KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

Onur sürçmesi

Ayrıntılar
Tektaş Ağaoğlu
Sayı 52 (Ocak-Şubat 2013)
13 Mart 2013

Kenan Evren ve avukatlarının iddiası: “Biz ihtilâle teşebbüs etmedik, ihtilâl yaptık. 82 Anayasası'nı kurucu irade olarak hazırlatıp yürürlüğe koyduk. Bu anayasa halktan tam onay aldı. Hâlen (ve hâlâ) yürürlükte.”

Sahiden de 82 Anayasası otuz yılı aşkın bir süredir yürürlükte… Öyle değil mi? CHP sık sık Anayasa Mahkemesi'nden bir iptal kararı çıkarmak için hangi anayasanın hangi geçerli maddelerini mehaz olarak ileri sürüyor? Mahkemenin üyeleri hangi anayasaya göre, hangi yetki ile şu ya da bu yönde karar veriyorlar?

“Darbe suçu işleyen beş general nasıl olur da kendilerini kurucu irade yerine koyabilirler? Akıl var, izan var!” diyebilirsiniz.

Pekala koyarlar!

Aklı ve izanı 13 Eylül 1980 sabahı düşünecektiniz. Hadi o sabah aklınıza gelmedi, gaafil avlandınız. Gafletiniz aynı günün akşamına kadar sürdü ve ondan sonra tam 30 küsur yıl geçti… Şimdi çok geç!

12 Eylül cuntasının vaazettiği anayasayı ve daha birçok Cunta yasasını (sayanlar bugün 600 tanesinin resmen yürürlükte ve uygulanmakta olduğunu söylüyorlar) otuz yıl boyunca kendi anayasanı z ve yasalarınız bellemişseniz, onlarla hükümet edip onlarla işinizi yürütmüşseniz, onlardan aldığınız meşruiyet ve icazet sayesinde kendi kudretinize kudret, onun bunun servetine servet kattıysanız, otuz yıl sonra ne şecaat sergilerseniz sergileyin, iş oraya varır. Bu, otuz küsur yıldır bu ülkeyi kimler yönettiyse onlar kadar bu ülkede o yönetimler altında yaşamış ve yaşayagelen herkes için geçerlidir.

Bir anayasa bir siyasi manifesto değildir. Bir doktora tezi olarak da hazırlanmaz. Anayasalar, son kertede silah zoruyla uygulanmak üzere yapılır ve yürürlüğe girer. K. Evren Anayasası'nın 32 yıldan beri sürüyor olmasına ne zaman, ne gibi –laftan ibaret olmayan– bir itiraz vaaki oldu? Gününde hiç bir fiili kıymeti harbiyesi olmayan, fakat ahlâken ve siyaseten bu toplumun geleceğinin hiç unutulmayacak bir ilk gözağrısı olarak anılacak birkaç münferit komünist ve devrimci girişim dışında herkes (kimi, içinden, “Başa gelen çekilir,” diye yutkunarak, kimi, “ Bundan iyisi can sağlığı” diyerek) sustu oturdu. Sorun o anayasada ve onu dayatanlarda değil, onu kabul edenlerdeydi. Hâlâ da öyle. Yolda karşınıza eşkiya çıktı, siz de o anda canınızı kurtarmak için malınızdan, haysiyetinizden vazgeçtiniz diyelim, sonradan sabah akşam habire yolunuzu kesen aynı eşkiya ile hesaplaşmak için 32 yıl mı beklersiniz? Cunta, cunta idi. Yapıp ardında bıraktığı anayasa da işte bu anayasa. Siz ne idiniz? Şimdi necisiniz? Ne olduğunuzu sanıyorsunuz?

Yunan faşist cuntası başa geçer geçmez ülkenin önde gelen burjuva partisi dahil siyasi kuruluşların büyük çoğunluğu içerden ve dışardan aktif direnişe geçmişti. Cunta 74 yılında devrildi, hemen ertesi günü elebaşlarının tümü yargılanmaları filan beklenilmeksizin içeri tıkıldılar. Çok kısa bir süre sonra yargılanıp hakettikleri cezaları aldılar. Çoğu içerde öldü. Ölmeyen varsa hâlâ içerde.

Bizde ne oldu?

“Cuntabaşı nihayet yargılanıyor!” ne demektir?

Cuntabaşı'nın kelimenin her anlamında baş üstünde tutulmuş olduğunun bir kez daha tescilidir. Bizde olan budur!

Darbenin ertesi gününden itibaren, Cunta'nın birkaç aylığına Zincirbozan'a götürüp misafir ettiği bir düzine siyasi parti yöneticisi başta olmak üzere bütün siyaset camiası, yüksek yargıçları n tümü, tekmil devlet bürokrasisi, iş ve sermaye alemi, üniversite hocalarının kısmı azamisi, barolar,vb…, vb… ve basın Cunta'ya biat etti. Kenan Evren ve avânesinin “darbe için daha da oluşmasını” (kendi ifadeleri!) bekledikleri, günde ortalama yirmi insanın öldüğü, büyük patırtı koparan siyasi suikastların birbirini izlediği, Çorum'da, Maraş'ta feci Alevi katliamlarının sahnelendiği “anarşi” ortamının ardındaki sırrın ne olduğu pekâlâ biline biline!

Cunta'dan sonra da, otuz küsur yıldan beri, birbirini izleyen bütün TC hükümetleri meşruiyetlerini Cunta anayasasından aldılar. Bütün genel seçimler o anayasa hükümleri tahtında yapıldı. O lanetli % 10 barajını bile değil kaldırmak, uygulanmasında en ufak bir değişikliğe gitmeye otuz yıldır hiç bir parti yanaşmadı. Her siyasal parti, her sendika o anayasa ve yine Cunta'nın koyduğu yasa hükümlerine uyularak kuruldu, hükümetler o mevzuatta belirtilen esaslara göre başa geçti ve sözünü geçirdi. Siyasi Partiler Yasası Cunta nasıl buyurduysa aynen öyle duruyor.

O anayasa silah zoruyla dayatılmıştı diyorsanız, o zora ilk anda ve sonraki yıllarda siyaset camiasının ve toplumun ezici çoğunluğu sanki bir doğal afetle karşılaşılmış ve o geçtikten sonra her şey normale, olması gerektiği hâle dönmüş gibi, ortaya çıkan yeni koşullarda kendini işine gücüne vermedi mi? Darbeden dokuz ay önce yine bir Demirel hükümetince yürürlüğe konulan 24 Ocak kararlarının mimarı olan ve darbenin ertesi günü Cunta'nın Evren'den sonra ikinci adamı olarak zuhur eden Turgut Özal'ın 83 yılında yeni bir partinin kurucusu ve başkanı olarak katılmasına özel izin verilen göstermelik bir seçimden sözde “zafer”le çıkıp başbakan olmasıyla “demokrasiye geçiş” ten sonra K. Evren'in yedi yıl daha cumhurbaşkanı sıfatıyla yerinde oturup, kendi kendine bahşettiği yetkileri kullanmasına tahammül edenler, zor ürünü o anayasanın hükümleriyle bağlı olarak seçim kazanırlarsa doğru Çankaya'da huzura (ilk yedi yıl boyunca Kenan Evren'in huzuruna!) çıkıp görev alarak teşekkürler ve temennalarla milletin gözünün içine baka baka çalışıp “iş” görmeye ve gördürmeye koyulanlar kimlerdi hep biliyoruz. Onları her seçimde siyaset meydanlarında “Millet sizinle gurur duyuyor!” diye boğazlarını yırtarcasına haykırıp karşılayanlar da toplumun sözde “yurtdaş” sıfatlı ezici çoğunluğu idi…

Hadi ilk anda zor karşısında herkes gaafil avlandı (aslında hiç de öyle olmadı, darbenin emin adımlarla gelmekte olduğu pekâlâ biliniyor, görülüyordu), darbe öncesinin o ölümcül anarşi ortamından insanlar yılmıştı, tek tük sol, sosyalist, devrimci grupların münferit direnme girişimleri dışında zora direnilmedi, direnmenin koşulları ve mümkünü yoktu diyelim. Onca yıl, pekâlâ değerlendirilebilecek öyle bir fırsat hiç mi belirmedi? Ülkenin geniş tabanlı, bir hayli yerleşik siyasi teşekkülleri eliyle niçün tek bir teşebbüs dahi olmadı? Bırakın teşebbüs olmasını, hangisinin aklından “kazara da olsa” böyle bir şey geçti? (Tek tük birkaç savcının, kendi başlarına, darbe suçunu soruşturmaya kalktılar diye nasıl yapayalnız bırakıldığını, başlarına neler geldiğini hep biliyoruz.)

K.Evren ve hempalarının Türkiye'ye ülkesiyle ve halklarıyla lâyık gördükleri rejim ve o rejimin polis devleti nizamnamesi kılıklı anayasası temel kurgusu ve ana hatlarıyla ve özellikle emekçileri ezen, ilelebet yıldırmayı öngören, işçi sınıfının her türlü siyasi ve ekonomik örgütlenmesinin önünü kesmeyi, işçi eylemlerini devlete ve topluma karşı suç sayarak baltalamayı en başta gelen bir yönetim ilkesi katına çıkaran ve siyaseti geniş kitlelere yasaklamayı iş edinen hükümleriyle bugün hâlâ sürüyorsa, ülkeyi yönetmeye talip olanların işine öylesi geldiği için sürüyor. Bundan birkaç yıl önce AKP birkaç anayasa uzmanı prof.'a hazırlattığı bir anayasa taslağını sonunda gürültüye getirip rafa kaldırdı. Ne kadar AKP sempatizanı olsalar da sırtlarında yumurta küfesi taşımayan uzman prof.'ların hazırladığı taslak AKP'lilerin işine gelmemişti. Ellerindeki Cunta anayasasından daha iyisini nerde bulacaklardı? Orası burası kendi çıkarlarına uydurularak pekala işlerini görüyordu.

Bu durum, bu hâl ve vaziyet, otuz küsur yıldır böyle sürdüğüne göre, o anayasa hâlâ meriyette ise, o anayasanın mucitleri çoktandır kurucu irade olup çıkmışlar demektir.

Öyle değil midir?

Bir de şu var: Evet, 82 Anayasası'nın şimdiye kadar birçok maddesi ve Cunta'dan kalan kimi başka yasalar bugün yok. Değiştirildi. Bu doğru. Bazı yasalar da sonraki iktidarlarca yürürlüğe konuldu. Bunlardan bazıları –sözgelimi, AKP iktidar olduktan sonra yeni baştan ele alınıp “ güncelleştirilen” Polis Vazife ve Selahiyetleri Yasası ile Terörle Mücadele Yasası– Cunta'ya dahi rahmet okutacak bir “değişim”e uğradı! Ne var ki, o aynı anayasanın emekçi kitlelere, öğretmenlere, öğrencilere, memurlara ve vicdanlarının sesini dile getirmekten vazgeçmeyen namuslu aydınlara en ağır baskı ve yıldırma uygulamalarını öngören hükümlerinin hiç birine dokunulmadı. O alanda STATÜKO olduğu gibi korunuyor. O anayasanın bazı maddeleri dıştan (AB'den) gelen dürtüklemeler ve baskılar altında bir parça değiştirildiyse de, onları n da uygulamaya geçmeleri için gerekli uygulama yasaları üzerinde çalışmalar aylar, yıllardır bir türlü bitirilmiyor. İyiye doğru bir gelişme sayılabilecek değişiklikler örümcek ağı bağlamış kirli raflarda çürümeye terkediliyor. İkide birde “statükocu” diye niteleyip mutlaka baştan sona değiştirilmesi gerektiğini söyleyip durduğunuz bir anayasanın bilmem ne kadar maddesi arasından üç beş, ya da on veya yirmi maddesini işinize geldiği gibi değiştirip gerisini olduğu gibi bırakırsanız ne olur? O anayasayı her değişiklikle bir kere daha, geriye kalan hâliyle onaylamış ve benimsemiş olmaz mısınız..?

82 Anayasası'nın doğrudan ve hassaten sermaye dostu olmasının yanı sıra baştan sona özgürlük düşmanı terörist baskıcı karakteri hiç değişmeden olduğu gibi kalmış, üstelik sonradan AKP iktidarınca getirilen daha bir sürü yeni yasa ve yasa değişikliğiyle büsbütün takviye edilmiştir. 2010 Eylül referandumu ile sağlanmak istenen ve sağlanan sonuçlardan biri de zaten buydu.

***

Otuz yıldır bir birini izleyen her iktidar, her TC hükümeti –koalisyon olsun, tek parti çoğunluk hükümeti olsun– Cunta anayasası'nın vaazettiği esaslarla tam uyum içinde bir rota izleyerek uluslararası sermaye mihraklarının küresel ihtiyaçlarını gözeten ekonomi ve finans politikaları ve sosyal devlet düşmanı anlayışın gündeme getirip dayattığı “sosyal reform” girişimleriyle, her türlü sendikal örgütlenmeyi azami ölçüde yokuşa süren resmi/gayriresmi tavır ve tutumlarla, grev yasakları ve ertelemeleriyle, geniş halk kesimlerinin en zaruri ihtiyaç maddelerinin fiyatlarında sık sık % 15-20'yi aşan zamlarla ve bütün bu kâbil uygulamaları gerçekleştirmek için gerektikçe kapsamı ve şiddeti gitgide artan baskıcı yasalar, olmazsa yasa dışı fiili müdahalelerle emekçi ve yoksul kitleleri ezip geçmeyi sürdürdü. Burjuva ekonomi politiğin en yüzsüz martavallarının başında gelen “kişi başına milli gelir” artış rakkamlarını dillerine dolayarak toplumda gelir dağılımı uçurumu derinleştikçe emekçi ve yoksul kitlelerin gitgide daha da yoksulluğa ve yoksunluğa düçar oldukları gerçeğini ters yüz ederek ülkeyi ve insanlarını “zenginleştirmek”le övünmeyi âdet edindiler. Hiç biri bu hususta 24 Ocak kararları “ruhu”ndan, anlayışından, sözde bilincinden milim şaşmadı. Şu sıralar demokrasi ve özgürlük konusunda AKP iktidarını aşağılayıp demediklerini bırakmayan kimi liberal, solcu kalemler, konu ekonomi olunca AKP' ye hiç toz konduruyorlar mı? Kondurmazlar. Onu öve öve göklere çıkarırlar. İşleridir. Entellektüel ufukları yeni liberalizmin küresel boyutta zorlamaları ve martavallarıyla bağlanmış, teslim alınmıştır.

Ekonomik öngörülerine ve “performansına hayran olasılası” hükümet şu sıra maliyeti 150 kuruş olan akaryakıtı, üzerine bir araba yükü vergi yığarak 4,5 TL'ye satıyor. TC devletinin halkın elinden koparıp aldığı dolaylı vergi toplamı ABD'dekinin 10 katı! 30 binden çok (ölü sayısı hiç bir zaman tam açıklanmadı) insanı n can verdiği 99 Gölcük depreminin yaraları sarılacak diye konulan “geçici” deprem vergisiyle yıllar boyu halktan zorla alınan çok büyük meblağlar genel bütçe masraflarına harcandı. O günlerin başbakanı Ecevit, bundan daha doğal bir şey olamayacağını söylüyordu! O geçici vergi bugün hâlâ yürürlükte ve aynı anlayışla kullanılıyor. Çalışan halkın maişetinden kesilen paralar, hâlen, “İşte size kaynak. Bulmasını bilen bulur!” denilerek AKP'nin övünç konusu “çılgın proje”lere sarfediliyor. Şu satırlar, en son Köprüler ve Otoyollar özelleştirilmesi üzerine Radikal gazetesinde yazıldı (Uğur Gürses, 19 Aralık 2012): “Finansal olarak, düzenli” (25 yıl boyunca elde edilecek - Kızılcık) “bir gelir iskonto edilerek bugünkü değere indirgeniyor. Siyasal olarak ise seçimle 4 yıllık bir süre için iktidar olmuş bir parti, gelecek 25 yıllık bütçe gelirini bugüne indirgeyip harcıyor. Böyle bir özelleştirme için Meclis kararı ya da yasa dahi çıkarılmış değil.” Bunu, bugün, Cunta'nın hayatta kalmış iki üyesi sözüm ona yargılanırken, hangi hükümet yapıyor? Cunta'dan devralınmış yüzde 10 barajlı seçimde başka partilere verilmiş oyları da almış farzedilerek 356 üye çoğunluğuyla başa geçip “millet iradesi”ni har vurup harman savuran AKP iktidarı!

Vb…, vb…

K. Evren, 82 Anayasası Cunta'ya gönüllü hizmet sunan bir takım uzman prof.'larca hazırlanmaktayken, “Öyle bir anayasa yapacağım ki, bir daha darbe yapmaya lüzum ve ihtiyaç kalmayacak!” demişti. Ondan sonra gelenler onun bu sözünü tuttular. Öyle bir tuttular ki, 1950'den sonra onar yıl arayla birbirini izlemesi adeta kurala bağlanmış darbelerin arkası kesildi. Otuz iki yıl oluyor, hâlâ şöyle dört başı mamur, “nur topu gibi bir darbe” olmadı. Ne için olacaktı ki? Cuntabaşı bu kadarını da beklemiyordu herhalde. Bütün bir kuşak politikacı taifesi adına konuşmuş olduğunu nerden bilecekti?

Kimler mi?

Liberal geçinen zevatın ve liberalliğe özenmekten başka kendi geçmişleri, hâlleri ve gelecekleri adına çıkış yolu göremeyen kimi solcu/ komünist şahsiyetin öve öve bitiremediği Turgut Özal en başta olmak üzere, Mesut Yılmaz, Süleyman Demirel, Erdal İnönü, Tansu Çiller, Deniz Baykal, Necmettin Erbakan, Bülent Ecevit ve her birinin büyüklü küçüklü takipçileri. Son on yıldan beri de Tayyip Erdoğan ve Abdullah Gül ikilisi ile avâneleri…

Yeni bir cuntaya, hatta sıradan bir sıkıyönetime dahi lüzum ve ihtiyaç göstermeden boğazlarına oturmuş gitgide sıradanlaşan bir sıkı rejim altında yaşıyor ülkenin insanları, yetmiş seksen milyon kişi, 32 yıl sonra hâlâ…Bugün bu ülkede şimdikinden daha azgın ve gaddar, kan içici bir baskı ve terör rejimi manzarasının pek görünmüyor olması, TC'nin kurulduğu yıllardan başlayarak yaşanan onca zulüm ve soyguna en ufak bir itiraz halinde kendilerinin ve çocuklarının canı fena hâlde yanmış, her defasında dara düşürülmüş kitlelerin, başlarındaki yöneticilerin suyuna gitmeyi tercih ediyor, aksi halde başlarına ne belâlar açılacağını çok iyi biliyor olmalarındandır.1965 sonrası ve 70'lerin “itiraz yılları”nda yaşananların ve o yılları izleyen “normalleşme”nin idraklerde, vicdanlarda ve bilinçlerde açtığı onulmaz tahribat günümüz insanını ve toplumunu bu hâle getirmiştir. AKP iktidarı, bazen –o da salt Kürt sorunu bağlamında– şirazesinden çıkar hâller alan asayiş sorunu ile bizzat kendisi, AKP devleti olarak, meşgul olmayı tercih ediyor, tekmil Cumhuriyet kuşaklarının yakından aşina oldukları “sıkıyönetim”i hiç ağzına almıyor. Başbakanın sevgili yurtdaş “kardeşleri”ni öyle bir belâdan esirgemek gibi bir derdi olduğundan değil, Eylül Cuntasından devraldığı miras sayesinde buna lüzum ve ihtiyaç duymadığı için ve bir de, zaman zaman “ayakların baş olması” zehap ve umuduna kapılabilecek bir güruh olarak gördüğü ülke insanlarının pekâlâ müstahak olduklarını düşündüğü belânın kendi başında patlayacağından korktuğu için!

***

82 Anayasasının % 90'nın üstünde referandum onayı alarak yürürlüğe girmesi ardından gelen bütün yönetimler, üst ve orta düzey siyasetçiler ve bürokratlarla alt kademelerde hizmet veren “emir kullar”ı, en azmanından en çurçuruna kadar her çaptan iş adamları ve sermaye sahipleri, medyada fink atan yalaka, yavşak, yanardöner kalemler, hepsi, K. Evren Cuntası'nın meşum etkileri bugünlere kadar gelen cürüm ve cinayetlerinin SUÇ ORTAĞI'dırlar. Bugünün karizmatik denilen başbakanının kameralar karşısında –tıpkı bir saray soytarısı cüretiyle– yanağını okşayan gazeteci, Cuntabaşı'nı Boğaz'daki yalısında koltukları kabara kabara misafir eden kişiydi. 83 sözde genel seçiminde partisi tek başına iktidar olan Turgut Özal, Çankaya'ya çıkıp da başbakan nasbedildiğine dair teskereyi “Cumhurbaşkanı” Evren'in elinden alır almaz ani bir hamleyle Cuntabaşı'nı milyonlarca seyircinin gözü önünde kucaklayıp iki yanağından şap diye öpmüştü! İçten gelen ani bir duygu seli miydi, yoksa politik bir jest olarak önceden tasarlanmış bir mizansen mi, hangisi idiyse, Türkiye Cumhuriyeti'nde siyasetin o gün olduğu kadar bugüne kadar süregelen mecrasında da neyin, kimler için ne olduğunu görmeye yarar bir sahneydi.

Günümüzde onca patırtı gürültüye rağmen esasta hâlâ hükmünü sürdüren depolitizasyon, Cunta işini gördüğü sırada ve gittikten sonra 90'lı yıllar başına kadar süren sözde “demokratikleşme” yıllarına da damgasını vuran cürüm ve cinayetlerin ağır baskısı altında toplumun iç dokularına ölümcül bir uyuşturucu gibi adeta zerkedilmiştir. Hükmünü bugün da o sayede sürdürmektedir. Cunta'nın has adamı T. Özal'ın Cunta gittikten sonra yedi sene ülkenin başında 82 Anayasası'nın bahşettiği yetkilerle başbakan olarak kalması ve ardından bir de cumhurbaşkanı olması, bizatihi, bunun kanıtıdır. Hâlen AKP iktidarını giderek AKP devletine dönüştürmekte olan süreç de bu depolitizasyonun dışavurumunun ta kendisidir. Medya da ve genel kamuoyunda iktidarın “olağanüstü güçlü” olduğu algısı ile toplumsal muhalefetin aczi, aynı fenomenin 12 Eylül faşizminin damgasını taşıyan ve birbirini belirleyen iki veçhesidir.

Laf uzadı. Sadede dönelim.

Gün, Kenan Evren artık yargılanıyor diye sevindirik olma günü değil. Gün, 12 Eylül 1980 sabahından bu yana geçen yılları yaşamış ve idrak etmiş (ne kadar ettiyse…) bütün bir toplumun YUH OLSUN BİZE! diyerek nedamet getirme günü. Ve, birazcık olsun, UTANMA günü! Otuz iki yıl sonra bu da bir işe yarar mı, neye yarar, orası ayrı mesele…

Peki, Evren ve Beşli Cunta'dan hayatta kalmış olan Tahsin Şahinkaya –iki piri fani– şimdi yargı önüne çıkarılıp sigaya çekilmesinler mi? Elbette yargılanmalılar. Ama niçün yalnız onlar? Doğum yılları ve özel sağlık durumları dolayısıyla hâlâ sapasağlam yaşayan sürüyle cunta suçlusu var ortalıkta. Cuntabaşı iş başındayken atanmış hükümet üyeleri, 13 Eylül sabahı ndan itibaren görevleri başında kalıp Cunta'ya da, yediği halta da minnet ve şükran duyguları nı esirgemeyen, her verilen görevi –kanlı mı, kansız mı diye bakmadan– yerine getirmeye koşan asker, sivil bürokratlar, Cunta'nın yaptıklarının ve yapacaklarının kendi üzerlerine biçilmiş kaftan olduğunu görüp, Cunta iş başından çekildikten sonra –“Parlamentoyu feshetmelerini… içime sindiremiyorum, ama Türk ordusu başka ülkelerin darbe yapan ordularına benzemez. Mutlaka, işleri bittikten sonra kışlasına geri dönecektir,” diyordu Bülent Ecevit, üç hafta bir yerlerde alıkonulduktan sonra elini kolunu sallaya sallaya çıktığı Avrupa başkentleri gezisinde– gelecek yıllarda, “bir daha darbeye lüzum ve ihtiyaç duyulmayacak koşullarda” sağlayacakları kazanımların ve kazançların hesabıyla mest olmuş iş ve sermaye alemi; yıllardan beri özgürlüğe, demokrasiye, işçi sınıfına kin ve nefret kusan Komünizmle Mücadele dernekleri, Aydınlar Ocağı, MHP'li Ülkücüler,vb… fitne ve fesat mihrakları, oralardan feyiz alıp yetişmiş, bugün Allah ve Millet adına herkesin kafasını ütüleyen yazılı, sözlü medya çaylakları… kaffesi! Mış gibi yapılarak değil, bir iyice, sahiden ve hakikaten yargılanmalı. Onların ve onlar gibi daha nicelerinin suçları alabildiğine TEŞHİR edilmeli. Tek bir darbe ya da iktidar gaspı suçu değil çünkü söz konusu olan. Cunta baştayken ve sonraki yıllarda tek tek yüz binlerce yurtdaşın canına, kanına, özgürlüğüne, sağlığına ve geleceğine karşı kasten ve taammüden işlenen onca suç söz konusu. Bu alanda sorumluluk zinciri en üst kademeden en alta kadar kırılmadan iner. Devlet dairesinde kapıcı olan gariban o kapının önünde “emir kulu”dur, arka odalardan birinde işkenceye yatırılan bir yurtdaşa tek bir yumruk vurduğunda emir kulu filan değil, azılı bir işkencecidir!

Sayısı bir milyona yaklaşan yurtdaşa her türlü maddi, manevi eziyeti reva görüp en ağır suçları işlemiş kişiler –Mamak cezaevinde üne eren Raci Tetik adlı adamın binlerce klonlanmış kopyası– ve onların suçlarına “emir kulu” olma iç rahatlığıyla iştirakten geri kalmayan başkaları; 28 Şubat ve 27 Nisan sözde darbelerinin mağduru maskesi altında pür azamet ortalarda dolaşıp AKP yandaşlığı ile övünen gazetelerin sayfalarında, Cemaat yayınlarında “kanaat önderi” sıfatıyla gündem belirleyen adamlar insan yüzüne çıkamaz olmalı. Hayatta olmayanlar için de (T. Özal ve avânesinden öyleleri; darbe öncesinde koşullar oluşturulmaktayken ve darbe geldikten sonra perde arkasında Cunta'ya akıl hocalığına soyunan Coşkun Kırca'lar, Turhan Fevzioğlu'lar, İhsan Doğramacı'lar, Adnan Kafaoğlu'lar, Aldıkaçtı'lar ve onların her soydan ve her boydan benzerleri; say say bitiremeyeceğiniz, sorulduğunda demokrasi ve özgürlük aşığı, yurdunu herkesten çok seven anadan doğma Atatürkçü tipler, vb…, vb…) “post mortem” (öldükten sonra) yargı denilen bir usûl vardır, gıyablarında o işletilebilir.

Diyeceksiniz ki, Cuntabaşı ve Şahinkaya ikilisinin yargılanmamaları için ne gerekiyorsa say say bitiremedin sen de! Çok doğru. Böyle yargı lama olacaksa hiç olmaması evlâdır. Nuh peygamber zamanında tanrılara kurban diye sunulan günah keçileri misâli o iki piri fâni ile uğraşmak, bunu kendilerine iş edinenlerin boylarının neye yettiğini göstermekten başka bir işe yaramaz. İşlenen suçun melâneti ne kadar büyükse işleyenin yanına o kadar kâr kaldığının ve kalacak olduğunun tescilidir sadece. “Cuntabaşı yargılanıyor!” efsanesi bütün bir toplumun âcizliğinin ve onur sürçmesinin örtbas edilmesine alet edilmemeli. 12 Eylül toplu cinayetinin hesabı, trajedi orta oyununa çevrilerek görülemez.

Zulme boyun eğmenin İslam'da en ağır günahlardan biri olduğu söylenir. Vicdan ve haysiyet, namus sahibi herkes için de zalimlerden halas ummak akıl ve izan tutulmasıdır.

İşçinin haysiyeti mi olurmuş!

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 52 (Ocak-Şubat 2013)
10 Mart 2013

Belki binlerce örnekten sadece biridir: Söke'de maaş ve primle çalışılan bir iş yerinde patron; işçilerin yapmadıkları işi yapmış gibi göstererek fazla prim almaya çalıştığını ileri sürdü. İşçilerden biri sahtekârlıkla suçlandığını, şerefine yönelik hakaret edildiğini söyleyerek tepki gösterdiği için işten atıldı. Söke 1. Asliye Hukuk Mahkemesi feshin hukuksuz olduğuna, işçinin işe iadesine karar verdi. Yargıtay 22. Hukuk Dairesi patronu haklı bularak yerel mahkemenin kararını bozdu.

‘Bu da sorun mu, yazılacak başka konu mu kalmadı?’ diye soracak Kızılcık okuru olmasa da devam edelim: Hırsız denilerek haysiyetine saldıran patronuna tepki gösteren işçiyi suçlu sayan Yargı tay kararı, düpedüz İŞÇİNİN HAYSİ YETİ OLMAZ demiş oluyor. İşçinin parası yoktur, götüremez ama haysiyetli bir avukat çıkar da bu dosyayı AİHM’e taşırsa en azından Türkiye'de bir haysiyet tartışması başlar ve işçi sınıfı gerçek(çi) bir tartışmanın içine girer.

Geçmişte "işçi olayları" dendiğinde grevler, direnişler, ekonomik ve siyasi işçi mücadeleleri akla gelirdi. Son yıllarda Türkiye'de "işçi olayı" diye sadece işten atmalar kaldı. Öyle bir, yüz, bin değil, milyonlarca işçi işten atılıyor ve bütün bu işten atmalar "keyfi" oluyor. Kimin keyfi? Elbette patronların keyfi. Dahası sorgusuz sualsiz işten çıkarmalarda patronlara sınırsız imkânlar tanıyan bir "ahlâk!" yasası da var. İşten çıkarılanların sayısına bakınca "işçi sınıfı ahlâksızdır" gibi bir sonuç da doğuyor. Bu kimin ahlâkıdır? Patronlar sınıfının ahlâkı.

Dört yıl önce milyonlarca işçi işten çıkarılınca "işten çıkarmalara karşı!" cılız bir imza kampanyası yürütüldü. Kampanya sonucu tek bir işçi bile işine dönemedi. Demek ki işten atmalara karşı işçi ve emekçilerin ciddi bir haysiyet mücadelesi içine girmeleri gerekiyor. Burada bilince çıkartılması gereken ideoloji şu olmak zorundadır: Patron olmak başlı başına ahlâksızlıktır. Hatta patron olmak tarihi bir suç teşkil eder.

Bu da yetmez. Daha fazlası gerekir. İşten atmalara karşı, Türk-İş, Hak-İş, DİSK farketmez, mevcut sendikalardan da bir tepki gelmiyor. Direnmek, direniş örgütlemek, direnen emekçileri Finanse etmek gibi işler sendikaların gündeminden düşmüş bulunuyor. Öyle bir hâle gelinmiş ki sendikacı olmak da başlı başına suç.

Ne yapmak lâzım?

Her halde işten çıkarılan işçinin kendine sorduğu ilk soru budur? Kaçınılmaz bir sorudur. "İş"ten atılmak işçi için çünkü işsizliğe, açlığa, yokluğa atılmaktır. Ama cevabını bilmemektedir. Önce son bir şans için patrona, sonra sendikaya, hukuk bürosuna gitmektedir. Bunlar yanlış adreslerdir. Tek çarenin işyerinde kalmak ve direnmek olduğunu bilmemektedir. İşçi için işten atıldığı yerden çıkmamak, orada direnmek bir "hak"tır. Şu veya bu yasada yazıldığı için değil, yaşamaya tek çare bu kaldığı için "HAK"tır.

İşten atılan işçinin direnmesi de yetmez. Bugün atılmayan ama yarın işten atılacağı muhakkak olan işçilerin de direnişe katılması gerekir. Böylece "işyeri direnişleri" oluşur ki, buna sınıf direnişinin nüveleri olarak bakılabilir. Sınıf direnişi denilen hâl bulaşıcıdır, bir kez başladı mı sonu gelmez. Ya da sonuç almadan bitmez. Çıkış yolu budur, tek çare budur.

İşçiye öğüt verecek halimiz yok elbette, sadece tesbit yapıyoruz. İşten atılmalara karşı işyerinden çıkmayan, orda direnenler ve hâlâ işte olan arkadaşları tarafından da desteklenen işçiler eninde sonunda kazanmaktadırlar. Örnekler az ama emsaldir; son aya bakalım: Karaca Deri’de işten atılan tek işçi için bütün işçiler direniş başlattı. BERİCAP’ta 4 işçiyi işe geri alana kadar mücadele... Abdi İbrahim İlaç Fabrikası' nda keyfi işten atmalara karşı direniş... hem de “onurumuz için!” diyerek. Cargill’de sendikaya üye oldukları için atılan işçilere arkadaşlarından destek; “Yaşasın Sınıf Dayanışması!” denilerek başlatılan direniş. BEDAŞ’ta sendikalaştıkları için atılan işçilere taşeron işçilerden dayanışma direnişi ve başarı. Denizli DEBA’da işten atılanların direnişi. Süreyyapaşa Eğitim Araştırma Hastanesi’nde çıkarılan üç işçinin 140 günü aşan direnişi. Topkapı Şişe Cam’da direniş. İstanbul Teknopark inşaatı işçilerinin direnişi... Tek çaredir.

İşçiler kendileri için tek çare olan bu yola hele bir girsinler de görelim işçinin haysiyeti var mıymış.

Tayyip Erdoğan kuvvetler ayrılığını kudretine engel görüyor

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 52 (Ocak-Şubat 2013)
10 Mart 2013

12 Eylül 2010 referandumuyla tabasbusçuları tarafından İleri Demokrasinin banisi ve hamisi ilan eden Tayyip Erdoğan kurmak istediği –ve kısmen kurduğu– rejimde kuvvetler ayrılığını kendi iktidarına, siyasi ve iktisadi kuvvetine ve kudretine engel görüyor.

Mevlana anmaları için gittiği Konya'da şehrin Ekonomi Ödülleri 2012 töreninde konuşan Tayyip Erdoğan, ”Sistem düzgün kurulmamış, sistemde yaşadığımız sıkıntılar var. Düzgün kurulmadığı içindir ki umulmadık yerde, umulmadık şekilde bakıyorsunuz bürokrasi karşınıza dikiliyor, bürokratik oligarşi karşınıza dikiliyor, umulmadık yerde yargıyla karşı karşıya kalıyorsunuz. Yasama, yürütme, yargının bu ülkede öncelikle bu milletin menfaatini düşünmesi lâzım ve ardından da bu devletin menfaatini düşünmesi lâzım. Eğer biz güçlü hâle geleceksek böyle güçlü hâle gelebiliriz” dedi.

“Benim yapacağım yatırımı bir kelimeden dolayı kalkar da 3 ay, 6 ay erteletirsen, bu bir sene, iki sene giderse o zaman bu ülkenin, halkının bedelini asla ne tarihe hesabını verebilirsiniz, ne de bu toprağın altında yatanlara hesabını verebilirsiniz” diyen Erdoğan, şehir hastaneleri projesini de bürokratik oligarşi ve yargı sebebiyle hayata geçiremediklerini savundu.

Tayyip Erdoğan'ın yakındığı kuvvetler ayrılığının bizdeki kökeni ta 1868'e dayanır. Abdülaziz uzun Avrupa seyahatinin dönüşünde Sadrazam Âli Paşa'ya bir ferman hazırlatır ve Tanzimat Fermanı'ndan iki yıl önce 1837'de II. Mahmud zamanında kurulmuş Meclis-i Vilayat-ı Ahkâm-ı Adliyye adlı kuruluşu lağvedip, Şurayı Devlet ve Divan-ı Ahkâm-ı Adliyye isimli iki kurul oluşturur. Bunlardan Şurayı Devlet hem kanun ve nizamnameleri yapma yetkisine sahipti, yani hem bir çeşit teşri (yasama) görevi vardı, hem de idare ile adliye arasındaki ihtilafları çözecekti, yargı yetkisine de sahipti. Divan-ı Ahkâm ise sadece yargı görevi yapacaktı. Şurayı Devlet 28 Müslüman, 13 Gayrimüslim âzâdan müteşekkildi. ilk Şurayı Devlet Reisi Midhad Paşa oldu.

Divan-ı Ahkâm-ı Adliye Nizamname-i Esasisi'nde (ana tüzüğünde) Divan'ın amacı bugünkü dille şöyle ifade edilmişti : "Devlet ve Milletin ahvalinin düzelmesi ve ahalinin hukukunun (hakları nın) teminat altına alınması hususunda Padişahın, her zaman ve mütemadiyen gösterdiği gayretler ve bu yoldaki azimkâr ilerlemenin hayırlı neticelerinden olmak üzere, adliyye işlerinin, yürütme erki olan hükümetten büsbütün ayrılması suretiyle, yargılama ve duruşmalarda kul haklarının bir kat daha emniyete kavuşturulması, yani yürütme ile görevli hükümetin bu türlü işlere karışma yetkisinin adalet ve hakkaniyetin gereği gibi tedvir edilmesi için çıkabilecek engellerin doğmasının önlenmesi Padişah katında doğru ve uygun görülmüş bulunduğundan, çıkarılacak irade ile kanuni davalar için en büyük mahkeme olarak Divan-ı Ahkâm-ı Adliye kurulmuştur. Divan iki daireden ibarettir, biri ceza, diğeri hukuk dairesidir.”

Abdülaziz adı geçen fermanı çıkartırken “Her kim olursa olsun, hangi millete mensup bulunursa bulunsun Şurayı Devlete dahil olmalarını isterim, bu heyet Suriyelilerin, Bulgarların, Boşnakları n velhasıl cümle anasırın (unsurların) erbab-ı iktidarı (ileri gelenleri) için müşterek bir merkez teşkil etmelidir” diyordu.

Patriot

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 52 (Ocak-Şubat 2013)
10 Mart 2013

AKP iktidarı çok vatanperver.

O kadar vatanperver ki, Suriye'yi parçalayarak İran'ı daha da kuşatıp tecrit etme ve boğma maksadıyla –her türlü kriminal, caniyane tertip ve komplo dahil– bir tür haçlı seferi yürütmeye kesin kararlı. ABD/NATO politikalarına bakıp, durup dururken Esat ve Baas düşmanı kesiliverdi. Ne zamandı r Fransa'nın sosyal demokrat yeni başkanının da sinsice ateşini körükleyip durduğu o politikaların Suudi kralları ve Katar şeyhleriyle kol kola ve kucak kucağa baş destekçisi oldu. Halen de en gayretli ve fedakâr taşeron uygulayıcısı. Kimi durumlarda daha da ileri gidiyor, öncü oyun kurucusu olmaya kalkıyor. Bunu sadece vatanperverliğin değil, Ortadoğu İslam aleminin kendi kendine üstlendiği Başağası sıfatına lâyık olmanın da vazgeçilmez gereği sayıyor. Tam bir gelin güvey olma hâli ama… işte öyle!

AKP devleti asla Suriye ile tek başına sıcak bir savaşa girmek ya da sürüklenmek istemez. Böyle bir şey ya olursa diye ödü kopar. İyi ki de öyledir. Ama nerde olursa olsun bir NATO operasyonunun dışında kalmaya da ne aklı, ne yüreği yeter. O nedenle, TC'nin sittin senelik Batılı dostlarıyla birlikte bölge halklarının karşısında saf tutmaya her zaman hazırdır. Nitekim NATO planları gereği geçen yıl Malatya, Kürecik'te dikilen füze kalkanı adlı saldırı düzeneğinden sonra şimdi de ülke topraklarında patriot füze sistemleri konuşlandırılmasına kadar işi götürdü.

Bu patriotlar neye yarayacak? Salt savunma aracı oldukları söyleniyor. Bu zamanda Türkiye'ye kim saldırır? Suriye mi? İran mı? Irak mı? Hangisine karşı acil savunmaya geçilecek, istemeye istemeye sıcak savaşa tutuşulacak? NATO güçlerinin İsrail devleti ile irtibatlı olarak İran'ı işgal ya da tâciz ve ağır tehdit hazırlığı bağlamında doğrudan bir inisiyatifi ve hazırlığı söz konusu değilse ne?

İşin dışından da, içinden de bakınca görünen yüzü bu!

ABD/NATO nereye saldırsa (Irak, Afganistan, Libya, Suriye, vb…) AKP devleti kambersiz hiç düğün olur muymuş diyerekten peşi sıra gidiyor. NATO'nun Suriye ve İran cephelerini Türkiye topraklarında ittifak güçleriyle birlikte açmaya dünden razı. Bunu –aynı 10 yıl önceki Irak teskeresi günlerinde olduğu gibi– her haliyle gösteriyor ve Türkiye'yi bölge halklarına karşı bir NATO saldırı üssüne çevirmeyi öngören Batı politikaları istikâmetinde üzerine düşeni yerine getirmeye koşarken, buna karşı çıkan her muhalefeti kara demagojilerle mahkûm etmeye çalışıyor.

Patriot'lar NATO planlarına uyularak güneydoğuda Suriye, İran ve Irak topraklarına karşı mevzilendirildi. Onlarla birlikte tam bilinmeyen sayıda Alman askeri geldi oturdu ülke topraklarına. Dahasının da geleceği, sayının binlere ulaşacağı anlaşılıyor. Birinci Dünya Savaşı öncesi ve savaş yıllarından bu yana bir ilk.!

Hayırlara mı, yoksa neye vesile olur, görürüz.

Sayı 52 - İçindekiler

Ayrıntılar
Administrator
Sayı 52 (Ocak-Şubat 2013)
9 Mart 2013

S52 kapakKorkuyu yenmek esastır
KIZILCIK

Patriot

Tayyip Erdoğan kuvvetler ayrılığını kudretine engel görüyor

İşçinin haysiyeti mi olurmuş!

Hayat ağacı
Velev ki... / Dışbakanı'nın kıblesi / Fazıl Say / Taksim / Dışbakanı'nın Başbakanı / Killington gider, Kerry gelir / Alın bir tane daha! / Biraz da CHP üzerine... / İnsanı böyle sürçtürürler / İşçinin ölümü / Bu da kadın öldürümü! / Korsanlar Çamlıca Tepesi'ni gaspediyor! / Türkten Kürde mesaj / Anayasacılık oyunu / Ölüm Meleği / İşveren dehası

Onur sürçmesi
Tektaş Ağaoğlu

Demokrasimiz 'ileri' mi 'geri' mi?
Raşit Baha

Devlet, devrim, BOP ve Marksizm
İ. Barut

"Türkiye NATO toprağıdır"
Yalçın Yusufoğlu

Açlık grevleri

"Sayın Başbakanımız böyle istedi"

Emek, kan ve can istismarı

Okullarda artık kıyafet serbest mi?
Cemal Candaş

Kızılcık Polemik
Cami değil, Erdoğan'a türbe yapılıyor / Hürrem namaz kıldı, Süleyman Ramazan fermanı çıkardı / Roboski emrini veren hâlâ kendini gizliyor Hrant suikastinin üstünü AKP rejimi örttü / "Kemal kuşu" Sabiha Gökçen / Üniversiteye rahat gidemiyor / Caş biraderler Miroğlu ve Metiner / Kürtler ve "Caş"lar

Halkların Demokratik Kongresi 2. Genel Kurulu

2012: Erdoğan'ın mağlubiyet yılı

Marks, Barbusse ve Kıvılcımlı
Yalçın Yusufoğlu

İleri Demokrasi'nin adliyesi ve emniyeti
Bakan: Asker imtiharlarının nedeni 'delikanlılık' / Gogol halkı askerlikten soğutuyor! / Basın Özgürlüğüne karşı Yargıtay kararı / Türkiye AİHM'den üç mahkumiyet daha aldı / Rojda neden gözaltına alındı? / Pankarta ceza / Felsefe öğretmenine ateizm soruşturması / TSK'da en ağır suç eşcinsellik / Necati Abay sürgünde / Çocuk tutuklamaları / Hakkâri ve Şırnak'ta 6 çocuk tutuklandı / Tunceli'de fişleme skandalı / Pınar Selek'in adliye çilesi / Kürtçe müzik dinledikleri için saldırıya uğradılar / Basın açıklamasına kimyasal gazla engelleme / Terör örgütü üyesi Che Guevera / Türkiye'de "Hayata Dönüş" cezası / KCK operasyonları devam ediyor! / 3 yıl konuşma yasağı! / TBMM'de cemevi talebi mahkemede / RTÜK'de 'peygambere hakaret' cezası / Kemal Türkler'in kızına hapis talebi

İnsanın halleri ya da Shakespeare hâlâ niye güncel?
Bülent Parmaksız

Toplumsal cinsiyet temelinde ulaşım hakkı
Tuğba Özay Baki

Hatırlamak direnmektir
Yeşim Dinçer

Azra Erhat ve işte insan
Raif Özben

Dave Brubeck
Refik Zerengil

Sinemanın derdi ne?
Yılmaz Hüroğlu

Mehmet Aksoy ve sanatı üzerine
Ayfer Coşkun

Akademi itaatın değil, eleştirinin mekanıdır

Belge
1869'larda Diyarbakır nasıl bir yerdi?

Silva Gabudikyan

Sayı 52'nin tamamına buradan (PDF - 11,5 MB) erişebilirsiniz.

Sayfa 2 / 2

  • 1
  • 2

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • “Ulusalcılık”
  • Bir tanıklık: Tatar Nihat
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda