“Paran varsa eğer bana fanila bir don al”
…diyordu Şair mapusaneden yazdığı “Karıma Mektup” şiirinde…
Ne yani; “paran varsa eğer… bir fon al” mı diyecekti?..
Hesap verebilirliğin azaldığı, gücün denetimsiz kaldığı paralel bir alan yaratıldığı aşikâr… takip edilmesini imkânsız hale getiren, sorumlulukları ve şiddeti buharlaştıran bir “makul” alan…
Çürütülmeyen hiçbir değer kalmadığı gibi... habire de çürütülmeye devam ediliyor. “Değerler”deki erozyon, fiilen insanın erozyonu demek aslında! İnsanın “tüketilmesi” demek! Toplumun dokusuna, kılcal damarlarına sirayet ediyor; bu dekadans, bu degradasyon, dejenerasyon, deformasyon..! İnsanları teker teker teslim alarak git gide zaman içinde adeta bir “sosyal norm”a dönüşüyor!…
Ülkenin siyasal, sosyal, iktisadi, hukuki, kültürel ve demografik yapısının göz göre göre, fütursuzca uğratıldığı ağır, derin, kalıcı tahribata ve ayağa düşürülen ulusal onurunun, uluslararası itibarının zelilliğine hep beraber yaşayarak şahit oluyoruz..!
Bu kesif tefessüh içinde hiç kimse “yarını”ndan emin değil; hayatın hiçbir alanında öngörülebilir hiçbir “şey” yok! Hiçbir şey önceden herkesçe bilinen ve beklenen kurallara göre işlemiyor! Derinleşen bir güvensizlik hissinin bütün toplumu sardığı gözler önünde… bugüne dek eşine pek rastlamadığımız, her bakımdan “karanlık” bir dönemi yaşadığımıza şüphe yok!..
Demokratik teamüller ezilerek, hukuki teamüller bükülerek ülkenin getirildiği “hali”, bu sefer de pek muhtemeldir ki “…daha kötüsünü yapabilirdik, herkes ayağını denk alsın!” türevinde üst perdeden tehditlerle yönetmeye çalışacaklar, bundan böyle…
Hem zaten kolayı var: İktidar ve devlet iktidarının farklı konfigürasyonları, farklı milis oluşumlarının ortaya çıkmasını –en hafif tabiriyle– kolaylaştırır. “Meydan” onlarındır..!
Ama ne var ki alttan alta birtakım direnç odakçıkları da filiz vermeye başlar toplumda…
Sivil toplum yalnızca büyük STK’lerden ibaret değildir; mahalle forumları, yerel ağlar, bağımsız kitle iletişim girişimleri, kamusal itiraz biçimleri, işçi sendikaları, meslek ve emekçi örgütlenmeleri, üretim kooperatifleri… hatta sosyal medya kampanyaları da sivil direnişin birer parçasıdır. Sivil toplum alanında, hızlı refleks gösteren, örgütlü, dayanışma esaslı yapılar, demokratik refleksi canlı tutar. Sokaklarda görünmek, yalnız olmadığını bilmek, korku iklimini kırmanın en etkili yollarındandır. İşçi ve emekçi hareketleri kritik bir rol oynar. Net bir siyasal hedef belirlemek çok önemlidir. Faşizme ve “adamlara” karşı mücadele uzun solukludur; inandırıcı, ikna edici bir gelecek vaat edebilmek ise çok çok önemlidir..!
Faşizm, seçimle gelmiş olabilir ama seçimle gitmesi garanti değildir. Bu yüzden mücadele sandıkla sınırlı kalmamalı; toplumsal direnişin her katmanında, her gün yeniden üretilmelidir.
Anti-faşist mücadelenin gereği, faşizmin yok etmek için üstüne çullandığı tüm siyasi akımların, kısacası tüm demokrasi saflarının birliğini, birlikteliğini sağlamaktır!..
Tarihin dersi bunu öngörüyor…
* Diğer taraftansa acayip bir “dünya ahvali” içinde deviniyoruz (“debeleniyoruz” mu demeliyim yoksa)… Büyüklere masallar anlatılıyor habire… yeni teknolojiler bizi özgürleştirecekmiş. Nevzuhur liderler, “Silikon Vadisinin Oğlanları” örneğin, her şeyi düzeltecekmiş. Yeter ki çok laga-luga etmeden, sorgu-sual etmeden, geriye bakmadan hızla ilerleyelim.
Yazılımları “süper zekâ” ya da “kontrolden çıkmış modeller” olarak tanımlamak, failliği onları inşa eden şirketlerden alıp ürünlere yüklüyor.
Böyle bir çerçeveleme bu şirketlerin ürünlerini “insanüstü” olarak pazarlıyor ve aynı zamanda şirketlerin kendi eylemlerinin hesabını vermekten kaçmasına yardımcı oluyor… sistemlerin geliştirilmesinden sorumlu kişilerin, sistemin yanlış, uygunsuz ve kimi zaman ölümcül sonuçlarından sorumlu tutulmadığı bir dünya görüşü ortaya koyuyor. Bu durum, yersiz güveni, aşırı bağımlılığı ve insandışılaştırmayı teşvik ediyor.
“Ben yapmadım, miki yaptı”… repliği…
İşin uzmanları, sorunun “kontrolden çıkan modeller” ya da “uygarlık kuran yapay zekâ ajanları”ndan çok OpenAI’ın ihmalkârlığıyla, temel ve yerleşik güvenlik uygulamalarını hayata geçirmemesiyle ilgili olduğunu söylüyor.
“Tehlikeli bir süper zekânın doğmak üzere olduğu” iddiaları ne sağlam bir bilimsel yönteme, ne de mühendislik pratiğine dayanıyor. Söz konusu iddialar daha ziyade transhümanizm ve öjeni ideolojilerinden ve hayal edilen geleceğin “dijital insanlarına” ilişkin temennilerden beslenen anlatılardır.
Google, Facebook, Microsoft ve Amazon 2008 krizinden sonra dünyanın en değerli şirketleri arasına girmişti ve gelirlerini, kullanıcının davranışını tahmin edip o tahmini reklamverene satarak elde ediyordu. Kullanıcının ne tıklayacağını tahmin etmeye yarayan yöntem, fotoğraftaki nesneyi tanımaya da uygulanabiliyordu…
Ve böylelikle…
Amerikan ordusu ile tekeller arasındaki işbölümü artık ayrı bütçe ve ayrı kurum gerektirmiyordu, çünkü tekelin ticari faaliyeti ordunun ihtiyaç duyduğu kaydı zaten üretiyordu..!
Yapay zekâya mistik bir kudret atfedenlerle onu aptal ilan edenler, tapınmaya hazır olanlarla korkanlar aynı tartışmayı beslerken, arka plandaki üretim ilişkisi görüş alanının dışında kalır..! Google’dan önce neyi bilmediğimizi biliyorduk. Yapay zekâdan sonra da bilmiyoruz, ama fark şurada ki neyi bilmediğimizi de bilmiyoruz. Üstüne üstlük bildiğimizi sanıyoruz. Üç katlı cehalet…
…İnsanlık tarihinde bu hiç olmamıştı!
Çünkü bilinir, bir yanda doğa, canlılar, insanlar, insanlık, insani değerler “taammüden” cinayetlere kurban giderken kapitalizm, dünyanın en rezil anlarında en çok parayı kazanır!..
Hasılı burjuva toplumunda proletaryanın, yerini robotlara bırakarak, “yok olmakta” olduğu safsatası bir yana, asıl “taammüden” cinayete kurban gitmekte olan insandır; insanlığımızdır!..
Bu teknolojiyle ilgili “sağlığa zararlı” gelişmelere, “geç” olmadan “müdahil” olunması gerekmiyor mu? Yapay zekânın insan aklını tümüyle taklit edip edemeyeceği değil asıl mesele; bu, zira çok daha fazla önem arzediyor!..
Dört başı mamur bir “distopya” kurulmakta, örneğin insanın gündelik yaşamındaki her işlemin “çip”li elektronik kartlarla gerçekleştirildiği “akıllı şehir” teknolojisi oluşturulmakta; özellikli sensörler ve yüksek çözünürlüklü kameralar yardımıyla da git gide tüm ülke sathı ve hatta tekmil yeryüzü bir “nezarethane”ye dönüştürülecek ve bilgi (enformasyon) tekeline, devasa veri tekeline sahip merkezî bir “sunucu”da çalışan yapay zekâ algoritmalarını haiz dijital platformlar ise “büyük veri”yi işleyip “büyük gözaltı” sürecini kontrol edecek, yönetecekler. “Şirketler” bunun hazırlıklarını tamamlamaya uğraşıyorlar. Dünya ölçeğinde bir elin parmaklarını bile bulmayacak sayıda elektronik bilişim tekeli, örneğin “cloud computing” (bulut bilişim teknolojisi olarak çevrildi) adını verdikleri imkânlarla, devletlerden daha güçlü devasa birer sunucu tekeli haline geldiler; internet üzerinden muazzam bilgi işlem servisleri, depolama kapasiteleri, yüksek boyutta veri tabanları, dünyanın pek çok noktasında kurdukları veri merkezleri, “network” imkânlarıyla “elektronik ağlarla ördüler yerküreyi dört baştan!
Kimliğini yitirmiş, manevî zenginlikleri kalmamış, toplumsal üretimdeki otomasyona bağlı olarak kendisi de “otomatlaşmış”, yani “birey” olmaktan çıkmış insanlardan müteşekkil bir topluluk amaçlanıyor.
Tarihin öznesi olma fonksiyonunu ya da toplumsal (maddi/manevî) üretimi, her şeyi ama her şeyi “eşya”ya, makineye, “Bilimsel-Teknik Devrim”e, “yapay zekâ”ya –en hafif deyimiyle– delege edeceğiz; öyle mi?.. Serol Teber’in Felsefe dergisi, 89/2 sayısındaki makalesinin başlığını teşkil eden ibareyle, biz de soralım, haklı olarak: “Homo Sapiens Ne Oldu Sana?” (Malûm “sapiens”, Latince “zekâ”dan türetilmiştir)…
“Teknolojik dönüşüm bu düzensizlik zemininde ‘anksiyeteyi’ koyulaştırıyor. Yapay zekâ yalnızca üretim süreçlerini değil, sınıfsal yapıları da sarsıyor. Sanayi Devrimi’nde makineler kol emeğinin yerini alıyordu; bugün ise zihinsel emek hedefte. Avukatlar, gazeteciler, akademisyenler, muhasebeciler vb. geçmişte zanaatkârların, tarım işçilerinin yaşadığı yerinden edilme sürecini çok daha hızlı, kapsamlı biçimde yaşamaya başladılar. Tarih bize bu tür kırılmaların açtığı siyasal boşlukların mutlaka dolduğunu gösteriyor ama her zaman demokratik ya da yumuşak geçişlerle değil.
Üstelik artık, gerçekliğin bizzat kendisi de aşınıyor. Deepfake’ler kamusal alanı belirsizlik labirentine çeviriyor, algoritmalar algıyı şekillendiriyor, yapay zekâ sistemleri insan denetiminin sınırlarını zorluyor. Her şey kaydediliyor, ama hiçbir şey tam anlamıyla güvenilir değil. Bu maddesizleşme (dematerialisation) sürecinde gerçekliğin zemini çözülürken fiziksel yıkım bütün ağırlığıyla sürüyor: İnsansız savaş araçları okulları, hastaneleri, kentleri, su ve enerji kaynaklarını yakıp yıkıyor.”
“Devlet güvenliği ve sermaye için optimize edilmiş veri entegrasyonu, gözetim altyapısı, savaş algoritmaları; kısacası hayatın her alanına uzanan bir enformasyon ağıyla Palantir ve kurucusunun tekno-faşist ‘manifestosu’, bu karanlığın en çarpıcı örneğini oluşturuyor.”
“Palantir ise eğitimden sağlığa, sosyal sigorta kayıtlarından seçim kütüklerine, haritalardan kişisel verilere kadar uzanan geniş veri alanları üzerinde egemenlik kurarak onları sömürgeleştiriyor. Ekranlara bakar, seçenekleri tıklarken bir gözün biteviye bizi izlediği aklımıza bile gelmiyor. Bunlar silahla kurulanlardan çok daha katmanlı egemenlikler.” (E. Yıldızoğlu.)
Yapay zekânın yaslandığı veri tabanında ötekileştirilmiş gruplar, kadınlar, engelliler, farklı etnik kökenlerden bireyler ve farklı cinsel yönelimler ya hiç yer almıyor ya da eksik temsil ediliyor.
Yapay zekâ sistemleri, “nesnel” ve “tarafsız” araçlar olarak sunulur. Aslında tüm teknolojik yenilikler, yüzyılın başından beri tarafsız olarak tanımlanır. Bu teknolojinin kime, nasıl yarar sağladığı sorusunun cevabı, bu tarafsızlığın mevcut olmadığının göstergesidir. Aynı şekilde bir sistem, tarafsız olmayan verilerle eğitildiğinde, tarafsızlık iddiası başlı başına bir yanılsama hâline gelir. Bugün yapay zekâ hayatımızda daha çok yer tuttukça daha fazla bedel ödemek zorunda bırakılıyoruz.
Makine nesneleşmiş kolektif bilgiyi içerir ve onun kime karşı işleyeceği sorusu doğrudan bir mülkiyet ilişkisi sorusuna açılır.
Bu teknolojiyi elinde bulunduranla, özellikle bunları kullanmak için ekonomik kaynaklara sahip olanlar, tüm insanlık ve tüm dünya üzerinde etkileyici bir hâkimiyete sahipler. Geçmişte inovasyonu yönlendirmek ve düzenlemeler yapmak büyük ölçüde devletlerin göreviydi.
Bugün ise gelişmenin asıl aktörleri, kaynakları ve müdahale kapasiteleri pek çok hükümetin çok ötesine geçen özel, çoğunlukla ulusötesi kuruluşlardır. Teknolojik güç böylece ağırlıklı olarak “özel” nitelik taşıyan emsalsiz bir boyut kazanmış; bu da söz konusu gücü ortak iyilik doğrultusunda kavramayı, yönetmeyi ve yönlendirmeyi çok daha güç hâle getirmiştir.
Özellikle yapay zekâ verimlilikteki kazanım ve belirli hizmetleri iyileştirme potansiyeli olsa da eleştirel düşüncenin, kişisel yaratıcılığın ve yargının kaybına sebep oluyor.
Ve insan ilişkilerini taklit ederken gerçek bir insan ilişkisi kurma yanılsaması yaratıyor…
Tüm bu gelişmelerin şöyle bir “hayrı” da dokunuyor: “Düğmeyi açan ve kapatan hangi el, kimin eli?” sorusunu ve onun arkasındaki sınıf ilişkilerini açıkça görünür kılıyor.
Bir teknolojiyi konuşurken çoğu zaman onun ne olduğunu sorarız; oysa daha yakıcı soru, o teknolojinin kimin için, kim tarafından ve hangi toplumsal düzeni yeniden üretmek üzere tasarlandığıdır. Yapay zekâ tartışması da tam burada başlıyor. Sanat çalışmalarından Hollywood stüdyolarına, üniversite amfilerinden plazalara kadar her alanı saran bu yeni araç, sıradan bir verimlilik aygıtı gibi sunuluyor.
Zamandan kazandırır, maliyeti düşürür, hayatı kolaylaştırır. Bütün bunlar doğru. Ama eksik. Çünkü yapay zekâ, kendinden önceki araçlardan farklı olarak öğrenebilen, kendini yenileyebilen ve karar süreçlerine etki edebilen bir aygıt. Tarihte ilk kez bir alet, kullananı dönüştürmekle kalmıyor; onun yerine düşünmeye, onun yerine seçmeye talip oluyor.
O hâlde meseleyi yalnızca “yararlı mı, zararlı mı” ikileminde tartışmak yetersiz. Yapay zekânın asıl niteliği, içine doğduğu üretim ilişkilerinden ayrı düşünülemez. Bu yazıda savunulan tez basit;
Bugün yapay zekâ dediğimiz şey, salt bir teknolojik atılım olarak değerlendirilemez. O, sermayenin yeni birikim rejimidir ve bu rejim, bilgiyi, emeği ve hatta düşünmeyi yeniden bölüştürürken itaatkâr bir özne tipi üretme riskini de fazlasıyla taşımaktadır.
Yapay zekânın hammaddesi olan veri, ancak ölçek büyüdükçe değer üretiyor; ölçek büyüdükçe de yalnızca çok büyük sermaye grupları oyunda kalabiliyor.
Yapay zekâ salt bir araç değil, bir mülkiyet biçimidir. Onu kullanan herkes, aslında belirli bir mülk sahibinin altyapısına bağlanır. Bedavaymış gibi görünen her sorgu, karşılığında veri verir. Her veri, modeli daha da değerli kılar; her değer artışı, mülkiyetin yoğunlaştığı yere akar. Klasik kapitalizmde işçi emeğini satıyordu. Bugün kullanıcı, çoğu zaman bunu fark etmeden, bilişsel emeğini ve dikkatini “bağışlıyor”..!
Algoritmaların hizmetlerinden yararlanmak için çevrimiçi olduğumuz her seferinde, sahipleriyle Faustvari bir anlaşma yapmaktan başka seçeneğimiz olmuyor. Algoritmaların sağladığı kişiselleştirilmiş hizmetleri kullanmak için verilerimizin toplanması, aktivitelerimizin izlenmesi, içeriklerimizin görünmez bir şekilde düzenlenmesine dayalı bir iş modeline boyun eğiyoruz… Davranışlarımızı tahmin eden, tercihlerimizi yönlendiren, kararlarımızı etkileyen, fikrimizi değiştiren, dikkatimizi eğiten davranış kalıplarını sağlayan ücretsiz hizmetkârlara dönüşüyoruz…
AI’ın ürettiği özetlerin önemli bir kısmı –bazı ölçümlere göre yüzde on ile yüzde yirmi sekiz arasında– hatalı veya taraflı. Daha da önemlisi, yalnızca bilgiyi değil, düşünme eylemini de dışarıya devrediyoruz. Yapay zekâ sonuçlarını kontrol etmeden, eleştirmeden “olduğu hâliyle” kabul ediyoruz.
Bu görüntü ekonomi-politik açıdan masum değil. Çünkü eleştirmeyen, sorgulamayan, ne okuduğunu kendi süzgecinden geçirmeyen bir özne, herhangi bir iktidar için en uysal muhataptır. Aydınlanma düşüncesinin temel kazanımı olan eleştirel akıl, tarihte hiçbir zaman kendiliğinden var olmadı. Uzun bir okuma, yazma, tartışma ve yanılma pratiğinin ürünüydü.
Eleştirel ve felsefi düşünebilen bir akıl yerine, teknolojik araçların sunduğu hızı ve işleyişi kabul eden, amaca ulaşmak için en pratik yolu seçmeye odaklanan dar bir “araçsal akıl” ortaya çıkar. Bu da algoritmalar ve veri analitiği yoluyla insan davranışlarını, inançlarını ve kararlarını yönlendirmesine olanak sağlar. Günümüzde bu süreç, bireylerin kendi özgür iradeleriyle hareket ettiklerini sanırken aslında –en hafif ifadeyle– sistemin belirlediği sınırlar içinde kalmalarını yönetir.
Büyük teknoloji şirketlerinin yaydığı hız ve aciliyet yanılsamasının aynı zamanda hem politika yapıcılarını, hem de kamuoyunu yanıltmaya yönelik bir manevra olduğunu belirtiyoruz. Ama ne yazık ki bu manipülasyonlar çoğu zaman işe yarıyor… işte şimdi olduğu gibi böyle...
Yine bu “silikonlu” sektöre göre kurgusal bir makine tanrısı, veri merkezlerinin ağırlaştırdığı iklim felaketinden, bu merkezlerin yakınında yaşayanların çektiği astımdan, merkezleri sübvanse eden halkın giderek artan elektrik faturalarından ya da merkezleri soğutmak için başka yerlerden çekilen sudan daha büyük bir endişe kaynağı olmalı..! Ki “insanın sonunu” AI’ın ne zaman getireceği üzerine fallar(!) açılıyor… Bir kısım teknoloji şirketi “duralım!” diyor; diğer kısmı “durmayalım düşeriz!”
Yüksek teknolojinin –bilhassa ileri olanının– mülkiyetini tartışmayacaksak, “işler” aynı minvalde sürecekse eğer;
Diyelim örneğin Musk, SpaceX’in ne yaptığı ve nasıl işlediği üzerindeki kontrolünü koruyacaktır. Bir kere, çevresel etkilerine bakılmaksızın, SpaceX’in ülke sınırları dışında veri merkezleri kurmasını engellemenin pek imkânı olmayacak… Benzer şekilde kamunun OpenAI gibi bir şirketin gelişmiş modellerini orduya satmasını önlemek… Palantir’i Göçmenlik ve Gümrük Muhafaza (ICE) ve yine orduyla yan yana çalışmaktan “caydırmak” veya Anthropic’i siber güvenlik felaketine yol açabilecek modeller geliştirmeyi durdurmaya “ikna” etmek için hiçbir yaptırım gücü olmayacaktır.
Veyahut meselâ tıpkı ABD istihbaratının Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro’yu hedef alan operasyonunda ve hemen ardından Şubat ayı sonunda İran’a yönelik kapsamlı hava saldırılarında, Pentagon’un Anthropic şirketine ait Claude yapay zekâ modelini kullandığı gibi, Trump’ın “Batı Yarıküre” olarak tarif ettiği, “kendi çöplüğü” ilan ettiği coğrafyada ABD, uluslararası hukuku ihlal eden her türlü “operasyon”da da herhangi bir “büyük teknoloji şirketi”nin AI modelini kullanmakta hiçbir beis görmeyecektir..!
“Sadece Batı Yarıküre’de mi?” sorusu ise haklı ve meşrû bir sorudur…
ABD’li yapay zekâ şirketleri için ise savaş, benzersiz ve son derece kârlı bir “canlı ateş laboratuvarı” sunuyor. Şirketler bu savaşlardan, operasyonel entegrasyonun, finansal kazançların yanı sıra gerçek savaş verileriyle modellerini eğitme olanağı elde ediyorlar.
Bu sınırlı örnekler bile bu teknolojilerin ABD’nin emperyal güdümünde küresel bir tahakküm ağının ayrılmaz bir parçası olduğunu açıkça ortaya koyuyor zaten..!
Velhasıl…
“AI görünümlü neoteolojik kıyamet safsataları”nı klerikalizme bırakıp işimize bakalım diyoruz. “İşimiz” ise, tarihsel süreçlerin öznesi olarak insanın rolünü hatırlatmak! Sınıf mücadelesinin yükseltildiği şartlarda başarı şansı vardır! Aksi takdirde toplum gerisin geri “barbarlığa” döner! Yeni bir şey de değil söylediğimiz; 178 yıl önce söylenmişti!..
Bazen böyle ‘ufak’ şeyleri kafaya taktığım ve taktığıma memnun olmasam da takmaya devam ettiğim oluyor…
__________
Not: Büyük ölçüde Diyar Saraçoğlu’nun bianet yazılarından, dosyalarından yararlandım.