüze söylenen ekonomik programa bakarak, gelen AB’yi teşhis edebiliriz. Bu “sınıf” olarak, “kapitalizm” olarak gelen AB’dir. Onu teşhis etmek için gelip giden heyetleri beklemek hiç gerekmez, bu zaten bizde de öteden beri varolan AB’dir. TÜSİAD’dır, Hükümettir, ordudur, devlettir vs.’dir... AB’ye ortaklık, içimizde çözülecektir.
“Pürüzler”mi var? Bunların demokrasiyle, milliyetçilikle alakası yoktur. Kapitalist bütünleşme başka nedir ki? Büyük küçüğü yutarken küçük hiç mi bağırmasın? Bu güç durumunda Türk sermayesinin başını demokrasiyle derde sokmak akıl karı bir iş midir? AB bunu görmeyecek kadar basiretsiz midir? Kürtçe televizyon, Kıbrıs’ta itidal, Ege’de uzlaşma... Peki, madem istemiyorsun, şimdilik kalsın der geçer. Diyecektir, demiştir de. Hükümetin direnmesi, gecikmesi, elini yavaş tutması, mesih bekler gibi AB’yi bekleyenlerin yüreğine korku salması bu nedenledir.
Hükümet haklı: Bu bizim iç işimizdir. Kürtlerin Kürtçe duyamamaktan daha ileri bir dertleri. İşçilerin, emekçilerin “düşünce özgürlüğü”nden daha çoktur istekleri. Kürtlerin TV’simi yok? Yanına devletin Kürt TV’si eklenirse Kürtler kurtulmuş mu olacak? İşçiler, çalışanlar için düşünce “özgür” olacak, eylem üzerinde yasaklar sürecek. Bu özgürleşme mi olacak?
Demokrasi Hükümetin ve sermayenin derdi değil. AB’nin de uzaktan bakarak —ve kendi çıkarını kollayarak— ne kadar derdiyse o kadar derdi. Peki, onların başını demokrasiyle derde sokmak kimin işi?
Bu soruyu sorunca, ister istemez “iç işlerimiz”e geliyoruz. Gelelim.
Süreç ilerledikçe sıkıntı, ekmeğini çalışarak kazananlara -veya kazanamayanlara- bugünü aratacaktır. Örgütsüzlük ve çaresizlik koşullarında “Ya sabır!” denilip susulacaktır. Suskunluğu, çaresizliği, yenilgiyi bu noktada reddetmek gerekir. Yıkımı, yıkımın sonucunu görmeden durdurmaktır bilinçli ve uyanık olmak. Siyaset de buna denir zaten. Herkes bilir sabrın bir sonu olduğunu. Herşeyi içine atmanın imkansızlaştığı o hudutta bildiğimiz ya da bilip de unuttuğumuz gibi
—benzetmek gibi olmasın ama— 15-16 Haziran gibi olur herşey. AB’nin bize “sınıf” olarak geldiğini görmek ve olup bitecekleri sınıf sezgisiyle görüp değerlendirmek sol siyasetin görevidir. Gene bizim başımıza kalıyor “demokrasi meselesi”ni çözmek. Nasıl çözmek? Ekmek meselesini çözer gibi çözmek: demokrasiyi devletin ve sermayenin elinden —ucu iktidar cebelleşmesine uzanan bir inatla— ekmeği aslanın ağzından sökercesine almak.
AB “Batı” olarak gelirken pazarlıkçı, “sınıf” olarak gelirken katıdır. Onun “sınıf” olarak, “kapitalizm” olarak gelişini, kapitalizmi kendi kanında ve canında yaşayanlar anlar. Geliyor, ve artık unuttuğumuz veya değiştiğini sandığımız pek çok şeyi de beraberinde getiriyor.
Kafamız karışmasın, gelen kapitalizmin evrensel gerçekliğinden başka bir şey değildir.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 5 (Aralık 2000)
MHP siyasi yelpazenin neresindeydi, şimdi neresindedir? Değişmiş midir, değişmemiş midir veya değişmekte midir?
Bu gibi sorular, MHP ikinci büyük parti olarak Meclise girdiği günden beri soruluyor. Cevaplar hep “müsbet” oluyor. MHP’nin değişmek istediği, değişmekte olduğu ve hatta değiştiği, hem de iyiye doğru değiştiği yönünde çok parlak fikirler ileri sürülüyor.
Bütün bu sorular soruluyor, MHP’yle ilgili pislikler ortaya çıktıkça daha sık soruluyor ve cevaplar da daha müsbet oluyor. Susurluk’u kurcalıyorsunuz, arkasında bu parti var. Faili meçhul cinayetleri kurcalıyorsunuz, en kalın damar MHP’ye uzanıyor. Her taşın altından MHP çıktıkça, bugünkü iktidar ortağı MHP’nin o MHP olmadığı, olamayacağı, olmaması gerektiği, olmamasının daha iyi olacağı biçiminde yorumlar ve temenniler yoğunlaşıyor.
MHP de nihayet bir partidir ve ideolojik bağlantılar kurduğu bir seçmeni bulunmaktadır. O da doğal olarak, değişiyorsun ve değiştin gibi yorumlara ve derin siyasal analizlere, “Hayır ben hiç değişmedim ve değişmem” gibi yanıtlar yetiştirmeye çalışıyor. Ama yetişemiyor, dışardan yapılan yorumlar ağır basıyor ve MHP’nin değiştiğine dair kanaat egemen oluyor.
MHP niçin değişsin ve nihayet merkeze gelebilmesi için değişmesi niçin gerekli olsun? MHP’den önce merkezde olan ve hala orda olduğu savında olan partilerin MHP’den nesi eksik? Bugün DYP’de, ANAP’da, DSP’de siyaset yapan pek çok siyasetçi, MHP’nin paramiliter bir sokak gücü olarak kullanıldığı dönemde bu partinin çeşitli kademelerinde görev yapan ve işlediği bunca siyasal cinayetin sorumluluğunu sırtında taşıyan siyasetçiler değil mi? Nereye elini atsan MHP’li var.
Korkusunu dindirmek için MHP’nin değiştiğini kendi kendine telkin eden ve böylece faşizmin bir tehlike olmaktan çıktığına kendini inandırıp rahatlayan mebzul miktarda ulemanın varlığı, solda da bazı kafaları karıştıyor ve onlar da “dünyanın değişmesi”nin doğal bir sonucu olarak MHP’nin de değiştiğini savunuyorlar. Tabii solun tahlilleri daha “derin” ve daha “sınıfsal” oluyor. Avrupa Birliği ve küreselleşme analizlerine dayanıyor. Dünyanın “zorunlu demokratikleşmesi”nden besleniyor ve MHP’nin değişmediğinden dem vuranlara da haddini bildiriyor.
Oysa bu kadar dolambaçlı akıl yürütmeler daima kafa karıştırır. Kafa karışıklığından uzak durmak için konuyu sadeleştirmek, hayatın gerçekliğine indirgemek yeterlidir.
Siyasetin “merkez”i neresidir? Bu “merkez” tanımlarında bir ideolojik aldatmaca var mıdır? Merkez neye göre, kim tarafından belirlenmektedir? Değişmez midir?
“Merkez”in bir ideolojik hegemonya oluşturduğu, belli bir durumda kolayca tanımlanmasından ve tanımın kolay kabul görmesinden bellidir. Bin bir türlü farklı çıkar ve bir o kadar çok ve değişik beklentiyi ancak “genel” doğru olan şey birleştirebilir ve zaten sınıfsal ideolojik hegemonya denilen şey de bundan başka nedir ki? Demek ki siyasette “merkez” denilen yer, merkezde yer alan çıkardan başka bir şey değildir.
Merkezde yer alan çıkar ve buna bağlı olarak siyasetin merkezi, toplumsal dengeleri aksi yönde değiştirebilen önemli gelişmeler olmadıkça yerinde kalır. Türkiye’de siyasetin merkezini tekelci sermayenin çıkarları oluşturmaktadır. Tekelci sermayenin çıkarlarının savunulması siyasetin merkezinin başlıca işlevini oluşturur ve bunu hangi siyasi partinin temsil edeceğine karar verme durumunda olan da, tekelci sermayenin kendisidir. Tekelci sermayenin bugün MHP’ye ihtiyacı varsa, yani büyük sermayenin siyasal gereksinmelerini karşılayan özellikler MHP’de bulunuyorsa, MHP merkeze doğru geliyor, ama değişmeden geliyor demektir. Değişmesine gerek yoktur, çünkü ihtiyaç ondaki özelliklere duyulmaktadır. Bu açıdan bakalım: tekelci sermayenin MHP gibi bir partiye gereksinmesi var mıdır, varsa nedendir?
Avrupa Birliği tam üyesi olacak düzeye gelebilmesi için Türkiye’nin geçirmesi gerektiği “dönüşüm”ler üzerine kafa yoranlar şunu kolayca görebiliyorlar: Bu “dönüşüm”ün ağır bir “sosyal maliyet”i var ve bunu toplumun, başta işçi ve emekçiler olmak üzere, değişik kesimleri ödeyeceklerdir. Ödemeye başlamışlardır. Bu dönüşümün sosyal maliyetinin ödettirilebilmesi, merkezi otoriter bir siyaseti kaçınılmaz kılmaktadır. Bu siyasetin kotarılması 28 Şubattan bu yana, başlamış ve gelişmektedir. MHP merkezi otoriter bir siyasetin örülmesinde ihtiyaç duyulan özellikleri taşıyan bir partidir.
Ama bütün bunların, derin veya sığ, açık veya gizli devlet her ne ise, onun çizdiği ve meşruiyeti de bu olan sınırlar içinde yerine getirilmesi gemektedir. Bu konuda MHP üzerinde bazı rezervler hala bulunmaktadır. Bu partinin etekleri en kirli ekonomik ilişkilerin, tepesi de siyaset dolayımlı olarak aynı ilişkilerin içindedir. Devlet böyle görmüş ve söylemiştir. MHP, kendisinden buna rağmen ne beklendiğini iyi anlamıştır ve o özelliklerinden arınmayacağını zaten söylemektedir. MHP’ye “faşist” denilmesi bu özellikleri nedeniyledir. O özellikleri olmasa MHP kimsenin işine yaramayacaktır.
Diğer ilişkilerine gelince. Devlete entegre oldukça zaten o ilişkilere gerek kalmadığını, dert “para” ise eğer, bunun devlette daha çok olduğunu MHP görmemekte midir? Depremin açtığı “pazar”dan en büyük payı yağdan kıl çeker gibi koparıp taraftarlarına aktarabildikten sonra MHP enayi midir ki değişsin?
Sol, faşizm lafına da kafayı fazla takmamalı. Dedik ya, her yer MHP’li. Hele bir de bakışlarınızı devlet bürokrasisine çevirdiğinizde göreceksiniz ki, çoğu MHP’li. Hem ANAP, DYP, hatta DSP’nin nesi MHP’den eksiktir ki, MHP yapacak da, onlar yapamayacak ya da MHP onlarsız yapabilecek?
Sorun demokratikleşmeyse, işte meydan! Bu kadar basittir sorun.
MHP, AB’ye doğru ilerlerken lazım. AB’ye de zaten, sen ben değil, Türkiye’deki merkez çıkarları lazım.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma