“Paranın egemen olduğu bir toplumda, emekçilerin yoksulluk içinde kıvrandığı, bir avuç zenginin de onların sırtında asalaklık ettiği bir toplumda gerçek özgürlük olamaz.” (V. İ. Lenin, ”Parti Örgütü ve Parti Edebiyatı”.)
“Sınıflar varoldukça insanların özgürlük ve eşitliği, burjuva aldatmacasından başka bir şey değildir.” (V. İ. Lenin, “Üçüncü Enternasyonalin Ödevleri Üstüne”.)
* Pratik faaliyetlerimizi yürütürken yaptığımız işte herhangi bir “özgürlüğe” sahip miyiz? Yoksa bu, kendi irademizden bağımsız, zorunlu olarak mı belirleniyor?
”Özgürlük” nedir? Nasıl “tanımlanır”? “Fransız Devriminin İnsan Hakları Beyannamesi’nde, (26 Ağustos 1789’da yayınlanan “İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi”) nerede ve nasıl yaşadığı tarif edilmeden ‘eşit ve özgür’ ilan edilmiş birey” için midir? Somut birey için bir şey ifade ediyorsa, ne “anlam” ifade etmektedir? İnsanlar “özgür” mü doğar? Sonradan mı “kazanılır”? Nasıl?..
[“Avrupa’da burjuvazinin başlangıçtaki mücadelesi feodaliteye karşıydı. Köylüyü topraktan kurtarıp, serbest (endüstriyel) işgücü elde etmek için önce onu feodalin boyunduruğundan özgürleştirmek gerekiyordu. Aydınlanmacıların insan ve yurttaş haklarının savunmasının yükselen burjuvazi açısından önemi buydu.
Ne var ki, ‘insan hakları’ terimi ortaya atıldığında, sözcük, dilde ‘insan hakları=erkek hakları’ demek oluyordu. Latincede ‘insan’ anlamına gelen ‘homo’ sözcüğü aynı zamanda ‘erkek’ demekti, homme, uomo, hombre her üç Latin dilinde de hem insan, hem de erkek’tir.” (Yalçın Yusufoğlu, “Erkek Kültü”, Kızılcık, sayı 59, Mart-Nisan 2014.)]
* Özgürlük, insanın doğa ve toplum içindeki nesnel gelişim yasalarıyla, zorunluluk ile ilişkisi… özellikle bu zorunluluğu bilme ve ona pratikte egemen olma derecesi olarak tarif edilir.
* “Hangi özgürlük, ne zaman ve nerede?” (Hüseyin Hasançebi, “Türkiye Tebeşir Dairesi”, Kızılcık, sayı 6, Şubat 2001.) “(…) ücretli emek/sermaye ilişkisi, emek gücünü ‘özgürce’ satabilen insanların varlığını gerektirir.” (Hüseyin Hasançebi, “Marksizm ve Birey”, Kızılcık, sayı 10, Aralık 2001.) “Emeğin özgürleşmesi, yani ‘özgür emek’ sermaye için zarurettir; insanın özgürleşmesi ise felaket. Oysa Marksizm ve sol düşünce için ‘özgürlük’, emekle birlikte emeği taşıyan somut insan bireyinin de özgürleşmesidir. Bu da ‘zaruret’ değildir. Özgürleşmek isteyen insanlar için eylemi şart koşar. Eylemsiz özgürlük görülmemiştir.” (Hüseyin Hasançebi, “Türkiye Tebeşir Dairesi”, Kızılcık, sayı 6, Şubat 2001.)
“Aslolan ‘birey’dir. Bütün kavramların somut içeriği, bireyle ilişki kurduğu zaman ortaya çıkar. (…) Özgürlük kavramı da öyledir, eşitlik kavramı da, mutluluk kavramı da ve ilh…” (Hüseyin Hasançebi.)
“Şöyle böyle, yeryüzünde 200 yıllık bir burjuva ideolojik egemenlik ve bu egemenliğin maddi temeli olarak hâkim kapitalist üretim ilişkileri var. Bu süre içinde zaten ‘bireyi özgürleştirmiş’ olması gereken kapitalizm niçin ve kime karşı hâlâ ‘birey’i diline dolamayı sürdürmektedir? Sakın ‘birey’den, yani ‘gerçek’ bireyden korkuyor olmasın?
Evet, korkulan ‘birey’dir; ‘gerçek birey’in ortaya çıkıp baş kaldırmasından korkulduğu ve Marksizmin de en güçlü özelliğinin ‘bireyi özgürleştirmek’ olduğu bilindiği için, konu Marksizme bir saldırı olarak sıcak tutulmaktadır.” ”Marksizm için esas olan bireydir, bireyin özgürleşmesidir. Marksizmde toplum üzerine vurgu, bireyin özgürleşmesini idealist/ütopik saplantılardan arındırmak, onu tarihsel somut maddi zeminine oturtmak içindir.” “(…) bireyin özgürleşmesi Marksizmin birey hakkındaki yalın felsefesini teşkil eder.” “[Marksizm] bireyin sömürüden kurtulmasına giden yolun tarihsel koşullarını irdeleyip belirleyen bir özgürlük felsefesidir.”
“Bireyin özgürleşmesi ile Marksist kuram arasındaki ilişkinin izlendiği hayati bir alan, siyasal pratik alanıdır. Siyasal alan kendi özellikleriyle işler. Örneğin bilim, sanat, edebiyat, felsefe, tarih, vb. iştigal konularında ve alanlarında Marksizme dokunan herkes dokunduğu anda özgürleşmenin tadına varabilirken, aynı şey siyasal alanda gerçekleşmez."
“(…) hasılı, mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirildiği koşullarda ‘geçiş toplumu’, geçiş sürecinin bireyi giderek daha ve daha özgürleştirici potansiyelini geliştiremedi, gerçekliğini yaşayamadı. Sonra da, tarihsel zorunlulukların dayattığı pratikler gerçek, asli, kaçınılmaz ‘Marksist praksis’ olarak dogmalaştırıldı.”
“Bütün bunlar, Marksist hareketlerin bireyi öne çıkarma ve özgürleştirme gibi yakıcı bir görevi üstlenmeleri gereğini, Marksizmin gereğinin bu olduğunu bize unutturmamalıdır.”
“Marksizm bir özgürleşme kuramıdır ve toplumsal tarihimiz bir özgürleşme sürecidir.” (Hüseyin Hasançebi, “Marksizm ve Birey”, Kızılcık, sayı 10, Aralık 2001.)
“Çünkü tartışmasız bir temel çıkış noktamız var ki, o da insanın kendi tarihini yazmaya başladığı günden bu yana içinde bulunduğu eyleminin değişmez yönüdür. Bu yön hep özgürleşmeye doğrudur.” (Ömer B. Canatan, “Prometheus Öldü Mü?”, Felsefe dergisi, Ocak 1988.)
* Gelelim sorduğumuz “soru”ya... Çağlar boyunca aslında pek çok disiplinin, pek çok alanın sorusu, “sorunu” olmuştur bu... hatta “sorunsal”ı... Felsefe nerdeyse tarihini buna hasretmiştir. Ve varılan noktanın pek çok açıdan analizini yapmak mümkün… Sorunun “cevabı” olarak ise, “kuşbakışı” bir perspektifle neler söylenebilir... yani “kitabın orta yeri”nden yine anlaşılan... o da –“eskimedi(!)” lakin− çok “yıprandı”… ama artık, n’edelim!..
Her şeyden önce belirtilmeli ki, kendisinin, sosyal çevresinin, toplumun ve doğanın kısıtları ve sınırları “dairesi”nde serbesttir, birey... Üstelik bu "özgürlük", zorunlu olanın ve bu kısıtlar ve sınırların tam, eksiksiz bilgisine −yani salt kaçınılmaz olanın değil, “mümkün” ve “muhtemel” olanın da bilgisi− sahipse gerçekleşir! Yoksa iradesi “hiç”lenir; “rüzgârların önünde kuru bir yaprak gibi sürüklenir” kişi... Zaten tüm faaliyetlerimiz, daima genel olarak doğa yasalarına ve özel olarak kendi doğamıza uyumlu bir biçimde belirlenir ve yürütme ve sonuçlarında zorunluluğa uyar.
* İnsan olmanın zorluklarından başlıcası, sınırlı bir güce ve kapasiteye sahip olmaktır.
“Çalışma özgürlüğü, mülkiyet özgürlüğü, vicdan özgürlüğü, basın ve yayın özgürlüğü, (…) genel özgürlüğün çeşitli türleridir. Fakat bu birlik yüzünden ayrımları unutmak ve türlerden birini, öteki türlerin ölçeği, normu, alanı haline getirmek tamamıyla yanlıştır.” (K. Marx, ”Parlamentoda Basın Özgürlüğü Tartışmaları”.)
“Özgürlük, devletin toplum-üstü bir organdan, bütünüyle bu toplumun emrinde bulunan bir organa dönüşmesidir” (K. Marx, “Gotha Programının Eleştirisi”.)
* Şimdi biraz “geriye saracak" olursak...
İnsansoyu ilk tarih sahnesine çıktığı andan itibaren −tabii bu öyle “bir lahzada” olmadı− bir sosyal varlıktı. Hatta “insan”ı toplum yaratmıştır dersek, çok iddialı bir söz sarfetmiş olmayız. Çünkü hayatını idame ettirebilmesinin olmazsa olmaz şartı, “ihtiyaçları”nın temini, giderek üretimidir. Bu “üretim” ise “toplumsal” olmak zorundadır ve bir “emek” harcanarak üretilmek mecburiyetindedir; “eşyanın tabiatı” gereği...
“(...) hayvan yaşamını idame ettirmek ve neslini sürdürmek için nesnelerle dolaysız olarak uğraşır, ama insan bu işi ürettiği araçların ve diğer insanlarla girdiği ilişkilerin yardımıyla, dolayımıyla gerçekleştirir. Ve bu ilişkiler insanın davranışlarını büyük ölçüde etkiler ve onu bir sosyal varlık olarak biçimlendirir. Ve böylelikle emek (iş/çalışma) insana zekâ kazandırmış ve onu ilkel bir sürü iken bilimi, sanatı, kültürü ve ahlâkı olan bir toplum haline getirmiştir. Bir başka ifadeyle insanı ‘insan’ yapan emektir; insanın özüdür.” (Şükrü Çelikyapı, “Yaşasın Emojiler”, Kızılcık, 23 Haziran 2021.)
İşte söz konusu bu “emek”, −her ne kadar kendisi “ben ikinci kemanım” deme tevazuunu göstermiş olsa da−, tarihin gördüğü en büyük öğretmenlerden birinin ifadesiyle; “(...) insanı yaratan emektir (iştir, çalışmadır).” şeklinde kayda geçmiştir... Ve emek her daim “toplumsal üretim” içinde ve toplumla “kaim” olduğuna göre, insan da bu “emek süreci”nde “insan” olmuştur.
Aşağı yukarı aynı fizyolojik, aynı nörolojik yapıya sahip, yaklaşık olarak beyin ağırlıkları eşit olan insan ile yüksek omurgalı canlılardan bir primatın aralarındaki fark, işte bu “toplumsal üretim” ve “emek süreci”dir. Öyle ki duyularımız, duyu organlarımız, duyumlarımız, bunların beyindeki merkezleri bile “emek süreci”yle gelişmiş, yetkinleşmiş; “insana özgü” olmuşlardır.
“Emek” insana iki “şey” daha kazandırmıştır: Düşünce ve konuşma/dil!.. Toplumsal üretim içindeki insan, her şeyden önce tasarlayarak emek güçlerini harekete geçirir. Bu ise neyi hedeflediğinin, sonunda ne beklediğinin, hangi araçları, nasıl kullanarak maksadına erebileceğinin, karşılaşacağı muhtemel zorlukları ne şekilde yenebileceğinin “bilinci” demektir.
Toplumsal üretim içindeki insan, başta “işbölümü” yaptığı insanlarla “haberleşme” ihtiyacını “yakıcı” şekilde hissetmiş… ve hayvanlardan farklı olarak, ama gırtlağını ve gırtlak yapısını da zorlayarak, önce tek heceli “uyarı” nidaları şeklinde… ancak daha sonra birbirine bağlanabilen ses sinyalleri (kelimeler) şeklinde konuşmaya başlamıştır.
Buysa iki “şey” demekti: Birbirine eklemlenebilen, bağlanabilen sonsuz sayıda ifade edilebilen sözler aracılığıyla bilginin aktarılabilmesi ve saklanabilmesi... Bilgi zihinsel bir şeydir; ancak bununla birlikte gerçekte ve somut olarak varolabilmek, saklanabilmek ve aktarılabilmek için, duyumlarla kavranabilir maddi bir biçime; dile bürünmelidir... Bilgi, duyumlarla kavranabilir bir nesnel işaretler sistemi demek olan dil biçiminde somutlandığı ölçüde insan, o bilgiyle işlem yapabilir ancak... Ve yalnızca, insan zihninin bir ürünü olan konuşma/dilin, “düşünce”nin maddi aracı, taşıyıcısı, zarfı olması nedeniyle, düşünce duyumlarla kavranabilir, aktarılabilir... Kelimeler olmaksızın düşünülemez! Kendi kendimize “düşünceye daldığımızda” bile, kelimelerle düşünürüz!..
İnsanın “insan” olmasından itibaren dil, binlerce yıldır, toplumsal hayatımızın ve “toplumsal biçimlenmemiz”in önemli bir unsuru, bir “önşart”ı olagelmiştir! Kendi kurallarınca işler, kendi süreçlerinde gelişir... Dil sözcük, semantik (anlam bilim) ve söz dizimi (sentaks) ile belirlenir. Sözcük ve söz dizimi bir toplumsal grubun ortak kullanımındaki, artık sabit hale gelmiş, hep aynı anlamı veren kelimeler topluluğunu… ve −iletişim amaçlanarak− kelimelerin ne şekilde bir araya getirilmeleri gerektiğini yöneten kurallar bütünüdür.
Dilin bir başka önemli özelliği ise “keyfi” ya da “geleneksel” veyahut “doğal” niteliğidir. Kelimeler keyfi ve/veya geleneksel işaretlerdir. Bir “ses” dilde belli bir amaç için kullanılır; fakat başka bir ses de aynı işlevi görebilirdi pekâlâ!.. Nitekim başka bir dilde bambaşka bir ses aynı işlevi görmektedir. Hatta öyle ki, aynı sözcük farklı dillerde farklı anlamlar ifade edebilmektedir.
* Bir “yanlış”a da işaret etmeliyiz… bir mistifikasyona..! “Özel bir kelime, özel bir nesne için metafizik yoluyla veyahut da ‘ilahi adaletin tecelli’ etmesiyle ‘doğru(!) sözcük’tür! O özgün isim, o nesne içindir; diğer adlar ona kesinlikle uymaz! ‘Haklı olarak(!)’ böyle adlandırılmıştır!..” Bu bir safsata, kesinlikle bir mugalâtadır! “Haklı olarak” böyle adlandırmaktayım, elbette!?
Oysa bir dilin salt kelimeleri değil, gramer kuralları ve sentaksı da gelenekseldir! Ancak birtakım lengüistik (dilbilim) kuralları ve kararları ile değiştirildiğinde, belirlendiğinde artık geleneksel olmaktan çıkarlar. Kuşkusuz bu, "yeni" kelime üretmek/türetmek söz konusu olduğunda da geçerlidir.
Dili kullanan insanların hayatlarının nesnel koşulları ve pratiklerinin talepleriyle belirlenmiş yeni sözcükler üretilir. Bir dilin insan yaşamında önemi olan bütün nesneler, özellikler, ilişkiler vb. için kelimeleri bulunması gerekir. Ve genel olarak toplumsal üretimin erişmiş olduğu gelişme aşaması, maddi-manevi kültür düzeyi ne denli yüksekse, dilin kelime haznesi de, kaçınılmaz olarak, yüksek olmak gerekir.
Doğrudan hiçbir somut nesneye tekabül etmeyen soyut fikirler de düşünce ve dilin “ortak yapımı”dırlar. Nesnelerin, olguların salt duyumlara yansımış şekliyle, anlık varoluşlarıyla değil, bilinmesi mümkün olan bütün özellikleri, ilişkileri ve iç bağıntılarıyla temsil eden fikirlere, soyut fikirlere ancak dil ve düşünceyle sahip olunur...
Geleneksel sözcüklerin, geleneksel gramer ve söz dizim kurallarına göre cümleler haline getirilmesiyle ifade edilmiş olan nesneler ve insanlar arası ilişkiler ve bağıntılar ise, artık geleneksel değildir. Cümlelerde ifade edilmesi gereken “şey” ne ise onunla belirlenir: Bilgi, önerme, fikir, görüş vb… “Cümlelerde ifade edilmesi gereken şey”, gerçeğin düşüncedeki yansımasıdır! Düşünceler maddi dünyanın yansımalarıdır ve kendine özgü yasaları ve mantık ilkeleriyle biçimlenirler!.. Söz konusu bu süreçte maddi dünya düşünce biçimlerine çevrilmiştir! İşte bu “yansıma” ve “çevrilme” sürecine düşünce yasaları ve mantık kuralları hükmeder!..
*Son olarak abuk-sabuk bir mahkeme kararından bahisle, dil konusundaki cehaletimizin şahikasını oluşturan örnekle bu konuya değinmek gerekiyor. Mahkemenin biri –tatara… titiri…− kadınları aşağılayan argo kelimelerin TDK Lügati’nden “tez çıkarılması"na hükmetti, geçtiğimiz dönemde! Ve “Türkçe’nin doğru ve güzel kullanılması”nda lügate, “öncülük etme(!)” vazifesi verdi!.. Şaka gibi değil mi? Neresinden tutalım? Hepsi elimizde kalıyor! Tam bir eçhel-i cühelâ örneği... Lügatin, hükümdeki gibi bir “misyonu” olabilir mi? Onun işlevi dildeki bütün anlamların karşılığı olan kelimeleri objektif olarak bünyesinde toplamasıdır! Bir yargı kurumu, bir dilin “doğru ve güzel kullanılması” konusunda, hangi yetkiyle, karar alma hakkını kendinde görebilir? İyi ki “o kaka” sözcükleri sarfedenlerin "tez ağzına biber sürüle!" kararı almamış!..
Tam bir “political correctness” (Gerçekliği değiştirmek yerine gerçekliği dile getirmekte kullanılan kelimeleri değiştirmek!) örneği! İstenmeyen, beğenilmeyen, lanetlenen kelimeler lügatlerden atılır, dilde de sansürlenirse, karşılıkları olan anlamlar, kavramlar da zihinlerden “silinmiş” mi olur? Pratikte her gün yeniden yeniden üretiliyorken!..O zihin dünyasını oluşturan “hâkim zihniyet” toplumda varolan egemen ideolojinin tezahürü değil midir? Patriarkal bakış açısı, toplum biçimlenmesini üretim araçları üzerindeki mülkiyet şeklinin belirlediği “erkek egemen” niteliğinden dolayı değil midir? Bu “zihin dünyası”nın dili de eril, maşist, kadını aşağılayan, dahası “hiçleştiren” fallosantrik özellikler, motifler taşımakta değil midir; argo ya da değil? Sözlüklerde yer vermesen “ne yazar”? Versen ne?..
Oysa dil, toplumun “aynası”dır. Toplumun tekmil “serencamı” diline yansır. Ne olup bitmekte, ne var-ne yok; olduğu gibi yansıtır... Aynaları “sansürlemek”, “çirkinlikleri yansıtması”na engel olmak mümkün müdür? Panayır aynalarında, belki! Ama o da gülünç olur!..
Bir dilin “nasıl” olması gerektiğine, şöyle mi, yoksa böyle mi olması icabettiğine, o dilde neyin olup neyin olmaması iktiza ettiğine karar verecek hiçbir merci yoktur! Olamaz! Çok basit bir nedenle: Çünkü eşyanın tabiatına aykırı!..
Yukarıda değindik: Konuşma, bir topluluk için ortak olan bir “dil”in doğmasıyla başlar. Bahse konu toplumsal grup, birbirleriyle iletişimde bulunmak için “bir dili” bilir ve kullanır. Ortak bir “yaşanan bölge”, ortak bir ekonomik faaliyet ve ortak bir kültür, gelenek, görenek; ortak bir dille beraber atbaşı gider. Halkların ve ulusların nitelendirilmesinde ortak bir dil −iktisadi yaşantı birliğinden sonra− en önemli unsuru meydana getirir.
Dil toplumda yaşayan “diğer insanlar için” ve onlar olduğu için mevcuttur!.. Ve bilinç kadar eskidir! Bilinçlilik ise başından beri ve daima “bilinçli varoluş”tur! Her şeyden önce “kendinin bilinci”ne varmaktır! Bu ise insanın “birey”leşmesinin eşiğidir! Ama diğer yandan bilinçlilik, aynı zamanda, “en başından itibaren” bir toplumsal üründür ve insan varolduğu müddetçe de, gelişerek, öyle kalacaktır. Buradan da hemen görüleceği gibi insanın bireyselleşmesiyle toplumsallaşması arasında, “özgürleşmesi” eksenli diyalektik bir karşıtlık mevcuttur!.. Çünkü toplumsal üretim başladığında insan, özgürlüğün şartlarını da oluşturmaya başlamış oluyordu!..
* İyiden iyiye “tarihten bir yaprak” programına çevirdik... İyisi mi, daha fazla uzatmayalım…
* “Soru”ya dönecek olursak, özgürlük felsefenin de konusu olmuştur; zorunlulukla birlikte bir “karşıt çift” teşkiliyle diyalektik kategorisi olarak epistemolojinin de...
Bilgi, nesnelerin görünüşlerini belirleyen hareket ve iç bağıntılarının bilgisi aşamasına ilerledi miydi, hem doğa, hem de toplum fenomenlerine ait zorunluluk boyutu da anlaşılmaya başlar.
Yeryüzündeki her şey gibi, insanın bütün faaliyetleri de, bütün biçimleriyle nedensellik yasaları tarafından “yönetilir”. “Nedensellik” zorunlu özellikleri ortaya koyar, zorunlu olarak zuhur edecekleri belirler. İnsanlar doğa ve toplumdaki zorunluktan kendilerini “azade” kılamazlar!..
Zorunluluk, özgürlüğün ve onun önşartlarının doğmasına yol açar!..
İnsan bizatihi doğanın bir parçasıdır ve “doğanın zorunluluğu” birincil, “insan aklı ve iradesi”yse ikincildir! “Zorunlu” olarak ve “kaçınılmaz” bir şekilde birinciye uymak mecburidir!
Ancak insanın pratiğini belirleyen ve hayvan davranışından ayıran, insanların sosyal faaliyetleri esnasında zorunluluk bilgisini, ilk önce de doğadaki zorunluğu öğrendikleri gerçeğidir. Ve bu “bilgi”yi kendi amaçlarını gerçekleştirmek, hedeflerine varmak için kullandıkları, bu bilgiye uyumlu hareket etmeyi öğrendikleri gerçeğidir...
İnsanlar, hayvanlar gibi “önceden belirlenmiş” içgüdüsel ve refleksif bir davranış yolu izlemek zorunda değillerdir. Kendilerini diğer canlılar gibi yalnızca çevrelerine uydurmakla kalmazlar; aynı zamanda “hür iradeleri”yle çevrelerini de kendilerine uydururlar. Oluşturdukları, tasarladıkları ve arzuladıkları hedefleri gerçekleştirmek için kendilerini özgürleştirirler. Bunu yaparken de doğayı ve kendilerini “değiştirirler”..!
Ve fakat insanı hayvanlardan ayıran “doğa üzerindeki hakimiyet”, insanın doğa yasalarından ve doğal zorunluluktan, en ufak bir şekilde bile olsa, “ari” olduğu anlamına asla gelmez! Aksine “onlar”n bilgisine sahip olunmalı ve insana yararlı kılınmalıdır!..
“Özgürlük, doğa yasalarından hayali bağımsızlık demek değildir; tam tersine bu yasaların öğrenilmesidir ve bu bilginin olanaklarına dayanarak, doğa yasalarını belirli amaçlara doğru planlı bir biçimde harekete geçirmektir. Demek ki irade özgürlüğü, ilgili şeylerin öğrenilmesinden sonra, karar verme yeteneğinden başka bir şey değildir.” (F. Engels, “Anti-Dühring”.)
Aynı şekilde kendi maddi ve manevi (kültürel) isteklerini karşılamak için kendi sosyal hayatlarını “kontrol etme”yi ve planlamayı öğrendikleri zaman da, bu toplumun objektif kanunlarının, sosyal zorunluluğun “üzerine çıktıkları”, “azade” oldukları anlamına asla gelmez! Aksine amaç, yasallıkların, nedenselliklerin kavranılması ve sosyal faaliyetin yönlendirilmesidir. İnsanlar bunların bilgisine sahip değillerse eğer, zorlanırlar ve asıl önemlisi “özgürleşemez”ler!..
Özgürlük nedensellikten kopmakla bulunamaz; zorunluluğu “ortadan kaldırmak(!)” için sarfedilecek “nafile çabalar”la da, öyle... Mesele bunları anlamakta ve bilgisini edinmektedir!..
* “Zorunluluk özgürlük olmakla ortadan kaybolmaz.” (V. İ. Lenin.)
Zorunluluk ile özgürlük arasındaki diyalektik bağda, zorunluluk her zaman özgürlüğün önkoşuludur; çünkü mutlak etkiye sahiptir.
Zorunluluğun mevcudiyetiyle özgürlük arasında bir “antagonizma”, birbirlerini dışarıda bırakan bir “antinomi”, “paralax” (senteze ulaştırılamaz) bir çelişki yoktur! Aksine zorunluluk, özgürlüğün doğmasına sebep olur. Nedensel zorunluluk olduğu için karar alabiliyor ve uygulayabiliyor, insansoyu...
Yoksa, diyelim ki zorunluluk olmasaydı, meselâ, çay bile içemezdik! Çünkü su, 100 derecede kaynamak “zorunda” olmazdı ve ayrıca cisimler “yerçekimi kanunu”na uymak zorunda da kalmazlardı! Detaylara girmeden de kaosun boyutu kestirilebiliyor açıkça...
* Peki ama, hareketlerimiz değişik nedenlerle koşullanmıyor, belirlenmiyor ve bu yüzden de bir zorunluluğa bağımlı olmuyorlar, bir “dayatma” ile karşı karşıya kalmıyorlar mı? Kendi şartlarımızın, olanaklarımızın ve kendi doğamızın zorunluluğuna uygun hareket ettiğimiz doğrudur. Ne ki bu, özgür olmakla hiçbir biçimde çelişmez! Eğer irademiz dışında ve ona aykırı davranmak zorunda kaldığımız vakiyse, bir şey yapmamıza sebep olan bir dış etki, bir dış güçse; bir baskıyla karşı karşıya isek, bu takdirde “engellenmekte” olduğumuzdan bahsedilebilir; kısıtlıyızdır! Bize ait olmayan amaçları belirlemek için irademiz “dışarı”dan biçimlendiriliyorsa özgür değiliz demektir!
Özgürlük, görülüyor ki, insanın iradesi ile yakından ilgilidir. İnsanın iradesi, hareketlerinin koşulları hakkındaki bilgisiyle, kendi oluşturduğu bir amacı gerçekleştirebilmek için yapılması gerekenler tarafından belirleniyorsa, ancak o takdirde, gerçekten özgürdür birey. İradenin özgürlüğü, ilgili konunun gerçek bilgisiyle kararlar alabilme kapasitesidir! Kendimiz ve dışımızdaki dünya üzerindeki kontrolümüzdür!
Ne ki özgürlük, iradenin “otomatikman” doğal bir uzantısı değildir! “Bir irade alana, yanında bir özgürlük” vermiyorlar; maalesef..!
* İş araçlarını kullanarak emek sürecinde insan, çalışmasıyla amaçlanan bir değişimi gerçekleştirmek maksadıyla iş nesneleri (emeğin konusu) üzerinde faaliyette bulunur. Bunu yapmak için emeğin konusunun gerekli özelliklerini bilmek ve o özellikleri hesaba katmak ve aynı zamanda da emeğin konusu üzerindeki rastlantı etkilerini (şans faktörünü) ortadan kaldırmak zorundadır. Bu da bilginin sadece kaçınılmaz olanın bilgisini değil, fakat aynı zamanda mümkün olabilecek olanın da bilgisini talebeder! İlgilendiğimiz olaylar, onlar üzerindeki bilinçli denetimimiz olmadan oluşurlarsa; sonuçlar da bir dizi rastlantıyla gerçekleşen doğal bir süreçle belirlenmiş olur!
Velhasıl, özgürlük, zorunluluk bilgisi üzerine kurulmuş kendimiz ve dış doğa üzerindeki denetimimiz demektir!
“İnsan özgür doğmaz!” Tam tersine kendi iradesi dışında, kendi belirlemediği şartların bir araya gelmesiyle doğar!..
Ancak toplumsal hayatı ve gelişiminin kanuniyetlerinin varlığıyla, toplumsal pratikte onu özgür hale getirecek kapasiteyi derece derece geliştirir. Böylesine bir özgürlüğü kendisi için yaratır! Özgürlük kazanılır!.. Adım adım elde edilir. Ve insan “kazandığından fazlası”na da sahip olamaz!..
* Özgürlüğün ilk şartı bilgidir. O da toplumda vardır; sadece oradan edinilir... Yani unsurları bilgi olan toplumsal bir şeydir özgürlük!
Ama diğer taraftan özgürlük birey tarafından gerçekleştirilen bir şeydir... Özgür olan, genel olarak insanlık ya da toplum değil, bireylerdir! Genel olarak özgürlük, en başta “bireysel özgürlük”tür; hemen daima... Çünkü “toplumsal üretim” sürecinde yer alan tek tek bireylerin kendileridir; toplumda varolan bilgiyi kendi “zihin süreçleri”yle edinen ve emek sürecine kendi somut emeğiyle katkıda bulunan ve dolayısıyla "özgürleşme"ye başlayan... Özgür olmak, doğanın nedensellikleri bilgisini ele geçirme süreciydi başta... Bu bilgiyi kendine yararlı kılmak için insanın, “kendi istekleri”ne uydurulmuş bir şekilde, bedeninin ve beyninin doğal güçlerini harekete geçirdiği ve bir “amaç gerçekleştirdiği” emek süreciyle başladığını özgürleşme sürecinin… bundan uzun uzun yukarıda söz etmiştik...
Ancak ne var ki toplumlar “anakronik” bir gelişim çizgisi izlemezler. Günümüz toplumu sınıflı toplumdur. Doğal şartların yanı sıra, “özgürlük problematiği” sosyo-ekonomik koşullarca belirlenir ve sınıfsal bir “baz”a oturur. Dolayısıyla “bireysel özgürlük”lerin yanısıra , bireysel özgürlüklerden ziyade “ezilen” sınıfların, ulusların, milliyet ve azınlık etnisitelerin, mezhep, din vb. toplulukların “grupsal özgürlükler”i ön plana çıkar, artık!.. Çünkü antagonistik sınıflara bölünmüş bir toplumda −isterse “hukuk devleti(!)” egemenliğinde olsun− sosyal ilişkiler “alttakiler”i ezen ve onlara hükmeden ilişkilerdir! (Örneğin “hukukun üstünlüğü”nün hüküm sürdüğü “ileri(!)” bir ülkede, “artı-değer”in gaspı, hukuk güvencesindedir!) Dolayısıyla sınıflı toplumlarda özgürlük mücadelesi, esas olarak var olan baskı ve sömürü biçimlerine yöneliktir! Bu da “sınıf mücadeleleri”nin motor gücünü, asıl motivasyonunu oluşturur…
Bir sınıfın diğer sınıfı sömürdüğü bir toplumda, özgürlük mücadelesinin esas kısmı varolan baskı ve sömürü biçimlerine karşı, ana ekseni bunları ortadan kaldırmak hedefli mücadelelerdir!
Dolayısıyla sınıflı bir toplumda, özgürlüğün ve kazanılmasının her zaman sınıfsal bir temele dayandığı; özgürlük kavramının da sınıfsal öneminin aşikâr olduğu görülmelidir…
Özgürlük sürekli olarak, sınıf mücadeleleriyle gelişmiş ve kendi amaçlarını gerçekleştirmek, bu amaçlara ulaşmak için kendilerini özgür hale getirmeye çabalayan değişik sınıflar, özgürlükleri genel olarak bir üst aşamaya ilerletmişlerdir.
* Gramsci’nin tanımıyla Marksizm, bir “eylem felsefesi”dir; Marksist düşünsel faaliyet “gecenin alacakaranlığında” değil, sınıf mücadelesinin yakıcı güneşi altında serpilip anlam kazanabiliyor…
* “Sosyal Demokratlar politik eşitlikten hak eşitliğini, ekonomik eşitlikten de sınıfların ortadan kaldırılmasını anlamaktadırlar.” (V. İ. Lenin, “Liberal Bir Eşitlik Profesörü”.)
İnsanın bireysel özgürlüğü de, daima toplumsal koşullara bağlıdır; bu koşullar bireysel özgürlüğün çerçevesini ve somut içeriğini belirler. Böylece özgürlük kavramı toplumsal bir kategori olarak, bireysel özgürlük sorununu da kapsar. Özgürlük aynı zamanda somut tarihsel bir kategoridir. Mutlak bir özgürlük yoktur.
* “Her birey kendi doğal yeteneklerini, ancak başkalarıyla oluşturduğu bir topluluk içinde bütün yönleriyle geliştirebilir; demek ki ancak topluluk içinde olanaklıdır kişisel özgürlük. Daha önce topluluğun yerini tutmuş düzenlerde, devlet, vb.’de, kişisel özgürlük yalnızca egemen sınıf ilişkileri içinde gelişmiş bireyler için ve ancak bu sınıfın bireyleri oldukları ölçüde var olmuştur. (…) Gerçek toplulukta bireyler, beraberlikleri içinde ve beraberlikleri sayesinde özgürlüklerini elde ederler.” (K. Marx-F. Engels, “Alman İdeolojisi”.)
* ”Aslolan özgürlüğün, herkes için özgürlüğün kavgasını vermek ve her an vermektir. O kavgayı yarına ertelemek ya da göğe havale etmek bugünü, bugünün açlığını, sefaletini, cehaletini, umutsuzluğunu ve umarsızlığını yarına taşımaktır. Eşitsizliğe teslim olmaktır. Eşitsizliğe itiraz ve isyan her yönüyle ve her veçhesiyle bir özgürlük sorunudur.” “Ne ki eşitsizlikten habire yakınmayla ve eşitlik için kavga verilerek eşitlik kazanılamaz.”
“Bu kadar eşitsizliğe nasıl dayanılır, nasıl razı olunur? Temel olgu eşitsizlik değil, tahakkümdür. Eşitsizlik sonuçtur. Onu yaratan da, sürdüren de tahakkümdür. Açıkçası, sınıf tahakkümü; devleti bir tahakküm aracı yapan olgudur. Bu noktada kesin tavrınızı belirlemeden, yani insanın insanla ilişkisinde zoru ve zora teslimiyeti dışlamadan insanlar arasında eşitsizlik sorununun köküne inemezsiniz.
Devletin tahakküm aracı olarak işlevi salt tahakkümle, eşitsizliği olumlayan ideolojik koşullanma olmadan yürümez, bu doğrudur. Ama ideoloji de tahakküm olmadan bir işe yaramaz ve üstelik ideolojiyi sürekli besleyen etkenlerin en başında tahakküm gelir.” (Tektaş Ağaoğlu’ndan aktaran Hüseyin Hasançebi, “Tektaş Ağaoğlu Hakkında”, Kızılcık, 20 Ocak 2018.)
* ”(…) Ve sonunda, bütün insan emeğinin, insan emeği olduğu için ve insan emeği olduğu ölçüde, eşitliği ve eşit statüsü, bilinçsiz ama en açık anlamını, modern burjuva iktisadının değer yasasında buldu. Bu yasaya göre, bir metanın değeri, onun içinde cisimleşmiş bulunan toplumsal bakımdan zorunlu emekle ölçülür.” (F. Engels, “Anti-Dühring”.)
“(…) özgürlük ve eşitliğin insan hakları olarak ilân edilmesi doğal bir şeydi. İnsan haklarını ilk kez tanımış olan Amerikan Anayasası’nın, aynı zamanda Amerika’daki renkli ırkların köleliğini onaylaması, bu insan haklarının özgül burjuva karakteri bakımından anlamlıdır; sınıf ayrıcalıkları yasaklanmakta, ırk ayrıcalıkları kutsallaştırılmaktaydı.
“(…) Özellikle Büyük Devrim’den bu yana, Fransız burjuvazisinin burjuva eşitliğini ön plana çıkarışından beri, Fransız proletaryası ona ardı arkası kesilmeden toplumsal ve iktisadi eşitlik isteği ile karşılık vermiş ve eşitlik, özellikle Fransız proletaryasının savaş çığlığı durumuna gelmiştir."
“(…) proleter eşitlik isteğinin gerçek içeriği, sınıfların ortadan kaldırılması isteğidir. Bunun ötesine geçen her eşitlik isteği, zorunlu olarak saçmalığa dönüşür.” (a.g.e.)
* “Marx ve Engels’in 18. ve 19. yüzyıllarda gelişen ütopik özlemleri ayağı yere basar nesnel tarihi süreçlere bağlamalarından sonra nesnel süreçlerin tarihin tekerini kendiliğinden döndüreceği görüşü öne çıktı. Engels’in aksi yönde türlü uyarılarına rağmen Ortodoks Marksizmde var olduğu farz olunan katı determinizm anlayışı da Marksizmin kurucularına mal edildi. Oysa Marx da, Engels de, her şey bir yana, 19. yüzyıl Alman entelektüelleriydiler. Onların dilinde “nesnel”lik, iradeden boşanmış bir kavram olmadı hiç bir zaman. Ünlü On Birinci Tez, siyasi pratiğe dair bir önerme değildi, dünyayı bilmede praksisin belirleyici yerine vurgu yapıyordu: Dünya değiştirilerek bilinir. Bilme süreci irâdî eylemden geçer.” (Tektaş Ağaoğlu, “‘Sosyalizmin Krizi’ Dünyada ve Türkiye’de İrade Krizidir”, Kızılcık, 22 Ocak 2021.)
[“On Birinci Tez” (Marx’ın “Feuerbach Üzerine Tezler” 11 kısa notu, 1845, Brüksel): “11. Filozoflar dünyayı yalnızca çeşitli biçimlerde yorumlamışlardır; oysa sorun onu değiştirmektir.” Engels’e göre bu “yeni dünya anlayışının dahiyane tohumunun atılmış olduğu ilk belge” idi.]
* “Özgürlük” kategorisinin ilintili olduğu bir başka sosyal bilinç formuna da değinip geçelim. İnsan “sosyal bir varlık” olduğundan, toplum içinde yaşadığından, “faaliyetlerini düzenlemek” için ahlâk ilkeleri konmuştur. Ama öyle bir toplum “tasavvur” edelim, “tahayyül” edelim ki etik, moral değerler, bireylerin özgür gelişmelerinin şartlarından en başta geleni olan bir toplum olsun! İşte böyle bir toplumda ahlâk, özgür davranışın “ethos”unu teşkil eder; ilkelerini ve düsturlarını ifade eder!..
Biraz da ütopik “takılacak”, hayal kuracak olursak yani... Bu ütopya, insanın “zorunluluk ülkesi”nden “özgürlük ülkesi”ne yolculuğu, yükselmesi demek olacaktır! Ve insanların özgürlük serüvenine birlikte başladıkları… ancak git gide adeta bir “işkence”, bir “esaret hayatı” haline dönüşen “emek süreci” ise, tüm ihtiyaçlarını eksiksiz karşıladıkları bir bilinç unsuru haline gelecektir, bu ütopya diyarında...
Bu “distopyalar çağı”nda hâlâ da “ütopya”lardan söz edilebilir mi? .. diye sorulabilir, haklı “görünen” bir soru olarak! Ancak ne ki, şöyle açıklayabilirim, tutumumu: Son “kayıplarımız” üzerine konuşmuş, hatıralarını yâdetmiş, haklarında yazılar yazmıştık… “aklı derinlere erenlerimiz”diler… gelecek perspektiften uzağını görenlerimiz… ve bilhassa “evvel giden”le “ahir giden”… bu metinde kendilerinden “alıntılar” da yaptığım… Peki “nedir önemleri; ne bıraktılar?” diye... düşünüldüğünde… “ütopyanın ölmediği”ni gösterdiler… bir de “umudu” bıraktılar!.. Zaten yeterince büyük bir düşünüz varsa “umutsuz” olamazsınız! Hakkınız yok!..
Sorduğumuz soruyu “ütopya” ile de bağlayıp, son olarak şunu söyleyebiliriz: Bireysel özgürlük, toplumdan yalıtılmış olarak “avara kasnak” dönüp duran bir başıboşluk, bir başıbozukluk değil, kişinin bireysel beceri ve yeteneklerini toplumun çıkarlarıyla uyum içinde özgürce geliştirebilmesi, bireysel ihtiyaçlarını giderebilmesi demektir!
Böyle bir toplum özlemiyle...
* “Son Söz” yerine;
Uçtuğunda tüm gökyüzü senin olacak… ey insan bireyi… senin olacak tüm “özgürlük”… özlemini çektiğin… kanatları olanlar değil; yalnızca cesaret edenler uçabilir... sadece cesaret edebilenler… “Yüzme”den yüzmeyi öğrenemezsin ki..!
***
NOT: Dileyen, başlığı “Emojiler-III” olarak okuyabilir…