Ülkemizde uzun zamandır tanık olduğumuz antidemokratik uygulamalar, bugün artık görmezden gelinemeyecek bir noktaya ulaşmış durumda. Temel hak ve özgürlüklerin aşındırıldığı, siyasal iktidarın gücünü sınırlandırması gereken kurumların etkisizleştirildiği, muhalefet üzerindeki baskıların giderek arttığı bir dönemde yaşıyoruz. Zaten sınırlı ve kırılgan olan demokrasimiz, otoriter bir yönetim anlayışının gölgesinde her geçen gün biraz daha geriliyor. Tüm bu olup bitenlere ülkenin içerisinde bulunduğu ekonomik sorunlar ile mevcut iktidarın emperyalizmin dünyada ve bölgemizde uygulamakta olduğu açık işgal politikalarında rol kapma çabalarının yaratmış olduğu tehlikeleri eklediğimizde durumun ne kadar acil olduğu görülmektedir.
Böyle bir ortamda önümüzde duran temel soru şudur: Demokrasiye yönelik bu kuşatmayı, birbirinden farklı siyasal anlayışlara sahip muhalif kesimler kendi başlarına mı göğüsleyecek, yoksa ortak bir mücadele zemini mi yaratacak?
Bence yanıt açıktır: Başta sosyalistler olmak üzere, demokrasiye inanan bütün kesimlerin bir araya gelerek geniş bir demokrasi cephesi oluşturması artık bir tercih değil, zorunluluktur.
Sosyalist hareketin sosyal demokrasiyle ilişkisi, tarihsel deneyimlerin, ideolojik ayrılıkların ve karşılıklı güvensizliklerin etkisiyle her zaman sorunlu olmuştur. Sosyalistler, sosyal demokrat hareketin kapitalist sistemle kurduğu ilişkiyi, sınıfsal sınırlarını ve iktidar karşısındaki tutumunu haklı olarak eleştirmişlerdir. Bu eleştiriler bugün de geçerliliğini koruyor.
Ancak günümüzün siyasal koşulları, farklılıklarımızı koruyarak ortak mücadele etmemizi gerektirmektedir. Sosyalistlerin, sosyal demokrasinin sınırlarını eleştirmekten vazgeçmeleri gerekmez. Fakat bu eleştirileri, otoriterleşmeye karşı ortak mücadele etmenin önünde bir engele dönüştürmeleri, siyasal gerçeklikle bağdaşmaz.
Mesele, farklı ideolojik programlara sahip kesimlerin demokratik hak ve özgürlüklerin korunması konusunda birlikte hareket edip edemeyecekleridir. Demokratik bir birliktelik, farklılıkların ortadan kaldırılmasına değil, ortak tehlike karşısında birlikte hareket edebilme iradesine dayanır.
Sözü edilen demokrasi cephesi önerisi, sosyalistlerin kendi kimliklerini, örgütlerini ve toplumsal hedeflerini koruyarak ortak mücadeleye katılmalarını öngörüyor.
Sosyalistlerin görevi, yalnızca kendi doğrularını savunmak değil, bu doğruları toplumsal mücadele içinde etkili kılacak siyasal koşulların oluşmasına da katkıda bulunmaktır.
Bugün öncelikli ihtiyaç, herkesin kendi programını diğerlerine kabul ettirmesi değil, birlikte savunabileceğimiz demokratik bir zeminin yaratılmasıdır.
Demokrasi cephesinin kurulmasının önündeki güçlüklerden biri de Kürt özgürlük hareketinin iktidarla sürdürmekte olduğu “süreç”tir.
Kürt meselesinin demokratik ve barışçıl çözümü için yürütülen girişimlerin önemini küçümsemek mümkün değildir. Silahların susması, çatışmaların sona ermesi ve siyasal sorunların demokratik yollarla çözülmesi, bu ülkede yaşayan herkes açısından yaşamsal önemdedir.
Ancak bu süreçte izlenen siyasal çizginin, demokrasi mücadelesi veren diğer kesimlerle ilişkileri nasıl etkilediği de sorgulanmalıdır. İktidarla yürütülen görüşmelerin veya sürece ilişkin beklentilerin, demokratik muhalefetle ortak hareket etmenin önüne geçmesi, ciddi bir sorun olarak karşımızda durmaktadır.
Kürt meselesinin çözümü ile Türkiye’nin demokratikleşmesi birbirinden bağımsız iki mesele değildir. Kalıcı bir barışın toplumsal güvencesi, demokratik hakların genişletilmesi, hukukun üstünlüğünün sağlanması ve farklı kimliklerin eşit yurttaşlık temelinde tanınmasıdır.
Bu nedenle Kürt özgürlük hareketinin, iktidarla yürüttüğü süreç ile demokrasi güçleriyle kuracağı ilişkiler arasında bir tercih yapmak zorunda olmadığı görülmelidir. Aksine, demokratik muhalefetle kurulacak güçlü bir birliktelik, barışın toplumsal dayanaklarını da genişletebilir.
Burada Yeni Parti’ye de önemli bir görev düşüyor. Sosyalistlerin ve diğer demokratik güçlerin ortak mücadeleye katılmasını kolaylaştıracak bir siyasal tutum geliştirmesi gerekiyor.
Kürt özgürlük hareketinin de demokratik muhalefetin diğer bileşenleriyle ilişkilerini güçlendirecek, karşılıklı güveni artıracak ve ortak mücadele olanaklarını genişletecek adımlar atması önem taşıyor.
Peki, böyle bir birliktelik nasıl kurulabilir?
Öncelikle herkesin bütün siyasal ve ideolojik farklılıklarını çözmesini beklemekten vazgeçmeliyiz. Sosyalistler, sosyal demokratlar, Kürt siyasal hareketi ve diğer demokrasi yanlısı kesimler; kapitalizmin geleceği, ekonomik düzenin niteliği, ulusal sorun ve toplumsal dönüşüm konusunda aynı düşünmek zorunda değiller.
Bu konuların her biri kendi başına önemli siyasal tartışmaların konusudur. Ancak bu tartışmaların sonuçlandırılmasını beklemek, ortak mücadeleyi belirsiz bir geleceğe ertelemek demektir.
Yapılması gereken, ülkenin demokratikleşmesini hedefleyen kısa, açık ve somut bir geçici program üzerinde anlaşmaktır.
Bu programın temel başlıkları şunlar olabilir:
• Hukukun üstünlüğünün ve yargı bağımsızlığının güvence altına alınması.
• Düşünce, ifade, basın, örgütlenme ve gösteri özgürlüklerinin korunması.
• Seçimlerin adil ve özgür koşullarda yapılmasını sağlayacak güvencelerin oluşturulması.
• Yerel demokrasinin ve seçilmişlerin iradesinin korunması.
• Kürt meselesinin eşit yurttaşlık, demokratik haklar ve barış temelinde çözümü için gerekli siyasal koşulların oluşturulması.
• Emekçilerin sendikal haklarının ve örgütlenme özgürlüğünün güvence altına alınması.
• Gelir eşitsizliğinin ortadan kaldırılması için acil önlemler alınması.
• Dünyada ve bölgemizde uluslararası hukuka uygun, barışı önceleyen, iyi komşuluk ilişkilerini güçlendiren bir dış politika yürütülmesi.
Bu başlıklar, üzerinde uzlaşılması mümkün bir başlangıç çerçevesi sunabilir. Ayrıntılar, katılımcıların eşit söz hakkına sahip olduğu açık müzakerelerle belirlenebilir. Burada amaç, herkesin kendi programından vazgeçmesi değildir. Amaç, demokratik siyasetin yeniden güçlenmesini sağlayacak koşulları birlikte yaratmaktır.
Demokrasi cephesi, seçim dönemlerinde kurulup dağılan geçici bir ittifaka da indirgenmemelidir. Toplumsal mücadeleyi güçlendiren, farklı kesimlerin sesini duyurabilen ve ortak hedefler doğrultusunda süreklilik taşıyan bir dayanışma zemini oluşturulmalıdır.
Elbette böyle bir birliktelik kendiliğinden kurulmayacaktır. Herkesin kendi siyasal alışkanlıklarını, önceliklerini ve bazı önyargılarını sorgulaması gerekecektir.
Sosyalistler, sosyal demokrasiye yönelik eleştirilerini ortak mücadelenin önüne koymamalı; sosyal demokratlar da solun diğer bileşenlerinin taleplerini ve kaygılarını küçümseyen bir tutumdan kaçınmalıdır. Kürt siyasal hareketi, demokrasi mücadelesinin bütün bileşenleriyle ilişkilerini güçlendirmeli; diğer demokrasi güçleri de Kürtlerin eşit yurttaşlık ve demokratik hak taleplerini ortak mücadelenin ayrılmaz bir parçası olarak görebilmelidir.
Herkes, demokratik bir gelecek için kendi üzerine düşen sorumluluğu üstlenmek zorundadır. Çünkü otoriterleşmenin karşısında parçalı bir muhalefet, sahip olduğu toplumsal desteği etkili bir siyasal güce dönüştürmekte zorlanacaktır. Birbirine mesafeli duran, birbirinin eksiklerini saymakla yetinen ve ortak hareket etmek için karşısındakinin değişmesini bekleyen kesimler, farkında olmadan mevcut düzenin devamına hizmet edebilirler.
Bu nedenle bugün herkese düşen görev, önce başkalarının ne yapması gerektiğini söylemek değil, kendisinin ne yapabileceğini düşünmektir.
Türkiye’nin demokratikleşmesi, elbette yalnızca bir cephe oluşturmakla sağlanamaz. Bunun için güçlü bir toplumsal mücadeleye, emekçilerin örgütlü katılımına, gençlerin ve kadınların etkinliğine, demokratik kurumların güçlendirilmesine ve geniş bir toplumsal desteğe ihtiyaç vardır. Ancak bütün bunların önünü açacak siyasal iradenin oluşturulması çok önemlidir.
Demokrasi cephesi, herkesi aynılaştıran bir yapı değil, farklılıklarıyla birlikte mücadele edebilenlerin ortak zemini olmalıdır. İhtiyacımız olan şey, birbirine güvenmek için gerekli koşulları yaratmak, birlikte mücadele etmeyi öğrenmektir.
Bugün sosyalistlerin, Yeni Parti’ye yönelik ideolojik eleştirilerini bir kenara bırakmadan onunla demokrasi mücadelesinde yan yana gelmeleri; Yeni Parti’nin kendi siyasal sınırlarını aşarak sosyalistlerle ve diğer demokrasi güçleriyle eşitlik temelinde ilişki kurması; Kürt özgürlük hareketinin de iktidarla yürüttüğü süreci geniş demokrasi mücadelesinden bağımsız düşünmemesi gerekiyor. Çünkü ülkenin demokratikleşmesi, hiçbir siyasal öznenin tek başına başarabileceği bir iş değildir.
Bilinmelidir ki demokrasi mücadelesini ertelemek, yalnızca geleceğe ilişkin bir tercihi ertelemek değildir. Bugün elimizde bulunan hakların daha da aşınması riskini göze almaktır.
Demokrasi cephesi için yarın değil, bugün harekete geçmeliyiz. Kaybedecek zamanımız yok!