Ozcan Bayraktar 50.yilAli Buğdacı, Özcan Bayraktar’ı anlatıyor:

Yoldaşım, ağabeyim Özcan Bayraktar hakkında ne yazarsam yazayım eksik kalacağını biliyorum ama Kızılcık’tan “yazı bekliyoruz” diye haber gelince yazmaya başlarken hüzün ve anılar depreşti yüreğimde…

Özcan, Gümüşhane’ye bağlı Bahçecik köyünde doğdu. İzmit Sanat Okulu Motor Bölümü mezunuydu. Okulu benden iki devre önce bitirdi. Büyüğümüzdü. Halkevlerinde tiyatro ve halkoyunları çalışan, çok iyi şiir okuyan, gönlü geniş, harika bir baba, vefalı bir dost, sevdalı bir eşti. Nurhan Abla’ya aşıktı. Babası vermeyince hiç çekinmeden partili yoldaşları Sekter Zeki ve Metin Kaya ile birlikte belde silah Borçka’da kız evinin kapısına dayandı. Sosyalist, aynı zamanda mahallenin sevimli bitirimiydi. Çoğu zaman partide “Sıkma canını Buğdacı, başka türlü hallederiz!” diyen bıçkın delikanlımızdı.

Okuldan sonra yolumuz Kocaeli Devrimciler Birliği’nde kesişti. Sonra Sekter Zeki vasıtasıyla 1975’te Türkiye Sosyalist İşçi Partisinde yol arkadaşlığımız devam etti. Petrol-İş sendikasında öncü emekçilerdendi. İşçiler tarafından çok sevilen bir arkadaşımızdı.

İstanbul’a Parti merkezine gittiğimiz bir gün Beyoğlu’nda, devrimden sonra TSİP’e merkez binası ve bir komsomol yeri beğendik. Gözümüze kestirdiğimiz yer de Pera Palas’tı! Doğrusu bize çok yakışırdı.

12 Eylül’den sonra Parti’nin konspirasyon kurallarına büyük bir disiplinle uyarak, aynı kentte olmamıza rağmen tesadüfen karşılaştığımızda bile uzaktan başımızla selâmlaşırdık. Kapalı dönem sonrası “İşçi Gündemi” bürosunu birlikte açtık. Sosyalist Birlik Partisi, Birleşik Sosyalist Parti ve ÖDP’nin kuruluşundaki bütün çalışmalarda birlikte olduk, omuz omuza mücadele ettik. Tabii ki tartıştık da… İtiraf etmeliyim ki “parti olmayan parti” yani “bütün hiyerarşileri reddeden parti” tartışmasında beni, Stalinizm’in etkisinden kurtulamayan, “yeni”yi kavrayamayan, “eski kafalı sosyalist” diye eleştirmişti. Ben de ona kendisinin, TKP’nin etkisinde olduğunu söyleyince dargınlığımız iki hafta sürdü. Bizi bırakıp sonsuzluğa göç edene kadar ayrı şehirlerde olsak bile Parti’nin bütün buluşmalarında birlikte olduk. TSİP’te yaşadığımız iç tartışmalarda çok sevdiği Veli Ağa’nın (kendi deyimiyle) ayrı düşmesinin üzüntüsüyle samimi olarak bana: “Veli Ağa’yı kırmayalım yoldaş!” diye tembihlerdi.

Ankara’da yaptığımız iç tartışmalarla ilgili bir toplantı dönüşü arabada Ahmet Melek de vardı. Kızılcahamam’da kaza geçirdik. Araba karda şarampole kaydığında biraz kilolu olan Ahmet abiye Özcan Bayraktar’ın seslenişi çok komikti: “Kıpırdama abi, takla atacağız!” Yavaş yavaş arabadan çıktık ve gülmeye başladık.

Anılar çok, yol arkadaşlığımız kallaviydi. Özcan gülmeyi çok severdi. TSİP, Kocaeli’nde Özcan ve Sekter Zeki sayesinde çok hızlı yol almıştı.

Saygı ve sevgiyle anıyorum.

***

Kızı, İlke Bayraktar babasını anlatıyor:

13 Kasım 1953. Bir kış günü haberi gelir inşaat ustası Çavuş İbrahim’e: “Çavuş, oğlun oldu!” derler. Hemen gazeteye bakar Çavuş İbrahim, tarihi bellemek için. Nasırlı ellerinde sıva, alnında emeğinin teri, oğlunun doğumuna çok sevinir. “Özcan” olsun der adı, sanki bilirmiş gibi “canın özü” olacağını oğlunun. Zamanın koşulları gereği ancak 10 Ocak’ta kaydettirirler nüfusa Özcan’ı.

İki doğum gününü de kutlardık babamın. “Kızım, ikisini de kutlamayın, biri yeter.” deyince “Baba senin gibi adama tek doğum günü yeter mi?” derdim. Canım babam iyi ki doğdun, biz yine de inatla kutlayacağız senin iki doğum gününü de… Keşke yanında sarılarak, o güzel yüzüne dokunarak kutlayabilseydik ama ölüm baba ölüm; hasretin de acının da en büyüğü. Seni çok seviyoruz babam, iyi ki doğdun, iyi ki bizim babamız oldun.

Çok zaman oldu sen gideli babam. Hâlâ dilim varmıyor “öldü” demeye. Sanki dersem o uğursuz kelimeyi içim daha çok parçalanacak. “Gitti” diyorum, geri gelecekmişsin gibi. Bu aralar kelimelere takıldım; düşünüyorum ne kadar anlamlısı varsa kelimelerin bir o kadar da anlamsızları var, değil mi babam? Kelimeler değil de aslında dile pelesenk olmuş geleneksel söylemler… Bak şimdi olsan karşımda, her zaman yaptığımız gibi konuşsak seninle uzun uzun; Özgün’ün konuyu esprilerle sulandırmasına, annemin her konuya tavrı olan sekterliğine rağmen, konuşsak seninle saatlerce. Ah babam ah…

“Başın sağ olsun!” diyorlar, dayısını kaybetmiş bir arkadaşım söyledi: “Ne anlamsız değil mi, neden böyle denir ki?” Düşündüm, aslında anlamsız değil, hani kafa sağlığın gidiyor ya biraz, sevdiğini kaybedince; başın sağ olsun, salim olsun demek isteniyor sanırım. Ama o yitirilmişliğin acısıyla her şey gibi bu da anlamsız geliyor. Başka bir kelime ise, aklımı kurcalayan bu aralar: “Keşke”.  O kadar çok güzel anılarımız, anlarımız var ki seninle, çok mutluyum ki keşkelerim, yaşanmışlıklar değil de yaşanamamışlıklar adına! Keşke diyorum kızımla, torununla biraz daha fazla vakit geçirebilseydin, çok mutluydun Datça’da dostlarınla. Keşke biraz daha keyfini çıkarabilseydin. Keşke diyorum babam, –beni en çok yakanı– “Keşke seni bir daha görebilseydim, bir daha sarılabilseydim, bir daha o güzel gülen yüzünü öpücüklerimle boğabilseydim.” Ve liste devam ediyor babam, tüm güzel anılarımızı tekrar edebilmek umuduyla… Sonra neyi fark ettim biliyor musun babam? “Keşke” kelimesinin bire bir karşılığı yok İngilizce’de. Coğrafya kaderindir deniliyor ya, bu aralar pek popüler bu söylem; çok doğru, gerçekten ama sadece kaderini değil, coğrafya konuştuğun dili de etkiliyor. Dedim ya “keşke” kelimesinin bir karşılığı yok İngilizce’de, yani babam senin deyiminle kapitalist ülkelerin “keşke”si bile yokmuş! Onlar “keşke” yerine “I wish” yani umuyorum ki diyor, yani dilleri bile pişmanlık değil, umut dolu.

Öğretmeni olduğum bir okulda çocuklarımdan biri İranlı idi. Ne çocuk ne babası ne de annesi İngilizce konuşamıyordu. O yavrum sürekli ağlıyor, korku dolu gözlerle kapıya bakıyordu. Bir başka İranlı arkadaşıma bir gün; “Bana ‘her şey güzel olacak’ nasıl denir öğretir misin Farsça, çocuğa söyleyeyim?” dedim. Yani “It’s all right” demektense bilmediği bir dilde, çocuğu kendi dilinde teskin edeyim istedim. Öğrenmeye de çok istekliydim o cümleyi layığıyla. Uzun süre düşündü arkadaşım ve bana: “Farsça’da böyle bir cümle kalıbı yok, çünkü bizim ülkemizde hiçbir şey güzel olmaz, olacağına umudumuz da yoktur.” dedi. İçim acımıştı. Mesela eski bir dosttan öğrendim, Çinliler birisine beddua etmek istediklerinde “Tuhaf zamanlarda yaşayasın!” derlermiş, tıpkı şimdi bizim yaşadığımız gibi. Görüyor musun, Mao’nun halkının bedduası tuttu tüm dünyayı. Dinlediğim bir canlı yayını anlatıyordum sana heyecanla, çok değil bir ay önce aradığımda. “Diktatörlerin hayatını dinliyordum baba, o Stalin nasıl bir adammış öyle?” dedim. “Boşuna demiyorum ben, annenin inadı tutunca, Stalin damarı tuttu diye” demiştin, gülmüştük.

Ozcan BayraktarSen buraya geldiğinde demiştin ki, “Kızım çok güzel, çok rahat, insanları çok saygılı, doğası şahane ama lal oluyorsun geldiğinde, orası bana uymadı.” Konuşamamak seni yormuştu. Ona rağmen buradaki bir sürü insanla iletişim kurmayı başarmıştın dil bilmeden. Gülünce gülen gözlerinden, şefkatli, babacan tavrından ve benim sana hayranlığımdan anladılar ki dil bilmeden de konuşmadan da insan olmak yeter kimisine. Biz işte iken yürüyüşe çıkıyordun her sabah. Bir gün bana “Bir arkadaş edindim.” dedin. “Türk mü var buralarda baba?” dedim. “Yok kızım, bir adam aynı parkta köpeğini gezdiriyordu, banka oturduk, konuştuk, daha doğrusu o anlattı, ben gülümseyerek dinledim. Anlamadım ama o öyle güzel anlatıyordu ki anladım insana ihtiyacı olduğunu.” Ertesi gün “Ben gideyim, Mark beni bekler.” dedin, “Adını sordun mu?” dedim sana, “Yoo, adını Mark koydum gitti.” demiştin.

Anladım güzel babam, gözünden anlardın insanın insana ihtiyacını, o güven veren halinle, tavrınla. Yaslanırlardı insanlar sana, en çok da biz… Kardeşimle bizim dayanağımız gitti babam sen gidince…

Hangi dilde yazılırsa en iyi şekilde ifade edilir bu özlem bilemem ama, kafayı yorduğum hiçbir kelime yetmedi, yetmeyecek bu sızıyı anlatmaya…

Seni çok seviyoruz babam…

Ölüm tersine çeviriyor her şeyi; kokular genzini yakıyor. Anılar damla damla gözyaşı oluyor. AN’lar eksik. Şarkılar hep hüzünlü. Hasret ise büyüyor, sığmayacak kadar özüne…

Ne zaman deniz kokusu duysam sensin aklımda. Hoş hiç çıkmıyorsun ya aklımdan. Deniz gibisin babam, denizin kokusu gibisin, her daim burnumda, içimde; hem ferahlatıyor hem de özleminle yakıyorsun.

Seni çooook özlüyoruz babam…