Dokuz Ocak 2018’de, seksen dört yaşında aramızdan ayrılan Tektaş Ağaoğlu’nu dostları ve arkadaşları yıl içinde her fırsatta hatırlayıp anıyor. Buna sıklıkla tanık oluyoruz. Ölüm yıl dönümünde ise Tektaş’ı daha bir özenle yâd etmek istiyoruz. Bunun elbette bir açıklaması ve nedeni olmalı. Tektaş her zaman her yerde rastlayabileceğiniz biri değildi. Özellikleri vardı, ya da özel biriydi de denilebilir. Her birimizin kulağında hoş bir sada bırakıp gitti.
Defalarca bir araya geldik. Her buluşmamızın sonunda bende o günle ilgili güçlü bir iz bırakmıştır. Böyle bir olayı herkesle yaşamazsınız. Tektaş uzun sohbetin bir yerinde, baştan size son derece iddiasız gibi gelen bir yorum yapar. Bütün doğallığıyla ve sade biçimde paylaşır sizinle özgün görüşünü. Sizi düşündürür, dönüştürür ve şaşırtır.
Onun kalıcı etki ve iz bırakan düşünceleri yalnızca siyasetle sınırlı değildi. Edebiyat, resim ve heykel sanatıyla ilgili deneyimini ve birikimini dile getirdiği zaman da dikkatle dinlemekten ve saygı göstermekten başka seçeneğiniz kalmazdı.
İlk ne zaman ve nerede karşılaştığımızı hatırlamıyorum. Benim tarih ve isim hafızam iyi değildir. Ancak olayları ve üzerinde durulan tartışmalı konuları kolay unutmam. Tanışmamız büyük bir ihtimalle 1974 ile 1977 yılları arasında İstanbul’da olmuştur. Ancak Ağaoğlu ailesiyle bu tarihlerden çok önce komşuluk ilişkimiz olmuştur. 1958 ile 1965 yılları arasında Teşvikiye, Hacıeminefendi sokakta, bir apartmanın beşinci katında oturuyorduk. Ben ortaokul ve lise yıllarımı o evde geçirdim. Odamdaki pencere apartmanın arka cephesine bakıyordu. Tek bir manzaram vardı. O da, Ağaoğlu ailesinin büyük bir bahçe içindeki iki katlı köşkü idi. Pencerenin önündeki sedire oturur, kuş bakışı bu köşkü ve bahçeyi seyrederdim. Bahçeye giren çıkan bütün kedileri tanırdım. Bahçenin bitişiğindeki arsada da bir basketbol potası vardı ve sokağın çocukları orada buluşup maç yapardık. Ama komşumuzun hiçbir ferdiyle tanışmadık tabii ki… Benim yaşım on iki ise, Tektaş Ağaoğlu 24 olmalıydı. Tanışmamız mümkün olamazdı. Kaldı ki, o tarihlerde Tektaş Londra’da üniversitede okuyor imiş.
Bugünlerde Tektaş Ağaoğlu adı zihnimden geçtiğinde ise, gözümün önünde birbirinden bağımsız, pek birbiriyle ilgisi olmayan resimler canlanıyor. Bunların öyle mantıklı bir tarih sırası takip ettiği de söylenemez.
Sanki çok büyük bir alana yerleştirilmiş devasa bir platformun üzerine sayısız sahneler düzenlenmiş de, çok kuvvetli spotlarla bu sahneler sırasıyla aydınlatılıyor. Aydınlatılan sahnenin dışında kalanlar ise karanlıkta kalıyor ve görüntü vermiyor.
Mesela spot birden Tektaş’ın Kuzguncuk’ta kaldığı sıralar oturduğu evin salonunu aydınlatıyor. Sonra Mecidiyeköy’deki apartmanın bodrum katındaki seramik atölyesindeki heykelcikler beliriyor. Ardından Teşvikiye’de Tektaş’ın açtığı sergiyi gezerken anlattıkları gözümde canlanıyor. Derken Düsseldorf’daki buluşmamız sırasında şehir merkezinde yaptığımız sokak gezintisinin ayrıntıları peydah oluyor. O kaybolduğunda, Üsküdar Paşakapısı cezaevinin ana kapısına gidip, oradaki görevli polise bir kese kâğıdı dolusu mandalinayı Tektaş Ağaoğlu’na verip veremeyeceğini soruşum aklıma geliyor. Tanıyor musun, dediğimde, ‘’Elbette, tanıyorum Tektaş Beyi… Çok sayarız kendisini… Merak etmeyin ulaştırırız meyvaları…’’ diye beni yanıtlamasını duyar gibi oluyorum. Spot dönüyor Kadıköy’deki ‘’Kızılcık Dergisi’nin, bir iş hanının ikinci katındaki bürosunu aydınlatıyor. Sigara dumanı eşliğinde yeni demlenmiş çayın bardaklara boşaltılmasını sevinçle izleyen bir Tektaş beliriyor. Bir sonraki derginin yazılarını tartışıyoruz. Odada Zekiye Arıkel, Yalçın Yusufoğlu da var…
Sahne İstanbul dışına bir kez daha taşınıyor ve Tektaş Eskişehir’deki büromda karşıma çıkıyor. Elinde bir deri çanta. Şaşırıyorum. Çantasını açıyor ve içinden bir seramik heykelcik çıkarıyor. Masanın üzerine yavaşça koyup soruyor: ‘’Bu sence ne anlatıyor?’’ Düşünüyorum. Önümde kat kat giyinmiş bir toplum polisinin yirmi santim yüksekliğinde seramikten heykeli duruyor. Tektaş’ın bunu neden yaptığını çıkaramıyorum. Sonra sabrı kalmıyor ve soruyu kendi yanıtlıyor: ‘’Anacım görmüyor musun bak, nasıl korkuyor!!’’ Sonra ekliyor. ‘’Bunu sana hediye ediyorum…’’ O kadar yolu bunun için mi geldin abi, diye sormadan edemedim. Cevabı unutmam mümkün değil: ‘’ Evet…’’.
Bunun gibi daha sayısız sahne geçiyor gözümün önünden. Bunlar Tektaş Ağaoğlu’nu anmaktan çok, onu anlamama yardımcı oluyor. Birlikte geçirme fırsatı bulduğumuz her saatin değerini biliyorum.
Bu kadar renkli ve zengin bir iç dünyası yaratmayı başaran bir insanın, bunun için ne kadar büyük bir emek, mesai ve enerji harcadığını tahmin etmek bile zor.
Tektaş Ağaoğlu’nu derin bir sevgi ve saygıyla anıyorum.