- Ayrıntılar
- Cengiz Uzuner
- Sayı 1 (Ocak 2000)
Yüzyılın son 20 yılında reel sosyalizmin çöküşüyle birlikte, başını A.B.D.’nin çektiği emperyalizm, tek kutuplu dünya hedefine bağlı olarak emekçiler üzerindeki baskı ve sömürüsünü daha şiddetli bir biçimde uygulamaya başladı. Yeni Dünya Düzeni diye ifade edilen bu dönem, milliyetçi boğazlaşmanın ve halklar arasındaki düşmanlıkların ön plana çıktığı bir dönem oldu.
Dünyada yaşanan alt-üst oluşlar, ideolojik-politik-ekonomik düzlemde yeniden yapılanma tartışmalarını gündeme getirdi. Yeniden yapılanma her alanda tartışılırken, esas olarak sosyalizmin sorunları ve nasıl bir dünya, nasıl bir sosyalizm sorusu tartışmaya açıldı. Ancak henüz tartışmalar tüketilemedi.
Dünyada yaşanan hızlı gelişmeler, ülkemiz açısından daha ağır sorunlara yol açtı. 12 Eylül rejimini yaşamakta olan ülkemiz de değişimlerden etkilendi. 12 Eylül rejiminin örgütsüzleştirmeyi hedefleyen baskı ve şiddet politikaları, sosyalist hareketi, sendikal hareketi, gençlik hareketini ve dolaysıyla toplumsal muhalefeti etkisizleştirme girişimiydi. Kamu emekçileri, dünyada yaşananlara, 12 Eylül baskı ve şiddetine rağmen, 88 yılında sendikal örgütlenmeyi hedeflediler. Sendikal örgütlenme, kamu emekçilerinin o anda akıllarına gelen örgütlenme biçimi değildi. Osmanlı döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında memurların diğer çalışanlara göre ayrıcalıkları bilinmektedir. 50’1i yılların sonlarına doğru artan memur sayısıyla birlikte mülksüzleşme ve yoksullaşma, memurları da mesleki örgütlenmeden sendikal örgütlenmelere yöneltmiştir. 60’lı ve 70’li yıllarda sınıfsal kimlikleriyle tanışan ve örgütleri aracılığıyla siyasallaşmada önemli mesafeler kateden memurların, 12 Eylül’le birlikte örgütlenmeleri yasaklanmış, binlerce üye ve yöneticisi cezaevlerine doldurulmuş, binlercesi meslekten ihraç edilmiş, birçok yönetici de ülkeyi terk etmek zorunda kalmıştır. Ülkede yaşanan ekonomik krizin faturasının emekçilere daha yoğun çıkarıldığı bir dönemde, 89 Bahar Eylemlerinin de etkisiyle sendikal örgütlenmenin önünü açan bir girişim başlatıldı. Kamu emekçileri, kısa sürede her iş kolunda sendikalarını kurdular. Aslında bu 12 Eylülcülere verilen bir yanıttı. Sendikaların kurulmasında, dünyada yaşanan alt-üst oluşlara rağmen, inançlarını yitirmeyen sosyalistlerin katkısı yadsınamaz. Fikri olarak bile sendikalaşma düşünülemezken sosyalistler dönemi ve koşullan değerlendirerek kamu emekçilerinin sendikalaşmasına öncülük ettiler.
Kamu emekçileri sendikal hareketi, dünya sendikal hareketinin krizine ve her türlü baskıya rağmen, kısa sürede örgütlülüğünü kabul ettirdi. Toplu sözleşme masasına oturma sürecini başlattı. Şimdi bu döneme uygun mücadele yöntemlerini geliştirmek zorunda. Bu süreçte Kamu Emekçileri sendikal hareketi gerçekleştirdikleri eylemlerle, ekonomik, demokratik, özlük haklarla birlikte genel demokrasi mücadelesine katkılarıyla da toplumsal muhalefetin önemli bir bileşeni, Türkiye Sendikal Hareketinin yeni bir dinamiği olduğunu kanıtlamıştır. Bu nedenledir ki sendika denince akla işçi sendikaları ile birlikte KESK geliyor. Siyasi iktidarların ilk yıllarda Kamu Emekçileri Sendikal Hareketini görmezlikten gelme tavrı, son süreçte denetim altına alma, daraltma ve yalnızlaştırma politikalarına dönüşmüştür.
Siyasi iktidar, gündeme getirdiği yasayla, sendikaları danışma örgütlerine dönüştürmek istemiş, yasaya karşı verilen kararlı mücadele sonucu ilk hamlesinde başarılı olamamıştır. Bunun üzerine devlet, kendi sendikasını örgütlemeyi hızlandırmıştır. Demokratik geleneği, örgütlenme kültürü olmayan ülkemizde 76 yıllık Cumhuriyet tarihinin büyük bir bölümü, Takrir-i Sükûn Yasalarıyla ve sıkıyönetimlerle geçmiştir. Resmi ideoloji bu dönemde memurların devlete itaat etmesi fikrini işlemiş, memurların büyük bir çoğunluğu bu fikrin dışına çıkamamıştır. Sendikal mücadele, geleneksel memur anlayışında kırılmaları beraberinde getirmiş, salt emekçi kimliğiyle mücadele esas alınmıştır. Emekçi kimliğinin siyasallaşmaya dönüştürülmesinde başarılı olunamadığı açıktır. Siyasal motivasyon eksikliği sendikal hareketin bağlaşıklarıyla bağ kurmasında önemli zaafları beraberinde getirmiştir. Emekçilerin birleşik mücadelesi örgütlenememiştir. Toplu sözleşme masasına oturma sürecine girildiği bu dönemde kamu emekçilerinin kendileri için sınıf olma bilincinin pekiştirilmesi ve siyasal motivasyon sınıfın birleşik örgütlenmesini zorlayacaktır. Böylece saldırılara karşı koymanın koşulları yaratılabilecektir. Aksi halde devletin kendi sendikasının önü kesilemeyecektir. Bu tehlikenin farkına varılmamasının ve önleminin alınmamasının bedeli ağır olacaktır. Faturanın adresi bellidir. Faturayı ödemek değil, ödetmek asli görevimizdir.
Devletin yeniden yapılandırılması girişimlerine paralel olarak eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi devletin zorunlu hizmetlerinin bile özelleştirme kapsamına alınması, sosyal güvenlik ve özelleştirme yasalarında yapılan değişiklikle, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesine yönelik çalışmalar, tahkim yasalarının çıkarılması, önümüzdeki günlerde gündeme gelecek olan Personel Rejimi Yasası ve Kamu Görevlileri Sendikaları Yasası ile sermaye yeni saldırılara hazırlanıyor. 2000 yılı bütçesi ve uygulanan ekonomik ve siyasal politikalar bunu somut olarak göstermiştir. AB üyeliğine hazırlanıldığı bu dönemde emekçiler açısından yeni kazanımlar bir yana, kazanılmış hakların gasp edilmesi hedeflenmektedir. Bu hedefe giderken sermaye tüm engelleri devre dışı bırakmak veya etkisiz hale getirmek için her yöntemi deneyecektir. Kısmi olarak gündeme getirilecek olan “demokratikleşme”, emek güçlerini yanıltmamalıdır. Yapılmak istenen sermayenin entegrasyonudur. Sermayenin uluslar arası örgütlülüğüne karşı emeğin enternasyonalist dayanışmasının sağlanamaması, mücadelemiz açısından önemli bir handikaptır.
Bu süreçte işçi sendikalarının hak gasplarına karşı vereceği mücadelede kamu emekçilerinin alacağı tutum etkili olacaktır. Bilindiği gibi DİSK artık eski gücünde değildir. Yeni üye kazanamadığı gibi sendikasızlaştırma girişimleri, üye kayıplarını ve daralma tehlikesini taşımaktadır. Aynı tehlike TÜRK-İŞ için de geçerlidir. Ayrıca 18 Nisan seçimleri ile ortaya çıkan siyasal manzara TÜRK-İŞ ve üye sendikalarında milliyetçi-faşist güçleri tırmandırmış, bu tırmanış son TÜRK-İŞ genel kurulunda etkili olmuştur.
Bu gelişmeler sendikal hareketin yeniden örgütlenmesini zorunlu kılmaktadır. Sendikal hareketin yaşadığı krizin aşılması, özelleştirmeler ve sendikasızlaştırma girişimlerinin püskürtülmesi, sermayenin baskı ve saldırılarına karşı ortak bir duruşun örgütlenmesiyle olanaklıdır. Sınıfın bir parçası olan Kamu Emekçilerinin işçilerle birleşik mücadelesinin yerel birimlerden başlayan örgütlenmesi sendikal harekete ivme kazandıracaktır. Son dönemlerde saldırılar karşısında net bir tutum alınamaması nedeniyle işçi sendikalarına duyulan güvensizlik böylelikle giderilecek, örgütlü mücadeleye inancın gelişmesi sağlanabilecektir. Ayrıca birleşik mücadele sendikal bürokrasiyi aşamayan yerel sendika aktivistlerinin hareket alanını geliştirecek ve geleneksel sendikacılığın aşılmasına hizmet edecektir. Dolayısıyla sendikal yapıların, sermaye ve devletle iç içeliğinin en yoğun döneminin yaşandığı bu süreçte, sermaye ve devletten bağımsız davranışın gelişimi sağlanacaktır. Bu da sınıf hareketinin resmi ideolojiden kopuşunu hızlandıracaktır.
Sendikal hareketin birleşik mücadelesi toplumsal muhalefetin önünü açacaktır. Son dönemlerde toplumsal muhalefette yaşanan tıkanıklığın aşılmasının mücadelemiz açısından önemi açıktır. Olanaklarımız 89’dan daha elverişlidir. Sosyalist hareketin çoğulcu bir anlayışla Türkiye siyasetinde yerini alması önemli bir avantajdır. Kürt sorunun geldiği aşama ise, emek güçlerinin barışa yönelik politikalarını yaşama geçirme konusunda daha elverişli bir zemin yaratmıştır. Diğer yandan Yeni Dünya Düzeninin politikalarının, emekçiler aleyhine sonuçlandığı görülmüştür. Yoksulluk ve işsizlik artarken, emekçilerin kazanılmış haklarının gaspı gündeme gelmiş; siyasal kirlilik had safhaya ulaşmış, devlet içinde yuvalanan çeteler deşifre edilmiş, bütün bunlar yeterince örgütlü hayata tercüme edilememiştir.
Sermayenin baskı ve saldırılarının püskürtülmesi emek hareketinin yeni döneme uygun perspektifle mücadelesiyle olanaklıdır. Emek ve demokrasi güçlerinin tartışmaları gereken konu budur. Ezilenlerin tümünü kapsayacak bu tartışmalar toplumsal muhalefetin kendi ekseninde yeniden örgütlenmesinin önünü açacaktır. Saldırıların boyutu düşünüldüğünde tek başına sendikal hareketin başarma şansı yoktur. Başarmak için devam etmek zorundayız. Devam edenlerle birlikte başaracağız.
***
TÜRK-İŞ cephesinde değişen bir şey yok
Geçtiğimiz günlerde yapılan TÜRK-İŞ Genel Kurulu yorumları esas olarak iki eksende oluştu. Birincisi, coşkusuzluğun hâkim olması; ikincisi, yönetici ücretlerinin düşürülmesi. Coşkusuzluğun hâkim olmasının esas nedeni “kadere razılık” olarak özetlenebilir. Önceki genel kurullardan en önemli farklılık Türk-İş’ten beklentilerin kalmamasıdır. Bu durumun açık adı Türk-İş’e olan güvensizlik ve yapılacak bir şeyin kalmadığı düşüncesidir.
Yönetici ücretlerinin düşürülmesi önergesi ise yanıltıcı yorumlara neden olmuştur. Ücretlerin düşürülmesi sendika yöneticilerinin yüksek maaş almalarına, yani sendika yöneticilerine ya da “ağalığına” bir tepkiden öte, Türk-İş’in ve Türk-İş şahsında sendika yöneticilerinin yıpranan imajını düzeltmeye yöneliktir. Bu önergenin MHP’liler tarafından verilmesi ve sosyal demokrat delegelerin maaşların yerinde kalması şeklinde oy kullanması ise ilginç bir noktadır. Ancak buna özel bir anlam yüklenmemelidir. Nitekim maaşların artırılmasının engellenmesi aynı şekilde yollukların artırılmasında yaşanmamıştır. Yurtdışı yolluklarının 200 dolardan 300 dolara çıkarılması kabul edilmiştir. Çünkü yolluklardan yalnız yöneticiler değil tüm delegeler yararlanabilmektedir. Bir yanıyla bireysel çıkar yolluk artırımıyla ortaklaştırılmıştır. Çünkü çok sayıda delege çeşitli toplantılar nedeniyle yurt dışına çıkmakta ve bundan nemalanmaktadır.
Bunların ötesinde MHP’lilerin genel kurulda oynadıkları role bakıldığında ikili bir görünüm ortaya çıkmıştır. Parti olarak MHP doğrudan müdahale etmeye çalışmıştır. Delege üzerinde etkinlik sağlayabilecek MHP’liler genel kurulda birebir markaj uygulamaya çalışmışlardır. Ancak sonuçlara bakıldığında bu çabadan yeterince sonuç aldıklarını söylemek mümkün değildir. MHP’li delegelerin bir bölümü sendikal çıkarlarını siyasal çıkarlara tercih etmişlerdir.
Bunun yanında ilginç gibi görünen diğer bir nokta, bir yandan “ateşli” konuşmaların yankı bulması ve alkışlanması iken diğer yandan eylem ve mücadele vurgusunun MHP’li delegeler tarafından yapılmasıdır. Örneğin Haber İş Genel Başkanı Cengiz Teke “eylem, eylem, eylem” şeklinde konuşmuştur. Ancak bunda da yanılmamak gerekir. Bu davranış gerçek anlamda eylemden yana olmanın ötesinde Bayram Meral’den farklı olma çabasının sonucudur. Karşı listeye yönelik ayırt edici yan mücadele ve eylemden yana olma şeklinde yapılmak durumunda idi ve yapılan budur.
Solun tavrı konusuna gelince. Söylenebilecek tek şey solun bu genel kurulda yokluğudur. Delege sayısının azlığı ve var olanların ortak tutum almaması yönetim hesapları dışında kalınmasına yol açmış, bunun dışında politik bir etki de gösterilememiştir. Hava İş Genel Başkanı Atilay Ayçin’in devleti ve hükümeti eleştiren konuşması, konuşmanın sonuna kadar büyük alkış almış, ancak konuşmasının sonunda Kürt sorununa yaptığı vurgu bir anda tepkilere neden olmuştur. Şovenizmin hâlâ oldukça güçlü etkilere sahip olduğu bir kez daha görülmüştür. Bayram Meral’in listesinin delinmesi ise, sosyal demokrat bir bölüm delegenin politik bir tutumla oylarını Genel Maden-İş lehinde birleştirmesiyle gerçekleşmiştir.
Cengiz Uzuner*, Kızılcık, sayı 1 (Ocak 2000), s. 34-35.
(*) KESK MYK üyesi.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 1 (Ocak 2000)
Aradan bu kadar zaman geçtikten ve Ekim Devrimi ile kurulan siyasal düzenler ve toplumsal yapılar şekil değiştirip ağırlıklı olarak kapitalizme yönelmeye başladıktan sonra çağın bu devrimden beslenerek büyümüş düşünceleri ve güçleri doğal olarak büyük bir şok geçirdiler. Kendilerine döl yatağı olan bu büyük devrime içtenlikli sorular yönelttiler. Kendi kendilerine sordukları bu sorulara doğru yanıt bulamadıkları ölçüde tarihsel pozisyonlarını kaybettiler. Samimiyetlerinden kuşku duyulamaz; elbette bunu Marksizmi ve Ekim Devrimi'ni güncelleştirmek adına yaptılar ama bu çok doğaldır, kendi tarihi temeline kuşkular yönelten ve kendine ait varsayımları “tarafsız”, “objektif” vb. noktalardan irdelemeye kalkışanlar, sadece varsayımlarını yıkmış olmakla kalmazlar, aynı zamanda kendilerini de yıkmış olurlar. Buradan çıkan sonuç şudur ki; dünya solu, Ekim Devrimine soru sorarken dikkatli olmalıdır. Samimi olmak yetmez, soruları doğru sormak ve yanıtları da çarpıtmadan vermek gerekir. Yani bu devrim her ne ise, o olarak kalmalıdır.
Büyük Devrimler
Tarihin büyük devrimlerine karşı ortak ve genel bir tutum takınmak mümkündür. Spartaküs Devrimine (köle isyanları) veya Fransız Devrimi'ne herkes aynı açıdan yaklaşabilir. Bu devrimlerin kuramsal analizi her hangi bir gerilim yaratmaz. Bunun da anlaşılır nedenleri vardır. Çünkü bu devrimler yaşayan güçler ve düşünceler için, işlevini tamamlamış devrimlerdir. Ama bu devrimlerin işlevleri amaç ve ilkeleri gerçekleştikten sonra bitmiştir. Ekim Devrimi'ne, bu devrimlere baktığımız gibi bakamıyoruz. Çünkü bu büyük devrimin ilkesi olan “eşitlik ve özgürlük" ideali hâlâ büyük ve sıcak sınıf kavgalarının konusudur. Ekim Devrimi'nin ilkeleri gerçekleştirilememiştir. Bu devrime gerilimsiz bakmak, aradan bunca zaman geçtikten sonra bile mümkün olmamaktadır
Ekim Erken miydi?
Aradan 70 yıl geçtikten sonra Ekim Devrimi için solun kendi kendine verdiği ilk hüküm, bu devrimin bir "erken doğum" olduğu yönündedir ve bu nedenle kalıcı olmadığıdır. Sol bu sonuca Marksist varsayımla Rusya'yı kıyaslayarak varmaktadır. Marksist varsayım sosyalizmin kuruluşunu evrensel bir operasyona bağlamaktadır. Oysa sosyalizmi kurmaya kalkışan devrim sadece Rusya'da vuku bulmuştur. Demek ki Marksizm’in öngörüsü daha Ekim Devrimi tek bir ülke devrimi olarak kaldığı anda bozulmuştur. Bu devrimin ve o devrimi gerçekleştiren ülkenin sosyalizmi kurması olanaksızdır. O halde olmayacak bir sosyalizmi kurmakta direttikleri ve dünyaya da dayattıktan için Rus komünistleri haklı ama şansı olmayan devrimlerini büyük bir haksızlığa dönüştürmüşlerdir...
Zinhar böyle olmamıştır. Evet, Marksizm’e göre sosyalizm evrensel bir operasyon sonucu kurulacaktır ama Rusya'da işçiler ve bütün ezilenler kendilerine bu evrensel operasyonun yüklediği rolü yerine getirmişlerdir. Bu devrime katılmayan dünya o devrimi yapanların önünde hayranlıkla eğilmiştir. Bütün dünya, bu akıl almaz cesaretten bir özgürlük çıkacağına kendini inandırmıştır. Bu nedenle, Ekim Devrimine karşı sorulan soruları, bu devrimi tek başına bırakanlara sormak gerekir.
Devrim mi Darbe mi?
Tarihle bağını koparıp, yeni yollardan yeni sosyalizmler arayanların Ekim Devrimi’nde buldukları başka bir “kusur” onun bir azınlık kalkışması olduğu, şiddet yoluyla ve tepeden inme yöntemle iktidarı ele geçirip sonra da toplumu ele geçirmeye heveslendiğidir. Hazır olmayan, öyle bir talebi bulunmayan bir toplumu zorla sosyalizme sürüklemek Ekim Devrimi’ni yenilgiye sürüklemiştir. O halde sol bundan sonra, bu türden acele iktidar heveslerine kapılmamalı, hatta siyasal iktidar uğrağı bulunmayan yollardan, sözgelimi sivil toplumdan yürüyerek ve hep o toplumda kalarak sosyalizmin yolunu aramalıdır.
Bu ve benzeri kuramsal çabaların günümüzdeki sosyalist mücadeleler için geliştirici ve yol açıcı olduğu doğrudur ama bu doğruya yönelmek için geçmişe onda olmayan “yanlışlar" yakıştırmaya hiç gerek yoktur. Ekim Devrimi bu devrimin siyasal gücünü oluşturan Bolşeviklerin ne olursa olsun kendileri için “iktidar” istemelerinden doğmamıştır. Kerenski hükümetinin içinde çalıştığı sarayı ele geçirmeleri, iktidarı ele geçirme eylemi değil, tam tersine, mevcut iki iktidardan birine, halkın elinde olan Sovyet iktidarının karşısındaki iktidara son verme eylemidir. Şubat ve Ekim arasında, Bolşevikler bir kez olsun kendilerine iktidar istemediler, halkın örgütlü gücünü ve siyasal yönetim tarzını temsil eden Sovyetler için iktidar istediler ve tarih de onların bu talebine cevaz verdi. Devrimi yönetmeye talip olan parti başka, devrimci iktidar başka olgular halindeyken Ekim Devrimi sahneye çıktı ve bu yapısal özelliğini, şartlar devrimi tümden boğacak noktaya gelinceye kadar da inatla korudu.
Sivil Toplum Neyin Nesi?
Bu noktada, yeni bir sosyalizm için yeni yollar aranırken, kendini “iktidar fikri”nden temelli kurtarmaya ve devinimi sivil toplumda yaratmaya çalışanların dikkatini bir noktaya çekmemiz gerekir. Ağırlık fikrinden kurtulmakla boğulmaktan kurtulamayacağımız gibi, iktidar fikrinden kurtulmakla da iktidara olan ihtiyaçtan kurtulamayız. Sosyalizm sivil toplumda filizlenen bir şey değildir. Tam aksine, tarihsel bir kaçınılmazlık olarak iktidarda filizleneceği öngörülmüştür. Ayrıca sivil toplum, hem bu kavramın yaratıcıları, hem de Marksistler tarafından doğru kavrandı. Ama Türkiye solunda yanlış kavrandı. Sivil toplum ne sosyalizmin temeli, ne de demokrasinin temelidir. Ayrıca oluştuğu dönem hariç, devletten ayrı bir şey de değildir. Burjuva devletin toplumsal (ve sınıfsal) temelini anlatmaktadır. Doğrudan olumlu veya olumsuz bir şey değildir. Kavrama yeni bir içerik kazandırmak isteyen bunu elbette yapar, ama yapılan bu değildir. Sol, iktidara dönük bir hareket olmaktan çıkarak sivil topluma dönük bir hareket haline geldiği zaman, yolunu burjuva devletin toplumsal temeli içinde arayan bir harekete dönüşmüş olur. Özgün (işçi) bir sınıf temelli olarak düşünülmüş sosyalizm konseptini "sivil toplum" gibi, başka bir sınıfın (burjuva toplumu hem burjuva sınıfıdır, hem bu sınıfın ideolojik hegemonyasının çerçevesidir, yani onun ‘sarmaşığıdır’) üzerine temellendirmeye çalışmaktan, burjuva sosyalizmi de dâhil, hiçbir şey çıkmaz, çünkü vakıanın doğasına aykırıdır. Ayrıca sivil toplum-devlet ilişkisine getirilen Marksizm dışı bütün yorumlar, Marksizm’in dışında oldukları için değil, işin gerçeğinin dışında olduktan için birer safsata olmaktan ileriye gitmemişlerdir.
Diktatörlük
Reelinden kaçınmış olmak için yeni yollardan yeni sosyalizmler arayanların iktidar fikrine soğuk bakmalarının bir nedeni de, proletarya diktatörlüğü fikrine soğuk bakmalarıdır. Ekim Devrimi’nin kurduğu diktatörlüğün, kurulmuş olmakla zaten sosyalizmin önünü tıkadığı düşünülmektedir.
Politik programlardan, sosyalizme gidişin yollarını zenginleştirmek ve devrim için yeni sınıfsal güçlere açılmak maksadıyla çıkarılmış olmasını anlasak bile, proletarya diktatörlüğüne mutlak karşı çıkmayla sosyalizmden yana olmayı anlamak olanaksızdır. Proletarya diktatörlüğüne karşı çıkmak, Marksizm’e karşı çıkmaktır, çünkü Marksizm’in “keşfettim” dediği tek şeydir bu. Ve bu konu spekülatif tartışmalardan sakınmamız gereken, sosyalistlerin en ciddi konusudur. Bu konu ayrıca demokrasi-sosyalizm ilişkisini tartışıp yeniden kurmaya çalışanların da yakasını hiç bırakmayacak bir konudur. Sorun da şudur. Bilinen bütün demokrasiler bir sınıfa, hatta çoğu zaman bir zümreye ait egemenlik biçimi oldular. Sosyalizmin daha baştan, bir sınıfın egemenliği olmak bir yana, bütün egemenlik biçimlerine karşı açılmış bir kesin savaş olarak başlaması zorunlu, işçi sınıfı diktatörlüğü denilen şey de bu savaşın biricik vasıtası sayılmıştır. Ekim Devrimi’nin neden böyle gelişmediği haklı bir sorudur, devrimin başlangıcından bugüne, her aşamada, devrimin içinden ve dışından hep sorulmuştur. Dünya bu soruyla Ekim Devrimi’nin başlattığı süreci denetlemiş, ondan beklentilerini ifade etmiştir. Dünya solu Ekim Devrimi’ne sorduğu sorularla kendini geliştirmiştir. Bu eşsiz deneye karşı Marksizm’in bundan sonrası için de sorulacak soruları vardır. Ancak bu soruları, Ekim Devrimi’nin insanlığı ulaştırdığı düzeyin gerisine düşerek sormamak önemlidir. Örneğin bu Devrime, “neden demokrasi olamadığını” sormak geriliktir ve gericiliktir, ama ona demokrasiyi neden aşamadığı pekâlâ sorulabilir ve bu sorunun izi üzerinden gidilerek sosyalizm için mücadele edenlerin ufku zenginleştirilebilir.
Şablon Sorunu
Dünya solu 20. yüzyıl boyunca Ekim Devrimi’ni ve kurduğu toplumu bir şablon gibi algılayıp korudu. Komünist işçi hareketleri bunu aynı zamanda bir enternasyonalizm olarak algıladı. Komünist hareketler, kendi toplumlarının zenginliğinden koparak, bu şablona hapsoldular. Ekim Devrimi’nin her zaman ve her yerde geçerli bir şablonmuş gibi algılanması Marksizm’i yaratıcı olmaktan ve kapitalizmin evrimini yakalamaktan alıkoydu. O kadar ki, Marksizm son elli yılda, komünist platformlarda değil, komünizmin dışında kalan sol platformlarda gelişme (kısmen) olanağı bulabildi. Ekim Devrimi’nin sadece Rusya'ya ait olan ve tarihin o günkü koşullarında şekillenmiş çizgileri, onun evrenselliği yerine konuldu ve Ekim Devrimi bundan zarar gördü. Ve en büyük zarar, Marksizm’in bir devlet düşüncesi ve politikası düzeyine indirgenmesi nedeniyle yaşandı. Bütün dünyada ve bütün ülkelerde, komünist parti ve hareketlerin hataları ve günahları, kendilerine ait hata ve günah olmaktan çıktı, tek bir merkezin hataları ve günahları haline geldi. Kısaca, Ekim Devrimi Marksizm’e büyük bir tarihsel inisiyatif kazandırdı ve bu konsepti önemli bir noktaya taşıdı, ancak Ekim Devrimi’nin güçleri Marksizm’i daha ileri bir noktaya taşımakta yetersiz kaldılar.
Devamla
Ekim Devrimi’nin güncelliği, bu devrimin evrensel yüzü aracılığıyla sürüyor. Sınıflar ve sınıf mücadelesi ortadan kalkmadığı, kapitalizm kendi çelişkilerinden ve insanla olan çelişkilerinden kurtulamadığı için bu sorunları çözmeyi yüklenmiş anlamı nedeniyle Ekim Devrimi önemli bir motivasyon oluşturuyor. Eşitlik ve özgürlük ideali sürdüğü için, ve hamaset olsun diye değil, yeryüzündeki bu mezbele hayattan bir an önce kurtulmak isteyenlere ne yapmaları gerektiğini hatırlattığı için Ekim Devrimi’nin önemi bir başucu ilham kaynağı olarak sürekli canlı tutulmalıdır.
Kızılcık, Sayı 1 (Ocak 2000), s. 16-17.
- Ayrıntılar
- Ender Eren
- Sayı 1 (Ocak 2000)
Dünya genelinde çalışır durumda yaklaşık 400 Adet nükleer santral olup, enerji ihtiyacının karşılanması yönünde büyük umutlar bağlanan nükleer teknolojinin, bilgi ile donatılan çağdaş ülkelerde daralan hareket alanını, sözde gelişmekte olan ülkelere doğru genişletme zorunluluğu doğmuştur.
Nükleer kaza tehlikesi, hala çözülememiş olan radyoaktif atık problemi, maliyet, toplumsal maliyet ve kaza riskini ortadan kaldırmaya yönelik tedbirler ve sökme maliyeti nedeniyle her gün biraz daha artarken nükleer enerjinin en ucuz ve en güvenli enerji türü olarak sunumu artık mümkün değildir. Gün geçtikçe genişleyen anti-nükleer hareketin etkisiyle bu santrallerin yapımının dondurulmaya başlandığı ve yeni bir sipariş verilmediği görülmektedir.
Türkiye'de sınırlandırılmış bilgi ve bilinç düzeyine rağmen nükleer santrallere karşı kolektif çıkış on yaşına girmiştir. 1979 yılında Ecevit’in İsveç'i ziyaretinde nükleer santral tekrar gündeme getirilmiş ve Akkuyu’dan yöre halkı bireysel tepki göstermişti. O tepkiyi gösteren halk daha sonraki karşı çıkışlarımızda hep bizlerle birlikte olmuştur. Yörede ilk toplu karşı çıkış, Yeşiller ve bölgenin çevre derneklerinin katılımıyla, 1990 senesinde gerçekleştirilmiş, ardından 1993'de 1. Nükleer Karşıtı Kongre ve 1994'de 2. Nükleer Karşıtı Hafta düzenlenerek organize karşı çıkışlar ve anti-nükleer bilinçlenme artmıştır.
Oluşturulan Nükleer Karşıtı Platform çalışmaları devam ederken, Çernobil kazasıyla üstü örtülü olarak nükleerle tanıştırılan Türkiye, tam da artan kanser tanılarıyla halkın yaşamını çaktırmadan yangın yerine çevirirken, bu kez Türkiye'nin gündemine, gerek İkitelli kazası ve gerekse de Japonya'daki son nükleer kaza girdi. Ama yine üstü örtülüp hafifletilmek suretiyle. Ancak her sene yapılan Çernobil etkinlikleri, Nagazaki ve Hiroşima günlerinde, Akkuyu adı verilen Büyükeceli Köyünde yapılan Anti- Nükleer şenliklerde Türkiye gündemine nükleer gerçek yüzü ile sokulmaya çalışıldı. Tüm anti-nükleer gruplar, yöre halkı ve yeşiller tarafından.
Bugünkü Hükümetin nükleere geçişi, şantaj yoluyla, aniden gündeme getirmesi bizler için aslında sürpriz değildi. Kamuoyunda tartışmalar başladı ama medyanın büyük bir kısmının taraflı-boyalı basın olması nedeniyle genişleyememekte, ortak eylemlere rağmen ekonomik yaşam derdine düşürülmüş ve bilgilendirilmemiş halkımıza ulaşma çabalan bireysel bazda eksik kalmaktadır.
- Nükleer yandaşlarının savunmalarından birisi Çernobil'in eski bir teknoloji ile yapıldığı, dolayısıyla karşı çıkışın doğru olmadığı yönündedir. Oysa karşı çıkılan şu ya da bu tarihte yapılan falanca isimli santral değil, teknolojinin kendisidir. Zaman içinde yukarıda da belirttiğimiz anti-nükleer düşüncenin temelini oluşturan problemlerin hiçbirine bir çözüm bulunabilmiş değildir. Nitekim Amerika'da Üç Mil Adası kazası vb. birçok kaza gerek kamuoyu, gerekse birçok bilim insanı tarafından protestolar ile karşılanmış, bu da Çernobil felaketinin sadece duyulan endişeleri doğruladığını göstermiştir.
- Nükleer yanlılarının üretilecek enerjinin ucuz olduğu yolundaki propagandaları da doğru değil. Nükleer kaza riskinin ortadan kaldırılması için gerekli maliyetin, kazaların toplumda oluşturacağı hasarın giderilmesinin maliyeti, santralın çevreye zarar vermeden sökülmesi ve saklanmasının masrafları ve atıkların aynı şekilde bertaraf edileceği hesaba katıldığında, Enerji Bakanının açıkladığı kilovat başına 2,15 sent ile karşılanması mümkün değildir. Zira Avrupa'da enerjinin özelleştirilmeye başlanıldığı şu günlerde nükleer enerji, en pahalı enerji olduğundan müşteri bulamamaktadır.
Kaldı ki, Türkiye deprem yaralarını sarmak için IMF’den almayı umduğu 5 milyar dolar tutarındaki yardıma eş değer miktardaki, olmayan parasını harcamak ya da bunu halkın omuzlarına yüklemek lüksüne de sahip değildir.
- Nükleer lobi vicdanlara seslenmenin yolunu termik santrallerle karşılaştırmakta bulmuştur. Ne termik, ne de NÜKLEER SANTRALLER sürdürülebilir bir gelecek için savunulamazlar.
“Peki, alternatifiniz ne?” haklı bir soru olup tartışmalarda nükleerseverlerin alaycı tavırlarına hedef olunmaktadır. Bu soruya yanıt çeşitli görüş açılarından verilmekle birlikte, benim dile getirmek istediğim, ilk etapta rüzgâr enerjisidir. Şu anda rüzgâr enerjisi dünyada 10.000 Megavat kurulu güce sahiptir ve Danimarka'da enerjinin %10'u bu yolla sağlanmaktadır. Bizlere ait bir proje de her köye bir rüzgâr santralı şeklinde olmalı. Bu hem bizim politikalarımıza uymakta, hem de söz gelimi Köy Enstitüleri ruhuna uygun düşmektedir. Diğer bir tartışılacak proje, uygulanması zaman alacak olan güneş kuşağı ülkelerinden kuzeye enerji taşınmasıdır ki bu da bizlerin yıllardır haklı taleplerimizden olan bölgeler barışının gerçekleşmesiyle olabilecektir.
- Diğer bir çarpıtma da Fransa, Belçika ve Japonya, Kore'de nükleer enerjiden yüksek oranda faydalanıldığıdır. Rakamlar doğru olmakla birlikte, bu ülkelerdeki anti-nükleer çalışmaların da aynı boyutlarda olduğu kimse tarafından dile getirilmiyor. Fransa'da yeni reaktör tipi Superphénix çalışmaları kamuoyu tarafından durduruldu. Fransa'da çok ciddi boyutlarda nükleer karşıtlığı vardır.
- Bir diğer karşılaştırma siyasi cephede MHP'li bakan tarafından dile getirilmiştir. Almanya'da Yeşiller iktidar ortağıdır, orada da önleyemiyorlar şeklinde. İlk bakışta bu Şark kurnazı sanki haklı gibi. Ama koalisyon protokolünde durum çok açık ve artık nükleer atıkların Gorleben'deki ara atık istasyonuna taşınamadığının farkında değiller.
- En önemli nokta bildiğiniz gibi radyoaktif atıklar. Yıllarca meydanı boş bulup varilleri okyanusa gömdüler. Nükleerci profesörler, “Atık sorun değil, reaktörlerden bir yüzme havuzu kadar atık çıkar," diyorlar. Bu vatandaşlar örneğin Gorleben’deki nükleer ara istasyona gitsinler ve görsünler kaç yüzme havuzu büyüklüğündeymiş bu ara istasyonlar! Kaldı ki, ne kadar yer kapladığı değil, etki alanının ne olduğu önemlidir. Türkiye bu alandaki “başarı”sını zaten İkitelli olayında ortaya koymuştur...
Türkiye karanlıkta kalma tehdidiyle sözde aydınlık için karanlık bir geleceğe itilmektedir. Bu oyunu önleyelim!
Ender Eren, Kızılcık, Sayı 1 (Ocak 2000), s.24-25.
***
AKKUYU NÜKLEER İHALESİNİ DURDURUN!
İnsanlığa karşı suç işlemeyin
Hükümetin ihalesini sonuçlandırarak kesinleştirmek istediği Akkuyu'ya nükleer santral yapma kararı bir mühendislik kararı ve basit bir teknik seçim olarak sunulmaktadır. Oysa Akkuyu'ya nükleer santral yapmak bugün tamamen siyasi bir karar halini almıştır. Üstelik karanlık bir siyasi karar!
Hükümetin, enerji ihtiyacı gerekçelerine sığınarak savunmaya çalıştığı bu kararın bir elektrik kesintisi şantajıyla kamuoyuna benimsetilmeye çalışılması bunun en önemli göstergesidir. TEAŞ ve TEDAŞ tarafından 29-30 Kasım 1999 günlerinde bir takım teknik gerekçelerle açıklanmaya çalışılan iki günlük bir elektrik kesintisi uygulandı. Kesintinin hemen ardından da nükleer santral kararının kesinleştiği açıklandı. Bu şantajdan önce zaten hükümetin nükleer ihaleyi sonuçlandırmak için nükleer lobiler tarafından sıkıştırıldığı biliniyordu. Bu, açıkça, hükümetin içindeki nükleer enerjiye soğuk bakan kesimleri, özellikle de Başbakan Ecevit'i sindirmeye yönelik bir şantajdı. Kesintiler hükümetin ve devlet kademelerinin bile çoğunun haberdar olmadığı bir şekilde uygulamaya konmuş ve hem kamuoyu üzerine baskı kurulmuş, hem de hükümet ortaklarının nükleer enerjiye "ikna edilmeleri" sağlanmıştır. BU BİR SUSURLUK OLAYIDIR VE BU ŞANTAJIN NASIL VE KİMLER TARAFINDAN TEZGÂHLANDIĞI ELBET BİR GÜN ORTAYA ÇIKACAKTIR.
Bu tezgâhın arkasında 30 yıldır Türkiye'yi nükleer bataklığın içine çekmeye çalışan nükleer lobiler bulunuyor. Siyaset meydanlarında açıkça kollanarak ve söylemekten bıkmadıkları yalanlarıyla cilalanarak kamuoyuna pazarlanan "bilim adamlarının" da içinde bulundukları nükleer lobiler kendi mesleki ya da maddi çıkarları için Türkiye'yi nükleer çöplüğe çevirmeye çalışıyorlar. NÜKLEER SANTRAL YAPIMINI BASİT BİR MÜHENDİSLİK KONUSU VE TEKNİK TERCİH GİBİ SUNMAYA ÇALIŞANLAR TOPLUMUN SADECE SAĞLIĞINI DEĞİL, YAŞAM HAKKINI VE GELECEK KUŞAKLARI DA TEHLİKEYE ATARAK "İNSANLIĞA KARŞI SUÇ" İŞLİYORLAR. Radyasyonlu çayları halka içirerek sayısı belirlenemeyecek kadar çok insanın kanser olmasına ve sakat doğumlara neden olan "yetkililer" yargılanmadıkları için bugün bu "bilim adamları ve bürokratlar" pişkin ve saldırgan bir şekilde yalanlar söylemeye devam edebiliyorlar.
İhaleyi bu yılın sonuna kadar açıklamadıkları takdirde iş işten geçeceğini söyleyerek telaşa kapılanlar aslında Türkiye'nin enerji ihtiyacı karşısında değil, alacakları ve yakınlarına dağıtacakları komisyonları kaçırmanın telaşı içinde bulunuyorlar. Meclisteki milletvekillerinin bile kürsülerden itiraf ettikleri gibi bu ihalelerde siyasilerin payı olan %5-10'luk komisyonlar iştahlarını kabartıyor. AKKUYU NÜKLEER SANTRALİNİN 4-5 MİLYAR DOLARLIK BİR YATIRIM OLDUĞU DÜŞÜNÜLÜRSE DAĞITILACAK PARANIN 500 MİLYON DOLARI BULACAĞI AÇIKÇA GÖRÜLÜYOR. Her zamanki gibi ülkenin değil, yakın çevrelerinin geleceğini düşünüyor malum merciler.
Türkiye her yönüyle karanlık bir ihale süreciyle Batı ülkelerinin kurtulmaya çalıştıkları nükleer bataklığa doğru çekiliyor. Kendi ülkelerinde satamadıktan kirli teknolojilerini AB adayı yaparak sırtını sıvazladıktan Türkiye'ye doldurma ikiyüzlülüğünü gösteren Batı ülkeleri; ABD, Kanada, Fransa, Almanya, Japonya ve bu ülkelerin çok uluslu şirketleri Akkuyu ihalesinden derhal çekilmelidir. Bu ülkeler ve şirketler unutmamalıdır ki Akkuyu ihalesini kazansalar da bu santralı inşa edemeyecekler, inşa etseler de işletemeyeceklerdir. Türkiye insanı her şeyin farkındadır ve geleceğine sahip çıkacaktır. Tıpkı Brezilya gibi. Tıpkı İtalya, İsveç. Avusturya, Arjantin ve diğerleri gibi.
Hükümet Akkuyu nükleer santral ihalesini derhal durdurmalıdır. Radyasyonuyla da komisyonuyla da, her şeyiyle kirli nükleer santralleri güzel ülkemizde istemiyoruz.
BU İHALEYİ DURDURUN!
AKKUYU ÇERNOBİL OLMAMALI!
YEŞİLLER
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 1 (Ocak 2000)
İşçi hareketinin doğuşundan itibaren bu sınıfın özel bir doğası bulunduğu anlaşılmıştır. İşçi sınıfının bu özel doğası üzerine insanlığın geleceğinin tasarımları yapılmıştır. Bu özel doğanın değiştiği söylenmektedir. Sol adeta, kendi doğuşuna da kaynaklık eden bu özel doğayı unutmuştur. Bu unutkanlık sol siyasi hareketleri etkisiz hale getirmiştir. Etkinlik arayan solun bu sınıf doğasını hatırlaması gerekir.
Sendikal hareketlerin, artık tanınmaz ve anlaşılmaz denebilecek ölçüde kapitalizme teslim oldukları bir vakıadır. Ancak, gerçek sendikacılığı yapmaya çalışanlar da var. Var ya da yok, bundan ne çıkar? Hiçbir şey çıkmaz. Sendikacılığın sahtesi veya hakikisi, onun işçi sınıfının doğası ile olan ilişkisinden çıkar. Sendikacılık nihayetinde burjuva sınıfının keşfettiği bir şeydir. İşçi sınıfı ise sadece sendika kurmuştur, hepsi o kadar.
Söyleyip geçemeyiz. Konuyu açmamız gerekir. İşçi sınıfı “sendika kurmayı”, “grev yapmayı” bir hak, bir hukuk kaidesi haline getirmek için çaba göstermemiştir. Çünkü bu sınıfın doğası, grevi, sendikayı böyle algılamaya hiç elverişli değildir. İşçi sınıfının bu çerçeve tanımaz doğasını denetim altına almak isteyen burjuva sınıf, kendi sınıf egemenliğini can evinden ilgilendiren bu konuyu genel bir tanım içine almak ihtiyacını duymuştur. Grevin koşulları ve sendikacılığın kuralları yasalara, anayasalara, tüzük ve yönetmeliklere burjuva sınıfın siyasal iktidarları tarafından, dayatılarak konulmuştur. Sendikal hareket üzerine laf edebilmek için işin bu veçhesinin kavranmasında zaruret vardır.
Burjuva hukuk şartlanması içinde düşünen bir solcunun olayı daha derinden anlayabilmesi için lafı burada bırakamayız. Olayın tarihini anmamız gerekir. İşçi sınıfının Fransız Devrimi oluşurken ve olurken “grev" diye bir “hakkı” bulunmuyordu. Ancak işçiler devrime katılıyorlardı. Onlar devrime işlerini bırakarak katılıyorlardı. Tarihin “baldırı çıplaklar" diye kaydettiği, aslında olmasalardı Devrimin radikal (Jakoben) kanadının da olamayacağı pek bilinen insanlar işte bunlardı. Devrim onların iş bırakmalarını tıpkı “fahişeliği" yasakladığı gibi yasakladı.
Demek ki Devrimin kurduğu “genel ahlak”ın dışında bir şeydi bu işçilerin yedikleri herze. Madem yasaktı ve ayıptı, onlar da artık bu işi yapmazlar, işlerini bırakmazlardı. İyi ama çok geçmedi, 1812’de Manchester’da işçiler işlerini belli bir planlamayla bıraktılar. Sanki aralarında sözleşmişler gibiydi. Bütün işyerlerinde aynı refleksi gösteriyorlar, aynı şeyleri talep ediyorlar, bir iletişim ağına bağlıymış gibi davranıyorlardı. Bu ne hikmetti? Aradılar, yakaladılar. İşçiler kendi aralarında gizlice toplanıp bir sendika kurmuşlardı... Yürekleri hopladı burjuvaların. Üstüne üstlük işçiler yaptıkları işin adını koymuşlardı: Pamuk Eğiricileri Sendikası. Buyurun, buna tahammül mü olur? Her şey yasaklandı. Hepsi yasaklandı.
Yasaklama iyi idi de, bu işçi sınıfı denilen meret zümre yasaktan anlamıyordu. Toplum çıkarını bilemiyordu. Sorulduğunda kendinin toplumda olduğunu, ama toplumdan olmadığını söylüyordu. 1834’te Lyon Dokuma İşçileri işlerini, hem bu kerre öylesine bir amaçla bıraktılar ki, dayanılır gibi değil. Kendilerine cumhuriyet isteyen bu şaşkınlardan sonra Burjuva Avrupa'nın içi karardı. “Avrupa’nın üstünde bir hayalet dolaşıyor” denilen günler, işte o günlerdi.
Fransız Devrimine dönüp bağlanacak olan yeni bir devrimde (1848) işin rengi bütünüyle değişmişti. Artık devrimi bu işçi sınıfı denilen güç temellendiriyordu. Ne ki gene kendi adına değil, ütopyası adına. “Kendi adına” yapmıyorsan el koyar, elinden alırlardı. Alındı da…
Sonrasında, tarihin yeni bir sınıfla tanıştığı fark edildi. Burjuva sınıf aklını başına devşirdi. Grevlerin, direnişlerin, isyanların sübjektif niyetlerden veya bilinçten değil, önlenmesi olanaksız bu tarihsel enerjiden, işçi sınıfının “doğasından” fışkırdığını gördü. Bu isyankâr doğayı bir kaideye bağlamak gerektiğini anladı ve işte o gün bugündür biz işçi sınıfının doğasıyla ilgili bir şeyi, sanki böyle bir kaynağı yokmuş gibi, kanun kitaplarından, tüzüklerden, yönetmeliklerden okuyarak öğrenmekteyiz. O halde sendikacılık ve hukuku, kapitalizmin kendi temelini meşrulaştırmasından başka bir şey değil.
Solun ne işine yarar?
Bu gerçeklerin bilinmesi, bugün solun ne işine yarar? İşçilerin ne işine yarar? Sendikacıların ne işine yarar?
Sol için şuna yarar: Sol işçi hareketini destekliyor, onun demokratik haklarının genişlemesini istiyor. Bunu, siyasal güçlerin siyasal demokrasiyi genişletmeleri tarzında dile getiriyor. Demokrasinin genişlemesi ile işçi ve emekçi sınıf haklarının da genişleyeceğini düşünüyor. Kısaca sorun, demokratik güçlerin dinamizmine bağlanıyor. Oysa mesele hiç böyle değildir. İşçi ve emekçi sınıf hareketi kendi doğası üzerinden eylemini gerçekleştirebilirse, sistemi temellerinden zorlayabilirse, dişe diş bir mücadele içine girebilirse, sermaye pabucun pahalı olduğunu görürse, demokratik hak ve özgürlükler diye ifade edilen şey, yani burjuva düzene ait ve o düzenin meşruiyet temelini oluşturan şey, işçi ve emekçi sınıflar hareketine “rüşvet” olarak verilir, hatta daha fazlası bile verilir.
Sendikacıların ne işine yarar?
İşçi haklarının tarihinin bilinmesi sendikacıların, bu hakların öyle al gülüm ver gülüm haklar olmadıklarını, metropol sanayi şehirlerinin ana caddelerinde kurulu siperlerden kazanıldıklarını, göğüs göğüse çatışmalardan geçenlerin ancak bu hakların ne olduğunu bilebileceklerini öğrenmelerine yarar. Sendikacılığın bir gerçeğinin, bir de sahtesinin bulunduğunu ve bunun ölçütlerinin ne olduğunu öğrenmelerine yarar. İşçi hakları için geçmiş mücadelelerden çıkarılacak ders, elbette ki geçmişin biçimsel tekrarında ısrar değil, sonuç alıcı direniş ve atılım ruhu ve aklın zırhıyla donanmamış bir sendikal hareketin sahtelik ve sahtecilikle malul olacağının bilinmesidir.
İşçilerin ne işine yarar?
Kendi haklarının tarihini bilmek işçilere şunu kavratır: Kendi sorunlarının çözümünü başkalarından beklemek hayaldir. Bu işler, yaparsan olmakta, yapmazsan olmamaktadır. Durup dururken sermayenin işçiye vereceği şey yoktur. İşin kanunu böyle olduğu için, işçiler kimseye kızamazlar, kendi durumlarıyla ilgili kimseyi suçlayamazlar.
Türkiye’de sendikacılık hepten bitmiştir. MHP’nin sendikalardaki gelişmesine bakarak hatta denebilir ki, sendikacılık bilinci ters dönmüştür. Sol düşünce ise gelişmeyi eli böğründe seyretmektedir. “Emek" bir siyaset malzemesi olarak kullanılmaktadır. Oysa emeğin ve emekçinin doğasında olan şey her ne ise, emek adına tarif edilen amaçlara da ancak bu doğanın harekete geçmesiyle varılabilir. Bu da, işçi bireylerin bilincinden çıkmaz, işçileri bilinçlendirme sorunu olarak ele alınamaz. “Sınıf haliyle” ancak işleyebilen bir kimyası vardır bu meselenin. İşçiler durabilir. İşçi sınıfı durmaz, köstebek gibidir, kendi doğasının da itkisiyle yoluna devam eder. Onun kendisi için, bir zamanda ve bir yerde istediği şeye bakılarak hüküm verilemez. İşçi hareketinin falına bakılamaz olması, bu hareketin burjuvaları sık sık yanıltması, hiç beklenmedik yerde ve zamanda, topraktan fışkırır gibi fışkırması, hani ya bir zamanlar Türkiye'de de olduğu gibi, şehri de sırtına yüklenip Zonguldak’tan Ankara’ya doğru yola çıkması gibi bir şey...
İşte bu “doğal afete” benzer bu özelliğinden ötürü onun, belli bir zamandaki durumuna bakmakla yetinilmemiş ve onun kendisi için talep ettiği şeylere pek kulak verilmemiştir. Öyle olsaydı gerçekten, bu “kaba saba” sınıftan gelecek düşüncesi çıkmazdı. Onun her hangi bir yerde ve zamanda evrensel olarak yapmak zorunda olacağı şeyi görmek gerekir. Yapmak zorunda kaldığı şeyi yapamadığına da aldanmamak lazım. Dünya zenginleşiyor ve bu zenginlikten işçi sınıfının midesine de bir kaç damla düşüyor elbet. Ama bu zenginliği artıran süreç, bütün ilerleme süreçleri, onu insanlığından biraz daha uzaklaştırıyor. Ya bir gün bu kaybolan insanlığını geri isteyecek olursa ne olacak? İşte buna sol “özgür ve eşit gelecek”, kapitalizm ise “kıyamet” diyor.
Kızılcık, Sayı 1 (Ocak 2000), s. 30-31.
- Ayrıntılar
- Ömer Bedri Canatan
- Sayı 1 (Ocak 2000)
Devletin ve toplumun hikâyesi...
Doğanın ve toplumun hikâyesi...
İnsanın hikâyesi...
Yer kabuğu üzerinde verildik; keyfî seçmedik kendimizi. İnsansak, özel bir konumda verilmişsek, kendimiz, hepimiz basit birer ampirik varlık, ama bizden dışarda oluşarak bizi de bağlayan bir toplum-varlık isek ne var bunda? Ne var doğanın sonsuz gücüyle baş etmek için sonsuz bir inat yürütmeye? Zamana ve harekete hangisi dayanacaktır?
Oysa üstünde kendimize hayatlar kurup yıktığımız doğadır ebedi olan, bize tanıdığı en çok on milyon güneş turudur. Bunu unutup hayatı kendimize haram ettiğimizde şaşar kalır büyük doğası evrenin. Ne başa bela bu insan! Kendini ebedî sandı, tuttu baş etmeye kalkıştı ölümcül akıbetiyle. Görsün gününü!
Kaç kez, kaç bin milyon kez uyarmıştır doğa belki de kendi içinden çıkıp kendini dışlayan bu akıl-varlığı. Yer yerinden oynamış, dağlar deniz, denizler dağ olmuştur. Kıvrılmış arz, burulmuş, kavrulmuş, homurdanmıştır. Biz öküzün bizi yorulan bir boynuzundan öbürüne geçirdiğini sandıkça öfkelenmiştir. Eşitleyerek indirmiştir darbesini. Kralları da indirmiştir, köleyi de.
Bir mantığı olmalıdır mutlaka. Boşuna değildir bu hışım ve her halde, daha çok, köleye kendi durumunu göstermek içindir. Durup durup sonra vuruyor ya, “Sen de öyle yap” der gibidir kendi zincirini kendisi üreten salak ve küçük insanlara. Büyüklükleri vardır zamanın ve hareketin demeye getirmektedir.
Uyarıyor deprem ve demeye getiriyor ki, işte ben, durağan kaldığım zamanlarda biriktirdiğim öfkemi atıyorum. Sen niçin akıl edemiyorsun, bir kaç bin yıldır sırtında duran kamburu atmayı?
Senin de yolun düz geçmedi diyor insana; sen de kendi hareketinin depremlerini yaşadın; sarmallar yarattın kendi tarihinin içinde. Az sallamadın kendi toplumunu. İşte o küçük devrimlerin... Her birinin, bendeki kadar şiddeti yoksa bile senin ölçeğinde az buz bir şiddet miydi onlar? Demek ki sende de bir deprem var. Ama duruyorsun, öyle bakıyorsun. Şimdiye kadar çoktan halletmen gereken şeyler hâlâ önünde. Hâlâ kralların, sultanların, başkanların var. Sana şaşıyorum üstelik, senden üretilmiş bir güçle seni yönetiyorlar...
Böyle diyor deprem. Dramatik geliyor, bazen trajedi gibi geliyor ama kötü niyetli değil. Ne yapması gerektiğini bilmeyen insana bizzat kendisi yaparak gösteriyor. Öğrettiği kuşkulu.
Boş ver diyor ama, bana karşı sağlam sistemler oluşturmaya kalkışma. Ben gene gelirim; bu kez daha büyük, daha hırçın gelirim. Yıkarım. Sen benden korkarak kendini çaresizliğe hapsetmek yerine kendi sükûnetinden kork. Suskunluğundan ürk.
İstersen sen de depremsin ve yıkacak şeyin çoktur. Durma yık. Sen hiç benim enkazımı gördün mü? Gördüğün kendi enkazındır. Bunu sana, senin bende görüp korktuğun şeyden sende de bulunduğunu, sendeki cevherin aslen bu olduğunu anladığın zamana kadar söyleyeceğim.
Bana kızma, gücenme, ben hareketim, sen durduğun için ters düşüyoruz. Sen yıkmasını bilmediğin için yapamıyorsun ama tersini, yapmayı bilmediğin için yıkıldığını zannediyorsun. Sen depremi, yani beni, kendini tanımadığın için tanımıyorsun. Gene geleceğim. Belki daha bir kuvvetle geleceğim ve aslında doğana aykırı olarak kurduğun ve tapındığın düzeni, tüm düzenleri yıkmak için geleceğim. Öyle hep arzın altından çıkıp gelmem, bunu bilesin. Bazen senin içinden çıkıp geleceğim ey insan, senin içinden.
Ben depremim.
Ö. Bedri Canatan, Kızılcık, Sayı 1 (Ocak 2000), s. 29.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 1 (Ocak 2000)
20. yüzyılın takvime göre 1999 sonunda bitmiş olması gerekiyor. Takvimler doğruyu söylüyor mu? Küresel düzeyde kabul gören ve başlangıç yılı olarak İsa’nın doğumunu esas alan Gregoryen takviminin 2000'li günleri, geçmişin kapsamlı bir değerlendirmesi ve geleceğin öngörülmesi için vesile olabilir. Ancak gerçek hayatın takvimin yapraklarına uymadığı biliniyor. Örneğin 20. Yüzyıl, bir görüşe göre, 1917 devrimi ile başlamış ve 1991 karşı-devrimi ile bitmiş kabul edilebilir. Bu kabul, 20. yüzyılın bir "çağ" olarak tarihsel paranteze alınması denemesiyle ilişkili gözüküyor.
19. yüzyıl ortalarında komünizm Avrupa’da gölgesi dolaşan bir "hayalet" idi. Marx ve Engels, Komünist Manifesto’yu yayınlayarak dolaşan gölgenin "yaşayan bir güç" olduğunu gösterdi. Kapitalizm 20. yüzyılda yaşananları da bir "kâbus" olarak görmek istiyor. 1999’un son günlerinde yaşanan Seattle olayları, yaşananların kâbus olmadığını ve yaşanmaya devam ettiğini, 20. yüzyılın yukarda anlatıldığı gibi bir paranteze alınmasının imkânsız olduğunu gösterdi. 1917 ile açılan parantez 1991 ile kapanmadı.
20. yüzyıl eğer bir tarihsel çağı temsil ediyorsa, bu temsilin bir tarifini yapmak, denemeye değer. Böylece parantezin neden kapanmadığı daha iyi anlaşılabilir.
1900’lü yılları belirleyen siyasal, toplumsal ve ekonomik süreçler, sarsıntıları dalga dalga tüm dünyaya yayılan devrimler, karşı-devrimler, savaşlar ve bunlara eşlik eden kriz ve tekelleşme eğilimleri olmuştur.
Büyük Krizler ve Büyük Tekeller
Yüzyılın ilk yarısındaki iki büyük savaş, belli başlı bütün büyük devletleri girdabına sürüklemiş, Avrupa, Afrika ve Asya’da geniş bir coğrafyayı etkilemiş, ABD’yi de dünya arenasına getirmiştir. Yüzyılın ikinci yarısı ise farklı dinamiklerin beslediği bir bloklar arası "soğuk savaş" tarafından belirlenmiştir. 1991’de sosyalist sistemin çöküp dağılması ertesinde yüzyılın başındakine benzer savaşların nüksettiği gözlenmektedir. 20. yüzyılın başlarında çeşitli Marksist iktisatçıların gözlediği tekelleşmenin, savaşlara giden yolu döşediğini fark edenlerin ve uluslararası işçi hareketini bu konuda uyaranların başında Lenin gelmektedir. Sermaye yoğunlaşması, yeni pazar arayışları ve büyük tekellerin piyasaları bir yandan serbest rekabete kapatan bir yandan da tekeller arası paylaşım rekabetine açarak kapitalistler arası çatışmaları bir üst düzeyde keskinleştiren yönelişleri, tekelleşme sürecini büyük ekonomik çöküntülere ve küresel savaşlara taşımıştır. 1914, 1929, 1939 savaş ve kriz süreçlerinin kilometre taşları olarak dikkati çekmektedir.
Büyük Devrimler
İşçi sınıfının tekelleşme sürecinde ekonomik kriz ve savaşlarla sarsılan kapitalizme yanıtı aynı ölçüde büyük devrimler olmuştur. Yeni bir Enternasyonal kurulmuş, ilk savaşta Rusya’da, ikinci savaşta Doğu Avrupa’dan Çin’e kadar dünyanın üçte birinde devrimler muzaffer olmuştur. Sınıfsız bir toplum ideali küresel bir heyecan dalgası yaratmış, esen rüzgârın gücüyle emperyalizmin sömürgeler sistemi ve faşizmin devasa savaş makinesi de yıkılmıştır. Böylece yüzyılın ikinci yarısında, dünya sahnesi iki kutuplu bir "soğuk savaş" dönemine girmiştir: Bir yanda ABD’nin hegemonyasındaki kapitalist ülkeler, öte yanda Sovyetler Birliği’nin öncülüğünü yaptığı sosyalist ülkeler ve müttefiki çok sayıda bağlantısız devletler... 1917-1919, 1945-1949 büyük devrimlerin kilometre taşlan olmuştur.
“Soğuk Savaş” En Uzun Süren Barış
Sosyalizmin dünya çapında belirleyici güç haline geldiği "soğuk savaş" yılları paradoksal olarak 20. yüzyılın en uzun barış dönemi olmuştur. Termonükleer savaş tehdidinin küresel ölçekte kriz belirtisi olarak kendini göstermesine sosyalizmin yanıtı "detant" politikası olmuş ve bu politika bloklar arası gerilimi yumuşatan, militarist silahlanma ve savaş histerisini denetleyen bir ortam yaratmıştır. Bağlantısız Ülkeler Topluluğu, Birleşmiş Milletler ve alt örgütleri yeni uluslararası siyasal-toplumsal aktörler olarak devreye girmiştir.
Sosyalist Sistemin Çöküşü
Kapitalizmin "domino teorisi" tarafından ifade edilen çözülme süreci, yeni bir cepheleşme ve çatışma siyasetini gündeme getirmiştir. Ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal alanda topyekûn bir saldırı biçiminde geliştirilen yeni strateji, devrimin ilk çıkış noktasından uzaklaştıkça nihai amaçlarına yönelik enerji ve atılım gücünü de tüketmiş sosyalist toplumları hazırlıksız yakalamıştır. Böylece sosyalist sistem, çok daha zayıf ve kuşatma altında olduğu dönemlerde direnebildiği saldırıyı, çok daha güçlü ve muktedir olduğu bir dönemde göğüsleyememiştir. Bu paradoksal gelişme 1991 yılında Berlin Duvarının yıkılmasıyla simgelenmiştir.
Sosyalist sistemin yıkıntısının altından yüzyılın başındaki "eski güçlerin” fışkırdığını bugün hep birlikte "dehşetle" izliyoruz. Kapitalizmin küresel boyutlarda bir krizin bütün göstergeleriyle lekelendiği bu dünyada, yüzyılın başındaki mücadeleyi bir üst düzeye tırmandırmaktan ve mücadele edenleri Marksizmin kapitalizme meydan okuyan güncelliği ile mücehhez kılmaktan başka çare yok. 1999’un son günlerindeki Seattle olayları bu yönü göstererek yüzyılı "kapatıyor”.
Kızılcık, Sayı 1 (Ocak 2000), s. 15.
- Ayrıntılar
- Feza Kürkçüoğlu
- Sayı 1 (Ocak 2000)
Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz’de boğuldukları günü, 28 Kânunisani’yi unutma!
Nâzım Hikmet'in "Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim" isimli kitabından bir bölümle başlayalım Mustafa Suphi'lerin katlini anlatmaya:
“— Beni iyi dinle Ahmet, −sesini kıstı− Mustafa Suphi'leri öldürdüler.
— Kim bu Mustafa Suphi'ler?
— Türk Bolşevikleri.
— Nerde, nasıl öldürdüler? Niçin öldürdüler?
— Bolşevik oldukları için.
Çamlık bir tepeye gelmişiz. Yusuf:
— Rusya'dan cağırmış adamları Mustafa Kemal, dedi. Suphi esir kalmış Rusya'da, sonra Bolşevik'lere katılmıştı. Aralarında İstanbul'dan gelenler de varmış. Bakü'de bir Kongre mi yapılmış da onun için gitmişler oraya.
— Sonra?
— Davetiyeyi alınca Mustafa Kemal'den, gelmişler sonra. Kâzım Karabekir Paşa karşılamış.
Çamların altına oturduk. Hava da bir güzel. Karadeniz’den bir de yel esiyor, püfür püfür.
— Erzurum'da hacılara, hocalara, ite, köpeğe, 'Muhafazayı Mukaddesat Cemiyeti' diye galiba bir cemiyet kurdurmuşlar. Daha şehrin kapısında yuhalamış, taşa tutmuşlar Suphi'lerin yaylılarını. 'Camilerimize eşek bağlayacaklar!', 'Karılarımızın başını açacaklar!', 'Bize şapka giydirecekler!' diye bağırırlarmış. Karabekir de, silahlarını alıp Trabzon'a sevk etmiş Suphi'leri.
Karadeniz sağa, sola, ileriye bomboş uzanıp gidiyor alabildiğine. Ne bir vapur dumanı, ne bir yelken.
— Burada hepsini, Değirmendere'de, geceleyin bir motora bindirmişler. Ocak ayının 28'inde oluyor bu iş. Burda bir Yahya Kaptan var, kayıkçılar kâhyası, it mi it. Topal Osman'ın adamı. Suphi'lerin motoru az açıldıktan sonra, Yahya Kaptan adamlarını başka bir motora yüklüyor. Bunlar Sürmene açıklarında rampa ediyor öteki motora. Suphi'ler 15 kişiydi diyorlar. Suphi karısını da getirmiş. Kan Rus. Boğuşma iki saat kadar sürmüş, diyorlar. Bir aralık Suphi bir tüfek geçiriyor eline. Tam ateş edecek, Trabzon itlerinden Faik adında bir hergele, arkasından, ensesinden, tabancayla vuruyor Suphi'yi. Ötekileri de bıçaklayıp, boğup, ayaklarına taş, demir bağlayıp denize atıyorlar. Rus kadınını Trabzon'a getirmişler. Güzel kadınmış. Yahya'nın evinde hapis. Burada, bu iş üstüne, bir şeyler olacak diye korkuyor hâlâ Ankara.
— Trabzon'da bizden kimse var mı?
— Bilmem Ayın-Pe (Askerî polis) tetikte.
Karadeniz hep öyle bomboş, apaydınlık yayılıp gidiyor."
Ankara'nin korkusu boşunadır. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının ölumüne "Sovyet Rusya"dan bile "tepki" gelmez. Dönemin özellikleri gereği boğuntuya getirilir katliam...
Mustafa Suphi katledildiğinde 39 yaşındadır. Bu kısa yaşama çok şey sığdıran Mustafa Suphi, Giresun'da 1822 yılında doğdu. İlköğrenimini Kudüs ve Şam'da, liseyi Erzurum'da tamamlayan Mustafa Suphi, İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirir. Ardından Paris'e gider ve Siyasal Bilimler Okulundan mezun olur.
Paris'te öğrenci iken Tanin gazetesinin muhabirliğini yapan Mustafa Suphi İstanbul'a döndükten sonra sırasıyla Tanin, Servet-i Fünûn ve Hak gazetelerinde yazılar yazar. Hukuk ve iktisat dersleri de veren Mustafa Suphi. 1911 yılında İtalya'nin Osmanlı topraği olan Trablusgarp'ı işgal etmesi üzerine "Vazif-i Temdin (Uygarlaştırma Görevi)” isimli bir kitap yayınlar. İfham gazetesinin yazıişleri müdürü iken 1913 yılında Sadrazam Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesi üzerine İttihat ve Terakki'nin muhaliflere karşı başlattığı sindirme hareketinden Mustafa Suphi'nin payına sürgün düştü. Sinop' a sürüldü. 24 Mayıs 1914'da Sinop'tan on arkadaşı ile birlikte Rusya'ya kaçtı. Sivastopol'dan Kırım’a geçti. I. Dünya Savaşı ile birlikte yeniden sürgün günleri başladı. Çar hükümetince önce Kaluga'ya oradan da Ural'a sürüldü. Sürgün sırasında Bolşeviklerle tanışan Mustafa Suphi 1917 Ekim Devrimi ile Moskova'ya geldi. Temmuz 1918'de Moskova'da yapılan “Türk Sol Sosyalistleri 1. Kongresi”nde başkan seçilen Mustafa Suphi, Kasım 1918'de yapılan Müslüman "Komünistler 1. Kurultayı"nda "Doğu Halkları Merkezî Bürosu" başkanlığına seçildi.
Nisan 1918'den itibaren Yeni Dünya gazetesini çıkarmaya başlayan Mustafa Suphi, Mart 1919’da yapılan III. Enternasyonal 1. Kongresi'ne Türkiye delegesi olarak katıldı. Bağımsız bir devrimci örgüt kurmak için çalışan Mustafa Suphi, Mayıs 1920'de Azerbaycan’da Sovyet devrimi olunca Bakü'ye geldi. 1 Eylül 1920'de Bakü'de toplanan "Doğu Halkları Kurultayı"nın ardından 10 Eylül 1920'de yine Bakü'de "Türkiye Komünist Partisi 1. Kongresi" toplandı. 74 delege ile toplanan kongrenin sonunda Mustafa Suphi TKP'nin başkanlığına, Ethem Nejat da genel sekreterliğe seçildiler. Mustafa Kemal ile mektuplaşan Mustafa Suphi, işgal altındaki Türkiye'ye "Büyük Millet Meclisi ile temas" amacıyla geçer. 28 Aralık 1920'de Kars'a gelen Mustafa Suphi ve Türk komünistleri Kâzım Karabekir tarafından resmî törenle karşılanır. Ankara'ya dogru gitmeye hazırlanan Mustafa Suphi ve yoldaşları Erzurum'a gitmeye zorlanırlar Kâzım Karabekir tarafından. 18 Ocak'ta Erzurum'a gelen Mustafa Suphi ve 17 yoldaşı orada daha önceden planlanan gösteri ve saldırılarla karşılanırlar. Ve, Mustafa Suphi ve yoldaşlan “Trabzon yoluyla hudut dışına atılmak üzere" Trabzon'a doğru yola çıkarılırlar. Maçka'dan Trabzon'a 28 Ocak'ta gelen Mustafa Suphi ve yoldaşları Trabzon limanında tıpkı Erzurum'daki gibi önceden planlanan gösteri ve saldırılarla karşılanır.
Akşama doğru Yahya Kaptan'ın motoru ile Karadeniz'e doğru açılan Mustafa Suphi ve yoldaşları Sürmene açıklarında öldürüldüler.
İşte Mustafa Suphi'nin kısa ama dolu yaşamının öyküsü böyle noktalandı.
Nâzım Hikmet'in "isimlerini aklında tutma" dediği on dört yoldaşı, on dört komünistin isimlerini bir kez daha anarak bitirelim yazıyı.
On dört yoldaş: Ethem Nejat, Hilmioğlu İsmail Hakkı, İsmail Hakkı, Bahaeddin, Kazım Hulusi, Mahsut Ekşi, Hayrettin, Emin Şafak, Mehmet Ali, Tevfik, Halitoğlu Mehmet, Mustafaoğlu Mehmet, Kazım ve Cemil Nazmi idiler.
Sonra... Sonrası bildiğiniz hikâye! Bu "deniz kazası" tarihin karanlıkları içinde bir "yeni kaza" olur. Bu faili meçhul (!) cinayetin katilleri de ne tesadüftür ki peş peşe öldürülür: Faik Reis, Yahya Kaptan ve Topal Osman...
Ve hâlâ faili meçhul olan bu katliamın üstündeki perde hâlâ kaldırılmamıştır. Ancak "onlar" da haklıdır... Bunca perdeyi kaldır kaldır bitmeyecektir. En iyisi bütün bu perdelerin üstüne bir büyük perde çekilmesi... Ört ki, ölem!
Feza Kürkçüoğlu, Kızılcık, Sayı 1 (Ocak 2000), arka kapak.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 1 (Ocak 2000)
"Kızılcık" Cornaceae familyasından küçük bir ağaç. Kışın yapraklarını döküyor. Ağacın yenebilen sulu ve ekşi meyveleri de aynı ismi taşıyor. Meyveleri olgunlaştığında kızıl, çiçekleri sarı, yaprakları yeşil... Meyveleri taze olarak yenilebildiği gibi reçel, şerbet, şarap olarak da kullanılabiliyor. İshali durdurucu etkisi olduğu biliniyor. Güzel görünümüyle park ve bahçelerde süs bitkisi olarak da kullanılıyor. Dayanıklı odunu baston yapımında elverişli bir malzeme...
Dergimiz, 2000 yılı Ocak ayında yayın hayatına adım atarken, "Kızılcık" yukardaki tarifine denk düşen siyasal bir anlam da kazanıyor. Ülkemizde işçi sınıfı sosyalizminin uzun süren "kış" koşullarında "küçülen ve yapraklarını döken" varlığı "Kızılcık" dergisiyle yeni dönemine taşınacak diye umuyoruz. Dünya sosyalizminin yeniden toparlandığı, yaralarını sardığı, savaşsız ve sömürüsüz bir gelecek umudunun yeniden canlandığı bir çağa giriyoruz. Sosyalizm bir kez daha ve geçmişte hiç olmadığı kadar güncelleşiyor. Gelişkin ve renkli yeni bir toplumsal muhalefet dalgasının bütün emareleri mevcut. "Kızılcık" bu sürece ayak uydurmaya ve ışık tutmaya çalışacak.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 1 (Ocak 2000)

Avrupa Birliği ile imam nikahı
Türkiye'nin milenyum rolü
Kürtlerin doğuştan hakları
Hayat Ağacı Yeşil
Cezaevi mimarisi üzerine / Ücret ödememek ne demek? / Herkes şikayetçi / Bedel (Tektaş Ağaoğlu) / Konumuz ölüm / Önce insan ve doğa / Sosyal güvensizlik anayasaya uygun ve devrim niteliğindeymiş! / Enflasyon neden yüksek, nasıl iner? / Kara para ak para / Doğu Timor olayının iç yüzü / Siyaset ve işçiler
Yüzyılın son büyük protestosu - 1
İşçi sınıfı Seattle sokaklarında
Yeltsin nereden geldi? Nereye gitti?
Ekim
Geleceğin geçmişte parlayan ışığı
Hasan Basri Karabay
Görüş
Küreselleşmenin neresindeyiz?
Kenan Somer
Siyaset yapmanın dayanılmaz zorlukları
Yavuz Alogan
Nükleer santrallere hayırrrrrrrr
Ender Eren
Akkuyu nükleer ihalesini durdurun! İnsanlığa karşı suç işlemeyin.
Yeşiller
Yolun sonu
Celal Beşiktepe
Dayanışma Gönüllüleri Derneği:
Deprem herkese öğretiyor
Bülent Uyguner
Deprem doğadan devrimdir
Ö. Bedri Canatan
İşçi hareketi kapitalist demokrasiye sığmaz
Sosyal güvenlik krizine reform reçetesi:
İşçi sınıfı acı ilacı içecek mi?
Dr. Cumhur Kaya
KESK: Devam etmek zorundayız
Cengiz Uzuner
TÜRK-İŞ cephesinde değişen bir şey yok
2000 yılı sorunu, kimin sorunu?
Y2K sorunu ve kapitalizm
Dünyanın en büyük sendikasına doğru
Belge
TMMOB ve İHV başkanı Yavuz Önen'in Türkiye ziyareti sırasında ABD başkanı Bill Clinton'a gönderdiği mektup
Yavuz Önen
Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz'de boğuldukları günü, 28 Kânunusani'yi unutma!
Feza Kürkçüoğlu
Sayı 1'in tamamına buradan (PDF - 32,3 MB) erişebilirsiniz.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma