Günlük basının sayfalarına yansıyan ayrıntılar, genetik bilgisinde son birkaç on yıldır yaşanan hızlı ilerlemeye dayalı yeni üretim teknolojilerini ve toplumsal hayatın yeni örgütlenme biçimlerini gündemimize taşıdı. Düşünürler, sosyologlar, ekonomistler, politikacılar ve sokaktaki emekçiler olarak hepimiz, dışımızda gelişen bu yeni “devrim”i yorumlamaya ve anlamaya çabalıyoruz.
Foucault günümüzün egemen iktidar biçimini “biyoteknik iktidar” olarak tarif ederken hayatın mekanizmalarına ilişkin bilgi-gücü’nün insan hayatının dönüştürülmesinin bir aracı olması üzerinde durmuştu. Geçmişte insan bedeninin disipline edilmesine yönelik anatomo-politik uygulama ve bilgiler ile toplumu düzenlemeyi öngören bilgiler ve uygulamalar arasında kutuplaşan biyoiktidar uygulamaları ve dersleri, artık yeni bazı güç odakları tarafından temsil edilmeye başlanıyor.* İnsan Genom Projesi, genetik teknolojisi yöntemleriyle tarımın, sigortacılığın, sağlık hizmetlerinin yeniden düzenlenmesine yönelik çalışan biyoteknoloji endüstrisi, bu yeni güç odaklarına örnek oluşturuyor.
Foucault’nun “biyoteknik iktidar” kavramı aslında fantastik ve yeni bir egemen güce işaret etmiyor. Biyoteknik bilgi mülkiyetini tekeline almaya çalışan büyük sermaye şirketleri, bu iktidarın maddi temellerini oluşturuyor. Kapitalizm, kendi tarihsel gelişimi boyunca, kısa erimde azami artı-değer arayışı peşinde şekillenen teknolojik merhaleleri katetti. Buhar enerjisi, elektrik, demiryolu, nükleer enerji, bilgi işlem, internet, biyo-genetik teknoloji bu merhalelerin örnekleriydi. Her yeni teknolojik aşama, sermayenin yeni bir pazara açılımının aracı oldu. Kapitalizmin kanatları altında yaşanan her teknolojik gelişme sermaye sahiplerinin açgözlü çıkarlarına hizmet etti. Özel mülkiyetin egemenliği koşullarında, teknolojik ilerlemenin her yeni dalgası, sermaye sahibi azınlığın zenginleşmesiyle birlikte, emek ve bilgi üreticisi çoğunluğun yoksullaşması, mülksüzleşmesi, özel mülkiyetin çıkarları tarafından belirlenmiş risklere, tehlikelere maruz kalması ile sonuçlandı. “Genetik devrimi” denen merhale bu bakımdan kesinlikle bir istisna oluşturmuyor.
ÖZEL MÜLKİYET VE BİYOTEKNOLOJİ
Biyoteknolojideki gelişmelerin büyük sermaye tekelleri güdümünde yaşanmasının alın teriyle ve bilgisiyle hayatını yeniden üretebilen emekçiler aleyhine sonuçları, toplumsal bir sorgulamayı kaçınılmaz kılıyor. İngiltere’de baş gösteren “Deli Dana hastalığı” sırasında yaşananlar buna örnektir. İngiliz hükümetinin “deli dana” krizi sırasında besi hayvanlarının etinin güvenilirliğine ilişkin −Türk hükümetlerinin Çernobil krizi sırasında çayın güvenilirliğine ilişkin açıklamalarına benzeyen− tavrı, sermayenin ve çalışan halkın çıkarlarının çeliştiğine işaret etmektedir. Büyük sermaye, kamuoyunu yanıltıcı halkla ilişkiler taktiklerine başvurmaktan hiç bir zaman çekinmemiştir. 1968-1992 arasında, tarımsal biyoteknoloji araştırmalarının büyük bölümü, bir firmanın kimyasal tarım ilaçlarına direnç problemini aşmaya hasredilmiştir. Böylece örneğin glufozinat satışlarının 200 milyon dolar artışının sağlandığı tahmin edilmektedir.**
Biyoteknolojik uygulamaların bir başka önemli boyutu “gen patentleme”dir ki, o da doğal biyolojik mirasın genetik bilgisinin “patentleme” yoluyla özel mülkiyet kapsamına alınması ve birçok bakımdan yeni bir sömürgeci saldırı örneğidir. Mesela, tropik bölgeler 1500’lerde yaşanana benzer bir saldırıya maruz kalmaktadır.
GENETİK KİRLİLİK
Biyoteknolojinin sermaye denetimindeki uygulamaları, “genetik kirlilik” riskini doğurmaktadır. Genetik kirliliğin kalıcılık ihtimali bakımından nükleer kirlilikten bile daha tehlikeli ve denetlenemez olduğu düşünülmektedir. Çapraz tohumlama yoluyla “organik tarım” kalıcı ve geri dönüşsüz etkilenme riski altındadır. Genetik yapısı değiştirilmiş tarımsal ürünlerin zararlı virüslerin yayılmasına yol açabilme riski nedeniyle bugünden öngörülemeyecek ve önü alınamayacak tehlikeleri, sermayenin kısa −ya da uzun− erimli kâr hırsının gölgesinde kalmaktadır. Biyoteknolojik uygulamaların olası riskleri yeterince araştırılmadan ve denetlenmeden göze alınmaktadır. Önde gelen kapitalist ülkelerde, biyoteknolojik uygulamaların tehlikelerini araştırmakla ve denetlemekle yükümlü kurallar yetersizdir, denetim kurumları ise şirketlerle doğrudan ya da dolaylı çıkar ortaklığı içindedir.
SÖMÜRÜ VE BAĞIMLILIK
Yeni tarımsal üretim teknolojileri, dünya kırında geleneksel çiftçiyi tarımdan uzaklaştırıp yok etmekte, çiftçiyi uluslararası sermayenin bağımlısı haline getiren ticari mekanizmaların yerini almaktadır. Örneğin, dar ve kalabalık mekânlarda beslenen tavuklar hastalanmamaları için her gün antibiyotik enjeksiyonlarına maruz bırakılmakta, besi hayvanlarının büyümesi kanser yapıcı etkisi olduğu düşünülen büyüme hormonu ile sağlanmakta, genetik teknolojiyle üretilmiş ve bir üretim mevsimi bitiminde üretkenliği yok olan tohumlar kullanıma sokulmaktadır. Bugün dünya ilaç arzının tüketiminde et endüstrisinin payı %40’a varmaktadır. Ayrıca, düşük depo alanına, düşük ücretli aç işçi kullanımına, en az emekle en çok kesim ve bakıma ve kalifiye veteriner emeğinden fedakarlığa dayanan hayvancılık ve mezbahacılık gittikçe ağır basmaktadır.
EKOLOJİK TEHDİT
Yoğunlaştırılmış tarım, hayvancılık ve balıkçılık teknolojileri, bir yandan emekçilerin yoksullaşmasını arttırırken, öte yandan ekolojik tahribatı ilerletmektedir. ABD’de toprak erozyonunun kriz noktasına varması bu tahribatın boyutlarına işaret ediyor, azamileştirilmiş artı-değer uğruna doğal kaynakların tüketilmesi ve canlı türlerin yok olması süreci yaşanıyor.
TÜKETİCİ HAKLARI İHLALİ
Genetik teknolojiyle üretilmiş besinlerin bu özelliklerinin ticari etiket bilgilerinde yer almasına ilgili firmalar karşı çıkmakta ve tüketicinin bu konuda bilgilenme hakkını çiğneyerek muarız ve eleştirici çiftçi ve ekolojistlere karşı “militan” ve “yırtıcı” bir mücadele yürütmektedir. Monsanto firmasının çiftçileri dava etmesi, ekolojist çevreler aleyhine tezvirat ve istihbarat ağırlıklı çabaları buna örnektir. Genetik teknolojisine yoğun yatırım yapan ABD sermayesi, Avrupa Birliği Komisyonu ile işbirliği yaparak Avrupa çiftçisini tehdit ediyor. Bu da, bilindiği gibi, Avrupa’da büyük tepki topluyor.
GENETİK TEKNOLOJİSİ VE SOSYALİSTLER
Üretim teknolojilerindeki her aşama gibi genetik teknolojisi de toplumsal yarara uygun değerlendirilebilir. Bunun ön-koşulu ise teknolojik gelişimin kamusal kurumlar eliyle geliştirilmesi, finanse edilmesi ve kamusal denetim altında uygulanmasıdır. Sosyalistler, yoksul çiftçilerin kullanımına açık −mevsimlik değil, sürekli ve yeniden kullanılabilir− tohumluk teknolojisi, güvenilir, sağlıklı, çevreye uyumlu ve ucuz, bağımsızlığı teşvik eden, toplumsal ihtiyaçların karşılanmasına uygun sürdürülebilir tarımsal üretim ve besicilik politikalarını, teknolojik gelişimin yoksul ve açlıkla yüz yüze halklara hizmet etmesini, teknolojik gelişimin sağlığa ve ekolojiye ilişkin risklerinin olası boyutlarının kamusal denetim altına alınmasını savunmalı ve savunduklarını herkese göstermeliler. Bu amaçların genetik teknolojisinin kamusal denetim altına alınmasını, ulusal politikalarla desteklenmesini, uygulamada sözün, yetkinin ve kararın üreticilere devrini, ürün dağılımını eşitleştirici politikaları, tüketicinin açık ve saydam bir bilgilenme hakkını varsaydığını burada tekrarlamakta yarar var.
* Rabinow, Paul, Artificiality and Enlightenment, Incorporations, Zone, 1992. s.234.
** Anderson, Luke, Red Pepper dergisi, 1998/11. s.19.
Dr. Can Kayabal, Kızılcık, sayı 4, s. 32-33.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma