Baktık ki toplumsal etkinliklere katılım günden güne azalıyor, bir grup arkadaş, “Dijital yoldan veya el ilanıyla bu iş olmayacak” dedik ve aramızda bir karar aldık. 3-4 arkadaş bir araya gelip, “etkinliklere katılım sağlamak için kurumları dolaşıp yüz yüze gelelim!” dedik. Bir haftadır parti, dernek dolaşıyoruz. Bu yüzleşme bana o kadar çok şey öğretti ki, kısaca değinmek istiyorum.
Gittiğimiz yerlerde tanıştığımız, konuştuğumuz sorumlular genellikle geçmişte sosyalist bir gurubun, ya da sosyalist olduklarını iddia eden hareketlerin içinde bulunmuş insanlar. Konuşmaya ilk başlarken geçmişte içinde bulunduğu hareketi gururla telaffuz ediyor, şimdi bulunduğu yerdeki hoşnutsuzluğu veya mahcubiyeti hissediliyor… Tabi biz, “mademki geçmişteki sosyalist gurubunla gurur duyuyorsun neden şimdi buradasın?” diye soramıyoruz. Küçük bir çevrede herkes, bire bir değilse de toplantılarda birbirini görüyor, az çok bir tanışıklık oluyor. Dikkatimi çeken, şimdi bulundukları yerdeki mücadeleleriyle övünemiyorlar. İlk sözleri, “ben DEV-YOL geleneğinden geldim, TİKKO geleneğinden geldim, Kurtuluş hareketinden geldim, Halkın Kurtuluşu’ndan geldim, DEV-SOL geleneğinden geldim” gibi eskiden izledikleri politikaları öne çıkararak başlıyorlar konuşmaya… “Şimdi burada sekreterim ya da başkanım, bütün iş benim sırtımda ama arkadaşlar beni daha yukarıya taşımadı, bu siyaset çok nankör…” gibi yakınmalar öne çıkıyor.
Buradan iki sonuç çıkarabiliriz. Birincisi, bu arkadaşlar siyaseti toplum için değil, kendileri için yapıyorlar. İkincisi, kendilerine güvenleri yok. Kendine güveni olmayanın başkalarına da güveni tam olmaz, her insana ve her olaya şüpheyle yaklaşır. Kararsız, başkalarının itelemesine ihtiyaç duyan bir karakter, çevresinin onu bir yerlere taşımasını bekler. Kitlelere önderlik edecek insanlar başkalarından beklenti içindeler. Özgüvenleri eksik…
Şimdi bu ikisi üzerinde biraz duralım. Arkadaşlarımız öncelikle mücadelelerinin özünü kavramamışlar. Mücadele iki sınıf arasında, sınıflardan biri devleti eline geçirmiş sermaye sınıfı, diğeri egemen sınıf tarafından köleleştirilmiş… Bu arkadaşlar önce köleliğe karşı olan bir örgütte mücadele ederek ve toplumun sempatisini kazanarak bir kimlik sahibi oluyorlar, bu kimlik “devrimci” kimliği oluyor. Sonra bu kimliği “söz konusu devletse her yol mübahtır” diyen bir kurumda sınıf atlamak için kullanıyorlar.
Sermaye ve onun baskı aracı olarak devlet ile toplum arasında uzlaşılmaz bir zıtlık var. Bu iki zıtlıktan biri “devletin bekası” (devamlılığı) için mücadele ederken, diğeri, yani toplum da kendi (devamlılığı) için mücadele ediyor.
Şimdi kendimize bir soru soralım. Devlet mi daha önemli, toplum mu? Devlet mi toplumu var etti, yoksa toplum mu devleti? İnsan, ilk ayakları üstüne dikilmesinden bu yana (ki bundan üç yüz bin yıl önce gibi uzun bir süre), belki daha da öncesinde topluluk içinde yaşamaya başlamış; modern devletin oluşmasının ise daha 2500 yıllık bir mazisi var. Demek ki esas olan toplum. Toplum devleti yarattı. Bir söz var, “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın!”. İnsan olmadan toplum, toplum olmadan devlet olmaz. Ama devletsiz toplum yüz binlerce yıl yaşamış. Devlet, insanın insanı sömürmesinden sonra üst sınıfların ve üst insanların sömürü aracı olmuş.
Şimdi eski devrimcilikleri ile övünenler ve orada elde ettikleri sevgiyi, sempatiyi kullananlar, devlet partilerinde veya yan örgütlerinde çalışarak sınıf atlamayı umut ediyorlar. Tabi yanılıyorlar. Yanılıyorlar, çünkü iki bin-iki bin beş yüz yıllık devlet deneyine sahip çıkan burjuvazi kendine hizmet edecekler hakkında deneyimlidir, seçmesini bilir. İkiyüzlüleri tercih etmez. Yalpalayanları değil en sadıkları seçecektir. Diğerleri onların yükselmesine yardımcı olan basamak görevini üstlenecektir. Tek tek o sınıfa atlayanlar varsa, ya tam olarak geçmişine tekme atıyor, ya da pasta üstünde krema gibi kullanılıyor. Diğerleri hayal peşinde koşuyor. Topluma “isterseniz siz de olabilirsiniz” mesajını vermeye yarıyor.
Bir düşünün, hayvanlar bile kendilerine yaklaşan canlıların kokusundan tehlikeli olanı ve olmayanı ayırıyor ve ona göre gardını alıyor, ya kaçıyor ya da saldırıyor. Bizzat insanların içinde yaşayan insan bunu ayıramaz mı? Arkadaşlarımız kendilerini kandırıyor. Dilleri istediği gibi yalan konuşabilir, bu ancak kendilerini kandırabilir. Vücut dili ve gözler karşısındakine gerçeği söyler. Kendilerini haklı çıkarmak için de geçmişlerine dolayısıyla “devrimciliğe” bazen ince ince, bazen kabaca saldırıyorlar… “devrimcileri” en çok marjinallikle suçlayan yine onlar, yani devrimcilikten kendilerini beraat ettirenler oluyor.
“Bu neden böyle oluyor?” diyeceksiniz. Neden geçmişte sosyalist olanlar bugün sosyalizme karşı olan ya da sosyalist olmayan devlet partilerine geçiyorlar? Her mücadelede motor görevini üstlenen bir kadro vardır, bir de bu kadronun yazıp çizdiklerine, konuşmalarına bağlanan canı yanmış ve bu duygusallığın etkisinde kalmış insanlar vardır. Yani traktörün ardından gelen römork gibi… Hatta motor güç dediğimiz kurumlar ve liderleri de hedeflerini tam olarak belirleyememiş ve içselleştirememiş olabilirler.
Motor güç iktidarın yalanlarını sergiler; sınıfsal muhalefetin işlevi budur. Bir gerçek binlerce yalanı yerle bir eder. Kitlelerin acıyan yarasına merhem olan bu gerçekleri ortaya serebilenler kitlelerin sevgisini kazanır. O güçlendikçe ardından gelen vagon da coşar ve katılım hızlanır. Motor darbe alınca vagonlar da o darbeden etkilenir. Vagonlar dağılır. Hatta vagonlar darbe vuranı görmez, önünde motoru göremeyince onu suçlar. Motora küsen bile olur. Partiyi örgütleyenlerle, partinin parlak başarılarına sinekler gibi koşuşanlar o ışık sönünce dağılırlar, başka ışıkları arar, bulunca onun etrafında dönerler… Yani üyelerin partisi olmakla, partilerin üyesi olmak arasındaki fark belirleyici etkendir.
Geçmişte “halkın bekası” için mücadele içinde yer alanlar onları kendi arasında gören halkın sempatisini kazanmışlardır, ama şimdi o sempatiyi “devletin bekası” için kullanarak sınıf atlamak istiyorlar. “Halkın bekası” için, devletin gücüne karşı halk güçlerinin de devleti zorlayacak güce kavuşması gerekiyor, ama bu mücadele içinde biraz sivrilenin sınıf atlamak umuduyla cephe değiştirmesi, geçmişteki mücadelelerin tümü üzerinde şüphe doğurup, halkın güvenini sarsmış, bugün örgütlenmeyi zorlaştırmıştır. Sarsılan güveni yeniden kazanmak kolay değildir.
Toplumu yönetecek insanların denetimi gerekli. Bu denetim olmayınca, yöneticiler eleştiri törpüsüyle düzeltilmedikçe, kendi arzuları doğrultusunda davranmaya başlarlar. 12 Eylül darbesinden sonra bu denetim mekanizmaları, yani örgütler dağıtılmıştır.
Bugün şikâyetçi olduğumuz tek adam yönetiminin uzantılarını kendi içimizde görebiliyoruz. Hâlâ şeflik etme hastalıkları devam etmektedir. Kendi içinde, kendi ailesinde, kendi örgütünde demokrat olamayan, adaletli olamayan başka yerde hiç bu özelliğe sahip olamaz. Son yılların dağınıklığının, bir araya gelmekte çekilen sıkıntıların bu tür bir güvensizlikten kaynaklandığına inanıyorum.
Dijital medya da, bireyleri tembelleştiren bir araç olarak önemli bir rol oynamaktadır. Bireyler yüzleşmeyince kendi çıkarları doğrultusunda davranabiliyorlar. Bu bakımdan yüzleşmek, insanlara dokunmak önemlidir. Yüz yüze gelmek bile mahcup olmalarına yetebiliyor. Bu zayıf da olsa bir denetim işlevi görebiliyor. Hayatta birbirine yakın duramayan insanların vefatından sonra binlerce kere “ışıklar içinde uyusun” demenin hiçbir yararı yoktur.
Sonuç olarak;
1. Toplumsal akıl ve toplumsal denetim önemli. Bu 12 Eylül darbesi ile ezilmiştir ve kalanlar parçalanmıştır.
2. Daha önce “Felsefenin Temel İlkeleri”ni okuyup, toplumsal mücadelenin yanında, metafizik düşüncenin karşısında materyalist düşünceyi savunan insanların önüne dijital alanda, elle tutulur gözle görülür somut bir tanrı çıkmış, bireyleri yalıtan, yani denetim dışına çeken bu alet, bireylerin yeni tanrısı olmuştur. Yeni nesil, bilgi olarak her şeyi orada bulduğunu sanıp örgütsel eğitimi küçümseyen bireyler haline gelmiştir. Oysa bu cihazlar sistemin kontrolü altında, kendi çıkarları doğrultusunda işlemektedir. Sahte bilgi bombardımanı altında gerçekleri yakalamak da ayrı bir ustalık istemektedir.
3. Toplumu kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirecek ilkeler unutulmuş, âdeta sistemin istemi doğrultusunda muğlak terimler dilimizde alışkanlık yapmıştır. Alışkanlıkları değiştirmek de önyargıları kırmak kadar zordur.
4. “Doğrunun ölçüsü pratiktir.” Pratik bize gösteriyor ki her gün kaybediyoruz. Her geçen gün bizden bir parça kopup gidiyor. O halde doğru olmayan bir şey var. Doğru olmayanı bulmak için ortak akıldan yoksunuz, çünkü ortak aklı üretecek kurumlaşmalarda bir eksiklik var. Kurumlar olarak da dijital âlemin manyetik alanından kurtulabilmiş değiliz.
5. Dijital medya ile birey kendi hapishanesini oluşturmuş, orada mutlu görünmektedir. Bu hapishanenin egemen güçlerin kontrolünde olduğunun farkında değildir. Farkında olsa, hapishaneye karşı isyan edecektir. Ama birey kendini gönüllü olarak hapsettiğinde, kendini özgür zannediyor ve hayatından şikâyetçi olmuyor.
6. İlkeler belirleyici olmayınca ahbap çavuş ilişkileri öne çıkmakta ve bu da ilkesizliğin ilkesi haline gelmektedir. Bu aşınma zamanla tamamen örgütlenmeleri yok edecek gibi görünüyor.
7. Denetimsiz kalan bireyler, insanın doğasında var olan egolarının emrinde, toplumsal çıkarları arka plana atarak bireysel çıkarları öne almaktadır. Sonuçta sendika aristokrasisi yükselmekte, demokratik kuruluşlarda da sendika aristokrasisi gibi bir yapı oluşmaktadır. Bu yapılar yazılı belgeleri mücadele içinde görünmek için imzalayıp, imzalarının arkasında duramayan kurumlar olarak önümüzü kesmektedir. “Mış” gibi yaparak kazanım elde edilmiyor. Seksen demokratik kurumun imza attığı bir belge ile sokağa çıkınca 30-40 kişi görünüyorsa, birileri birilerini, hatta birileri kendilerini de aldatıyor demektir. Bunun demokratik kurumlara karşı yarattığı güvensizlik ise en büyük darbedir. Pratikte yer almayan doğruya yanaşmıyor demektir. Bu bir zayıflıktır ve eğer bir “zayıflığın kendiliğinden güce dönüşeceğini” düşünüyorlarsa bu da başka bir zayıflıktır.
8. Günümüzde bu sistem elindeki dört silahıyla topluma savaş açmış durumda: milliyetçilik, dindarlık, cinsiyetçilik ve bilim… Biz önce bu silahları devre dışı bırakmalıyız. Bunun için de silahların rollerini etkisiz hale getirmek için görevlerimizi iyice içselleştirmeliyiz.
9. Bu gün toplumsal mücadelede, ışık olması gereken sanatçılar, aydınlar egemen güçlerin tuzağına düşmektedirler. Ödül ve ceza mekanizması öyle bir incelikle yönetilmektedir ki kimse buradaki kötülüğü somut olarak görememektedir. Toplumu uyaracak eserler cezalandırılırken sahte yapıtlarla, suya sabuna dokunmayan eserlere ödüller dağıtılmaktadır. Aydınlar gerginlikten, dışlanmaktan korktuğu için, boyun eğip güçlünün şiddetini meşrulaştırmasına göz yummaktadırlar.
10. “Dünyada hiç kimse, tarihte hiç kimse, kendilerine zulmeden insanların ahlaki duygularına seslenerek özgürlüğünü kazanmamıştır.” Kapitalizmin, emperyalizmin vicdanı, dini, imanı yoktur. Onlardan bunu beklemek “yolun açık olsun” demekten başka anlama gelmez.
11. Sağlıklı bir kişinin gelişimindeki en önemli faktör özgüvendir. Sağlıklı kişi olmayınca sağlıklı toplum da olmuyor. Nihayet bugün toplum olarak elimizdeki mevzileri birer birer kaybediyorsak, bu konuda düşünmemiz ve birbirimizle yüzleşip, sağlığımıza kavuşmak için gerekeni yapmalıyız.
12. Biz “özgürlük” istiyoruz ama bu sistemin yalanlarından da kurtulamıyoruz. Bu yalanlardan kurtulmadan özgür olamayız. Gerçeği görmemek için yüzümüzü ters tarafa çevirmeyelim. Gerçek birçok sahte sözden daha etkilidir. Gerçeğe sırt çevirerek özgür olunmaz. Konforundan taviz vermemek için “faşizme karşı birlik” paravanının ardına saklanmayalım. Faşizme karşı mücadele, yalanlara, sahtekârlığa karşı mücadeledir. Ruhun büyüklüğü, inançlardaki kesinlik ve gerçeklikle ölçülür. Sosyalizmi, demokratlığı hak etmeyene sosyalist ya da demokrat derseniz sonunda o sizi yanlışa ve geriye götürür. Karşı çıkmaktan değil, boyun eğmekten korkmamız gerekir. Haksızlığa boyun eğen de haksızlığı yapan kadar suçludur.
13. Sorgulamak yüzleşmektir; birey kendiyle, inancıyla, düşünce ve duygularıyla, gelenekleriyle, toplumsal ve genetik kodlarıyla yüzleşebilmelidir; bu da kolektif bir çalışma içinde olabilir.
14. Bu gün toplumun büyük kesimi yalnızlaştırılmış, bu yalnızlık uzun süreçte kanıksanmıştır; şimdi akrep ve yelkovanı olmayan bir saat gibi… Ya örgütsüz, ya da örgüt var ama işi ve işlevi yok…
Yay ne kadar geriye çekilir ve gerilirse, ok o kadar ileri gider. Günümüzdeki gerginlikten korkulmamalıdır.
İLKELER
Uluslararası insan hakları, kadın hakları, işçi hakları, çocuk hakları, savaşlarda esir hakları ile ilgili bütün sözleşmeler mücadelemizde esas alınmalıdır.
Egemen güçlere karşı mücadelemizin ekseni, ezilen halklar ve sömürülen emekten yana bakışımızla sınıfsal olmalıdır.
Koltuk hayallerinin değil, özgürlük ideallerinin peşinde koşmak halka karşı onur borcumuzdur.
Tepkileri sosyal medyayla sınırlamak umudu büyütmediği gibi direnme azmini de köreltir.
“Yumurta mı tavuktan, tavuk mu yumurtadan” tartışmasını açacak değilim ama devlet, hükümet siyaset alanını daralttığı için insanlar dağa çıktı. İnsanlar dağa çıktığı için siyaset alanı daralmadı.
HDP’ye kapatma davası açan da, belediyelere kayyum atayan da AKP’dir.
Tamam, savaş kötüdür ama savaşı dayatanı ve bunu siyasi çıkarı için kullanan AKP-MHP’nin savaş politikasını da teşhir edip eleştirmemiz gerekir ki, barış olsun. Barış ortamı da her durumda siyaset alanını genişletir, bu da bir gerçektir.
3 Aralık 2023.