“İyi ki gözlüğümü almışım. Şapkamı da unutmasaydım iyi olacaktı!” dedim kendi kendime... “Bu camların UV koruması epeyce yüksek” diye de kendimle konuşmaya devam ettim; bir yandan yürürken… Yazdan kalma bir gündü. Günün hayatı eritip buhara dönüştürdüğü en sıcak vaktindeydik. Güneş boylu boyunca serilivermişti günün orta yerine…
Bu bağ evine yeni taşınmıştım… Yarım asra yaklaşıyordu evin yaşı. Yedi-sekiz yıl kadar da “metruk” kalmıştı. Ağaç dallarının rüzgârda kırılarak üzerine düştüğü ve yer yer çökertmiş olduğu
çatıyı onarmak icap etmişti. Kışın oturulacağı öngörülmediğinden ısı kayıpları hesap edilmemişti, inşa
safhasında. Çatı arasına cam yünü şilte döşetme gereği hâsıl olmuştu. Elektrik tesisatı gözden
geçirilmiş, gerekli “müdahaleler” yapılmıştı. Hâsılı epeyce toparlamak gerekmişti evi. Esaslı bir gözden
geçirmeyle fark edilen eksiklerini tamamlamaya, veyahut da kendini hemen belli eden arızalarını
tamir etmeye çalışıyordum. Şimdi de en yakın sıhhi tesisatçıya, “şehre” gidiyordum otobüsle, bu
sıcakta…
Aziz Nesin’in “Türklerin en büyük icadı” dediği “taharet borusu” alacaktım, banyomdaki
klozete… Aslında eski yıllarda “alafranga tuvalet”lerin orijinal tasarımında ve dolayısıyla vitrifiye
seramik kalıplarında yer almayan, klozete sonradan “dıştan takılan” ince metal bir boruydu bu…
Sonraki yılların ”modern-tekno(!)” modellerindeyse, kalıplar da müselmanlığa uydurulmuş ve artık
“içten takma”dır! Sanki tekneden söz ediyoruz; o derece yani…
Neyse, ilk girdiğim dükkânda buluyorum aradığımı. 120 santimetre uzunluğunda, yumuşak bir
metal alaşımdan mamûl, beyaza boyalı, ucunda da rekor takılı ince bir boru. Satıcıya “bunu bir poşete
filan koysanız” diyorum. “Abi bu hiçbir poşete girmez” diyor. “E, hiç değilse bir gazeteye falan
sarsanız” diyorum, bu kez. Bir süre arıyor veya ararmış gibi yapıyor: “Valla gazete de kalmamış” diyor.
“Böyle elinde götür abi, ne var ki?” diyor; ikna edeceğinden emin. Çaresiz, çıkıyorum dükkândan;
civarda bir gazete bayii bulabilirim umuduyla… Otobüs durağıysa hemen önümde. Köye giden seferler
kırk dakika aralıklarla olmasına mukabil, şansıma otobüs hemen geliyor. Gazete filan almadan
biniyorum. Biner binmez de, iki genç fırlayıp, kollarıma girip, ön koltuklardan birine oturtuyorlar.
Teşekkür ediyorum. Aslında oldukça tenha otobüs; koltukların çoğu boş ve elimde yük de yok..!
Alelacele yer vermelerine o kadar da gerek yokmuş diye düşünüyorum. “Ama gene de aferin
çocuklara, ihtiyarlara saygılarını hâlâ kaybetmemişler; ne de olsa toprak insanları!” diyorum kendi
kendime; memnun, mütebessim...
Neyse köye giriyoruz; ineceğim durakta, hemen önümdeki şoförü uyaran butona basıyorum.
Şoför ön kapıyı açıyor; “Buradan in dayı; diğer kapılara gitmene hiç gerek yok!” diyor. Teşekkür edip,
“kolay gelsin” diyerek, yine gençlerin nezaretinde iniyorum. “Ama, bu kadar ihtimam da fazla! Çok
abarttılar! ‘yaşlılar haftası’ mıdır, nedir?” diye söyleniyorum. Ancak indikten sonra kafama “dank”
ediyor: Bunlar beni “Yaşlılar Haftası”na değil, “Beyaz Baston Haftası”na dâhil ettiler anlaşılan! Beyaz
bir boru elde, koyu renk camlı gözlüklerle…
İlk kez "çinikitap"ın 76. sayısında yayınlanmıştır.
Stigmatizasyon: Bireye ya da gruba yapılan damgalama. Birey ya da grup hakkındaki klişeleri, önyargıları ve bireye/gruba yönelik ayrımcılığı içerir.