KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

'Barış' mı yoksa 'çözüm' mü?

Ayrıntılar
Hüseyin Hasançebi
Sayı 54 (Mayıs-Haziran 2013)
9 Temmuz 2013

AKP devleti ile PKK anlaşıp, bir "Barış(ma)" başlattılar. Başlatılan sürecin tam ne olduğu belli olmadan tartışması büyüdü. Hem Başbakan Erdoğan ve AKP suçlanıyor, hem de BDP-PKK-KCK olarak Kürt siyasi hareketi.

Kürt siyasi hareketine yöneltilen sitem, eleştiri ve suçlamalar daha çok, ulusalcılık, yurtseverlik, milliyetçilik gibi tutum ve politikaları solculukla mezcetmeyi becerebilen sol damardan geliyor. Bu damar sanıldığının aksine Türkiye’de dar bir damar değildir; komünistlerden başlar, CHP’ye kadar uzanır.

Bu sol yelpazenin eleştirisi Erdoğan-Öcalan uzlaşmasının “Ver başkanlığı al özerkliği” temelinde gerçekleştiği varsayımına dayanıyor. Haksız da sayılmazlar; çünkü bunlar Erdoğan-Öcalan anlaşmasından kısa süre önce Kürt siyasi hareketine, “Gel uzlaşalım ve AKP iktidarını birlikte devirelim” çağrısında bulunmuşlardı. O halde bu sol kesim açısından durum şudur: Erdoğan’ın Kürtlere ne verdiği henüz belli değil ama Öcalan Erdoğan’a yeni bir anayasa yapma, başkanlık sistemini oluşturma ve 1. Cumhuriyeti yıkıp yerine ılımlı Türk İslam Cumhuriyeti’ni kurma imkânını bağışladı!

Bunlar “büyük laf!”lardır ama zaten Türkiye’de “Ulusalcı-sol”culuk da büyük laf etmektir. Böyle gelmiş, böyle gitmektedir. “Ulusalcı-sol”cu kendini her zaman iktidar –veya eklentisi– gibi görür. Bu hissiyatı AKP ile birlikte değişmiş, ilk kez iktidarın dışına atıldığını hissetmiştir.

Arıza AKP’nin, klasik islamcı akım sayılmasındadır. Onun ABD destekli bir tekelci sermaye projesi olduğu gözden kaçırılmıştır. TÜSİAD’ın 10 yıllık AKP iktidarında, kendi tarihinin en parlak sermaye birikimini gerçekleştirdiği görülmemiş, görülse de önemsenmemiştir. AKP’yi klasik islamcı akım gibi görmek sol düşüncenin bütün paradigmalarını altüst etmekte, emek-sermaye kavrayışı güme gitmektedir.

Bereket ki, “Ulusalcı-sol”culuğun solculuğu sağlam ve bâkidir; ulusalcılığı ise fevri ve geçici. Bu nedenle liberalleşmiş solculukla aynı kefeye konulmamalıdır.

Kabul etmeliyiz ki solculara ulusalcılığın gerekçesini bu kez PKK lideri Öcalan verdi. Diyarbakır Nevroz mitinginde Sırrı Süreyya Önder tarafından okunan mektubunda Türklere ve Kürtlere şunları söyledi:

– “Türk halkı bilmeli ki Kürtlerle bin yıla yakın İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları kardeşlik ve dayanışma hukukuna dayanmaktadır...”

– “Çanakkale'de omuz omuza şehit düşen Türkler ve Kürtler; Kurtuluş Savaşı'nı birlikte yapmışlar, 1920 meclisini birlikte açmışlardır... TBMM'nin kuruluşundaki ruh, bugün de yeni dönemi aydınlatmaktadır...”

– “Herkesin özgürce ve kardeşçe bir arada yaşayacağı yeni bir model arayışı, ekmek ve su kadar nesnel bir ihtiyaç haline gelmiştir... Tıpkı yakın tarihte Misak-ı Millî çerçevesinde Türklerin ve Kürtlerin öncülüğünde gerçekleşen Millî Kurtuluş Savaşı'nın daha güncel, karmaşık ve derinleşmiş bir türevini yaşıyoruz...”

– “Misak-ı Millî'ye aykırı olarak parçalanmış ve bugün Suriye ve Irak Arap Cumhuriyeti'nde (İran yok!) ağır sorunlar ve çatışmalar içinde yaşamaya mahkûm edilen Kürtleri, Türkmenleri, Asurileri ve Arapları birleşik bir "Millî Dayanışma ve Barış Konferansı" temelinde kendi gerçeklerini tartışmaya, bilinçlenmeye ve kararlaşmaya çağırıyorum...”

Bunlar da “büyük laf!” Öcalan’ın bu büyük lafları tarihin derinliğine gidilerek kurgulandığı için bir tarih eleştirisi ve yeni bir tarih yazımına çağrıymış gibi algılandı. Bu sözler izlenerek işin içinden çıkılamaz.

Çıkılamayacağını görmek için “büyük laf!”ların birini alıp izleyelim: Türklerle Kürtlerin “İslam bayrağı altındaki ortak yaşamları...” Öcalan bu “Türk-Kürt ortak yaşamı”nın Aleviler, Ermeni, Rum ve Süryaniler için ölüm, katliam, tehcir ve soykırım olduğunu bilmez mi? Bilir. Bu durumda “Türk-Kürt sünni islam kardeşliği”ni diriltmeyi önermek aklın alacağı iş değildir. Nitekim kuruluşuna BDP’nin öncülük ettiği ve “halkların kardeşliği” temelinde kurulduğu ifade edilen HDK’ya daha şimdiden bu tür bir “Türk-Kürt kardeşliğinden bizleri allah korusun!” denilmiştir. BDP’den ve HDK’dan, bu “büyük laf”ın yol açtığı ürkütücü çağrışımlara açıklık kazandırması istenmiştir.

Bir diğer “büyük laf!”ı alalım: Öcalan Türkiye, Irak-ve Suriye Kürtlerinden, ulus devlet kurmaktan kaçınarak ve belli bir otonomi ile yetinerek Erdoğan’ın Türkiye’sine “iltihak!” etmelerini istemiştir. Bu sadece hayalî bir öneri olarak kalsa bile son derece yıkıcıdır ve Türkiye ile birlikte bütün Ortadoğu halklarının başına çorap örecek bir öneridir. Çünkü bu öneri, hem tüm Kürtleri Tayyip Erdoğan’ın Suriye politikasına entegre olmaya çağırmakta, hem de aynı zamanda Suriye Kürtlerinden, Türkiye ile birlikte ve ABD safında yer alarak Esed rejimine karşı savaşa girişmelerini istemektedir. Bu çağrı izlenirse ne olur? İşte o zaman Kürt siyasi hareketi, düne kadar bulunduğu ve tuttuğu "meşru” pozisyonunu herkesin gözünde yitirmiş olur ve bölge halklarının düşmanı bir siyaset haline gelir. Artık o PKK’ya soru bile sorulmaz. Örnekleyelim; Türkiye’de, KESK’e bağlı, entelektüel birikimi en yüksek, yöneticileri KCK üyeliğinden tutuklanmış 50 bin üyeli bir sendikanın genel başkanı bir dost sohbetinde, “Ben 2000 üyeli ve ağırlığı aynı zamanda Nusayri olan Hatay şubeme ne cevap vereceğim?” diye erkenden sormaktadır. Bu soruları daha “büyük soru!”lar izleyebilecektir.

Devam edelim. Öcalan’ın Türk devletine 1920’den sonrası için “Helalleşelim!” demesinin de iler tutar yanı yoktur. 1984 ve sonrası için olsaydı PKK Türk devletiyle helalleşebilir, her şeyi unutup barışabilirdi. Bu kendi bileceği işti. Ama bunun PKK’ya ait olmayan Dersim’i var, Ağrı’sı var, Şeyh Said’i var, var oğlu var. Kim kiminle hangi hakla helalleşiyor? Bu belli değilse Kürt meselesinin çözümü konusunda hiçbir şey belli değildir. Tayyip Erdoğan helalleşmek için bütün Kürt katliamlarını üstlenip özür dileyecek midir? BDP bu sorulara nasıl cevap vereceğini bilmekte midir?

Öcalan Tayyip Erdoğan’a, Kürtlerin birliğini de kapsadığı için Musul’u da içeren yeni bir misak-ı millî teklif etmiş, Mustafa Kemal’in ve Kürt beylerinin yapamadığını birlikte yapmayı önermiştir. Misak-ı millî temelinde Türk Kürt birliği istemek, aynı zamanda bir Kürt Sevr’i olan Lozan anlaşmasını da genişletmektir. Bir mektuba yazmak kolaydır da bunun tarihini yapmak mümkün müdür? Şu hayale işaret ediyor: Barzani Kürt milletinin 3- 4 milyonluk bir bölümünün başında büyük bir petrol zenginliğinin üstüne oturdu. Bu ona fazla gelir. Türkiye’de 15, Suriye’de 1 milyon Kürt var; bunlar da Musul’daki zenginliğin tarihi sahipleridir. Bu zenginlik bütün Kürtlerin müşterek hakkıdır ve müşterek kullanılmalıdır. Tayyip Erdoğan bu büyük tarihsel projenin gerçekleşmesine yardımcı olsun ve kendi payını alsın...

Görülüyor ki, Apo’nun hitabından çıkarsanmış afaki sonuçlarla boğuşmak herhangi bir şey söylemiyor. O halde somut olana bakılmalıdır.

Savaşanlar belli bir yerde barışırlar, zaten barışmak üzere savaşırlar. AKP devleti ile PKK barıştılar veya barışacaklar diye hır çıkarmaya hiç gerek yoktur. Bakılması gereken Türk Kürt barışmasının Kürt meselesini çözüp çözmeyeceğidir.

Süreç çözümle sonuçlanacak ve bu bir “gerici” çözüm olacak diyerek karşı çıkanlar, AKP'nin çözüme niyetli ve kararlı olduğunu düşünmektedirler. Kürt meselesi çözülecek fakat AKP'ye yaradığı için gerici olacak! Bu türden sorunlarda solcular ve solculuk açısından çözümün karşı çıkılacak ya da savunulacak çözüm olup olmaması sadece Kürt emekçi sınıflarına ne verip vermediği açısındandır. Bundan söz etmek yok, karşı çıkmak var.

Ayrıca şunu da görmek gerekir: Bu süreçle birlikte Kürt meselesi çözülüyorsa AKP tarafından değil, Kürtler tarafından çözülüyordur veya çözülecektir. Türk tarafı burada razı olan veya olmayan durumundadır. Solcularımız eğer süreç çözüme götürüyor diye kabul ediyorlarsa, bu noktadan sonra tutumları, razı olup olmadıkları yönünden tartılacaktır.

Kimin kime ne verdiği ve ne aldığı bilinmiyorsa sürece karşı çıkmanın veya desteklemenin de bir anlamı yoktur. Karşı çıkan veya destek veren, Kürtlerin aldığını mı yoksa verdiğini mi desteklemektedir, bunun bilinmesi gerekir. Örneğin MHP veya İşçi Partisi bu konuda nettirler. 1920'lerden beri sürüp gelen durumun devamını istiyorlar. Bu karşı çıkış somuttur, anlaşılmaktadır.

Bugünkü somut durum Erdoğan-Öcalan anlaşmasının çözüme dönük bir anlaşma olmadığını göstermektedir. Kürt coğrafyasının göbeğinde yer aldığı bölgede son bir yılda önemli gelişmeler yaşandı. Bu durumda yeni düzenlemelere ihtiyaç doğdu. Bölgedeki güçlerin yeniden mevzilenmesi ve saflaşması şeklinde kendini gösteren bu ihtiyaç emperyalizmin hesaplarıyla mahalli güçlerin hesaplarını örtüştürmeye yönelik bir süreci başlattı. PKK bütün Kürtler adına konuşabilen bir mahallî güç olduğu için onunla konuşmadan bu süreç ilerletilemezdi. Bu nedenle Abdullah Öcalan, "İmralı canisi" iken birdenbire "devlet başkanı" oluverdi. Erdoğan-Öcalan diyalogu kuruldu ve Türk-Kürt barışması için ilk adım atıldı. PKK silahlı güçlerini Kuzey Kürdistan'dan çekti ve çekiyor.

Bu süreç Türkiye'nin Kürt meselesini çözer mi? Kanımca herhangi bir Türk-Kürt barışı Türkiye'nin Kürt meselesine çözüm getirmeyecektir. Bunun Türk devletiyle ilgili pek çok nedeni bulunmaktadır. Türk-Kürt barışını Kemalistler de vaktiyle, örneğin Erzurum kongresinde, Sivas kongresinde, 1. TBMM'inde sağlamışlardı. Cumhuriyet'in kuruluşu da bir Türk-Kürt barışı sayesinde mümkün olmuştu. Kürt sorunu o gün de vardı. Ancak 1920'lerin Türk-Kürt barışı Kürt sorununu çözememişti. Demek ki barış çözümü garanti etmemektedir. Barışı aramak, barış yapmak, silahları susturmak iyi bir şeydir, fakat Kürt meselesinin çözümünü barışta aramak işe tersinden başlamak gibidir. Çözümden barışa gitmek ise daha mantıklı görünmektedir. Elbette çözümden barışa gidildiği durumda da barış garanti edilmiş olmaz. Ama Türk devleti elini verip kolunu kaptıracağı bir yola girmiş olur ki bu ne AKP'nin, ne de devletin işine gelir. PKK ise, tıpkı 100 yıl önce Kürt beylerinin yaptığı gibi, çözümü barışta aramıştır. Kürtlerin işini daha da zora sokmuştur.

Türk-Kürt ilişkilerinde Kürtler her zaman sözünde durmuşlardır. Sırrı Süreyya Önder'in çok etkilendiği için aktardığı Karayılan'ın şu sözüne bakın: “Türk devleti bizim sözümüzde duracağımızı bilir. Bunu kendi içinde tartışmaz bile, sözümüze güvenir.” Öyledir tabi. Ama Türk devleti sözünde durur mu? Sorun budur. Tayyip Erdoğan'ın Kürt meselesini çözmek diye bir derdi mi vardır? Soru da budur? Ancak burada PKK klasik “Kürt saflığı”nı temsil etmiyor. Eğer PKK Türk devletine değil de kendi arkasındaki halka ve halk desteğine güvenerek bu süreci başlattıysa, Türkiye topraklarında silahlı mücadeleden sivil siyasi mücadeleye geçmeye Türkiye'de yaşayan Kürt halkına güvenerek karar verdiyse durum 1920'lerden farklı demektir. Gerçekten de PKK Kürt toplumunu hem değiştirdi, hem de örgütledi. Kürtler üstlerindeki feodal zırhı parçalayıp özgürleşme yolunda büyük adım attılar. Dinamik bir siyasi kadın hareketi yarattılar. Kemalistlerle uzlaşan Kürt beylerinin halk tabanı ve halk örgütlenmesi yoktu, BDP ise aynı zamanda “örgütlenmiş” 3 milyon oy alıyor. PKK denildiği zaman hem Türkiye'de, hem Irak'ta, hem Suriye'de ve hem de İran'daki Kürt coğrafyasında var olan, dolayısıyla bütün Kürt coğrafyasında gücü ve sözü bulunan bir örgütten söz edilmiş oluyor. “Yüksek perde”den konuşabilmesi de bundan kaynaklanıyor. Bu da PKK'ya, bütün Kürtleri kapsayan bir vizyon sağlıyor. Öyleyse, PKK'nın, önüne konulan "barış"a kolayca evet demesini AKP'ye ve Türk devletine duyduğu güvene yorumlamak isabetli olmayacaktır. Erdoğan PKK ile uzlaşmaya mecbur kalmıştır.

Türk-Kürt barışının Türkiye'yi saldırganlaştıracağı, ilhakçı bir politikaya sevk edeceği, Musul'u içselleştireceği gibi tahmin ve görüşler masaldan ibarettir. Batılı güçler Türkiye'nin bu yönde şımarmasını, içinden Musul hevesi geçirmesini ciddiye almazlar. “Van minit!” gibi güldürülerden çekinmezler. Ama Türkiye böyle bir şeyi aklından geçirsin, başını koparırlar, Musul petrollerinin damlasını bile Türklere koklatmazlar. Sayelerinde iktidar olan ve iktidar kalan R. Tayyip Erdoğan'ı, bir koyup üç aldıkları için desteklerler ama Erdoğan eğer buradan bir koyup üç alma hevesine kapılırsa, “haddini bil” demekte tereddüt etmezler. Makyavelist Erdoğan bu süreci en çok olsa olsa, başkanlık hayali lehine kullanmaya çalışacaktır. Hepsi bu kadar.

Çok sorunlu bir ilişki: Kadınlar ve sendikalar

Ayrıntılar
Necla Akgökçe
Sayı 54 (Mayıs-Haziran 2013)
8 Haziran 2013

Türkiye sendikalarında batıda şu anda örgütlü sendikalardan farklı olarak kadın işçilerin örgütlenmesi, onların sorunlarının ve taleplerinin sendikal politikalara yansıtılması konusunda pek fazla bir şey yapılmadığını görüyoruz.

Esasında sanayi üretiminin kitleselleşmeye başlamasıyla atılım yapan bugün de şu veya bu biçimde varlığını sürdüren klasik sendikal gelenek içinde kadınlar kendilerine pek yer bulamadılar. İlk işkolu sendikalarına baktığımızda kadınların bu yapılar içinde doğrudan doğruya yok sayıldığını görürüz. 1880'li yıllarında kadınlar için sendikalarda örgütlenme kadın işçinin temsil edilmesi değil ama kadın işgücünün denetimi anlamına geliyordu. Bazı işlere sendikaların da onayı ile kadınlar asla alınmıyordu. Yine aynı dönemde “vasıfsız” işçiler sendikalarda kitlesel olarak örgütlendiğinde bile hakim eğilimin, kadınların değil erkeklerin ağırlıklı olduğu sektörlerin örgütlenmesi doğrultusunda olduğunu görmek mümkün.

Sendikaların kadın işçileri örgütlemek istememesi veya kadınların çalıştığı iş kollarında örgütlenmemesi, örgütlenme stratejilerini erkek istihdamını temel alarak oluşturmaları üzerine kadın işçiler "kadın sendikaları" kurdular. 1889'da İngiliz Kadın Sendikaları Birliği, 1906'da da Ulusal Kadın İşçiler Konfederasyonu kuruldu. Kadın sendikaları bir dönem ciddi üye sayısına ulaştılar. Kadın işgücüne ciddi ihtiyaç duyulduğu birinci ve ikinci paylaşım savaşları sırasında veya savaş sonrasında sendikalar kadınları üye yapmakta daha istekli davrandılar. Bu, yapı sal bir değişimden ziyade istihdamdaki kadın sayısının artmasıyla ilgili bir durumdu. Ama sendikalara üye olduklarında kadınlar özel çıkarları ve taleplerini dile getiremediler, örgüt yapısı içinde temsiliyetleri hep çok düşük seviyede kaldı.1970'li yılların sonlarına doğru ikinci feminist dalgayı takiben batıda feminist hareketten kadınların sendikalarda çalışmalarına paralel olarak bir feminizasyon süreci yaşandı.

Sendikada kadın katılımının ve kadın temsiliyetinin artırılması, kadınların karar alma mekanizmalarında yer almalarının önündeki engellerin aşılması için kadın komisyonları kuruldu, uzmanlık daireleri oluşturuldu. Ama aradan geçen onca zamana ve çalışmaya rağmen sendikalarda kadın katılımı ve temsiliyeti hala çok düşük. Ve bu durumdan hareketle bazı konfederasyonlar sendikalara kadın katılımını artırmak için büyük kampanyalar düzenliyorlar.

Uluslararası Sendikalar Konfederasyonunun 2002- 2006 yılı arasında 49 ülkeden 60 ulusal sendikanın katıldığı hedefi net biçimde belirlenen geniş kapsamlı “ Sendikalara Kadınlar Kadınlara Sendikalar” adlı kampanyası neticesinde kadın üye sayısında yüzde 40 ila yüzde 150 oranında bir artış gözlemlendi.

Kadın dostu sendikalar

Kampanyayı yürütenler sonrasında çıkardıkları broşürde amaçlarını “ Çalışan kadınların hayatlarını iyileştirmek için onları içtenlikle kabul edip karar verme konumuna yükseltecek sendikalar bünyesinde” örgütlemek olarak açıkladılar. “Onları içtenlikle kabul eden ve karar mekanizmalarına dahil olmasını isteyen sendikalar”, tanımının burada çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Kadın-erkek eşitliği konusunda samimi olmak önemli ama kadın dostu olmak da çok önemli. Türkiye koşullarında böyle sendikalar ve sendikacılar bulmak elbette çok zor. Kadınların ağırlıklı olarak çalıştığı tekstil , otel- lokanta büro işleri, alanında örgütlü sendikaları ele alın, yöneticilerinin hepsinin erkek olmasının yanı sıra, bu sendikalarda kadınları örgütlemeye onları n özel sorunlarını çözmeye yönelik bir çaba göremezsiniz. Solda yer aldığını söyleyen sendikalar bunu “sınıf sendikacılığı” maskesiyle kamufle ediyorlar, sağdakiler ise çoğu zaman laf söylemeye bile gerek duymuyorlar.

Bu noktada sendikal katılımla temsiliyeti de birbirinden ayırmak gerektiğini vurgulamak isterim. Türkiye'de son dönemlerde grev ve direnişlerde kadınların en önde yer aldığını, hatta bazı direnişleri kadınların başlattığını görüyoruz. Direnişlerde en önde olan bu kadınlar sonrasında en iyi durumda sendika temsilcisi olabiliyorlar ancak, sendikal politikaların oluşturulduğu karar alma mekanizmalarında asla yer alamıyorlar.

En devrimci, en demokrat sendikalarda bile karar mekanizmalarındaki kadın sayıları hep kadın üye oranından düşük bir düzeyde seyrediyor. Bu sadece bizde değil. Dünyada da böyle ama bizim sendikalarımız bunu doğal bir durum olarak görürken, batının sol ve sosyal demokrat sendikalarında, utanılası bir hal olarak algılanıyor. Ve bertaraf edilmesi için çeşitli önlemler alınıyor.

Alman Sendikalar Birliğinin (DGB)'nin 2002-2006 dönemi için yapmış olduğu bir araştırma konfederasyona bağlı sendikalarda kadın üye ve temsiliyet oranları hakkında önemli bilgiler veriyor, dünyanın başka konfederasyonları için de durum çok farklı değil.

IGBCE (Alman Kimya, Enerji, Maden İşçileri Sendikası)
Sendikadaki kadın üye oranı yüzde 20
Yönetimlerde bulunan kadın oranı yüzde 14

IG Metall (Alman Metal İşçileri Sendikası)
Sendikadaki kadın oranı yüzde 19
Yönetimlerdeki temsil oranı yüzde 14

Kadın ağırlıklı işkollarında örgütlü sendikalarda durum değişmiyor. Almanya'nın en büyük hizmet sendikası VERDİ'de de kadın üye oranı yüzde 49 iken yönetimlerde kadın temsili yüzde 38'lerde kalıyor. Saydığım sendikalar içlerinde bulunan kadın yapılarını harekete geçirerek, ciddi önlemler almaya başladılar.

Kadın işçi Allaha emanet

Türkiye'ye gelince Türk-İş, DİSK ve Hak- İş gibi üç büyük işçi konfederasyonun Genel Başkanlarının üçü de erkek. Geçtiğimiz günlerde bir kadın; Arzu Çerkezoğlu DİSK'in Genel Sekreteri oldu, konfederasyonun tarihinde bir ilki gerçekleştirerek. Türk-İş'te herhangi bir gelişme yok. Türk-İş'te uzmanlık dairesi olarak bir kadın işçiler bürosu var. İşlevsiz olduğu söylenebilir, tüzükle tanımlı kadın komisyonları veya kadınlara yönelik bir grup örgütlenmesi bulunmuyor. DİSK'te tüzükle tanımlı bir kadı n yapısı yok, ama kadınların kendi istekleriyle bir araya gelmesi ile oluşturulmuş fiili bir kadın komisyonu bulunuyor. İşçi sendikaları içinde umut verici kadın yapısı ise Türk-İş'in politikalarını beğenmeyen 10 sendikanın yan yana gelmesiyle kurulan Sendikal Güç Birliği Platformu (SGBP) içindeki SGBP Kadın Koordinasyonu.

Memur konfederasyonları içinde de sadece yine KESK'te kadın yönetici ve kadın örgütlenmesi ve kadın sekreterleri var. Ama onlarda da sendikadaki kadın oranı ile kadın temsili arasında önemli uçurumlar bulunuyor. Eğitim-Sen' in 2010 yılında yaptığı bir araştırmada sendika üyelerinin yüzde 46'sını kadınların oluşturduğu görülüyor. Buna karşı yönetimlerde kadın temsili kadın üyelik oranın yarısından daha az...

Sendikalarda kadın temsili neden bu kadar düşük? Erkek sendikacılara bunu sorduğunuzda sendikal faaliyetlere katılmak istemiyorlar, ilgisizler, çok destekliyoruz ama onlar istemiyor, biçiminde klasik bir cevap alırsınız. Bu cevap gerçeği yansıtmıyor, yapılan araştırmalar ve sendika üyesi kadınların kendileri başka şeyler söylüyorlar.

Niye sendikal faaliyetlere katılmıyorsunuz, niye temsilci olmuyorsunuz diye sorduğunuz işçi kadın size şu cevabı veriyorlar genellikle; zamanım çok az, ev işleri, çocukları bırakacak kimsem yok. Sendikal yönetimlerde şu veya bu biçimde yer almış kadınların büyük bir bölümünün bekar ya da çocuksuz, ya da çocuklarının büyük olması tesadüf değil herhalde. Katılımın önündeki tek engel bu değil. Cinsiyet hiyerarşisine uygun olarak örgütlenmiş emek piyasalarında kadınlar düşük ücretli ve niteliksiz işlerde küçük işletmelerde çalışıyorlar. Bu işler sendikal katılım için gereken kendine güveni duymak kalabalık önünde konuşmak, toplantılara katılmak gibi özelliklerin gelişimi önünde engel teşkil ediyor. Ayrıca kadınlar toplumsal olarak izole edilmiş işlerde ve yakın denetim altında çalışıyorlar, çalışma koşulları onlara kolektif bir kimlik yaratmak için daha az olanak sunuyor. Novamed Direnişi'nde direnişi sürdüren kadın arkadaşlarımız, vardiyalı ve bant üretimi koşullarında çalıştıklarından birbirleriyle konuşma ve tanışma imkânları olmadıklarından ancak direnişte birbirlerini tanıma fırsatı yakaladıklarını söylüyorlardı. Bunun dışında sendikal faaliyetlerin örgütlenme biçimi de erkek egemenliğini yansıtıyor, toplantı yerleri, saatleri erkek istihdam modellerine uygun olarak ayarlanıyor, ev işleriyle sendikal faaliyetleri birlikte götürmeye çalışan kadın modeli göz önünde bulundurulmuyor.

Engellerin aşılması sendikalarda kadın katılımının ve temsiliyetinin artması için neler yapılması gerektiği yıllardır tartışılıyor. Kimi sendikalar çocuk bakımı yardımı, toplumsal cinsiyet hassasiyetlerinin ölçümü, kadın eğitimleri, kadın yönetici seçmek, toplantı zaman ve mekânlarını kadın dostu olarak düzenlemek gibi liberal önlemleri savunuyor ve bu doğrultuda çalışmalarda bulunuyor. Şimdiye kadar yaşanan deneyler bu önlemlerle kadın temsiliyetinin artırılamayacağını gösteriyor. Yönetim organları ve sendikal delegasyonlarda kadınlar için ayrılmış koltuklar, kadınlara yönelik nisbi temsil, kadın yapıları ve kadın konfederasyonları, ya da sendikalar içinde kadınların grup olarak örgütlenmeleri gibi daha yeni çözümlere ihtiyaç var, belki de.

Üç çocuk, Malthus ve AKP

Ayrıntılar
Özcan Çağlar
Sayı 54 (Mayıs-Haziran 2013)
8 Haziran 2013

15 Mayıs 2011’de dönemin Sağlık Bakanı Recep Akdağ, Bölge Devlet Hastanesi'nde taşeron bir firmada çalışan görme engelli Nurullah Mehmetoğlu'nun “Asgari ücretle çalışıyoruz. Koşullarımızın düzeltilmesini istiyoruz” talebiyle karşılaşmış, Bakan Akdağ da bu sözler karşısında görme engelli Mehmetoğlu'na, “Gözlerin görmediği halde sana iş vermişiz. Daha ne yapalım” diye çıkışmıştı. (Görme engelli yurttaşımız, bir sene sonra yapılan ihale sonucunda değişen taşeron firma tarafından lise mezunu olmadığı gerekçesi ile işten çıkarılmıştı. Oysa yurttaşımız açık lise son sınıf öğrencisiydi.)

İşçi hakları, sendika ve grev gibi işçi sınıfı için yaşamsal önem arz eden olgular karşısında hiçbir tahammülü olmayan AKP'nin temel düsturudur yukarıdaki örnek: “himmet eyledik sizlere iş sağladık; daha ne istiyorsunuz, şükredin!”. Sadece işçi hakları, sendika ve grev konularında değil, AKP, demokrasi konusunda da benzer düşüncelere sahiptir. Dillerine pelesenk ettikleri ve sözüm ona çok değer verdikleri Milli irade de “kelle (oy) sayısından” ibarettir onlar için. Gerek demokrasinin katılımcılığı yönü gerekse gelir bölüşümünde gerçek demokrasinin olmazsa olmazlığı konularında diyecek hiçbir şeyi ve hatta hiçbir düşüncesi yoktur. Aslına bakılırsa, bu konuları düşünmek bile istemezler!

Doğrusunu söylemek gerekirse, AKP, insanı bir varlık, bir değer olarak görmekten çok bir araç veya nesne olarak gören ve hayata rakamlar ile oy sayısından bakan bir partidir. Parlamentoda ne kadar çok milletvekili varsa o kadar demokrasi vardır, gerisi teferruattır AKP için!

Tayyip Erdoğan, 2009 yılından bu yana hemen her fırsatta ailelerden, daha doğrusu kadınlardan üç çocuk yapmalarını istedi. Sonradan da bu sayıyı beşe çıkardı. Kendisi bu isteğinin gerekçelerini “Uluslararası Aile ve Sosyal Politikalar Zirvesi”nin açılış konuşmasında söyle ifade etti:

“Aile var oldukça, millet var oldukça devlet var olur. Aile var oldukça sağlıklı nesiller var olacak, iyilik var olacaktır. Aileye yönelik her saldırıyı doğrudan insanlığa bir saldırı olarak görüyor, hiçbir şekilde müsamaha göstermiyoruz. İnsan nasıl sadece fiziki bir bedenden oluşmuyorsa, bir makine, bilgisayar, robot değilse, insan nasıl ki ruh ve bedenin bir uyumuysa, aynı şekilde ailede maneviyatın uyumudur. Yola çıkarken biz muhafazakâr demokrat olduğumuzu ilan ettik. Hedefimize aileyi koyduk. Hem parti hem de hükümet olarak aileyi toplumun temel taşı olarak gördük. 10 yıldır aileyi güçlendirmek, korumak için yoğun bir gayret içerisindeyiz. Güçlü bir millet olacaksak, güçlü ailelere sahip olmak zorundayız. Aileyi tehdit eden her sorunun üzerine tam bir kararlılıkla gidiyor, tüm imkânlarımızı seferber ediyoruz. Maddi sorunların aile üzerinde baskı oluşturmaması için tedbirleri hayata geçirdik. Gıda ihtiyacı olanlara gıda, yakacak ihtiyacı olanlara yakacak yardımı yaptık”. (Milliyet, 02 Ocak 2013)

Milli ve manevi duyguları okşayan bu popülist lafların sonunda ise esas meramını ise “En az üç çocukla beraber güçlü aileler... Ailelerimizi güçlü kılmanın yolu buradan geçiyor. Güçlü aile istiyorsak bunun olması lazım. Bir çocuk iflas, iki çocuk iflas, üç çocuk yerinde saymaktır. Bizim genç ve dinamik nüfusa ihtiyacımız var. O da buradan geçiyor yavaş yavaş yaşlanıyoruz. Bizim artış hızımızın ikinin üzerinde üçlere ulaşması lazım, bunu başarmamız gerekiyor. Şu anda batı sıkıntı içerisinde ama biz Türkiye'yi bu sıkıntının içerisine sokmak istemiyoruz. Annelerin şahsında ülkeme sesleniyorum; bu hassasiyetimizi hafife almayın bunu dalga dalga yaygınlaştırmamız lazım. Bunu başarmamız lazım, bu parayla pulla ölçülmez” sözleriyle ifade etti.

Geçtiğimiz günlerde hemen hemen tüm gazetelerde yer alan haberlere göre, Türkiye'nin yıl ortası nüfusu 1990 yılında 55 milyon 120 bin kişi idi. 1990’da nüfusun yıllık artış hızı binde 17, toplam doğurganlık hızı 2,93 ve kaba doğum hızı da binde 24,1 düzeyindeydi. 2007 yılı itibarıyla yıllık nüfus artış hızı 11,7'ye toplam doğurganlık hızı da 2,15'e, kaba doğum hızı da binde 18'e geriledi. 2008 yılında ise nüfus artış hızı birden bire binde 13,4'e çıktı, ancak bu artış istikrarlı olmadı ve sonraki yıllarda giderek azaldı. 2011 yılı itibarıyla da yıllı k nüfus artış hızı binde 12,8'e toplam doğurganlık hızı 2,09'a ve kaba doğum hızı da binde 17,3'e geriledi. Yapılan çalışmalara göre, nüfusun büyüme ivmesindeki bu gerileme giderek artacak. 2012'de yıllık nüfus artış hızı binde 12,5, toplam doğurganlık hızı 2,08 ve kaba doğum hızı da binde 17 olarak gerçekleşecek. 2019 yılı ise yıllık nüfus artış hızının ilk defa binde 10'un altına düşeceği yıl olacak. 2019'da yıl ortası nüfus 80 milyon 983 bin kişi, yıllık nüfus artış hızı binde 9,9 olacak. Söz konusu yılda toplam doğurganlık hızı 2,02'ye ve kaba doğum hızı da binde 15,6'ya inecek. 2025 yılına gelindiğinde ise yıl ortası nüfusu 85 milyonu aşacak ama yıllık nüfus artış hızı binde 7,7'ye, toplam doğurganlık hızı binde 1,97'ye ve kaba doğum hızı da binde 14,4'e gerileyecek. 2030 yılından sonra ise Türkiye'de nüfus artışı değil, nüfus azalması görülecek!

Tayyip Erdoğan'ın önce üç sonrasında beş çocuk istemesinin temel gerekçeleri yukarıda vermiş olduğumuz oranlarda gizli. Her zaman olduğu gibi Erdoğan tarafından farklı gerekçelerle sunulan politikalar O'nun bakanları tarafından açıklanıyor. Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanı ve Başbakan Yardımcısı Ali Babacan aşağıdaki ifadeleri konunun esasını teşkil etmektedir: ''Avrupa'da nüfusun artık bundan sonra düşecek oluşu, ekonomiler üzerinde bir baskı oluşturuyor. Türkiye'de nüfus inşallah artacak ama bizde de 2035 sonrası için risk görünüyor. Zaten Sayın Başbakanımızın en az 3 çocuk demesinin arkasındaki en önemli ekonomik gerçeklik bu. Eğer biz bugünden tedbir almazsak, Avrupa'nın bugün yaşadığı sıkıntıları biz çok değil 20 sene sonra yaşamaya başlayacağız, nüfus açısından baktığımız zaman. Sosyal Güvenlik Sistemi de pek çok ülkede hızla bozulmaktayken, Türkiye'de 2030, 2035 yıllarına kadar fena değil ama yine nüfusta, nüfus artış hızında bir değişiklik sağlayamazsak, Türkiye'nin sosyal güvenlik sisteminin ilerisi çok iç açıcı bir görüntü sergilemiyor.'' Demek ki sorun ne güçlü aile ne de güçlü Türkiye! Sorun tamamen genç iş gücü ve şimdiki politikalarının yaratacağı çocuk iş gücünün yaratacağı olanaklar ile Sosyal Güvenlik Sisteminin önümüzdeki yirmi yıl içinde bozulacağı gerçeğidir. Evet, genç iş gücü ve çocuk işçiler olmayınca ucuz maliyetli üretim olmayacak, üretim maliyetleri artınca kayıt dışılık artacak ve dolayısıyla da devlet vergi ve SGK primi toplayamayacak. AKP'nin ve her boydan sermayedarı n esas tedirgin oldukları şey, tamamen, yedek işgücü ordusunda yaşanacak azalma ve bu nedenle işçi ve emekçilerin ücretlerinin yükselecek olmasıdır.

Görüldüğü üzere AKP, insana yine bir araç veya nesne olarak, hayata ise rakamlardan bakmaktadır. Diğer taraftan da, bu politikaların “Ücretin Tunç Kanunu (Doğal Ücret)” ile bu Kanunun etkilendiği Malthus 'un nüfus teorisi ile yakından ilişkili olduğunu görmekteyiz.

Günümüzde her yılın başında açıklanan Asgari Ücret olgusunun temellerinin atılmış olduğu, ücretlerin asgari geçim seviyesine göre belirlendiğini ileri süren “Doğal Ücret Teorisi”, ilk defa David Ricardo tarafından 1817 yılında yazdığı "İktisat Politikası ve Vergileme Prensipleri" isimli eserinde ortaya konulmuştur. Daha sonra Alman iktisatçısı Ferdinand Lassalle bunu "Ücretin Tunç Kanunu" olarak ifade etmiştir. Ona göre, emeğin fiyatını (ücretini) belirleyen emek arz ve talebidir. Emek arz ve talebine göre belirlenen fiyat piyasa fiyatıdır. Emeğin doğal fiyatı ise işçilerin zorunlu ihtiyaçlarını karşı lamasına ve varlığını sürdürmesine imkân veren ücrettir.

Malthus'un nüfus teorisinin etkisinde kalan bu teori, ücretlerin asgari geçimi sağlamaya yetecek seviyenin altına düşmeyeceğini iddia etmiştir. Ücretler bu seviyenin altına düşerse, işçiler zorunlu fizyolojik ihtiyaçlarını karşılayacak maddi imkânlara sahip olamayacaklar ve hastalıklara karşı korunup evlilikler ve nüfus artmayacağı için emek arzı azalacaktır. Bu durumda emek talebi emek arzını aşacak ve sermayedarlar emek talebinde rekabete girişerek ücretleri yükselteceklerdir. Bu ise emeğin piyasa fiyatını doğal fiyata eşitlemiş olacaktır. Emeğin piyasa fiyatı doğal fiyatının üstüne çıkarsa, işçiler zorunlu ihtiyaçlarıyla birlikte sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını tatmin edebilecekleri seviyede maddi imkânlara sahip olacaklardır. Bu da işçilerin sağlıklarını daha iyi korumalarını ve daha kalabalı k (çok çocuklu) aile hayatı kurarak emek arzının artmasını mümkün kılar. Nüfus artışından dolayı emek arzında meydana gelen artış, işsizlikle beraber ücretleri yeniden doğal fiyat seviyesine düşürür. Böylece ekonomide otomatik bir mekanizma emeğin doğal fiyatı ile piyasa fiyatı arasında devamlı dengeyi sağlamış olur.

Yaşadığı dönemde teknolojik gelişimin henüz bugünkü düzeyde olmaması, yedek iş gücüne duyulan ihtiyacın hemen hemen hiç olmaması ve nüfusun geometrik (2, 4, 8, 16, 32,64, …) biçimde, besin maddelerinin ise aritmetik (1, 2, 3, 4, 5, 6, …) biçimde artacağı varsayımı nedeniyle Malthus, geç evlenmek, az sayıda çocuk sahibi olmak vb.'nin teşvik edilmesini düşünmekteydi. Oysa günümüzde teknolojik gelişimin yüksek düzeyde olması nedeniyle muazzam bir üretim kapasitesinin ve mal fazlalığının oluşmuş olması ve en önemlisi yedek işgücü ordusunun gerekliliği, Malthus 'un teorisinin baş üstünde durmasına neden olmuştur. Ancak şimdilerde ise, Malthus' un teorisinin tekrar ayakları üstünde durması sağlanmıştır. Sonuç olarak Malthus' un Teorisi, tersinden de olsa uygulanmaya devam edilmektedir.

Malthus'a göre toplumsal sefaletin en büyük nedeni alt sınıflardı ve bu yüzden bu tür bir nüfus planlaması üst sınıflardan ziyade alt sınıflara uygulanmalıydı. Fakir halk kesimlerine yapılan (özellikle kamusal) yardım programlarına karşı çıkmıştır. Her türlü toplumsal müdahaleye ve yardıma muhalif olmuştur. Ne demişti Tayyip Erdoğan: “Maddi sorunların aile üzerinde baskı oluşturmaması için tedbirleri hayata geçirdik. Gıda ihtiyacı olanlara gıda, yakacak ihtiyacı olanlara yakacak yardımı yaptık”. Yaptılar ve yapmaya da devam ediyorlar! Çünkü Doğal Ücret Teorisinde de belirtildiği üzere, emeğin piyasa fiyatı doğal fiyatının üstüne çıkarsa, işçiler zorunlu ihtiyaçlarıyla birlikte sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını tatmin edebilecekleri seviyede maddi imkânlara sahip olacaklardı r. Bu da işçilerin sağlıklarını daha iyi korumaları nı ve daha kalabalık (çok çocuklu) aile hayatı kurarak emek arzının /yedek iş gücü ordusunun artmasını ve dolayısıyla da ücretlerin asgari geçim sınırlarına düşmesini, ucuz maliyetli üretimi ve sömürü oranının artmasını mümkün kılacaktır.

Tayyip Erdoğan'ın hemen her fırsatta belirtmiş olduğu kadınların üç/beş çocuk yapmalarını istemesinin bir devlet politikası olduğundan kuşku yok! Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Fatma Şahin'in açıkladığı bir dizi destek ve önlemler AKP'nin konuya ne kadar önem verdiğinin bir göstergesi olarak karşımıza çıkmaktadır:

* Anneye doğum sonrası 16 haftalık izin.
* 0-3 yaş bebeklere mama ve bez katkısı.
* Anneye güvenceli esnek çalışma sistemi.
* Organize Sanayi Bölgelerinde ücretsiz kreş.
* Çocuk parasında aylık nakit artış.

AKP'nin ısrarla sürdüreceği bu politikalar için herhangi bir alt yapı hazırlığının olmadığını ve AKP için önemli olanın sadece doğum olmasından ve çocuk sayısının artışından ibaret olduğunu görmekteyiz. Eğitim ve sağlık hizmetlerinin paralı hale gelmesi, hayat şartlarının her geçen gün daha da zorlaşması, merkezi bütçede eğitime ve sağlığa ayrılan payın yeterli olmaması, “intihalci öğretim görevlilerin” ders verdiği gecekondu üniversiteleri, yeterli olmayan devlet hastaneleri ve Sosyal Güvenlik Sitemini günden güne kemiren poliklinik şeklindeki gecekondu (özel) hastaneleri ve günden güne artan işsizlik oranlarıyla, doğacak çocuklara nasıl bir gelecek sağlayacak AKP?

AKP'nin on yıllık iktidarında izlemiş olduğu politikalar en çok kadın ve çocukları etkilemiştir. DiSK-AR'ın araştırmalarına göre, işsizliğin yüzde 10,1'le yeniden çift haneye çıktığı Aralı k (2012) ayında, kadınlarda işsizlik oranı 1,4 puan artışla yüzde 11,9'a yükseldi Aynı dönemde erkeklerde işsizlik oranı 0,1 azaldı. Bir yıl içinde ortaya çıkan her 100 yeni işsizden 91'ni kadınlar oluşturdu. Yüksekokul mezunu kadınlarda işsizlik oranı yaklaşık 4 puan artarak yüzde 15,9'a çıktı. Son bir yılda işsiz kalan kişilerin yarıdan fazlasını (yüzde 53) yüksekokul mezunu kadınlar oluşturdu. Bir yıllık sürede kayı t dışı çalışan kadınların sayısı 190 bin kişi yükseldi. (Birgün, 17 Mart 2013)

Yine DiSK-AR'ın araştırmalarına göre, Türkiye'de 5-17 yaş arası toplam çalışan çocukları n oranı yüzde 49'a ulaştı. Ev işlerinde çalışan çocukların sayısı 1999 yılında 4 milyon 447 bin iken son anketin yapıldığı 2006 yılında 7 milyona ulaştı. Çocuk emeği ev içine kayarken, çalışma yaşamındaki çocuk istihdamı tarımdaki çözülmeye bağlı olarak sanayi ve ticaret alanlarına yöneldi. Çocuk istihdamındaki sanayiinin payı 1994'de yüzde 16 iken 2006'da yüzde 28'e yükseldi 6-14 yaş gurubu için bu oran yüzde 16. Ticaretin payı yüzde 8'den yüzde 22'ye çıktı. Tarımdaki istihdam oranı ise yüzde 67'den yüzde 41'e geriledi. (Birgün, 17 Mart 2013)

Öte yandan Gündem Çocuk Derneği, Türkiye'de Çocuğun Yaşam Hakkı 2012 raporunu yayınladı. (Birgün, 24 Mart 2013) Rapora göre 2012 yılında en az 609 çocuk önlenebilir nedenlerle yaşamını yitirdi. Toplumsal olaylar sırasında yaşananlar, kara mayını ve askeri mühimmat, silahlı çatışmalar, yargısız infazlar ve sağlık, eğitim ve bakım hizmeti veren kamu görevlilerin ihmali nedeniyle en az 46 çocuk hayatını kaybetti. 2012 yılında en az 38 çocuk iş kazalarında hayatını kaybederken, Türkiye sınırları içerisinde en az 40 yabancı çocuk hayatını kaybetti. Eğitim ortamında hayatını kaybeden çocuk sayısı ise, en az 20 çocuk olarak belirlendi.

İnsana araç veya nesne olarak, hayata ise rakamlardan bakan AKP'nin, bu ölüm rakamları karşısında sessiz ve duyarsız kalması her rakamı önemsemediğini de göstermektedir. AKP için paraya ve oya tahvil edilebilir rakamlar önemlidir. Zira devlet ihmali nedeniyle ölen 46 çocuk için hiç kimsenin ceza almamış olması, bu durumun en önemli göstergesidir. Tıpkı Roboski'de olduğu gibi!

AKP için önemli olanın yedek iş gücü ordusunun artması olduğunu ifade etmiştik. 4+4+4 şeklinde ifade edilen eğitim sitemi ile 6,5 milyon çocuk 13 yaşından itibaren çocuk işçi olmaya aday. Ahmet Yıldız 13 yaşındaydı. Çalıştığı fabrikada pres makinasına sıkışarak hayatını kaybetti. Serkan Altunay 16 yaşındaydı. Çalıştığı inşaattan düşerek hayatını kaybetti. Muharrem Ceylan 16 yaşındaydı. Çalıştığı tersanede elektrik akımına kapılarak hayatını kaybetti. Ve isimlerini bilmediğimiz diğer 35 Çocuk işçi! Ayşe Çatak Yalman'ın 07 Nisan 2013 tarihli Radikal iki' de yazmış olduğu uyarı konumuz bakımından oldukça büyük bir önem arz etmektedir:

“8 yıllık kesintisiz eğitimden sonra çocuk işçi sayısı giderek azaldı. Çünkü aileler bilinçlendi ve uygulanan projelerin başarıya ulaşmasıyla çocuklar zorunlu da olsa okula gitti. 1 milyon 700 bin olan çocuk sayısı yarıya indi neredeyse. Yoksul ailelerin çalışmak zorunda olan çocuklarını hesaba katmazsak tabii. Oysa geçtiğimiz yıl uygulamaya konulan ve adına 4+4+4 denilen yeni eğitim sistemi çocuk işçiliğini körüklüyor. Bu kesintili eğitim sisteminin temel stratejisi, 4 yıllık temel eğitimin ardından yaklaşık 6,5 milyon çocuğun kaçının ‘çırak’ olarak iş yaşamına atılacağı. Özellikle dar gelirli ailelerin çocuklarını temel eğitimden sonra verdikleri meslek liseleri, çıraklık eğitimi kisvesi altında, organize sanayi bölgelerine ‘stajyer işçi’ yetiştiriyor. Tezgâh başında, hiçbir denetimi olmayan imalathanelerde, tehlikeli iş kollarında yığılacak çocuk ve genç işçilerin bu ‘meşru’ çalışma biçimlerinde, başlarına gelebilecek kazalarda sorumlu aranmaması belli ki temel amaç. Oysa uydurulan bu kılıf, aslında kendi geleceklerine atılmış çok ciddi bir dinamit. Bunun farkına varan birkaç siyasi erk çeşitli çalışmalar yapıp, soru önergeleriyle dikkati çekmeye çalışsa da, yaklaşık çeyrek asır önce kabul ettiğimiz bir sözleşmenin hükümlerini kâğıt üzerinde de olsa yerine getirmenin vicdani rahatlığı ve rehaveti içindeyiz hepimiz.”

AKP'nin on yıllık iktidarında izlemiş olduğu politikaların özeti “Çocuklar işçi, kadın işsiz!” Bundan dört beş yıl öce TÜSiAD'çılar “meslek lisesi memleket meselesi” diye reklam veriyorlardı televizyonlarda. Sözüm ona kalifiye eleman ihtiyacı için veriyorlardı bu reklamları. Ancak onların da gözlerini, çocuklarımızın çocukluklarını yaşayamadan, yarım yamalak bir eğitim alarak işçileşmesinden yararlanacak kadar kâr hırsı bürümüştür! 4+4+4 eğitim siteminden en çok yararlanan ve yararlanacak olan TÜSiAD ve onlara bağlı olan KOBi'lerdir. Çocuk işçiliğini en çok istismar edenler ise dindar geçinen sermaye gruplarıdır.

Çocuk işçiliği konusunda 4+4+4 eğitim isteminin sermayedarlar açısından yaratacağı olanaklar konusunda DiSK-AR'ın uyarıları göz ardı edilemeyecek kadar önemlidir: “ Ortaokulun bitiş yaşı çocuk işçilik yaşını fiilen 13'e düşürecek. Bunun olumsuz sonuçları yakın dönemde görülecektir. Türkiye'yi Avrupa'nın Çin'i, doğu illerini Türkiye'nin Çin'i yapma çabası, çocuk işçiliği açısından, çıraklık, stajyerlik gibi uygulamalar ile kuralsızlık, esneklik ve güvencesizlik ekseninde ağır sonuçlar yaratacaktır.”

Çocuklarımızın çocukluklarını yaşayamadan işçileşmesi konusu çok hassas. Çocuklarımızın hayatları ne AKP'ye ne de sermaye yanlısı diğer partilere bırakılmayacak kadar büyük bir önem arz etmektedir. Çünkü TÜSiAD için memleket meselesi(!) olan, bizler ve çocuklarımız için hayat meselesidir.

Türkiye ekonomisi kimi uçuruyor?

Ayrıntılar
Cemal Candaş
Sayı 54 (Mayıs-Haziran 2013)
8 Haziran 2013

İktidar çevreleri ve iktidarın destekçileri sık sık Türkiye ekonomisinin son yıllarda uçuşa geçtiğini veya geçmek üzere olduğunu ileri sürüyorlar. Özellikle kendisini sol liberal diye adlandıran bir kesim ise Türkiye'nin uçuşa geçmesinin barış sürecinin başarı kazanmasına bağlı olduğunu dile getiriyorlar. Bu kesim uzun zamandan beri uçuş için ön koşul olarak gösterdikleri AB'ye girme argümanını AB ülkelerinin son dönemde yaşamakta olduğu ekonomik kriz dolayısıyla ağza almaz oldular.

Türkiye ekonomisinin uçuşa geçtiği veya barı ş sürecine bağlı olarak geçeceği iddiaları ne kadar ciddiye alınabilir? Bu soruya geçerli bir yanıt verilebilmesi için “Türkiye ekonomisinin uçması” ibaresinden neyin kastedildiği iyi anlaşılmalıdır. Sözü edilen “uçuş” kimleri kapsamaktadır? Yetmiş beş milyon kişi bu “uçuş”a dahil midir? Birileri uçuşa geçtiğinde başkaları sürünmekten kurtulmakta mıdır? Yoksa uçuşa geçenlerin uçuş yükseklikleri ve hızları artarken uçma fırsatı bulamayanlar büyük zorluklarla ayakta kalmaya, ayakta kalmayı başaramayanlar ise sürünmeye devam etmekte midir? Hatta sürünmek zorunda kalanlar günden güne çoğalmakta mıdır?

TÜRKIYE EKONOMISI HIZLA BÜYÜYOR MU?

Öncelikle her fırsatta uçuşa geçtiğimizi veya geçeceğimizi söyleyenlerin kastettiği anlamda ekonomimiz ciddi bir uçuş hamlesi içerisinde midir? Onu tartışmak gerekir. Dünya Bankası verilerine göre hazırlanmış olan aşağıdaki grafikte Türkiye ile birlikte uzun süreden beri ekonomik sıkıntı yaşadığı dile getirilen İspanya, Portekiz ve Fransa'nın son 15 yılda ekonomilerindeki gelişme ve büyüme seyri gösterilmiştir.

cc-54-grafik1

Grafik incelendiğinde ve Türkiye diğer ülkelerle karşılaştırıldığında hiç de iddia edildiği gibi büyük bir “uçuş”un gerçekleşmediği, gelişmenin seyri ve büyüme hızı bakımından ekonomileri krizde olduğu söylenen ülkelerle arada çok büyük bir fark olmadığı görülmektedir. Kaldı ki yurt dışında yayımlanan ekonomi dergilerinde son zamanlarda çıkan değerlendirmelerde Türkiye ekonomisinin son dönemde gerek büyüme ve gerekse cari açık konusunda oldukça kötü bir seyir izlediği belirtilmekte fakat AKP iktidarının ekonomi yöneticileri ve onların destekleyicileri pembe tablo çizmeye devam etmektedirler. 2003 yılından sonra grafikte gözlenen hareketlenmenin topluma ve özellikle çalışanlara nasıl bir maliyeti olduğu göz önünde tutulduğunda böyle bir kıpırdanışın kimlerin işine yaradığı daha iyi anlaşılacaktır.

Türkiye ekonomisindeki gelişme, asgari ücretteki gelişme açısından aynı ülkelerle kıyaslandığında görülen manzara aşağıdaki grafikte gösterilmektedir.

cc-54-grafik2

Asgari ücretteki artış eğrisi incelendiğinde Türkiye ekonomisinde 2003 yılından sonraki gelişmenin asgari ücrete aynı oranda yansımadığı görülmektedir.

Bu iki tabloya bakıldığında görünen odur ki iktidar çevreleri ve iktidar yanlılarının iddia ettiği gibi son yıllarda ne Türkiye ekonomisi uçuşa geçmiştir ne de çalışanların yaşamında önemli bir gelişme olmuştur. Aslında 2001 krizi sonrası Kemal Derviş eliyle IMF ve Dünya Bankası tarafından halka acı reçete içirilmiş, Türkiye ekonomisi mevcut borçlarını sağ salim ödeyebilir hale getirilmiştir. AKP iktidarının bir başarısı varsa o da bu reçeteyi dozunu artırarak halka içirmeye devam etmiş olmasıdır. Özelleştirmeler, sosyal hakların ortadan kaldırılması, sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma, iş güvencesinin yok edilmesi, grev ve direnişlerin baskı yöntemleriyle bastırılması, demokratik hakların ve kazanımların sınırlandırılması uygulamaları ile neoliberal ekonominin kurallarının acımasızca çalışanlara dayatılması AKP iktidarının ekonomi alanındaki uygulamalarına örnektir.

EKONOMIK BÜYÜME TOPLUMSAL REFAHA NE KADAR YANSIYOR?

Asgari Ücrette Durum Nasıl?

Yukarıdaki tabloda görüldüğü gibi asgari ücret diğer OECD ülkeleriyle kıyaslanmayacak şekilde düşüktür. Tek başına bu durum bile toplumun çok büyük bir kesimini oluşturan emekçilerin “uçmak” bir yana ayakta duramayıp süründüğünü göstermeye yeter de artar bile.

Gelir Dağılımı Adaletli mi?

Uçuşa geçtiği veya geçmek üzere olduğu iddia edilen Türkiye ekonomisi, gelir dağılımı adaletsizliği konusunda dünyadaki en kötü örneklerden birisidir. Büyüklük açısından dünyada 16. sırada bulunan Türkiye ekonomisi, kişi başına düşen gelir bakımından 80. sıradadır. Ekonomik yönden toplumun en zengin yüzde 20'si toplam gelirin yarısını, diğer yüzde 80 ise diğer yarısını almaktadır. En fakir yüzde 20 ise ulusal gelirin sadece yüzde 5'ini alabilmektedir. Toplumun en zengin yüzde 5'lik kesiminin gelir ortalaması ile geriye kalan diğer kesimin gelir ortalaması arasında 14 katlık bir fark bulunmaktadır. Üstelik bu adaletsiz durumun düzelmesi konusunda son yıllarda ciddiye alınabilecek hiçbir ilerleme gözlenmemektedir. Dünyanın diğer kapitalist ülkelerinde olduğu gibi bir avuç sömürücü kapitalist, çalışanların emekleriyle ortaya çıkan zenginliklere, üretim araçlarının mülkiyetini ellerinde bulundurdukları için el koymakta, emekçiler yoksulluk içerisinde kıvranmaktadır. Türkiye'de de olan budur.

İşsizlik Oranında Gidişat Ne Yönde?

Uçuşa geçtiği veya geçmek üzere olduğu iddia edilen Türkiye ekonomisinin yarattığı işsiz sayısı gittikçe artmaktadır. TÜİK, son dönemde resmi işsizlik oranı rakamını yüzde 10,1 olarak açıkladı. DİSK Araştırma Enstitüsü (DİSKAR) raporunda ise bu rakamla ilgili şu değerlendirme bulunmaktadır:
“Umudu olmadığı için ya da diğer nedenle son 3 aydır iş arama kanallarını kullanmayan ve bu nedenle işsiz sayılmayanlar dahil edildiğinde işsizlik oranı % 10,1 değil, %16,4, işsiz sayısı da 2 milyon 790 bin değil, 4 milyon 859 bin kişi olarak gerçekleşti. Kadınlar için geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 22, gençler için yüzde 29 oldu. Gizli işsiz olarak görülen eksik ve yetersiz istihdam edilenler de ilave edildiğinde genel işsizlik oranı yüzde 19,85, işsiz sayısı 5 milyon 882 bin düzeyinde.”

Ayrıca bu raporda şu değerlendirmelere de yer verilmektedir:
“Güvencesiz çalışma hızla yaygınlaşıyor. 2009 yılı Aralık dönemi ile karşılaştırıldığında geçici çalışanların sayısı % 34 artarak, 1 milyon 333 binden, 1 milyon 789 bine yükseldi. Geçici çalışmanın yaygınlaştırılması hükümetin istihdam stratejisi açısından bir amaç olarak değerlendiriliyor. Geçici işçiler için, geçici bir işte çalıştığı ve iş bittiği için işsiz kalanlar ve geçici çalışanlar üzerinden hesaplanan, işsizlik oranı % 32 olarak gerçekleşti. Geçtiğimiz yılın aynı dönemi ile karşılaştırıldığında kısmi süreli çalışanların sayı sı 324 bin, geçici bir işte çalışanların sayısı 285 bin kişi arttı. İstihdam artışı ise aynı dönemde 1 milyon 88 bin kişi artış gösterdi. Kısmi süreli çalışanların yüzde 83'ü, geçici bir işte çalışanların yüzde 62'si kayıt dışı çalışıyor.”

“IMF (Uluslararası Para Fonu) Ekim 2012 veritabanı tahminleri üzerinden DİSK-AR'ın hesaplamaları na göre Türkiye'de işsizlik oranı 101 ülkenin 64'ünden daha yüksek.”

Sendikalar Ne Durumda?

2013 Ocak ayında Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı, sendika üye istatistiklerini yayınladı. Buna göre Türkiye'de 10 milyon 881 bin işçinin 1 milyon bini sendikalı olarak çalışıyor. Bu rakamlara göre sendikalı çalışan işçi oranı yüzde 9.21 oldu. İşçilerin yaklaşık 700 bini Türk-İş, 165 bini Hak-İş, 100 bini DİSK ve 30 bini bağımsız sendikalara üyedir. Bu rakamlara bakıldığında son yıllarda –tabii ki AKP iktidarı dönemi de dahil– tüm dünyada olduğu gibi Türkiye'de de uygulanmakta olan sendikasızlaştırma, taşeronlaştırma politikası meyvelerini vermiş sendikalı işçi sayısı 1960'lardaki rakamlara düşürülmüştür. Sendikalar bu dönemde sadece sayı olarak küçültülmemiş, demokratik hakları ve etkin eylem yapma yetenekleri baskı altına alınarak etkin bir muhalefet yapmaları engellenmiştir. Türk-İş ve Hak-İş sendikalarının yönetimleri iktidar yanlısı kişiler tarafından ele geçirilerek işçi sendikaları büyük oranda işlevsiz hâle getirilmiştir. İş yerlerinde yaygın şekilde uygulanmakta olan taşeronlaştırma, iş güvenliği hakkını önemli ölçüde ortadan kaldırdığı için işçiler çok düşük ücretlerle çalışmak zorunda bırakılmaktadırlar. Bu durum toplu sözleşme ve pazarlık hakkının da fiilen ortadan kalkması sonucunu doğurmaktadır.

Enflasyon Bir Türlü Düşmüyor!

2001 yılı ekonomik krizi öncesindeki enflasyonun yüksek rakamlarda gerçekleştiği dönemi saymazsak son 10 yılda (AKP iktidarı dönemi) enflasyonun belli bir bant içerisinde süreklilik kazandığı rahatlıkla söylenebilir. Aşağıdaki tablo üzerindeki tablo bu gerçeği açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

cc-54-grafik3

Türkiye ekonomisinin uçuşa geçtiği veya geçmek üzere olduğunu iddia edenlerin görmek istemediği, daha doğrusu göstermek istemediği bir gerçek de enflasyonun kronik bir soruna dönüşmüş olmasıdır. Türkiye ekonomisinin en düşük enflasyon oranı olan 6,2 rakamı bile AB ülkeleri ortalamasının iki katıdır.

Yukarıda verilen bilgilerin ortaya çıkardığı tablo ortadayken birilerinin Türkiye ekonomisinin uçuşa geçtiğini iddia etmesi tuhaf görünmektedir. İktidar sahiplerinin ekonomik gidişat konusunda bilgisiz oldukları düşünülemez. İktidarı her hâl ve şart altında desteklemeyi kendilerine düstur edinmiş olanların ne yapmaya çalıştıklarını anlamak zor değil. Fakat iktidar sahipleri tüm bu verilere rağmen ekonomimiz uçuşa geçti diyorlarsa bir bildikleri olmalı. Örneğin sadece hizmet ettikleri kesimlerin ne kadar nemalandıkları üzerinden ekonomiyi değerlendiriyor olabilirler. Olaya böyle bir pencereden bakıp toplumun yoksul kesimlerini hesaba katmayınca ekonominin pekâlâ uçuşa geçtiği söylenebilir. İnsanın aklına başka bir olasılık daha geliyor: Yoksa bunlar bazı olup bitenleri toplumdan gizlemek, bazı gerçekleri kitlelerden saklamak için bilerek ve isteyerek bize yalan söylüyor olmasınlar!

Aslında Türkiye ekonomisi uçuşa geçti, geçecek diyenler basbayağı yalan söylüyorlar. Belki bir miktar, bir avuç insan uçuyor, havalanıyor. Ama gerçek şu ki emekçiler, çalışanlar, yoksullar yani toplumun çok büyük bir çoğunluğu sürünüyor. Tüm dünyadaki benzerleri ve ortakları gibi AKP iktidarının da en büyük günahı söyledikleri bu büyük yalandır. İktidarın yumuşak karnı burasıdır. Sonuç almak, halkla bütünleşmek isteyen gerçek muhalefet bu yalanı teşhir etmenin yolunu bulmalıdır. Gerçekten uçanlarla sürünenlerin kimler olduğunu, iktidarın kimi uçurup kimi süründürdüğünü ayan beyan ortaya çıkarmadıkça iktidarla baş edilemez. Sürünenler kafalarını kaldırıp uçanları ve onları uçuranları görmelidir. Görev belli: Onlara bunu yapmaları konusunda kılavuzluk etmek, yol göstermek ve cesaret vermek!

Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nin ekonomik durumu ve olası kalkınma politikaları

Ayrıntılar
İzzettin Önder
Sayı 54 (Mayıs-Haziran 2013)
7 Haziran 2013

Cumhuriyet'in kuruluşundan beri, zaman zaman isyanlarla sesini duyuran ve sosyo-ekonomik açılardan ciddi sorunlar yaşayan Güneydoğu Anadolu Bölgesi, günümüzde de, önceleri “açılım”, izleyen dönemde de “barış” programları ile gündemin üst sıralarında yer almaya devam etmektedir. Uzun yıllar kirli savaş içinde nesillerin karşı karşıya geldiği ve nesiller boyunca silinmesi oldukça zor kin ve nefretin saçıldığı bu bölgede barışın sağlanması, kuşkusuz, her barışsever ve sosyalist bireyin derin özlemidir. Ne var ki, kapitalizm içinde halkların bir arada yaşayacakları huzurlu bir barışa yönelmekten çok, belki de Büyük Ortadoğu Projesi'nin bir ayağı olarak devreye sokulan yeni barış sürecinde bölge halklarının sömürüden ve yoksulluktan kurtulması fazla olanaklı görülmemektedir. Bir yandan emperyalizmle işbirliği içinde burjuvazinin de desteklediği, diğer yandan da emperyalistlerden ne tür bir vaat aldıkları meçhul bölge halkı ve temsilcilerinin açık ve örtülü dirsek teması sonucunda uzun mücadele döneminden bu aşamaya gelinmiş olması kuşku ile izlenmektedir. Yöneticilerin sulh ve sükunun geldiği durumda önemli yatırım ve desteklerle bölgenin hızla kalkınacağı iddiası karşısında, olası durumu ve muhtemel politikaları mercek altına alarak irdelemenin yararlı olacağı düşünülmektedir. Bu amaçla kurgulanan yazıda, önce bölgenin özellikleri ve doğal zenginlikler kısaca ele alınacak, daha sonra, iç politikalarla ve dış destekle kısa ve orta dönemde bölgesel kalkınmanın sağlanmasına yönelik ne tür önlemlerin alınabileceği irdelenecektir.

***

Devamını oku …

HPG'nin ateş kesi ve Kuzey'den çekilmesi

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 54 (Mayıs-Haziran 2013)
19 Mayıs 2013

AKP Hükümeti ile PKK arasında varılmış olan siyasi mutabakatı izleyen gelişmeler devam ediyor. Uzlaşmanın niteliği, varsa bir protokolün içeriği açıklanmadığı için ülke gündeminde aylardır baş sırayı işgal etmesine rağmen olayla kapsamlı ya da kısıtlı bir bilgi sahibi değiliz.

Bu nedenle olayın somut ve veciz ifadesi bizim için “PKK tarafının ateş kestiği ve Kuzey'deki HPG mensuplarını Güney'e çekeceği, hatta çekmeye başladığıdır”. Mevcut durum önceki yıllarda tek taraflı ilan edilen “ateşkes”lerden farklıdır. Çünkü bu defaki inandırıcıdır.

Kuzey'deki siyasi mücadele açısından olay bir dönüm noktasını oluşturuyor. Kanımızca harekette silahın işlevi günümüzden daha önce sona ermişti. Bu olgunun kabul edilmesi ve devletle anlaşmaya varılmış bir nitelikte ilan edilmesi önemli bir olumluluktur. Çünkü seçmenlikten öte politikleşmiş olan 3 milyonluk dinamik kitle desteğine, 100 kadar seçilmiş yerel yönetime, sayısız mahalli yurttaş örgütüne sahip bir siyasi harekette 5000 ya da daha fazla gerillanın varlığı olsa olsa –ve Orta Doğu siyasetinde– sembolik bir önem taşır. Silah fetişisti olmayan bir parti elbette bu gerçeği görecek, “artık daha fazla ölmenin ve öldürmenin” anlamsızlığını kabul edecekti.

Bu nedenle tek taraflı dahi olsa siyasette şiddete son verilmiş olması sevindiricidir.

Son gelişmelerde farklı olan husus “silahla mutlaka galip geleceği” kanaatinin geçersizliğini hükümetin kabul etmiş olmasıdır. 30 yıldır sürdürülen “devlet güçlüdür” manisi insanların ölmesinden, ailelerin acıya boğulmasından başka sonuç vermemiştir.

Savaş ekonomisi yüzünden heba edilen yüz milyarlarca doların ekonomiye verdiği zarar da hesaba katılmamıştır.

Ayrıca medyanın “şehit cenazeleri” şeklinde devlet adına yürüttüğü psikolojik harp bizzat Türk toplumuna zarar vermiş, şiddetin bu denli çok haber ve yorum konusu edilmesi şiddeti olağan hâle getirmiş, bireyler arasındaki ilişkilerde de tırmanmasına yol açmıştır.

En fazla zararı kadınlar ve çocuklar görmüşlerdir. Zaten maço olan toplumda kadına karşı şiddetin bu denli artmasında, her gün TV ekranlarında bir ya da daha fazla kadının öldürüldüğünü duymamızda düşük yoğunluklu savaşın şiddetini TV ekranlarına psikolojik harp için yansıtan tarafın rolü az değildir.

Silahın artık siyasi bir araç olarak kullanılmamasının sağlayacağı yararlar “kim ne aldı, ne verdi?” sorusundan daha önemlidir. PKK tarafının şimdiden sağladığı en büyük yarar Türk toplumu önünde meşruiyetinin hükümetçe kabul edilmesidir. 30 yıldır medyanın diline pelesenk ettiği, “terörist başı”, “bebek katili” gibi çirkin ve düzeysiz nitelendirmelerle anılan –üstelik de 14 yıldır tutuklu bulunan– PKK Genel Başkanı şimdi yasal muhataptır. Senelerdir “terör örgütünün uzantısı” diye nitelenen, kapatılması gerektiği söylenen, milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılacağı bizzat Tayyip Erdoğan tarafından telaffuz edilen Barış ve Demokrasi Partisi, PKK Genel Başkanı ile PKK merkez yönetimi arasındaki ilişkileri sağlamaktadır.

Varılmış olan nokta ezilen ulusun verdiği hak ve eşitlikler mücadelesinin vardığı düzeyi göstermektedir.

Belirsizlikler

Bütün bunlar bardağın dolu tarafını önemsememiz için yeterli etmenler. Fakat süreç henüz hamdır ve belirsizliklerle doludur.

Gazeteci Namık Durukan'ın Ankara’dan bildirdiği haberde Karayılan'a göre her şey Güneye çekilme sonrasında başlayacaktır.

Karayılan, kendisi için, "Süreci anlamamış" diyen Recep Tayyip Erdoğan'ın danışmanı Yalçın Akdoğan'a "Bununla süreci geriye çekmek ya da kendi isteklerini dayatmak istiyorlar” dedikten sonra şöyle devam etmiş:

"İmralı'da sürdürülen müzakereler sonucunda temel üç aşamayı belirledik. Birincisi ateşkes ilan edip geri çekilmek. Niye çünkü Türk devleti 'Geri çekilmeyinceye kadar kendimizi tehdit altında görüyor ve adım atamıyoruz. Sınır dışına gücünüzü çekerseniz, çözüme ilişkin gerekli adımları atarız' diyor. Geri çekilme tamamlanırsa ikinci aşama başlayacak. Bu aşamanın özellikleri Türk Devleti'nin çözüm karşısındaki görevlerini yerine getirmesidir. Yani anayasada bir reform yapması, koruculuk sistemi ve özel kuvvetleri vb. güçleri bir kenara çekmesi ya da bunları sivilleştirmesi.

Bu savaş güçlerinin ya lağvedilmesi ya da geri çekilmesi gerekiyor. Aynı şekilde yeni bir anayasanın düzenlenmesi gerekiyor. Bunda Türkiye'nin demokratikleştirilmesi, Kürt inkârının kaldırılması ve varlığının kabul edilmesi, Kürt halkının özgürlüklerinin garanti altına alınması, aynı şekilde Türkiye'de yaşayan diğer halkların da, yaşayan farklı etnik ve dini kimliklere özgürlük tanınması gerekiyor. Bunların başarıyla sonuçlanmasından sonra 3. Aşama devreye girer. Buna da normalleşme süreci ve özgürlükler süreci diyebiliriz. Kürt ve Türk toplumunun karşılıklı birbirini affetmesi gerekiyor.

Toplumsal bir barış projesi çerçevesinde kalıcı bir barışın sağlanması lazım. Başta Önder Apo olmak üzere herkesin özgürleşmesi gerekiyor. Hiçbir esirin kalmaması lazım. Bu çerçevede ancak gerillanın silahsızlandırılması gündeme girebilir. Çözümün konsepti böyle ortaya konuldu. Bunu 25 Nisan'da yaptığımız geniş katılımlı bir basın toplantısıyla deklare ettik.

Bizim açıklamamıza karşı AKP'nin danışmanları (Yalçın Akdoğan'a yanıt) bazı şeyleri olumlu bulmasının yanı sıra özellikle benim için 'Karayılan tam süreci anlamamış' diyor. Aslında hareketi kastederek söylüyorlar. 'Normalleşme öncesi silahların bırakılması lazım. Eğer olmazsa normalleşme nasıl başlar' diyorlar. Bununla süreci geriye çekmek ya da kendi isteklerini dayatmak istiyorlar. Biz 'En son silahsızlanma' demiyoruz. Normalleşmeye paralel olarak özgürlüklerin gelişmesiyle birlikte sonuca gidebiliriz.”

Başkanlık sistemi

Tayyip Erdoğan hükümetinin ne kazandığı sorusuna gelince, yanıtın “kısa erimde Başkanlık anayasasına Meclis'te destek” olduğunu söylemek yanlış değil. Her ne kadar BDP yöneticileri “hayır” deseler de (ki böyle şeyler yazılı metinlere geçirilmeyeceği için, dedikleri şeklen doğrudur), PKK Genel Başkanı'nın ve bazı BDP yöneticilerinin Başkanlık sistemine yatkın sözleri dikkat çekicidir.

2010 Referandumunda “Yetmez ama Evet” diyerek Tayyip Erdoğan'a destek vermiş bazı isimler daha bugünden Başkanlık anayasasına da “Evet” diyeceklerini deklare etmektedir ve bu noktaya gelişte “AKP'nin kimi tutumlarının” rol oynadığını söyleyerek hükümete güven izhar etmektedirler.

Tayyip Erdoğan ise istediği Başkanlık sisteminde ne denli ısrarcı olduğunu geçtiğimiz Nisan ayı sonunda yapılan AKP Teşkilat toplantısındaki konuşmasıyla tekrar ortaya koymuştur. “Başkanlık sistemi demokrasiye engel değildir” derken, niçin Başkanlık sistemini öngördüğünü söylememiştir, söyleyemez de, çünkü C. Başkanlığını hem en yüksek mevki diye istemek, hem de orada yetkisiz oturmak işine gelmemekte, “Başkanlık sistemi lazım, çünkü ben istiyorum” diyememektedir.

Hükümet cihetinde AKP-PKK mutabakatının uzun vadeli hedefleri arasında Osmanlı'yı yeniden ihya etme amacı da vardır. Kürdistan'ın parçalarını kapsayacak ve –bu arada 90 yıllık emel olan– Musul ve Kerkük'ü de kapsayacak çok uluslu bir yapıyla bölgenin büyük gücü olma hevesini kimse gizlememektedir.

Ulusların eşitlik temelinde birleşmeleri serbest rızaya dayandığı müddetçe yadsınamaz, böyle bir birliktelik bir Türkiye-Kürdistan ortak kapitalizmini hedefliyorsa ve hegemonya amacını taşıyorsa bunun mücadelesi o çok uluslu yapının sosyalizm ve demokrasi güçlerine düşer. “Nasıl olsa niyet bu” diye, bugünden ulusların gönüllü birliğini reddetmek bize düşmez.

Ama öyle bir birliktelik hedefinin olumsuzluklarına şimdiden parmak basmak da gerekir: Birincisi, amaçlanan düş müdür, olası mıdır, sorusunun yanıtı çok belirsizdir. Bu perspektifin güncel somutu ABD'nin ve İsrail'in politikalarıyla çakıştığıdır. Orta Doğu'da Sünnilerle Batıniler arasındaki fayın derinleşmekte olduğu açıktır. Türkiye ile Büyük Kürdistan beraberliği İran-Şii Ağırlıklı Irak-Hizbullah ağırlıklı Lübnan ve Suriye'nin Alevi kesimini hedef alan Sünni cephede yer tutacaktır.

Yani Türkiye-Kürdistan müşterek hedefi maceralara açıktır. Hegemonya emelleri için badireler, çatışmalar göze alınmadan adım atılamaz. Gerginlikler ABD'yi olayların içine daha fazla çekmeyi getirir. İncirlik ve Kürecik üslerinin tehditkâr niteliği zaten ortadadır.

Türk tarafı ile Kürt tarafı bahsettiğimiz tehlikeyi ne kadar göze almışlardır, bilmiyoruz. Ama vurgulanan “İslam kardeşliği”nin (Gayrı Müslimleri dikkate almama dikkatsizliği bir yana) Tayyip Erdoğan'ın meşrebinde ve mezhebinde “Sünni kardeşliği”yle tecelli edeceği bellidir.

Kimse ölümleri savunmuyor

Açıklanmamış bir mutabakatı hemen benimseyip, peşin peşin barış ilan eden, örneğin dile getirilen güvensizlikleri ve belirsizlikleri yok sayan, demokrasi sorununa aldırmayan kimseler bu noktaları dile getirenlere karşı “siz ölümlerden yanasınız” diye ucuz suçlamaya kaçıyorlar, O kimselerin misyonu dün olduğu gibi bugün de Tayyip Erdoğan'a koşulsuz destek vermek. Hem demokratlığı, çoğulculuğu kimseye bırakmıyorlar, hem de kendileri gibi düşünmeyenlerin dediklerini hiç irdelemeden hemen karalıyorlar. Onların hiç birisinde övgüden başka bir söz yok.

Örneğin, İslamcı Hizbul Kontranın saldırganlığında kolluk kuvvetlerinden himaye görmesinden söz etmiyorlar. Niyetin Kürt siyasi hareketinin elini zayıflatmak, bundan sonraki süreçte Kontralarla uğraştırtmak olduğunu söylemiyorlar. Hem barış yapıp hem de muhatabına sorun çıkarmak nasıl oluyor, demiyorlar.

Bu denli önemli bir konuda kimsenin düşünmemesini, sadece inisiyatifi elinde tutana alkış tutmasını, öyle yapmayanları ölümleri istemekle itham etmesini samimi bulmuyoruz.

Bir de şu “âkil insanlar” konusu var: Böyle bir kurulun oluşmasını Öcalan istemişti, protokole koymuş olacaklar ki, uygulamaya giriştiler. Ama konuyu saptırdılar, PKK Genel Başkanı sınır dışına çıkışlarda gözlemci olsunlar, ileride sorun çıkarsa hakemlik yapsınlar diye önermişti, ama Tayyip Erdoğan hükümeti “âkil insanlar” meselesini iğdiş etti ve sürecin halka anlatılmasına çevirdi. PKK ve BDP dâhil hiç kimse çıkıp “âkil insanlara gereksinme duymamızın nedeni bu değildi, siz çarpıttınız” demedi.

Âkil insanlara karşı gösteriler

Onların yurt gezileri ulusalcı bağnazların, bayraklı, İstiklal Marşlı, kuru gürültü gösterilerine sahne oluyor, ekranlardaki haber görüntüleri barışa değil, Türk şovenizmine hizmet ediyor. Yanlarında “şehit annesi” acılı kadınları, ya da savaşta yaralanmış “muharip gazileri” de getiriyorlar. Birisi protez bacağını çıkarıp atıyor, bir başkası ayağa kalkıp İstiklal Marşı okumaya başlıyor, ama onu da beceremeyip, rezil oluyor. Fakat görüştükleri kurum ve kişileri etkilediklerini söylemek zor, onları dinlemeye gelenler zaten politikleşmiş kişiler, süreci zaten destekliyorlarsa, mesele yok demektir, karşıysalar âkilleri dinleyerek görüşleri kolay kolay değişmez. Görüşmelerin en çok nasyonal sosyalist işçi partisine yaradığı, yerel elemanlarına hiç yoktan “hareket- bereket” fırsatı yaratıyor.

Bazıları hariç âkil insanlar arasında yer alanların siyasal ve düşünsel kimliğine itirazımız yok, ama dünyanın başka yerlerinde benzer sorunların çözümünde hakem ve danışman olarak, süreç giderici işlevi gören böyle grupların propagandacı gibi çalıştırıldıklarını duymadık.

“Kürtler gene kandırılıyor mu?” diye sormanın anlamı yok, hareketin geriye gitme olanağı bulunmuyor, son gelişmelerden kazandıkları yeterli bir ilerlemedir. “Oslo görüşmelerinden zararlı çıkmadılar, fakat Tayyip Erdoğan kârlı çıktı, 2010 referandumunu ve 2011 seçimlerin çatışmasızlık ortamında atlatarak, oylarını azamiye çıkardı.

Önümüzde Mart 2014 yerel seçimleri, 2014 Anayasa Referandumu, Ağustos 2014 C.Başkanı seçimi ve 2015 genel seçimleri var. AKP'nin bütün hesapları –başta Başkanlık anayasası olmak üzere– bu oylamalara dayalı.

Öyle anlaşılıyor ki, olayın tek kaybedeni CHP olacak. Daha şimdiden parti darbe yedi, Kılıçdaroğlu sakalı ulusalcılara kaptırdı.Bu durum Tayyip Erdoğan'ın bir başka çıkarı oldu.

1 Mayıs

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 54 (Mayıs-Haziran 2013)
18 Mayıs 2013

Taksim kavgası üzerine el altından AKP yanlısı bir tavır sergilemekten kendilerini alamayanlar, 1 Mayıs'ı sözde sahiplenme adına 1 Mayıs ruhuna tam ters bir söylem tutturdular. "1 Mayıs gazda boğuldu!" dediler. Sendikalar uslu uslu Kazlı Çeşme'ye –yani AKP devletinin onları göndermek istediği yere– gidip orda bayram havası içinde horonlarıyla ve halaylarıyla ayak teperekten "işçi sorunları"nı ve işçilerin taleplerini dile getirseler daha iyi olmaz mıymış! Niye öyle yapmamışlar, adeta öyle orantısız bir kavgaya girişmişler!

İşçi davasından yan çizmenin ta kendisi olurdu bu dedikleri. 1 Mayıs "Bahar Bayramı" kutlanmış olurdu orada. Tam da kurulu düzenin ve AKP devletinin istediği olurdu. Oysa her yıl insanları esir alınmış ve esir alınmak istenen her ülkede her 1 Mayıs alanı malum olanı yüksek perdeden haykırma mahalli değil, doğrudan politik kavga alanıdır. Bunu en iyi anlayan AKP devletinin başı T. Erdoğan'dır. Türkiye işçi sınıfını Taksim'den temelli sürüp çıkarmak için elinden geleni esirgemediğini ve esirgemeyeceğini, devlet zorunu ve zorbalığını buna alet etmekten bir gün dahi çekinmeyeceğini her zaman olduğu gibi bu defa da göstermiştir.

Bu işte birileri gönüllü suç ortağı olarak, kimi başkaları da gaflete düşerek ona yardımcı oldular. Beşiktaş'ta, Şişli'de, Mecidiyeköy'de Erdoğan'ın polisi Taksim'e çıkmak isteyenlere saldırıp önüne geleni gaz topuna tutarken Taksim'de 50 kişi ve davul zurna ile "1 Mayıs"ı kutlayan Hak-İş'in yaptığı, iktidarın işçi sınıfına bahşettiği icazetin somut görüntüsüydü. TKP'nin Kadıköy'de yaptığı gibi yine ayrı baş çekip 1 Mayıs'ı sınıfın birlikte mücadele günü olmaktan çıkararak bolahenk bir Bahar Ayini'ne çevirmek de, karşı yakada kıyamet koparken beri yanda sanki devlet terörü alt edilmiş gibi bir havalara girmek değilse, kavgayı daha verilmeden kaybetmiş olmayı kabullenmekti.

Sendika Konfederasyonları'nın çoğunlukla 2013 yılı 1 Mayısı'nda Taksim'i ele güne bırakmamayı temel eylem hedefi seçmeleri ise Türkiye işçi sınıfının bağımsız aktif mücadele ruhunun nerdiyse dibe vurduğu noktada yeniden kıvılcımlanıp küllerinden doğma cehdinin somutlandığı bir menzil oldu. Bunu görmeyenler bu yılkı 1 Mayıs'ın boşa harcanmış olduğunu söylemekle, özgürlük için mücadelenin sınıfın en önde gelen can alıcı davası olduğunu hâlâ daha kavramayanlar ya da kavrayamayanlar ya da bundan caymış olanlardır.

2013 yılı 1 Mayısı'nda Taksim fiilen bütün İstanbul oldu. Halk düşmanlarının sınıfa hunharca saldırmak için giriştikleri topyekûn hazırlığın herkese neye mal olduğunu herkes gördü, yaşadı. Dünyanın neresinde olursa olsun sınıfa saldırı herkese saldırıdır. Sendikalar Taksim kavgasını bu yıl bir kere daha kaybettiler ama bu "yenilgi" son iki yılın "zafer şenlikleri"nden daha içerikli, bereketli ve daha öğretici oldu. İşçi sınıfı, onun yanında yer alan demokrasi güçleriyle bir arada, somut gerçeklik zemininde aklın ve yüreğin gerektirdiği yolda yürüdüler.

Demir ağlarla ördük Taksim’i dört baştan

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 54 (Mayıs-Haziran 2013)
18 Mayıs 2013

Tayyip Erdoğan Taksim Meydanında süren 1 Mayıs yasağını 2010'da kaldırmıştı. Her sene sendikaların ve solun Taksim ısrarı çatışmalara ve coplu, gazlı şiddete sahne oluyordu.

O yıl yasağı kaldırmasının nedeni Eylül ayında yapılacak Referandumun sonucundan çok çok emin olamamasıydı. Sonraki üç yıl yasaksız geçti, ama bu yıl yasak geri geldi. Bahane olarak Taksim'deki inşaat gösterildi. Bahane o kadar belliydi ki İstanbul Valisi inşaatın önünde kürsü kurdurarak açıklama yaptı. Böylece Taksim'in şimdiki halini görmemiş TV izleyicileri yasağa hak vereceklerdi.

Ne var ki TV kameramanları Meydanın bomboş olan diğer yanlarını da gösteriyorlardı. Taksimin ne durumda olduğunu çıplak gözle görmemiş olanlara söyleyelim: Alan'ın sadece Elmadağ'a giden Cumhuriyet Caddesi'nin ağzı inşaat nedeniyle kapalıdır. Diğer geniş kesimleri tamamıyla mitinge elverişlidir. Nitekim kısa süre önce Polis Günü bu alanda kutlanmıştır.

Yetkililer inşaat nedeniyle 1 Mayıs burada yapılamaz demekle yalan söylemektedirler.

Tayyip Erdoğan da 30 Nisanda yaptığı konuşmada “Biz 21.5 milyon oya sahip bir parti olarak mitingimizi Kazlıçeşme'de yapıyoruz” diyerek konuyu saptırmıştır. Konunun önemini bilmiyor olamaz.

Tayyip Erdoğan ve eski İstanbul Valisi şimdiki İçişleri Bakanı Taksim yasağı için seferber olmuşlardır. İstanbul'da fiili sıkıyönetim ilan edilmiş, deniz ulaşımı ve bir çok yolun trafiğe kapatılmasıyla yasak 1 Mayıs'a gitmeyenlere de yaygınlaştırılmıştır.

Barış bahanesiyle Tayyip Erdoğan'a yeniden övgüler düzmeye başlayan muhipler ve muhibbeler sus-pus olmuşlar yasağa karşı çıkmamışlardır.

Sayı 54 - İçindekiler

Ayrıntılar
Administrator
Sayı 54 (Mayıs-Haziran 2013)
18 Mayıs 2013

S54 kapakDemir ağlarla ördük Taksim’i dört baştan
KIZILCIK

1 Mayıs

HPG’nin ateşkesi ve Kuzey’den çekilmesi

Hayat ağacı
Köprüden geçmedi gelin! / "Bahtsız bedevi" / Müjdeler kasırgası / Özür meselesi / Baldıran / İki yol / Suriye / Galatı meşhur / Tam da... / "Batsın öyle gazeteciliğiniz!" / Yarar yaramaz

Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin ekonomik durumu ve olası kalkınma politikaları
İzzettin Önder

Türkiye ekonomisi kimi uçuruyor?
Cemal Candaş

Üç çocuk, Malthus ve AKP
Özcan Çağlar

Çok sorunlu bir ilişki: Kadınlar ve sendikalar
Necla Akgökçe

Ne oluyor?
Engin Erkiner

‘Barış’ mı, yoksa ‘çözüm’ mü?
Hüseyin Hasançebi

28 Şubat
Tektaş Ağaoğlu

Hizbulkontra işbaşında
A. Demir

Turgut Özal
Süreyya Öngen

Margaret Thatcher

Kızılcık Polemik
CHP başarılıdır / Fazıl Say'a 10 ay hapis / Simon Bolivar'dan Hugo Chavez'e / "Yetmez ama evet!"çilik hortladı

İleri Demokrasi’nin adliyesi ve emniyeti
"İfade özgürlüğü saldırı altında" / Vakalar / HRW: 314 değişmeli / İHD ve TİHV'den 2012 raporu / IPI: Gazeteci kıyımı otosansürdür / Öğretmenlere dayak / Ölmüş devrimcileri övme suçu / 17 kişiye Kürtçe konuşmaktan soruşturma / Sevag Balıkçı "kaza" ile öldürülmüş / AİHM'den işkenceye mahkûmiyet / Arınç TRT sansürünü savundu / Üniversitede ırkçılar Newroz'a saldırdılar / F tipi cezaevlerinde kitap yasağı / Grup Yorum'a operasyon / Sendikalı öğretim üyelerine soruşturma açıldı / Tutuklu ÇHD Başkanına emir: Önce tekmil ver / Kardeş acısına ceza verdiler / T. Erdoğan: Eşcinsel çift ahlâka ters / Dink kararını eleştiren Koptaş ve Kıvanç'a soruşturma / 14 maktul yakınına 1,5 milyon Euro tazminat / Kocamı kazanda yaktılar

Beyoğlu Emek Sineması eylemi

Kanal İstanbul bir macera değilse ne?
Saffet Uygur

Sansür Sanat Özgürlük Forumu Sonuçları

Narsisist

"Öykülemeler"in barındırdığı
Necmiye Alpay

Hollywood’un mahiyeti ve marifetleri
Yılmaz Hüroğlu

Chagall, dünyayı tek kareye sığdıran ressam
Ayfer Coşkun

Ata Soyer’in ardından
Dr. Çetin Erdolu

Nail Satlıgan

Beşeriyyete mugayir Türk vekayileri
Hüseyin Hasançebi

İnternette Kızılcık turu
Uluslararası İşçi Dayanışması Derneği (UİDDER) / Devrimci Sağlık İşçileri Sendikası / Kızılcık internette!

Belge
Dersimli aydın ve sanatçılardan
Kemal Kılıçdaroğlu’na açık mektup

Rachel Carson

Sayı 54'ün tamamına buradan (PDF - 12,7 MB) erişebilirsiniz.

Sayfa 2 / 2

  • 1
  • 2

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • KAPİTAL mi, MUKADDİME mi?
  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • Dünya Barış Günü ve komisyondan beklentiler
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda