Sabri Biber 50.yil“İnsan, başlangıçları ve kitapları iyi bilmeli ve unutmamalı.”

“Devlet Cengiz abiden hoşlanmamış, öldürmüşler. İnsan hoşlanmadığını öldürür mü? Devlet hem öldürmüş hem de öldürdüğünü kabul etmemiş. Teren’in devleti mahkemeye verdiğini duyardık. Olayı Bursa’da duyduğumuzda, arkadaşının ölümünü çok dert etmişti. Teren’i çok sonra gördüm. Sabri çok dürüsttü, ‘Şu ana kadar beş kuruş yemedim, bundan sonra da yemem,’ diyerek belediye başkan yardımcılığından ayrıldı. Merhametliydi. Çok yaşamadı.” (Safiye Biber)

Şehirlerin, köylerin ve insanların görüntülerini sabitledikleri ânlar vardır. Tüylerini tersine taramaya çalıştığımız tarih o “sabitliğin” kırılmasının hikâyeleriyle doludur. Yağmur yağması için ömür boyu gökyüzünü takip eden çöl ülkesi Büyük Sahralılar için söylenen “Bulutların Çocukları” deyiminden el alarak Sahara Yaylası ile ilişkilendirerek, doğanın, ormanların, yeşilin, çayırların ve yaylaların izini süren, siyah-beyaz fotoğrafların bile yeşil çıktığı Veliköylüler için, “orman, yayla ve sis çocukları” diyebiliriz. Siyasetin CHP ile AP (Adalet Partisi) arasında seyrettiği, kendini geleneksel yaşamla “sabitlemiş” bir köy, eski adı Merya... Öğrencilerin Cilavuz Köy Enstitülü öğretmenlerin rahleyi tedrisinden geçtiği, her evden bir veya birkaç çocuğun okuyup öğretmen, ormancı, ebe, hemşire, polis olduğu; radyodan “ajans haberlerine” kulak verildiği bir sabitlik. Belli söz kalıplarıyla dillenen âşıklara, “Âşıkların beyanı esastır!” nezaketiyle kulak verildiği, geleneksel “Veliköy Karüstü Karakucak Güreşleri”nde, “Pancarcı Şenlikleri”nde hatıra ve heyecan biriktirildiği, uzun kış gecelerinde, hikâyelerin yanı sıra, kişisel hatıraların bazen “tarih” bazen “hikâye” yerine nakledildiği, Karagöl’de yüzmenin, Taşlı Yayla’ya çıkıp inmenin keyif ve keşif olduğu bir sabitlik...

Veliköy’ün tarihinde kırılma ânının öznesi olan, 1960’ların sonlarında gençlere sosyalizm ve kitap aşısı yapan öğretmen Sabri Biber’den söz ediyorum. 16 Mayıs 1940’ta Veliköy’de doğunca, babası Kaydı Bey’i, “beşinci çocuk” kontenjanından “yol vergisi” anlamına gelen kazma-kürek çalışma angaryasından kurtaran çocuk. Veliköy’e 1928’de Gürcistan’dan gelen, Batum’da eğitim almış, dil bilen, “Kitap okurken keçileri kurda yedirmiş!” diye hicvedilen, fiyakası olan fötr şapkasıyla dolaşan özgün bir karakter olan Kaydı Bey... İlkokul üçüncü sınıfta okurken küçük Sabri’nin payına Marşal Yardımı’ndan ceviz büyüklüğünde lastik top düşer. İlkokuldan sonra kazandığı, Cilavuz Köy Enstitüsü’nden bozma Kâzım Karabekir İlköğretmen Okulu son sınıfta sürüldüğü Antalya-Aksu İlköğretmen Okulu’ndan mezun olan Biber, sonrasını “Özgeçmişim”de şöyle özetler: “Antakya Merkez Tanışma Köyünün bir cami avlusunda başladım 1961 Eylül’ünde öğretmenliğime, İzmir Narlıdere, Artvin-Arhavi Başköy, Bursa-Orhaneli, Perçin, Bursa-Merkez okulları, Yozgat-Sarıkaya Baraklı, Bursa-Mustafakemalpaşa Yukarı Balı Köyü cami avlusunda bitirdim 1981 yılında resmî öğretmenlik görevimi. 20 yıllık bir sürede öğretmenlik maaşımla bunca yeri gönüllü dolaştığım sanılmasın. Bulunduğum yerlerde TÖS ve TÖB-DER yönetimlerinde bulundum. Ülkemizin ve demokrasimizin başına her 10 yılda bir çöreklenen karabasandan payıma düşeni fazlasıyla aldım.”

Sözün burasında filmi geriye sarıp 1969’a demir atalım: Bursa/Orhaneli’nde öğretmenlik yapan Biber, TÖS’e üye olunca başını güzel belalara sokacak kitaplarla ve sosyalizmle tanışır. Tatillerde köyüne sadece kendini değil, ezber bozan kitaplar, “sosyalizm” gibi ışıltılı cümlelerin yanı sıra daha 1970’lerde Doktor Hikmet Kıvılcımlı’nın kitaplarını götürerek gençlerle tanıştırıp ezberlerini bozar... Böylece, şair Kemal Burkay’ın “Belki şehre bir film gelir / Bir güzel orman olur yazılarda / İklim değişir” dizelerindekine benzer köyde iklim değişir ve yeni bir hikâye başlar. Biber’in ateşlediği bu kültürel-siyasal süreç, henüz bir siyasete angaje olmadıkları, sol klasikleri okuma seferberliğidir. Ondan el alan gençlerden “kitap kurdu” Adil Aksakal, kitapları üstlenip Fehamettin Aksakal, Turgut Aksakal, Yücel Kaya ve sonrasında Devrimci Yolcu olacak gençlere geleneği devreden bir karakter olarak köyün hafızasında yer alır. Zaman geçer... ‘78’lerden sonra Sabri Biber TSİP’in “Demokratik Merkeziyetçiler” grubu içinde aktif yer alırken arkadaşı Cengiz Aksakal, Devrimci Yol’un “Devrimci Öğretmen” grubunda yer alır.

78’lerden sonra Devrimci Yolcu olan Sabri Biber’in yeğeni Kültiğin Biber’in notu yolumuzu kessin:

“Ondan fazla Köy Enstitülü öğretmenin yaşadığı aydınlanmaya açık bir köy olan Veliköy’de Aksakallar ‘yanlış insan yetişmemiş’ bir sülale olarak özetlenebilir. Yeni jenerasyonun buluşma yeri Halkodasında hafta sonlarında düzenli değerlendirme yapılırdı. Veliköy zamanla Şavşat’ın Devrimci Yol merkezlerinden biri oldu. TSİP’li amcamla farklı siyasetlerde olmamızın ötesinde özel bir hukukumuz vardı. İlerde TSİP’li olmasam da, 11 yaşımda taraf olabilmem, Jerzy Kosinski’den Boyalı Kuş, Yaşar Kemal’den İnce Memed okuyabilmem, Deniz Gezmiş’i sevebilmem; tüm bunlar bir ayrıcalık ise, amcamın, ‘Hâkim olsam bu dakika Deniz Gezmiş’i çıkarırım’, ‘Tarafsız olmak aslında taraf olmaktır’ gibi şaşırtan, merak uyandıran izleri ve sözleri ile yol açmasının sayesinde olmuştur... Ve Sabri amcamın yakın arkadaşı olan köylüleri ve gençler tarafından çok sevilen Cengiz Hoca, saatlerce konuşmasa, yine de susarak konuşan özel bir kişilikti. Konuşmayarak kendini ayrıştıranlardan değildi, sessiz katılımcı olarak muhabbetin içinde olur, az ve öz konuşurdu. Benzersiz bir dinleyiciydi. 12 Eylül öncesinde Ankara’da üniversitede okurken Devrimci Yolcu bir genç olarak köye geldiğimde, kolumdan tutup oturtur, ‘Neler oluyor Ankara’da, hele bir anlat’ diyerek merakını giderirdi. Köye ilk fotoğraf makinesini, Âşık İhsani’nin, Âşık Mahzuni’nin plaklarını getirenin de amcam olduğunu sanıyorum.”

“Bizim için ulaşılmaz bir yerde olan babam, sosyalist-kültürel birikimiyle ve kişiliğiyle özeldi.”

“Yoldaşım ve köylüm Sabri Biber, Sosyalizmin teorisini ve pratiğini özümsemiş bir sosyalistti. Aynı köylü olmaktan öteye, Bursa Orhangazi TÖS, Adırnaz Köylü Birliği ve 1974’ten itibaren TSİP’te de bize yol gösteren, Sabri Biber’in en önemli özelliği insanlarla kurduğu ilişkilerde, gerilimli, bencil, önyargılı olmayışı, toplumun her kesiminden insanlarla sabır ve sevgiyle bağ kurabilmesiydi. Karşıtlarının bile saygı duyduğu sosyalist bir öğretmendi.” (Ensar Torun)

Veliköy’den ayrılıp yolumuzu Bursa’ya 1970’li yıllara düşürüp devam edelim... Siyasi ayrılıkların olmadığı 68 rüzgârının ve Dev-Genç etkisinde oldukları bir dönemde Sabri Biber’i, TÖS’lü köylüsü Ensar Torun’un, sosyalist hareketin önemli karakterlerinden Eşber Yağmurdereli’nin kuzeni Saygı Yağmurdereli’nin de içinde olduğu “Devrimci Güç Birliği” grubunun Bursa Kültür Park’ta toplanıp tartışarak yeni sürece hazırlandıkları sürecin öznesi olarak görürüz. 1969’dan itibaren, TÖS süreci ile hareketlenerek Ensar Torun ve başka öğretmenlerle 1971’de “Adırnaz (Orhaneli) Köylü Birliği”ni kurarlarsa da 12 Mart sonrasında “Devrimci Güç Birliği” ile ilişkilendirilerek “illegal örgüt” gerekçesiyle haklarında dava açılır, Sabri Biber, Yaşar İnce, Turan Yılmaz, Kenan Hannan Hoplar gözaltına alınır. Eylül’de askere gidecek Ensar Torun o günlerde Veliköy’de olduğundan muhtar babası Süleyman Torun ile görüşen Karakol Komutanı’nın, “Teslim olmak için hareket ettiğine dair!” yazıdan yararlanarak Bursa yerine askere gidip orada ifade göndererek kurtulur. 1972’de sonuçlanan davada bazıları ceza alırken bazıları beraat eder. Ceza alanlardan Sabri Biber’in de içinde olduğu dört kişi (Yaşar İnce, Turan Yılmaz, Kenan Hannan Hoplar) Bursa’dan sonra İstanbul’da Maltepe ve Samandıra Cezaevlerinde yatarak 1973 yılında tahliye olurlar. Daha sonra aldıkları cezadan veya 2. cezaevi yolculuğundan ise 1974 affıyla kurtulurlar.

1974’te kurulan TSİP üyeliği hayatının politik akışını değiştirir. 12 Eylül öncesinde Bursa Kemerçeşme’de öğretmenlik yaptığı okulun çıkışında kurşun yağmuruna tutulur. 1 Mayıs 1977’de Taksim Meydanı’nı kana bulayan saldırıda Kazancı Yokuşu’ndaki izdihamda ölümden kurtulur. Kendini ezilmekten kurtarabildi ise de sağ kulağını kurtaramaz ve o günden bir hatıra olarak ezilme sonucu kulak memesi kesik kulak ile yaşamaya devam eder. Bursa TÖB-DER onun başkanlığı döneminde en parlak dönemini yaşar. 12 Eylül binlerce devrimcinin olduğu gibi onun da hayatını altüst eder. TSİP, kadrolarından bazılarının “legal” bazılarının “illegal” yaşayacağını kararlaştırınca onun payına İstanbul’da yaşamak düşer. 12 Eylül’de gözaltına alınır. Yozgat’a sürülünce 1981’de öğretmenlik macerası biter. Safiye ile Sabri 1964 yılında evlenirler. Meltem (1965), Pınar (1973), Deniz (1975), Yıldız (1979)… ilki yaşamayan dört kızdan sonra Safiye Hanım ısrar eder ve 1981’de erkek çocukları Candaş doğar. Kız-erkek çocuğu ayrımı yapmayan Sabri Biber, Candaş’ın doğumuyla zihnini rahatsız eden işkencecilerin “zürriyetsiz” kalacaklarına dair propagandasının boşa çıktığına sevinir.

İlk sözü büyük kızı Pınar Biber alsın:

“1980 öncesini çok az anımsıyorum. Babam Deniz ile beni Bursa TÖB-DER’e götürür çocuk korosu çalışmalarına katılırdık. 12 Eylül öncesinde Bursa’da gözaltına alındığında annem, Deniz ve ben karakolda ziyaretine gitmiştik. Parmaklıklar arkasından görüştüğümüz babam zayıf ve bitkindi. Bir de daha önceki bir zamanda, öldürmek amacıyla babama ateş edildiğini vurulup kolunun sargılı olduğunu hatırlıyorum. Babamın ilişkilerinin göründüğü kadarını bilirdik. Siyasi kimliği olmayan anneme takip edildiğini anlatırdı. 12 Eylül sonrasında İstanbul’a taşındık. Boya-badana yaparak geçimimizi sağlamaya çalışıyordu. Bir ara kitap pazarlıyordu, zor süreçti. 1989’da Ümraniye belediye başkanı olan Şinasi Öktem’in ısrarı üzerine başkan yardımcılığı önerisini kabul etti. Babama tahsis edilen bir cip ile Sefaköy’den Ümraniye’ye gidip gelirdi. Sonra Ümraniye’ye taşındık. Öktem, bir süre sonra yola çıktıkları idealizmi kaybedince araları açılan babamı temizlik işleri müdürü yaparak kendince cezalandırınca yolları tamamen ayrıldı ve babam istifa etti.

Öğretmenliğe tekrar başvuran babam Ümraniye Zübeyde Hanım İlkokulunda göreve başladı. 9 Haziran 1999’da vefat ettiğinde henüz emekli olmamıştı. Siyaset bizim için yaşamın bir parçasıydı, siyasi duruşumuz; hayata karşı özgüvenli donanımımızın kaynağıydı ve bunu sağlayan tüm yaşadığı güçlüklere rağmen, hayatın yaşamaya değer olduğunu bize her daim hissettiren babamızdı... O bizim dünyaya açılan en geniş ve aydınlık penceremizdi... Yalnız kültürel ve sosyalist birikimiyle değil kişilik özellikleriyle de özeldi. İyi bir pedagojik eğitim almıştı, iyi bir öğretmendi. Özelliklerinin tüm faydalarını gördük, çocuklarına güzel kapılar açıp geliştirip sosyal insanlara dönüştürdü. Arkadaşlarımızın hep merkezinde ve ilgi odağıydık. Varlığı bizler ve çevresindekiler için büyük bir güven duygusu ve kaynağıydı. Çoğu zaman yanımızda değildi ama bir yerlerde var olduğunu hissetmek bile bize güven veriyordu. ‘Sabri’ ismine uygun yaşayan sabırlı bir insandı. Çok zor koşullarda dahi bize güzel babalık etti. Doyamadık. Son yıllarında istediği gibi bir hayat sürdüremedi. Köyünü ve arkadaşlarını çok özlüyordu. Veliköy’e yerleşmek ve kafasında idealize ettiği bir huzur evi açmak istiyordu. Tam O’nu yetişkin bir olgunlukla anlama çağına geldiğimizde aramızdan ayrılıp, hayatımızdan geçmiş bir efsane olarak kaldı. Kitapla yaşayan, tümünü takvim yaprağı ya da gazeteler ile kapladığı kitaplarına âşık biriydi. Çocukken çok güzel kitaplar alırdı, yılbaşlarında kitap setleri hediye eder, şiirler okur, şiire karışan büyülü sesini hayranlıkla dinlerdik. Kitap okuma alışkanlığını o kazandırdı bize... Bazen onun yolculuğunun izini sürmek için kitaplığından bir kitap alıp okuyunca ne kadar ağır kitaplar olduğunu anlıyorum. Okuduklarını anlamak için derinlik gerekiyor, bir paragrafı anlamak için birkaç kez okuduğum oluyor. Felsefeyle de ilgiliydi. Bir kelimenin anlamını sorduğumuzda, asla söylemez sözlüğe bakmamızı söylerdi. Hem öğretmen hem de rehber gibiydi. Babamızla her şeyi konuştuğumuz demokratik bir ailede büyüdük. Annem babamın ateistliğinden hazzetmese de birbirlerinin inancına ve hayat tarzlarına saygılılardı. Annemle uyum içinde bir ömür sürdüler. Babam inanın ya da inanmayın demedi çocuklarına, yolumuzu kendimiz bularak büyüdük. Annemin sürekli misafir ağırladığı evimiz ve soframız hep şenlikli, şarkılı ve şiirliydi... En parasız olduğu zamanlarda bile evimiz, sağken babamın sonra da bizim arkadaşlarımızla buluşma noktasıydı. Bursa’da yaşadığımız için Teren teyze ve Cengiz amca ile fazla ilişkimiz yoktu. Veliköy’de evlerine gittiğimiz günden Tamer abi kalmış aklımda. Teren teyzenin ve çocuklarının davayla ilgili koşturduklarını biliyorum. Annemin sağlık durumundan dolayı köye gidemediğimizden ilişkileri sürdüremedik. Umuyorum bu kitap vesileyle yeniden ilişki kurarız onlarla. Veliköylü gençlere sosyalizmi babamın tanıştırdığını duymuştum ama detayları bilmiyordum. Onu da kitaptan okuruz.”

Şehir Tiyatroları sanatçısı Deniz Biber ise babasıyla ilgili anılarını şöyle özetliyor:

“Babam ile annemin (Safiye) hikâyesi, bir kış günü at sırtında gelin olan annemi gerdek gecesi lamba ışığında görmesiyle başlar. Annem ile babamı o zor yıllarda birbirlerini karşılayabildikleri, üstlendikleri ve tutundukları yer; sabır ve hoş görü ortaklığıdır. Babamın adıyla müstesna sabrı, hümanizmi ve temas ettiği her insanda oluşturduğu güven, O’nu ilk birkaç özelliğini anlatmak için yardıma koşan kelimelerdi. İkisi de onca zorluklara rağmen, yaşama karşı saflıklarını ve dayanma güçlerini hiç kaybetmediler. Babamız bizim için hep beklenen ve özlenen biriydi. Belleğimde, O’nunla ilgili pek çok hikâye var. 12 Eylül’den sonra, bizim o yaşlarda kavrayamayacağımız nedenlerden dolayı İstanbul’da yaşamaya başladığımızda bir yandan şehre adapte olmaya çalışıyor öte yandan olup biteni anlamaya çalıyorduk. Babamızın eve gelmesini dört gözle bekler, pijamasını üstünden asla çıkarmamasını isterdik. Bir gün tesadüfen aşağı mahallede bir evde boya yaptığını görüp yanına gittiğimde hiç bozuntuya vermeden ‘Gel yardım et, kızım!’ diyerek beni rahatlatmış, ‘Şunu uzat, bunu uzat’ sözleriyle beni ‘çırağı’ yapmıştı. Çok güzel boya yaptığını söylemeliyim. Belleğimde kayıtlı olan, buna benzer pek çok şey anlam veremediğim ama çocuk aklımla böyle olması gerekiyormuş dediğim hatıralardı. Ümraniye Belediye Başkanı Şinasi Öktem döneminde başkan yardımcılığı... Kitap pazarlama... Kendisi, annem ve çocukları için o zor yıllarda babam, çocuklarını iyi okullarda okutmak, kültürlü birer insan olmaları için çok uğraştı. Sonuçtan baktığımızda bunu başardı da... Babamı 1999 Haziran’ında kalp krizinden kaybettik.”

12 Eylül sonrasında doğan son çocukları Candaş’ın hafızasında babasına ilişkin ilk kayıt Sefaköy’de oturdukları dönemle başlıyor. Boya-badana yapan babalarının yanına ziyarete gittiklerini, çok belirgin olarak da Belediye Başkan Yardımcılığı dönemini ve Ümraniye’ye taşınmalarını anımsıyor. Candaş, 5. sınıfa gittiği dönemde babasının Ümraniye Zübeyde Hanım İlkokulunda öğretmenliğe başlaması, öğleden sonraki 5. sınıflardan birinde yarım dönem sınıf öğretmenliği ve 23 Nisan İlkokuluna Müdür Yardımcısı olarak atanmasını not düştükten sonra şöyle devam ediyor:

“Ve o okulun bahçesinden tüm sevenleri, öğrencileri ile birlikte sonsuza uğurlayışımız... Aklımın kesmeye başladığı zamanlarda 12 Eylül üzerinden çok zaman geçmişti ve babamın aktif siyasi yaşamına tanıklığım ne kadar az olsa da onun solcu olduğunu bilirdim. O evde olmasa da haberleri onun adına takip ederdim. Yine o günlerden biriydi ve tarih de 24 Ocak 1993’ü gösteriyordu; haberleri izledim ve sokağa çıktım. Sonra babamın eve geldiğini gördüm ve onun için önemli olduğunu düşündüğüm o kara haberi apartman kapısında ona verdim: ‘Baba, Uğur Mumcu’yu öldürmüşler!’ dedim. O an babamın yüzünün aldığı üzüntü-endişe-korku arası ifadenin nedenini çok uzun yıllar sonra anladım ve de anlıyorum. Sanırım babam, ülkenin bugün geldiği siyasi iklimi o andayken görebilmişti.”

Yanlış yaşamamayı ve yaşlanmamayı kendine ilke edinen kitapların izini süren bir sosyalist olarak, bir dönem kitap “satması” tarihin ironisi gibidir. Eskilerin “kumaşı iyi” dedikleri, Sosyalizmi hayatına, diline ve üstüne başına yakıştıran emekçi ve militan bir sosyalist olarak “gelecek güzel günlere” bakan, bu dünyadan haklı ve alacaklı bir sosyalist olarak tamamlar ömrünü. “Ana rahminden toprağın rahmine yolculukta bazı insanlar iz, bazıları toz bırakırlar ama aslolan iz bırakmaktır” cümlesinden hareketle şunu söylemek gerekiyor: Sabri Biber, iz bırakan bir siyasal karakter olarak hem tarihe hem de coğrafyaya geçer.

“Gezi’yi görmeliydin baba, bence ne çok şey kaçırdın.”

“Sevgili Babam, babamız, biricik dostum, güzeli bana öğreten ustam, ciddiyeti ve gülüşüne kapıldığım, sıcacık avuçlarında şefkat bulduğum, daha senin imgeleminde bile yokken şiirine düştüğüm, mücadeleci, kahraman, sosyalist babam... Sabri Biber, Sabri Öğretmen, Sabri Başkan, Sabri amca, Sabri ağabey... Ne çoksun Babam... Haziranlar hep zor, ‘Haziran’ ve ‘ölmek’ hep zıt, ölmüyorsun zaten, uyandığım her sabah içime bir güneş gibi doğuyorsun. Güneş demişken; bir gün mutfaktaydık, Çakmak’taki evimizde sana bir şeyler hazırlıyordum, kahvaltı yapacaktık... Buzdolabını açtığım bir andı, ‘Ya baba sen ölürsen ben ne yaparım?’ diye sormuştum. ‘Hiiiiç’ demiştin, tüm dinginliğinle, ‘Ne yapacaksın ki, benim ölümüm de güneşin doğuşu ve batışı kadar doğal bir olay’ dedin. Lisedeydim o zamanlar, sanırım beş yıl sonra kaybettik seni. Seninle son siyasi sohbetimiz, Çakmak’ta balkondaydı, anneciğimin sardunyaları açmıştı. Hazirandı, sene 1999. (...) Çok tedirgindin siyasi iklimden... Sen gittikten sonra çok şey oldu baba, Ağustosta deprem oldu, sonra AKP kuruldu, Tayyip başbakan oldu, çok canların canı yandı, çok anne kahroldu, çok öldük baba... ‘Sen görsen, çok üzülüp kahrolurdun’ diye tuhaf sevinçlere kapılıyoruz bazen... Ama Gezi’yi görmeliydin bence, çok şey kaçırdın.” (Yıldız Biber Güven)

Sabri Safiye Biber Cagatay Anadol 1987

Fotoğraf: Sabri ve Safiye Biber, Görüş'ün “1.Yıl Kokteylinde” Çağatay Anadol ile, 1987.

Özgeçmişim

İnsan aile, çevre ve okul üçgeninin içinde oluşur. Bu oluşumda toplumun, sosyo-ekonomik ve siyasi yapısının etkileri kalın çizgiler oluşturur. Bu üç ana kesişim alanında fiziği, ruhsal dokusu, karakter yapısı ve kişiliği belirlenir.

16 Mayıs 1940 tarihinde ailemin 5. çocuğu olarak doğmuşum. Doğumum, ailemin diğer bireylerini sevindirdi mi bilmiyorum. Ama babamı mutlak sevindirmiş olması gerek. Çünkü onu yol vergisinden, bir başka değişle ARTVİN’in “kazma-kürekle” o sarp yollarının yapım işinden kurtarmışım. Anamın değişiyle, o yıllar kıtlık ve yoksulluk yıllarıymış. Kimse kıtlığı ve yoksulluğu benim yarattığımı sanmasın. Bunun nedeni, dünyayı 4,5 yıl boyunca kan ve ateş topuna çevirecek olan faşizmdir. Çocukluğum, savaş ekonomisinin iyice yoksullaştırdığı bir dönemde sırıtkan dostlukların kurulduğu bir dönemi kapsıyor. Doğum yerim olan Şavşat-Veliköyü (Mirya) ilkokulunu okurken, 3. sınıfta bana da Marşal yardımı (!) ulaştı, 2,5 cm kutrunda bir lastik top.

İlkokuldan sonra, bütün okumak isteyen yaşıtlarım gibi ben de Kars-Cilavuz Köy Enstitüsü (Kâzım Karabekir İlköğretmen Okulu) sınavlarına girdim. Ve kazandım. İktidarda Demokrat Parti olmasına rağmen, bu okulların (enstitüden dönme) henüz demokrat dokusu bozulmamıştı. Bu doku bozulunca, son sınıfta staj okulunda stajyerken, bir sudan bahane ile yıl ortasında Antalya-Aksu İlköğretmen Okuluna sürüldüm ve oradan mezun olarak eğitim ordusuna katıldım.

Antakya Merkez Tanışma Köyünün bir cami avlusunda başladım 1961 Eylül’ünde öğretmenliğime, İzmir Narlıdere, Artvin-Arhavi Başköy, Bursa-Orhaneli, Perçin, Bursa-Merkez okulları, Yozgat-Sarıkaya Baraklı, Bursa-Mustafakemalpaşa Yukarı Balı Köyü cami avlusunda bitirdim 1981 yılında resmi öğretmenlik görevimi.

20 yıllık bir sürede öğretmenlik maaşımla bunca yeri gönüllü dolaştığım sanılmasın. Bulunduğum yerlerde TÖS ve TÖB-DER yönetimlerinde bulundum. Ülkemizin ve demokrasimizin başına her 10 yılda bir çöreklenen karabasandan payıma düşeni fazlasıyla aldım.

Sabri Biber.

Kızılcık’ın notu:
- 14 Ekim 1979 Senato 1/3 Yenileme Seçimlerinde TSİP Artvin Senato adayı Nurettin Biber idi. Sabri Biber’in büyük abisi. Seçim kampanyası kapsamında Sabri, abisiyle birlikte çalıştı. Senatör adayı olmasında da abisini ikna etmede belirleyici oldu.
- TSİP’in 1986-1990 “Hareket Dönemi”nde Sefaköy İşçi Gündemi’nin oluşumunda ve lokalinin açılışında çok emeği geçti. Denebilir ki tek başına onun eseridir. Sabri Biber kitle içinde çalışma hususunda çok yetenekli ve beceriliydi.