Mecliste büyük bir çoğunlukla kabul edilen “çerçeve yasa” ile ilgili tartışmalar sürüyor. Bu tartışmaların gündemi çok daha meşgul edeceği, geçmişte yaşanılan “yetmez ama evet” konusu gibi zaman zaman alevleneceği şimdiden anlaşılıyor.

Söz konusu yasanın bu denli büyük bir tartışma yaratmasının nedenlerini anlamak için öncelikle ne olup olmadığına yakından bakmak gerekir.

“Milli Dayanışma ve Toplumsal Bütünleşmenin Güçlendirilmesine Dair Kanun”un sadece adına bakıldığında bile büyük bir tartışma yaratacağını tahmin edebiliyorsunuz. Bir yasa ile “milli dayanışma” ve “toplumsal bütünleşme”yi “güçlendirme” iddiası, başlı başına bir tartışma konusudur. Hele hele bu yasanın son haline getirilmesi sürecinde bir dizi görüşme (pazarlık da denilebilir) yapan tarafların konu ile ilgili yapmış oldukları açıklamalara bakıldığında tartışmanın asıl zemininin ne olduğu ortaya çıkıyor.

Devlet ve yürütme erki (cumhur ittifakı) yasayı “terörsüz Türkiye” hedefine yönelik büyük bir tarihi adım olarak nitelendiriyor. Bu tarihi adım sayesinde “Türkiye yüzyılı” rüyasının gerçekleşeceğini iddia ediyorlar. Abdullah Öcalan ve onu önder olarak nitelendirenler ise bu yasanın mevcut sistemi “demokratik cumhuriyet”e dönüştürme konusunda tarihi bir adım olduğunu ileri sürüyorlar. İki taraf da yasaya çok büyük anlamlar yüklüyor. Çıkarılan yasaya ikna edici olmaktan uzak böylesine büyük misyonlar yüklenince; oldum olası Kürtlerin demokratik taleplerinin ülkeyi zora sokacağını düşünenler de bu işin altında bir bit yeniği olduğunu düşünüyor ve bu yasa yüzünden ülkenin elden gideceği argümanıyla tartışmaya katılıyorlar.

Metin ortaya çıkmadan, henüz içeriğinin ne olduğu tam olarak bilinmeden –ki Meclis gündemine alındığı güne kadar milletvekilleri dahil herkesten saklı tutuldu– etrafında bu kadar gürültü çıkarılan bu yasanın öncelikle kapsamına bakmak, belki de konuyu daha iyi anlamamızı sağlayabilir.

Yasayı oluşturan 12 madde kabataslak incelendiğinde kolaylıkla anlaşılmaktadır ki bu yasa, PKK/KCK’nın kendisini feshetmesi ve silahlarını teslim etmesi durumunda bu örgütle bağlantılı insanların hukuki durumlarının ne olacağını ele almakta, bu konuda bir yol haritası ve takvim sunmakta, başka da bir şey içermemektedir.

PKK’nın elli yıla yakın sürdürmüş olduğu silahlı mücadeleden vazgeçerek silahları bırakması; devletle bu konuda bir uzlaşma(!) sağlamış olması; nereden bakılırsa bakılsın önemli bir gelişmedir. Silahlı mücadelenin bırakılması, bundan sonra insanların öldürülmeyeceği bir ortam yaratacağı için çok değerlidir. Yine silahlanmaya ayrılan ekonomik kaynakların ülkenin temel ihtiyaçlarının karşılanmasına harcanma olasılığı bile ülke insanı açısından olumlu bir gelişmedir. Böyle bir silah bırakma girişiminin aynı zamanda silahlı çatışmaların toplumda yaratmış olduğu kutuplaşma ve ayrışmayı azaltan bir işlev görmesi de muhtemeldir.

Eğer her şey yolunda gider ve sözü edilen yasa yürürlüğe girerse anlaşılan o ki PKK ile bir biçimde ilişkilendirilen binlerce insanın cezaları ertelenecek. Belirtilen sürede eğer yeni bir terör eylemine karışmazlarsa cezaları devlet tarafından yok sayılacaktır. Ancak bu süreçte tüm inisiyatifin iktidarın oluşturacağı kurullara verilmiş olması başlı başına bir güvensizlik kaynağıdır.

Bu yasanın hiçbir yerinde Kürt varlığından, Kürtlerin demokratik hak taleplerinden, bu taleplerin hayata geçirilmesi ile ilgili herhangi bir vaatten söz edilmemektedir. Her şeye rağmen binlerce insanın cezaevinden, dağdan veya yaşamak zorunda kaldığı yabancı ülkelerden evine dönme imkânı yakalaması çok önemli bir gelişme olacaktır.

“Çerçeve yasa” konusunda tartışan tarafların büyük çoğunluğu, ne yazık ki yasanın binlerce insana sağlayacağı imkânları veya Kürt sorununa yönelik elle tutulur herhangi bir adım içermiyor olmasıyla ilgilenmemektedir. Görülen o ki sorun çok farklı zeminlerde ele alınmakta ve çok ilginç(!) argümanlar ileri sürülerek kızılca kıyamet koparılmaktadır. Ortada büyük bir karmaşa var. Suçlama ve hakaretler gırla gidiyor. Kimin, kime, niçin karşı olduğu bu kaotik ortamda anlaşılmaz hale gelmiş durumda. Tartışan taraflardan hiçbirisi karşısındakinin ne söylediğini dinlemiyor bile…

Bu kaos içerisinde ne yaptığını ve neyi amaçladığını bilen iki taraf var: Egemen sınıflar çıkarlarını savunan Devlet ve PKK’nın lideri Abdullah Öcalan.

Egemen sınıflar (devlet) ne yaptığını çok iyi biliyor ve âli menfaatleri neyi gerektiriyorsa onu yapıyor! “Kürtlerin çözülmesi gereken sorunları olduğu” gerçeğini mümkün olduğunca yok sayarak “Kürt’ün kendisinin sorun olduğu” ön kabulüne uygun her adımı özenle atıyor. Orta Doğu’da ve bölgedeki yeni gelişmelerin dayattığı koşulları da hesaba katarak Kürtleri yanına almak için manevralar yapıyor. Bunu yaparken de kimi muhatap alırsa, kimleri bu sürecin dışında tutabilirse hedefine ulaşabileceğini iyi hesap ediyor. Devleti yöneten iktidar sahipleri ise bu durumu kendi siyasi hesaplarına uygun şekilde kullanma çabası içerisindeler. Bir yandan siyasi iktidarlar tarafından yıllardan beri enjekte edilmiş milliyetçi/şoven politikaların ülke insanında yaratmış olduğu direnci bertaraf etmek için süreci bambaşka bir ambalaj içerisinde kamuoyuna sunarken diğer yandan görüşmelerde mümkün olduğunca demokratik taleplerin gündeme getirilmesinin önünü kesme konusunda azami titizliği gösteriyorlar.

PKK lideri Abdullah Öcalan ve onun ileri sürdüğü argümanları hiçbir eleştiri süzgecinden geçirmeden harfiyen tekrar edenler de süreci başka bir ambalajla kamuoyuna sunma çabasındalar. Askerî teknolojilerin gelişmesi, insansız hava araçlarının devreye girmesi ve bu sayede istihbarat üstünlüğünün devlete büyük avantajlar sağlaması sayesinde uzun süreden beri silahlı eylem yapamaz duruma düşen örgütün yeni ve önemli kararlar alması çok normaldir. PKK lideri Öcalan’ın dünyada reel sosyalizmin almış olduğu yenilgi sonrasında örgütünü yeni duruma uygun hale getirmek amacıyla göstermiş olduğu yıllara yayılan “değişim” herkes tarafından bilinmektedir. Öcalan cephesinde yaşanan bu değişimin sonuç itibarıyla hangi aşamaya geldiği görülmektedir. Sonuç olarak bu değişimin vardığı nokta, Kürtlerin ulusal demokratik haklarının elde edilme yolunun “demokratik cumhuriyet için mücadele” söylemine kadar daraltılmasıdır.

Her iki tarafın da içinde bulunduğu gerçeklikler, Devlet Bahçeli’nin çağrısıyla başlayan karşılıklı görüşmelerin zeminini oluşturmuştur. Sonuçta PKK kendini feshetmiş, silahlarını tamamen bırakmayı kabul etmiş, buna karşılık kamuoyuna açıklandığı kadarıyla Kürtlere devlet tarafından hiçbir hak –PKK’lıların cezalarının ertelenmesini saymazsak– taahhüt edilmemiş gibi görünmektedir. Burada şunu belirtmekte yarar var: Muhalefetin bir kesiminin, devletin sadece Öcalan’ı muhatap alması konusunda yapmış olduğu eleştiriler haklı gibi görünse de devletin sorunu ele alış biçimi göz önünde bulundurulduğu takdirde Öcalan’dan başkasını muhatap olarak kabul etmesinin mümkün olmadığı anlaşılabilir.

Hiçbir çatışma veya savaş sonsuza kadar sürmez, süremez. Her çatışmayı sona erdiren bir anlaşma vardır, olmak zorundadır. Bu anlaşma bazen ateşkes, bazen mütareke, bazen de barış olarak yapılandırılır. Yaklaşık elli yıldır süren PKK-devlet çatışmasının da taraflar arasında yapılan görüşmeler sonucunda varılan mutabakatla çıkarılan “çerçeve yasa” ile bir sonuca bağlandığı anlaşılmaktadır. İyi de olmuştur. Şimdilik çatışma bitti diyebiliriz. Unutulmamalıdır ki Kürt sorunu halen tüm gerçekliğiyle ortada duruyor.

PKK’nin silah bırakmış olması Kürtler ve ülkemiz açısından önemli bir gelişmedir ama Kürtlerin ulusal demokratik talepleri karşılanmadığı sürece gerçek bir “barış”tan söz etmek ne yazık ki mümkün değildir. Bu taleplerin karşılanması ile ülkenin demokratikleşmesi birbirini tamamlayan iki temel mücadele alanı olarak karşımızda duruyor. Biri olmadan diğerinin de mümkün olamayacağı bilinciyle kolları sıvamak gerektiği unutulmamalıdır.

“Çerçeve yasa”, iktidar çevrelerinin iddia ettiği gibi ülkede “barış”, “kardeşlik” ve “huzur” ortamını sağlamak için yeterli olmayacak, herkesin hak ve hukukunun gözetildiği, demokrasinin tüm kurum ve kurallarıyla işlediği, gelir eşitsizliğinin ortadan kaldırıldığı bir sistem kurulmadıkça bu iddialar politik manevradan başka bir anlam kazanmayacaktır.

“Çerçeve yasa”, yeni bir “demokratik cumhuriyet” kurma mücadelesi açısından belki bir önem taşır ama bu önem hiçbir zaman “tarihî bir adım” olarak nitelendirilemez. Hele hele bu yasanın Mecliste kabul edilmesini “Cumhuriyet’in kurulmasından bile daha önemli bir gelişme” olarak görebilmenin hiçbir nesnelliği yoktur.

İktidarın ve Öcalan taraftarlarının “çerçeve yasa” konusunda kullandıkları ambalajların toplumsal mücadeleye hiçbir olumlu katkısı yoktur. Olsa olsa doğası gereği –mevcut haliyle– kapalı kapılar ardında sürdürülen görüşmelerden dolayı insanların kafasında istifham yaratır, güvensizlik duygusu oluşturur. Kamuoyunda yaygınlaşan bu duygu da kitlelerin toplumsal mücadeleye katılımını engelleyici bir rol oynar. Ayrıca her konuda olduğu gibi bu konuda da iktidar sahiplerinin Kürt sorununun çözümüyle ilgili hiçbir şey yapmadıkları halde kitlelerin gözünde bu sorunu çözmüş gibi bir algı yaratmasına neden olabilir.

Eşyayı adıyla çağırmak bazen zor olabilir ancak eğer tarihte ilerici bir rol oynamak isteniyorsa yenginin de yenilginin de adı doğru konulmalıdır. Sosyal ve ulusal kurtuluş mücadeleleri sayısız “yenilgiler”le doludur. Aslolan yeni koşullara uygun bir yaklaşımla mücadeleye devam edebilmektir. Kürt Özgürlük hareketinin, ülkemizdeki demokratik mücadeleye katkıları asla yadsınamaz. PKK’nin silah bırakmış olması, mücadelenin kesintiye uğradığı anlamına gelmez. Bugünden sonra da birlik ve dayanışma içerisinde tüm muhalefet güçlerinin yan yana, omuz omuza mücadelesi sürecektir.

14 Ağustos 2026.