KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

KESK: Devam etmek zorundayız

Ayrıntılar
Cengiz Uzuner
Sayı 1 (Ocak 2000)
24 Temmuz 2022

Yüzyılın son 20 yılında reel sosyaliz­min çöküşüyle birlikte, başını A.B.D.’nin çektiği emperyalizm, tek kutuplu dünya hedefine bağlı olarak emekçiler üzerin­deki baskı ve sömürüsünü daha şiddetli bir biçimde uygulamaya başladı. Yeni Dünya Düzeni diye ifade edilen bu dö­nem, milliyetçi boğazlaşmanın ve halklar arasındaki düşmanlıkların ön plana çıktı­ğı bir dönem oldu.

Dünyada yaşanan alt-üst oluşlar, ide­olojik-politik-ekonomik düzlemde yeni­den yapılanma tartışmalarını gündeme getirdi. Yeniden yapılanma her alanda tartışılırken, esas olarak sosyalizmin so­runları ve nasıl bir dünya, nasıl bir sosya­lizm sorusu tartışmaya açıldı. Ancak he­nüz tartışmalar tüketilemedi.

Dünyada yaşanan hızlı gelişmeler, ül­kemiz açısından daha ağır sorunlara yol açtı. 12 Eylül rejimini yaşamakta olan ül­kemiz de değişimlerden etkilendi. 12 Ey­lül rejiminin örgütsüzleştirmeyi hedefle­yen baskı ve şiddet politikaları, sosyalist hareketi, sendikal hareketi, gençlik hare­ketini ve dolaysıyla toplumsal muhalefe­ti etkisizleştirme girişimiydi. Kamu emekçileri, dünyada yaşananla­ra, 12 Eylül baskı ve şiddetine rağmen, 88 yılında sendikal örgütlenmeyi hedefledi­ler. Sendikal örgütlenme, kamu emekçi­lerinin o anda akıllarına gelen örgütlen­me biçimi değildi. Osmanlı döneminde ve Cumhuriyetin ilk yıllarında memurların diğer çalışanlara göre ayrıcalıkları bilinmektedir. 50’1i yılların sonlarına doğru artan memur sayısıyla birlikte mülksüz­leşme ve yoksullaşma, memurları da mesleki örgütlenmeden sendikal örgüt­lenmelere yöneltmiştir. 60’lı ve 70’li yıllar­da sınıfsal kimlikleriyle tanışan ve örgüt­leri aracılığıyla siyasallaşmada önemli mesafeler kateden memurların, 12 Ey­lül’le birlikte örgütlenmeleri yasaklanmış, binlerce üye ve yöneticisi cezaevlerine doldurulmuş, binlercesi meslekten ihraç edilmiş, birçok yönetici de ülkeyi terk et­mek zorunda kalmıştır. Ülkede yaşanan ekonomik krizin faturasının emekçilere daha yoğun çıkarıldığı bir dönemde, 89 Bahar Eylemlerinin de etkisiyle sendikal örgütlenmenin önünü açan bir girişim başlatıldı. Kamu emekçileri, kısa sürede her iş kolunda sendikalarını kurdular. Aslında bu 12 Eylülcülere verilen bir yanıttı. Sendikaların kurulmasında, dünyada yaşanan alt-üst oluşlara rağmen, inançlarını yitirmeyen sosyalistlerin katkısı yadsı­namaz. Fikri olarak bile sendikalaşma düşünülemezken sosyalistler dönemi ve koşullan değerlendirerek kamu emekçi­lerinin sendikalaşmasına öncülük ettiler.

Kamu emekçileri sendikal hareketi, dünya sendikal hareketinin krizine ve her türlü baskıya rağmen, kısa sürede örgütlülüğünü kabul ettirdi. Toplu sözleş­me masasına oturma sürecini başlattı. Şimdi bu döneme uygun mücadele yön­temlerini geliştirmek zorunda. Bu süreçte Kamu Emekçileri sendikal hareketi ger­çekleştirdikleri eylemlerle, ekonomik, demokratik, özlük haklarla birlikte genel demokrasi mücadelesine katkılarıyla da toplumsal muhalefetin önemli bir bileşe­ni, Türkiye Sendikal Hareketinin yeni bir dinamiği olduğunu kanıtlamıştır. Bu ne­denledir ki sendika denince akla işçi sen­dikaları ile birlikte KESK geliyor. Siyasi iktidarların ilk yıllarda Kamu Emekçileri Sendikal Hareketini görmezlikten gelme tavrı, son süreçte denetim altına alma, daraltma ve yalnızlaştırma politikalarına dö­nüşmüştür.

Siyasi iktidar, gündeme getirdiği ya­sayla, sendikaları danışma örgütlerine dönüştürmek istemiş, yasaya karşı veri­len kararlı mücadele sonucu ilk hamle­sinde başarılı olamamıştır. Bunun üzerine devlet, kendi sendikasını örgütlemeyi hızlandırmıştır. Demokratik geleneği, ör­gütlenme kültürü olmayan ülkemizde 76 yıllık Cumhuriyet tarihinin büyük bir bö­lümü, Takrir-i Sükûn Yasalarıyla ve sıkı­yönetimlerle geçmiştir. Resmi ideoloji bu dönemde memurların devlete itaat etme­si fikrini işlemiş, memurların büyük bir çoğunluğu bu fikrin dışına çıkamamıştır. Sendikal mücadele, geleneksel memur anlayışında kırılmaları beraberinde getir­miş, salt emekçi kimliğiyle mücadele esas alınmıştır. Emekçi kimliğinin siyasallaş­maya dönüştürülmesinde başarılı oluna­madığı açıktır. Siyasal motivasyon eksikli­ği sendikal hareketin bağlaşıklarıyla bağ kurmasında önemli zaafları beraberinde getirmiştir. Emekçilerin birleşik mücade­lesi örgütlenememiştir. Toplu sözleşme masasına oturma sürecine girildiği bu dönemde kamu emekçilerinin kendileri için sınıf olma bilincinin pekiştirilmesi ve si­yasal motivasyon sınıfın birleşik örgütlen­mesini zorlayacaktır. Böylece saldırılara karşı koymanın koşulları yaratılabilecek­tir. Aksi halde devletin kendi sendikası­nın önü kesilemeyecektir. Bu tehlikenin farkına varılmamasının ve önleminin alınmamasının bedeli ağır olacaktır. Fatu­ranın adresi bellidir. Faturayı ödemek de­ğil, ödetmek asli görevimizdir.

Devletin yeniden yapılandırılması giri­şimlerine paralel olarak eğitim, sağlık, sosyal güvenlik gibi devletin zorunlu hiz­metlerinin bile özelleştirme kapsamına alınması, sosyal güvenlik ve özelleştirme yasalarında yapılan değişiklikle, sosyal güvenlik sisteminin tasfiyesine yönelik çalışmalar, tahkim yasalarının çıkarılması, önümüzdeki günlerde gündeme gelecek olan Personel Rejimi Yasası ve Kamu Gö­revlileri Sendikaları Yasası ile sermaye ye­ni saldırılara hazırlanıyor. 2000 yılı bütçe­si ve uygulanan ekonomik ve siyasal po­litikalar bunu somut olarak göstermiştir. AB üyeliğine hazırlanıldığı bu dönemde emekçiler açısından yeni kazanımlar bir yana, kazanılmış hakların gasp edilmesi hedeflenmektedir. Bu hedefe giderken sermaye tüm engelleri devre dışı bırak­mak veya etkisiz hale getirmek için her yöntemi deneyecektir. Kısmi olarak gün­deme getirilecek olan “demokratikleş­me”, emek güçlerini yanıltmamalıdır. Ya­pılmak istenen sermayenin entegrasyo­nudur. Sermayenin uluslar arası örgütlülüğüne karşı emeğin enternasyonalist da­yanışmasının sağlanamaması, mücadele­miz açısından önemli bir handikaptır.

Bu süreçte işçi sendikalarının hak gasplarına karşı vereceği mücadelede ka­mu emekçilerinin alacağı tutum etkili ola­caktır. Bilindiği gibi DİSK artık eski gü­cünde değildir. Yeni üye kazanamadığı gibi sendikasızlaştırma girişimleri, üye ka­yıplarını ve daralma tehlikesini taşımakta­dır. Aynı tehlike TÜRK-İŞ için de geçerli­dir. Ayrıca 18 Nisan seçimleri ile ortaya çı­kan siyasal manzara TÜRK-İŞ ve üye sen­dikalarında milliyetçi-faşist güçleri tırman­dırmış, bu tırmanış son TÜRK-İŞ genel kurulunda etkili olmuştur.

Bu gelişmeler sendikal hareketin yeni­den örgütlenmesini zorunlu kılmaktadır. Sendikal hareketin yaşadığı krizin aşılma­sı, özelleştirmeler ve sendikasızlaştırma girişimlerinin püskürtülmesi, sermayenin baskı ve saldırılarına karşı ortak bir duru­şun örgütlenmesiyle olanaklıdır. Sınıfın bir parçası olan Kamu Emekçilerinin işçi­lerle birleşik mücadelesinin yerel birim­lerden başlayan örgütlenmesi sendikal harekete ivme kazandıracaktır. Son dönemlerde saldırılar karşısında net bir tu­tum alınamaması nedeniyle işçi sendika­larına duyulan güvensizlik böylelikle gi­derilecek, örgütlü mücadeleye inancın gelişmesi sağlanabilecektir. Ayrıca birle­şik mücadele sendikal bürokrasiyi aşa­mayan yerel sendika aktivistlerinin hare­ket alanını geliştirecek ve geleneksel sendikacılığın aşılmasına hizmet edecektir. Dolayısıyla sendikal yapıların, sermaye ve devletle iç içeliğinin en yoğun dönemi­nin yaşandığı bu süreçte, sermaye ve devletten bağımsız davranışın gelişimi sağlanacaktır. Bu da sınıf hareketinin res­mi ideolojiden kopuşunu hızlandıracak­tır.

Sendikal hareketin birleşik mücadele­si toplumsal muhalefetin önünü açacak­tır. Son dönemlerde toplumsal muhale­fette yaşanan tıkanıklığın aşılmasının mü­cadelemiz açısından önemi açıktır. Olanaklarımız 89’dan daha elverişlidir. Sos­yalist hareketin çoğulcu bir anlayışla Türkiye siyasetinde yerini alması önemli bir avantajdır. Kürt sorunun geldiği aşama ise, emek güçlerinin barışa yönelik poli­tikalarını yaşama geçirme konusunda da­ha elverişli bir zemin yaratmıştır. Diğer yandan Yeni Dünya Düzeninin politika­larının, emekçiler aleyhine sonuçlandığı görülmüştür. Yoksulluk ve işsizlik artar­ken, emekçilerin kazanılmış haklarının gaspı gündeme gelmiş; siyasal kirlilik had safhaya ulaşmış, devlet içinde yuvalanan çeteler deşifre edilmiş, bütün bunlar ye­terince örgütlü hayata tercüme edileme­miştir.

Sermayenin baskı ve saldırılarının püskürtülmesi emek hareketinin yeni döneme uygun perspektifle mücadele­siyle olanaklıdır. Emek ve demokrasi güçlerinin tartışmaları gereken konu budur. Ezilenlerin tümünü kapsayacak bu tartışmalar toplumsal muhalefetin kendi ekseninde yeniden örgütlenmesinin önü­nü açacaktır. Saldırıların boyutu düşünül­düğünde tek başına sendikal hareketin başarma şansı yoktur. Başarmak için de­vam etmek zorundayız. Devam edenlerle birlikte başaracağız.

***

TÜRK-İŞ cephesinde değişen bir şey yok

Geçtiğimiz günlerde yapılan TÜRK-İŞ Genel Kurulu yorumları esas olarak iki eksende oluştu. Birincisi, coşkusuzluğun hâkim olması; ikincisi, yönetici ücretlerinin düşürülmesi. Coşku­suzluğun hâkim olmasının esas nedeni “kadere razılık” olarak özetlenebilir. Önceki genel kurullardan en önemli farklılık Türk-İş’ten beklentilerin kalmamasıdır. Bu durumun açık adı Türk-İş’e olan güvensizlik ve yapılacak bir şeyin kalmadığı dü­şüncesidir.

Yönetici ücretlerinin düşürülmesi önergesi ise yanıltıcı yo­rumlara neden olmuştur. Ücretlerin düşürülmesi sendika yöne­ticilerinin yüksek maaş almalarına, yani sendika yöneticilerine ya da “ağalığına” bir tepkiden öte, Türk-İş’in ve Türk-İş şahsında sendika yöneticilerinin yıpranan imajını düzeltmeye yöne­liktir. Bu önergenin MHP’liler tarafından verilmesi ve sosyal de­mokrat delegelerin maaşların yerinde kalması şeklinde oy kul­lanması ise ilginç bir noktadır. Ancak buna özel bir anlam yük­lenmemelidir. Nitekim maaşların artırılmasının engellenmesi aynı şekilde yollukların artırılmasında yaşanmamıştır. Yurtdışı yolluklarının 200 dolardan 300 dolara çıkarılması kabul edil­miştir. Çünkü yolluklardan yalnız yöneticiler değil tüm delege­ler yararlanabilmektedir. Bir yanıyla bireysel çıkar yolluk artı­rımıyla ortaklaştırılmıştır. Çünkü çok sayıda delege çeşitli top­lantılar nedeniyle yurt dışına çıkmakta ve bundan nemalan­maktadır.

Bunların ötesinde MHP’lilerin genel kurulda oynadıkları ro­le bakıldığında ikili bir görünüm ortaya çıkmıştır. Parti olarak MHP doğrudan müdahale etmeye çalışmıştır. Delege üzerinde etkinlik sağlayabilecek MHP’liler genel kurulda birebir markaj uygulamaya çalışmışlardır. Ancak sonuçlara bakıldığında bu çabadan yeterince sonuç aldıklarını söylemek mümkün değil­dir. MHP’li delegelerin bir bölümü sendikal çıkarlarını siyasal çıkarlara tercih etmişlerdir.

Bunun yanında ilginç gibi görünen diğer bir nokta, bir yan­dan “ateşli” konuşmaların yankı bulması ve alkışlanması iken diğer yandan eylem ve mücadele vurgusunun MHP’li delege­ler tarafından yapılmasıdır. Örneğin Haber İş Genel Başkanı Cengiz Teke “eylem, eylem, eylem” şeklinde konuşmuştur. Ancak bunda da yanılmamak gerekir. Bu davranış gerçek an­lamda eylemden yana olmanın ötesinde Bayram Meral’den farklı olma çabasının sonucudur. Karşı listeye yönelik ayırt edi­ci yan mücadele ve eylemden yana olma şeklinde yapılmak durumunda idi ve yapılan budur.

Solun tavrı konusuna gelince. Söylenebilecek tek şey solun bu genel kurulda yokluğudur. Delege sayısının azlığı ve var olanların ortak tutum almaması yönetim hesapları dışında kalın­masına yol açmış, bunun dışında politik bir etki de gös­terilememiştir. Hava İş Genel Başkanı Atilay Ayçin’in devleti ve hükümeti eleştiren konuşması, konuşmanın sonuna kadar büyük alkış almış, ancak konuşmasının sonunda Kürt soru­nuna yaptığı vurgu bir anda tepkilere neden olmuştur. Şovenizmin hâlâ oldukça güçlü etkilere sahip olduğu bir kez daha görülmüştür. Bayram Meral’in listesinin delinmesi ise, sosyal demokrat bir bölüm delegenin politik bir tutumla oy­larını Genel Maden-İş lehinde birleştirmesiyle gerçekleşmiştir.

Cengiz Uzuner*, Kızılcık, sayı 1 (Ocak 2000), s. 34-35.

(*) KESK MYK üyesi.

Ekim: Tahrik Etmiş Olması Yeter

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 1 (Ocak 2000)
22 Ocak 2020

Aradan bu kadar zaman geçtikten ve Ekim Devrimi ile kurulan siyasal dü­zenler ve toplumsal yapılar şekil değiş­tirip ağırlıklı olarak kapitalizme yönel­meye başladıktan sonra çağın bu dev­rimden beslenerek büyümüş düşünce­leri ve güçleri doğal olarak büyük bir şok geçirdiler. Kendilerine döl yatağı olan bu büyük devrime içtenlikli soru­lar yönelttiler. Kendi kendilerine sor­dukları bu sorulara doğru yanıt bulama­dıkları ölçüde tarihsel pozisyonlarını kaybettiler. Samimiyetlerinden kuşku duyulamaz; elbette bunu Marksizmi ve Ekim Devrimi'ni güncelleştirmek adına yaptılar ama bu çok doğaldır, kendi ta­rihi temeline kuşkular yönelten ve ken­dine ait varsayımları “tarafsız”, “objek­tif” vb. noktalardan irdelemeye kalkı­şanlar, sadece varsayımlarını yıkmış ol­makla kalmazlar, aynı zamanda kendi­lerini de yıkmış olurlar. Buradan çıkan sonuç şudur ki; dünya solu, Ekim Devrimine soru sorarken dikkatli olmalıdır. Samimi olmak yetmez, soruları doğru sormak ve yanıtları da çarpıtmadan ver­mek gerekir. Yani bu devrim her ne ise, o olarak kalmalıdır.

Büyük Devrimler

Tarihin büyük devrimlerine karşı ortak ve genel bir tutum takınmak mümkündür. Spartaküs Devrimine (köle isyanları) veya Fransız Devrimi'ne herkes aynı açıdan yaklaşabi­lir. Bu devrimlerin kuramsal analizi her hangi bir gerilim yaratmaz. Bu­nun da anlaşılır nedenleri vardır. Çünkü bu devrimler yaşayan güçler ve düşünceler için, işlevini tamamla­mış devrimlerdir. Ama bu devrimle­rin işlevleri amaç ve ilkeleri gerçek­leştikten sonra bitmiştir. Ekim Devrimi'ne, bu devrimlere baktığımız gibi bakamıyoruz. Çünkü bu büyük dev­rimin ilkesi olan “eşitlik ve özgürlük" ideali hâlâ büyük ve sıcak sınıf kav­galarının konusudur. Ekim Devri­mi'nin ilkeleri gerçekleştirilememiş­tir. Bu devrime gerilimsiz bakmak, aradan bunca zaman geçtikten sonra bile mümkün olmamaktadır

Ekim Erken miydi?

Aradan 70 yıl geçtikten sonra Ekim Devrimi için solun kendi kendine verdiği ilk hüküm, bu devrimin bir "erken do­ğum" olduğu yönündedir ve bu nedenle kalıcı olmadığıdır. Sol bu sonuca Marksist varsayımla Rusya'yı kıyaslayarak varmaktadır. Marksist varsayım sosyalizmin kuru­luşunu evrensel bir operasyona bağla­maktadır. Oysa sosyalizmi kurmaya kalkı­şan devrim sadece Rusya'da vuku bulmuştur. Demek ki Marksizm’in öngörüsü daha Ekim Devrimi tek bir ülke devrimi olarak kaldığı anda bozulmuştur. Bu dev­rimin ve o devrimi gerçekleştiren ülkenin sosyalizmi kurması olanaksızdır. O halde olmayacak bir sosyalizmi kurmakta diret­tikleri ve dünyaya da dayattıktan için Rus komünistleri haklı ama şansı olmayan devrimlerini büyük bir haksızlığa dönüş­türmüşlerdir...

Zinhar böyle olmamıştır. Evet, Marksizm’e göre sosyalizm evrensel bir operasyon sonucu kurulacaktır ama Rus­ya'da işçiler ve bütün ezilenler kendileri­ne bu evrensel operasyonun yüklediği rolü yerine getirmişlerdir. Bu devrime katılmayan dünya o devrimi yapanların önünde hayranlıkla eğilmiştir. Bütün dünya, bu akıl almaz cesaretten bir öz­gürlük çıkacağına kendini inandırmıştır. Bu nedenle, Ekim Devrimine karşı soru­lan soruları, bu devrimi tek başına bıra­kanlara sormak gerekir.

Devrim mi Darbe mi?

Tarihle bağını koparıp, yeni yollar­dan yeni sosyalizmler arayanların Ekim Devrimi’nde buldukları başka bir “kusur” onun bir azınlık kalkışması olduğu, şid­det yoluyla ve tepeden inme yöntemle iktidarı ele geçirip sonra da toplumu ele geçirmeye heveslendiğidir. Hazır olma­yan, öyle bir talebi bulunmayan bir top­lumu zorla sosyalizme sürüklemek Ekim Devrimi’ni yenilgiye sürüklemiştir. O hal­de sol bundan sonra, bu türden acele ik­tidar heveslerine kapılmamalı, hatta siya­sal iktidar uğrağı bulunmayan yollardan, sözgelimi sivil toplumdan yürüyerek ve hep o toplumda kalarak sosyalizmin yo­lunu aramalıdır.

Bu ve benzeri kuramsal çabaların günümüzdeki sosyalist mücadeleler için geliştirici ve yol açıcı olduğu doğrudur ama bu doğruya yönelmek için geçmişe onda olmayan “yanlışlar" yakıştırmaya hiç gerek yoktur. Ekim Devrimi bu devri­min siyasal gücünü oluşturan Bolşeviklerin ne olursa olsun kendileri için “iktidar” istemelerinden doğmamıştır. Kerenski hükümetinin içinde çalıştığı sarayı ele ge­çirmeleri, iktidarı ele geçirme eylemi de­ğil, tam tersine, mevcut iki iktidardan bi­rine, halkın elinde olan Sovyet iktidarının karşısındaki iktidara son verme eylemidir. Şubat ve Ekim arasında, Bolşevikler bir kez olsun kendilerine iktidar istemediler, hal­kın örgütlü gücünü ve siyasal yönetim tarzını temsil eden Sovyetler için iktidar istediler ve tarih de onların bu talebine cevaz verdi. Devrimi yönetmeye talip olan parti başka, devrimci iktidar başka olgular halindeyken Ekim Devrimi sah­neye çıktı ve bu yapısal özelliğini, şartlar devrimi tümden boğacak noktaya gelin­ceye kadar da inatla korudu.

Sivil Toplum Neyin Nesi?

Bu noktada, yeni bir sosyalizm için yeni yollar aranırken, kendini “iktidar fik­ri”nden temelli kurtarmaya ve devinimi si­vil toplumda yaratmaya çalışanların dikka­tini bir noktaya çekmemiz gerekir. Ağırlık fikrinden kurtulmakla boğulmaktan kurtu­lamayacağımız gibi, iktidar fikrinden kur­tulmakla da iktidara olan ihtiyaçtan kurtu­lamayız. Sosyalizm sivil toplumda filizle­nen bir şey değildir. Tam aksine, tarihsel bir kaçınılmazlık olarak iktidarda filizlene­ceği öngörülmüştür. Ayrıca sivil toplum, hem bu kavramın yaratıcıları, hem de Marksistler tarafından doğru kavrandı. Ama Türkiye solunda yanlış kavrandı. Si­vil toplum ne sosyalizmin temeli, ne de demokrasinin temelidir. Ayrıca oluştuğu dönem hariç, devletten ayrı bir şey de değildir. Burjuva devletin toplumsal (ve sı­nıfsal) temelini anlatmaktadır. Doğrudan olumlu veya olumsuz bir şey değildir. Kavrama yeni bir içerik kazandırmak iste­yen bunu elbette yapar, ama yapılan bu değildir. Sol, iktidara dönük bir hareket ol­maktan çıkarak sivil topluma dönük bir hareket haline geldiği zaman, yolunu burjuva devletin toplumsal temeli içinde arayan bir harekete dönüşmüş olur. Öz­gün (işçi) bir sınıf temelli olarak düşünül­müş sosyalizm konseptini "sivil toplum" gibi, başka bir sınıfın (burjuva toplumu hem burjuva sınıfıdır, hem bu sınıfın ide­olojik hegemonyasının çerçevesidir, yani onun ‘sarmaşığıdır’) üzerine temellendirmeye çalışmaktan, burjuva sosyalizmi de dâhil, hiçbir şey çıkmaz, çünkü vakıanın doğasına aykırıdır. Ayrıca sivil toplum-devlet ilişkisine getirilen Marksizm dışı bütün yorumlar, Marksizm’in dışında ol­dukları için değil, işin gerçeğinin dışında olduktan için birer safsata olmaktan ileri­ye gitmemişlerdir.

Diktatörlük

Reelinden kaçınmış olmak için yeni yollardan yeni sosyalizmler arayanların ik­tidar fikrine soğuk bakmalarının bir nede­ni de, proletarya diktatörlüğü fikrine so­ğuk bakmalarıdır. Ekim Devrimi’nin kurduğu diktatörlüğün, kurulmuş olmakla za­ten sosyalizmin önünü tıkadığı düşünül­mektedir.

Politik programlardan, sosyalizme gi­dişin yollarını zenginleştirmek ve devrim için yeni sınıfsal güçlere açılmak maksa­dıyla çıkarılmış olmasını anlasak bile, pro­letarya diktatörlüğüne mutlak karşı çık­mayla sosyalizmden yana olmayı anlamak olanaksızdır. Proletarya diktatörlüğüne karşı çıkmak, Marksizm’e karşı çıkmaktır, çünkü Marksizm’in “keşfettim” dediği tek şeydir bu. Ve bu konu spekülatif tartışmalardan sakınmamız gereken, sosyalistlerin en ciddi konusudur. Bu konu ayrıca demokrasi-sosyalizm ilişkisini tartışıp yeni­den kurmaya çalışanların da yakasını hiç bırakmayacak bir konudur. Sorun da şu­dur. Bilinen bütün demokrasiler bir sınıfa, hatta çoğu zaman bir zümreye ait ege­menlik biçimi oldular. Sosyalizmin daha baştan, bir sınıfın egemenliği olmak bir ya­na, bütün egemenlik biçimlerine karşı açıl­mış bir kesin savaş olarak başlaması zo­runlu, işçi sınıfı diktatörlüğü denilen şey de bu savaşın biricik vasıtası sayılmıştır. Ekim Devrimi’nin neden böyle gelişmedi­ği haklı bir sorudur, devrimin başlangıcından bugüne, her aşamada, devrimin için­den ve dışından hep sorulmuştur. Dünya bu soruyla Ekim Devrimi’nin başlattığı sü­reci denetlemiş, ondan beklentilerini ifade etmiştir. Dünya solu Ekim Devrimi’ne sor­duğu sorularla kendini geliştirmiştir. Bu eş­siz deneye karşı Marksizm’in bundan son­rası için de sorulacak soruları vardır. An­cak bu soruları, Ekim Devrimi’nin insanlı­ğı ulaştırdığı düzeyin gerisine düşerek sor­mamak önemlidir. Örneğin bu Devrime, “neden demokrasi olamadığını” sormak geriliktir ve gericiliktir, ama ona demokra­siyi neden aşamadığı pekâlâ sorulabilir ve bu sorunun izi üzerinden gidilerek sosya­lizm için mücadele edenlerin ufku zengin­leştirilebilir.

Şablon Sorunu

Dünya solu 20. yüzyıl boyunca Ekim Devrimi’ni ve kurduğu toplumu bir şablon gibi algılayıp korudu. Komünist işçi hareketleri bunu aynı zamanda bir enter­nasyonalizm olarak algıladı. Komünist hareketler, kendi toplumlarının zenginli­ğinden koparak, bu şablona hapsoldular. Ekim Devrimi’nin her zaman ve her yer­de geçerli bir şablonmuş gibi algılanması Marksizm’i yaratıcı olmaktan ve kapitalizmin evrimini yakalamaktan alıkoydu. O kadar ki, Marksizm son elli yılda, komü­nist platformlarda değil, komünizmin dı­şında kalan sol platformlarda gelişme (kısmen) olanağı bulabildi. Ekim Devrimi’nin sadece Rusya'ya ait olan ve tarihin o günkü koşullarında şekillenmiş çizgile­ri, onun evrenselliği yerine konuldu ve Ekim Devrimi bundan zarar gördü. Ve en büyük zarar, Marksizm’in bir devlet dü­şüncesi ve politikası düzeyine indirgen­mesi nedeniyle yaşandı. Bütün dünyada ve bütün ülkelerde, komünist parti ve ha­reketlerin hataları ve günahları, kendile­rine ait hata ve günah olmaktan çıktı, tek bir merkezin hataları ve günahları haline geldi. Kısaca, Ekim Devrimi Marksizm’e büyük bir tarihsel inisiyatif kazandırdı ve bu konsepti önemli bir noktaya taşıdı, ancak Ekim Devrimi’nin güçleri Marksiz­m’i daha ileri bir noktaya taşımakta yeter­siz kaldılar.

Devamla

Ekim Devrimi’nin güncelliği, bu devrimin evrensel yüzü aracılığıyla sü­rüyor. Sınıflar ve sınıf mücadelesi orta­dan kalkmadığı, kapitalizm kendi çeliş­kilerinden ve insanla olan çelişkilerin­den kurtulamadığı için bu sorunları çöz­meyi yüklenmiş anlamı nedeniyle Ekim Devrimi önemli bir motivasyon oluştu­ruyor. Eşitlik ve özgürlük ideali sürdüğü için, ve hamaset olsun diye değil, yeryüzündeki bu mezbele hayattan bir an önce kurtulmak isteyenlere ne yap­maları gerektiğini hatırlattığı için Ekim Devrimi’nin önemi bir başucu ilham kaynağı olarak sürekli canlı tutulmalıdır.

Kızılcık, Sayı 1 (Ocak 2000), s. 16-17.

Nükleer Santrallere Hayırrrrrrrr

Ayrıntılar
Ender Eren
Sayı 1 (Ocak 2000)
17 Ocak 2020

Dünya genelinde çalışır durumda yaklaşık 400 Adet nükleer santral olup, enerji ihtiyacının karşılanması yönünde büyük umutlar bağlanan nükleer teknolojinin, bilgi ile donatı­lan çağdaş ülkelerde daralan hareket alanını, sözde gelişmekte olan ülkele­re doğru genişletme zorunluluğu doğmuştur.

Nükleer kaza tehlikesi, hala çözü­lememiş olan radyoaktif atık proble­mi, maliyet, toplumsal maliyet ve ka­za riskini ortadan kaldırmaya yönelik tedbirler ve sökme maliyeti nedeniy­le her gün biraz daha artarken nükle­er enerjinin en ucuz ve en güvenli enerji türü olarak sunumu artık müm­kün değildir. Gün geçtikçe genişleyen anti-nükleer hareketin etkisiyle bu santrallerin yapımının dondurulmaya başlandığı ve yeni bir sipariş verilme­diği görülmektedir.

Türkiye'de sınırlandırılmış bilgi ve bilinç düzeyine rağmen nükleer sant­rallere karşı kolektif çıkış on yaşına girmiştir. 1979 yılında Ecevit’in İsveç'i zi­yaretinde nükleer santral tekrar gün­deme getirilmiş ve Akkuyu’dan yöre halkı bireysel tepki göstermişti. O tep­kiyi gösteren halk daha sonraki karşı çıkışlarımızda hep bizlerle birlikte ol­muştur. Yörede ilk toplu karşı çıkış, Yeşiller ve bölgenin çevre dernekleri­nin katılımıyla, 1990 senesinde gerçekleştirilmiş, ardından 1993'de 1. Nükleer Karşıtı Kongre ve 1994'de 2. Nükleer Karşıtı Hafta düzenlenerek organize karşı çıkışlar ve anti-nükleer bilinçlenme artmıştır.

Oluşturulan Nükleer Karşıtı Plat­form çalışmaları devam ederken, Çernobil kazasıyla üstü örtülü olarak nükleerle tanıştırılan Türkiye, tam da artan kanser tanılarıyla halkın yaşamı­nı çaktırmadan yangın yerine çevirir­ken, bu kez Türkiye'nin gündemine, gerek İkitelli kazası ve gerekse de Ja­ponya'daki son nükleer kaza girdi. Ama yine üstü örtülüp hafifletilmek suretiyle. Ancak her sene yapılan Çernobil etkinlikleri, Nagazaki ve Hiroşi­ma günlerinde, Akkuyu adı verilen Büyükeceli Köyünde yapılan Anti- Nükleer şenliklerde Türkiye gündemi­ne nükleer gerçek yüzü ile sokulma­ya çalışıldı. Tüm anti-nükleer gruplar, yöre halkı ve yeşiller tarafından.

Bugünkü Hükümetin nükleere ge­çişi, şantaj yoluyla, aniden gündeme getirmesi bizler için aslında sürpriz değildi. Kamuoyunda tartışmalar baş­ladı ama medyanın büyük bir kısmı­nın taraflı-boyalı basın olması nede­niyle genişleyememekte, ortak eylem­lere rağmen ekonomik yaşam derdine düşürülmüş ve bilgilendirilmemiş halkımıza ulaşma çabalan bireysel bazda eksik kalmaktadır.

- Nükleer yandaşlarının savunmalarından birisi Çernobil'in eski bir tek­noloji ile yapıldığı, dolayısıyla karşı çı­kışın doğru olmadığı yönündedir. Oy­sa karşı çıkılan şu ya da bu tarihte ya­pılan falanca isimli santral değil, tek­nolojinin kendisidir. Zaman içinde yukarıda da belirttiğimiz anti-nükleer düşüncenin temelini oluşturan prob­lemlerin hiçbirine bir çözüm buluna­bilmiş değildir. Nitekim Amerika'da Üç Mil Adası kazası vb. birçok kaza gerek kamuoyu, gerekse birçok bilim insanı tarafından protestolar ile karşı­lanmış, bu da Çernobil felaketinin sadece duyulan endişeleri doğruladı­ğını göstermiştir.

- Nükleer yanlılarının üretilecek enerjinin ucuz olduğu yolundaki pro­pagandaları da doğru değil. Nükleer kaza riskinin ortadan kaldırılması için gerekli maliyetin, kazaların toplumda oluşturacağı hasarın giderilmesinin maliyeti, santralın çevreye zarar ver­meden sökülmesi ve saklanmasının masrafları ve atıkların aynı şekilde bertaraf edileceği hesaba katıldığın­da, Enerji Bakanının açıkladığı kilovat başına 2,15 sent ile karşılanması mümkün değildir. Zira Avrupa'da enerjinin özelleştirilmeye başlanıldığı şu günlerde nükleer enerji, en pahalı enerji olduğundan müşteri bulama­maktadır.

Kaldı ki, Türkiye deprem yaralarını sarmak için IMF’den almayı umduğu 5 milyar dolar tutarındaki yardıma eş değer miktardaki, olmayan parasını harcamak ya da bunu halkın omuzla­rına yüklemek lüksüne de sahip de­ğildir.

- Nükleer lobi vicdanlara seslenme­nin yolunu termik santrallerle karşılaş­tırmakta bulmuştur. Ne termik, ne de NÜKLEER SANTRALLER sürdürü­lebilir bir gelecek için savunulamazlar.

“Peki, alternatifiniz ne?” haklı bir soru olup tartışmalarda nükleerseverlerin alaycı tavırlarına hedef olunmaktadır. Bu soruya yanıt çeşitli görüş açılarından verilmekle birlik­te, benim dile getirmek istediğim, ilk etapta rüzgâr enerjisidir. Şu anda rüz­gâr enerjisi dünyada 10.000 Megavat kurulu güce sahiptir ve Danimarka'da enerjinin %10'u bu yolla sağlanmak­tadır. Bizlere ait bir proje de her köye bir rüzgâr santralı şeklinde olmalı. Bu hem bizim politikalarımıza uymakta, hem de söz gelimi Köy Enstitüleri ru­huna uygun düşmektedir. Diğer bir tartışılacak proje, uygulanması zaman alacak olan güneş kuşağı ülkelerin­den kuzeye enerji taşınmasıdır ki bu da bizlerin yıllardır haklı taleplerimiz­den olan bölgeler barışının gerçekleş­mesiyle olabilecektir.

- Diğer bir çarpıtma da Fransa, Bel­çika ve Japonya, Kore'de nükleer enerjiden yüksek oranda faydalanıldığıdır. Rakamlar doğru olmakla bir­likte, bu ülkelerdeki anti-nükleer ça­lışmaların da aynı boyutlarda olduğu kimse tarafından dile getirilmiyor. Fransa'da yeni reaktör tipi Superphénix çalışmaları kamuoyu tarafından durduruldu. Fransa'da çok ciddi boyutlarda nükleer karşıtlığı vardır.

- Bir diğer karşılaştırma siyasi cep­hede MHP'li bakan tarafından dile ge­tirilmiştir. Almanya'da Yeşiller iktidar ortağıdır, orada da önleyemiyorlar şeklinde. İlk bakışta bu Şark kurnazı sanki haklı gibi. Ama koalisyon proto­kolünde durum çok açık ve artık nükleer atıkların Gorleben'deki ara atık istasyonuna taşınamadığının far­kında değiller.

- En önemli nokta bildiğiniz gibi radyoaktif atıklar. Yıllarca meydanı boş bulup varilleri okyanusa gömdü­ler. Nükleerci profesörler, “Atık sorun değil, reaktörlerden bir yüzme havu­zu kadar atık çıkar," diyorlar. Bu va­tandaşlar örneğin Gorleben’deki nük­leer ara istasyona gitsinler ve görsün­ler kaç yüzme havuzu büyüklüğün­deymiş bu ara istasyonlar! Kaldı ki, ne kadar yer kapladığı değil, etki alanı­nın ne olduğu önemlidir. Türkiye bu alandaki “başarı”sını zaten İkitelli ola­yında ortaya koymuştur...

Türkiye karanlıkta kalma teh­didiyle sözde aydınlık için karanlık bir geleceğe itilmektedir. Bu oyunu önleyelim!

Ender Eren, Kızılcık, Sayı 1 (Ocak 2000), s.24-25.

***

AKKUYU NÜKLEER İHALESİNİ DURDURUN!

İnsanlığa karşı suç işlemeyin

Hükümetin ihalesini sonuçlandıra­rak kesinleştirmek istediği Akkuyu'ya nükleer santral yapma kararı bir mü­hendislik kararı ve basit bir teknik se­çim olarak sunulmaktadır. Oysa Akku­yu'ya nükleer santral yapmak bugün tamamen siyasi bir karar halini almıştır. Üstelik karanlık bir siyasi karar!

Hükümetin, enerji ihtiyacı gerekçe­lerine sığınarak savunmaya çalıştığı bu kararın bir elektrik kesintisi şantajıyla kamuoyuna benimsetilmeye çalışılma­sı bunun en önemli göstergesidir. TEAŞ ve TEDAŞ tarafından 29-30 Kasım 1999 günlerinde bir takım teknik ge­rekçelerle açıklanmaya çalışılan iki günlük bir elektrik kesintisi uygulandı. Kesintinin hemen ardından da nükleer santral kararının kesinleştiği açıklandı. Bu şantajdan önce zaten hükümetin nükleer ihaleyi sonuçlandırmak için nükleer lobiler tarafından sıkıştırıldığı biliniyordu. Bu, açıkça, hükümetin içindeki nükleer enerjiye soğuk bakan kesimleri, özellikle de Başbakan Ecevit'i sindirmeye yönelik bir şantajdı. Kesintiler hükümetin ve devlet kade­melerinin bile çoğunun haberdar ol­madığı bir şekilde uygulamaya kon­muş ve hem kamuoyu üzerine baskı kurulmuş, hem de hükümet ortaklarının nükleer enerjiye "ikna edilmeleri" sağlanmıştır. BU BİR SUSURLUK OLAYIDIR VE BU ŞANTAJIN NASIL VE KİMLER TARAFINDAN TEZGÂHLANDIĞI ELBET BİR GÜN ORTAYA ÇIKA­CAKTIR.

Bu tezgâhın arkasında 30 yıldır Tür­kiye'yi nükleer bataklığın içine çekme­ye çalışan nükleer lobiler bulunuyor. Siyaset meydanlarında açıkça kollana­rak ve söylemekten bıkmadıkları yalanlarıyla cilalanarak kamuoyuna pa­zarlanan "bilim adamlarının" da içinde bulundukları nükleer lobiler kendi mesleki ya da maddi çıkarları için Tür­kiye'yi nükleer çöplüğe çevirmeye ça­lışıyorlar. NÜKLEER SANTRAL YAPIMI­NI BASİT BİR MÜHENDİSLİK KONU­SU VE TEKNİK TERCİH GİBİ SUNMA­YA ÇALIŞANLAR TOPLUMUN SADE­CE SAĞLIĞINI DEĞİL, YAŞAM HAK­KINI VE GELECEK KUŞAKLARI DA TEHLİKEYE ATARAK "İNSANLIĞA KARŞI SUÇ" İŞLİYORLAR. Radyasyon­lu çayları halka içirerek sayısı belirlenemeyecek kadar çok insanın kanser olmasına ve sakat doğumlara neden olan "yetkililer" yargılanmadıkları için bugün bu "bilim adamları ve bürokrat­lar" pişkin ve saldırgan bir şekilde ya­lanlar söylemeye devam edebiliyorlar.

İhaleyi bu yılın sonuna kadar açık­lamadıkları takdirde iş işten geçeceğini söyleyerek telaşa kapılanlar aslında Türkiye'nin enerji ihtiyacı karşısında değil, alacakları ve yakınlarına dağıta­cakları komisyonları kaçırmanın telaşı içinde bulunuyorlar. Meclisteki millet­vekillerinin bile kürsülerden itiraf ettik­leri gibi bu ihalelerde siyasilerin payı olan %5-10'luk komisyonlar iştahlarını kabartıyor. AKKUYU NÜKLEER SANT­RALİNİN 4-5 MİLYAR DOLARLIK BİR YATIRIM OLDUĞU DÜŞÜNÜLÜRSE DAĞITILACAK PARANIN 500 MİL­YON DOLARI BULACAĞI AÇIKÇA GÖRÜLÜYOR. Her zamanki gibi ülke­nin değil, yakın çevrelerinin geleceğini düşünüyor malum merciler.

Türkiye her yönüyle karanlık bir ihale süreciyle Batı ülkelerinin kurtul­maya çalıştıkları nükleer bataklığa doğru çekiliyor. Kendi ülkelerinde sa­tamadıktan kirli teknolojilerini AB ada­yı yaparak sırtını sıvazladıktan Türki­ye'ye doldurma ikiyüzlülüğünü göste­ren Batı ülkeleri; ABD, Kanada, Fran­sa, Almanya, Japonya ve bu ülkelerin çok uluslu şirketleri Akkuyu ihalesin­den derhal çekilmelidir. Bu ülkeler ve şirketler unutmamalıdır ki Akkuyu iha­lesini kazansalar da bu santralı inşa edemeyecekler, inşa etseler de işletemeyeceklerdir. Türkiye insanı her şe­yin farkındadır ve geleceğine sahip çı­kacaktır. Tıpkı Brezilya gibi. Tıpkı İtal­ya, İsveç. Avusturya, Arjantin ve diğer­leri gibi.

Hükümet Akkuyu nükleer santral ihalesini derhal durdurmalıdır. Radyas­yonuyla da komisyonuyla da, her şeyiyle kirli nükleer santralleri güzel ül­kemizde istemiyoruz.

BU İHALEYİ DURDURUN!

AKKUYU ÇERNOBİL OLMAMALI!

YEŞİLLER

İşçi hareketi kapitalist demokrasiye sığmaz

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 1 (Ocak 2000)
27 Aralık 2019

İşçi hareketinin doğuşundan itibaren bu sınıfın özel bir doğası bulunduğu anlaşılmıştır. İşçi sınıfının bu özel doğası üzerine insanlığın geleceğinin tasarımları yapılmıştır. Bu özel doğanın değiştiği söylenmekte­dir. Sol adeta, kendi doğuşuna da kaynaklık eden bu özel doğayı unutmuştur. Bu unutkanlık sol siyasi hareketleri etkisiz hale getirmiştir. Etkinlik arayan solun bu sınıf doğasını hatırlaması gerekir.

Sendikal hareketlerin, artık tanın­maz ve anlaşılmaz denebilecek ölçü­de kapitalizme teslim oldukları bir vakıadır. Ancak, gerçek sendikacılığı yapmaya çalışanlar da var. Var ya da yok, bundan ne çıkar? Hiçbir şey çık­maz. Sendikacılığın sahtesi veya ha­kikisi, onun işçi sınıfının doğası ile olan ilişkisinden çıkar. Sendikacılık nihayetinde burjuva sınıfının keşfettiği bir şeydir. İşçi sınıfı ise sadece sen­dika kurmuştur, hepsi o kadar.

Söyleyip geçemeyiz. Konuyu aç­mamız gerekir. İşçi sınıfı “sendika kurmayı”, “grev yapmayı” bir hak, bir hukuk kaidesi haline getirmek için çaba göstermemiştir. Çünkü bu sını­fın doğası, grevi, sendikayı böyle al­gılamaya hiç elverişli değildir. İşçi sı­nıfının bu çerçeve tanımaz doğasını denetim altına almak isteyen burjuva sınıf, kendi sınıf egemenliğini can evinden ilgilendiren bu konuyu ge­nel bir tanım içine almak ihtiyacını duymuştur. Grevin koşulları ve sendi­kacılığın kuralları yasalara, anayasa­lara, tüzük ve yönetmeliklere burjuva sınıfın siyasal iktidarları tarafından, dayatılarak konulmuştur. Sendikal hareket üzerine laf edebilmek için işin bu veçhesinin kavranmasında za­ruret vardır.

Burjuva hukuk şartlanması içinde düşünen bir solcunun olayı daha derinden anlayabilmesi için lafı burada bırakamayız. Olayın tarihini anmamız gerekir. İşçi sınıfının Fransız Devrimi oluşurken ve olurken “grev" diye bir “hakkı” bulunmuyordu. Ancak işçiler devrime katılıyorlardı. Onlar devrime işlerini bırakarak katılıyorlardı. Tari­hin “baldırı çıplaklar" diye kaydettiği, aslında olmasalardı Devrimin radikal (Jakoben) kanadının da olamayacağı pek bilinen insanlar işte bunlardı. Devrim onların iş bırakmalarını tıpkı “fahişeliği" yasakladığı gibi yasakladı.

Demek ki Devrimin kurduğu “ge­nel ahlak”ın dışında bir şeydi bu işçi­lerin yedikleri herze. Madem yasaktı ve ayıptı, onlar da artık bu işi yap­mazlar, işlerini bırakmazlardı. İyi ama çok geçmedi, 1812’de Manchester’da işçiler işlerini belli bir planlamayla bı­raktılar. Sanki aralarında sözleşmişler gibiydi. Bütün işyerlerinde aynı ref­leksi gösteriyorlar, aynı şeyleri talep ediyorlar, bir iletişim ağına bağlıymış gibi davranıyorlardı. Bu ne hikmetti? Aradılar, yakaladılar. İşçiler kendi aralarında gizlice toplanıp bir sendi­ka kurmuşlardı... Yürekleri hopladı burjuvaların. Üstüne üstlük işçiler yaptıkları işin adını koymuşlardı: Pa­muk Eğiricileri Sendikası. Buyurun, buna tahammül mü olur? Her şey ya­saklandı. Hepsi yasaklandı.

Yasaklama iyi idi de, bu işçi sınıfı denilen meret zümre yasaktan anla­mıyordu. Toplum çıkarını bilemiyor­du. Sorulduğunda kendinin toplum­da olduğunu, ama toplumdan olma­dığını söylüyordu. 1834’te Lyon Do­kuma İşçileri işlerini, hem bu kerre öylesine bir amaçla bıraktılar ki, da­yanılır gibi değil. Kendilerine cum­huriyet isteyen bu şaşkınlardan son­ra Burjuva Avrupa'nın içi karardı. “Avrupa’nın üstünde bir hayalet do­laşıyor” denilen günler, işte o gün­lerdi.

Fransız Devrimine dönüp bağlana­cak olan yeni bir devrimde (1848) işin rengi bütünüyle değişmişti. Artık devrimi bu işçi sınıfı denilen güç te­mellendiriyordu. Ne ki gene kendi adına değil, ütopyası adına. “Kendi adına” yapmıyorsan el koyar, elinden alırlardı. Alındı da…

Sonrasında, tarihin yeni bir sınıfla tanıştığı fark edildi. Burjuva sınıf aklı­nı başına devşirdi. Grevlerin, direniş­lerin, isyanların sübjektif niyetlerden veya bilinçten değil, önlenmesi ola­naksız bu tarihsel enerjiden, işçi sı­nıfının “doğasından” fışkırdığını gör­dü. Bu isyankâr doğayı bir kaideye bağlamak gerektiğini anladı ve işte o gün bugündür biz işçi sınıfının doğa­sıyla ilgili bir şeyi, sanki böyle bir kaynağı yokmuş gibi, kanun kitapla­rından, tüzüklerden, yönetmelikler­den okuyarak öğrenmekteyiz. O hal­de sendikacılık ve hukuku, kapitaliz­min kendi temelini meşrulaştırmasın­dan başka bir şey değil.

Solun ne işine yarar?

Bu gerçeklerin bilinmesi, bugün so­lun ne işine yarar? İşçilerin ne işine ya­rar? Sendikacıların ne işine yarar?

Sol için şuna yarar: Sol işçi hareke­tini destekliyor, onun demokratik haklarının genişlemesini istiyor. Bu­nu, siyasal güçlerin siyasal demokra­siyi genişletmeleri tarzında dile getiri­yor. Demokrasinin genişlemesi ile iş­çi ve emekçi sınıf haklarının da ge­nişleyeceğini düşünüyor. Kısaca so­run, demokratik güçlerin dinamizmi­ne bağlanıyor. Oysa mesele hiç böy­le değildir. İşçi ve emekçi sınıf hare­keti kendi doğası üzerinden eylemini gerçekleştirebilirse, sistemi temelle­rinden zorlayabilirse, dişe diş bir mücadele içine girebilirse, sermaye pabucun pahalı olduğunu görürse, de­mokratik hak ve özgürlükler diye ifa­de edilen şey, yani burjuva düzene ait ve o düzenin meşruiyet temelini oluşturan şey, işçi ve emekçi sınıflar hareketine “rüşvet” olarak verilir, hatta daha fazlası bile verilir.

Sendikacıların ne işine yarar?

İşçi haklarının tarihinin bilinmesi sendikacıların, bu hakların öyle al gülüm ver gülüm haklar olmadıkları­nı, metropol sanayi şehirlerinin ana caddelerinde kurulu siperlerden ka­zanıldıklarını, göğüs göğüse çatışma­lardan geçenlerin ancak bu hakların ne olduğunu bilebileceklerini öğren­melerine yarar. Sendikacılığın bir gerçeğinin, bir de sahtesinin bulun­duğunu ve bunun ölçütlerinin ne ol­duğunu öğrenmelerine yarar. İşçi hakları için geçmiş mücadelelerden çıkarılacak ders, elbette ki geçmişin biçimsel tekrarında ısrar değil, sonuç alıcı direniş ve atılım ruhu ve aklın zırhıyla donanmamış bir sendikal hareketin sahtelik ve sahtecilikle malul olacağının bilinmesidir.

İşçilerin ne işine yarar?

Kendi haklarının tarihini bilmek işçilere şunu kavratır: Kendi sorunla­rının çözümünü başkalarından bek­lemek hayaldir. Bu işler, yaparsan ol­makta, yapmazsan olmamaktadır. Durup dururken sermayenin işçiye vereceği şey yoktur. İşin kanunu böyle olduğu için, işçiler kimseye kızamazlar, kendi durumlarıyla ilgili kimseyi suçlayamazlar.

Türkiye’de sendikacılık hepten bitmiştir. MHP’nin sendikalardaki ge­lişmesine bakarak hatta denebilir ki, sendikacılık bilinci ters dönmüştür. Sol düşünce ise gelişmeyi eli böğ­ründe seyretmektedir. “Emek" bir si­yaset malzemesi olarak kullanılmak­tadır. Oysa emeğin ve emekçinin do­ğasında olan şey her ne ise, emek adına tarif edilen amaçlara da ancak bu doğanın harekete geçmesiyle va­rılabilir. Bu da, işçi bireylerin bilin­cinden çıkmaz, işçileri bilinçlendir­me sorunu olarak ele alınamaz. “Sı­nıf haliyle” ancak işleyebilen bir kimyası vardır bu meselenin. İşçiler durabilir. İşçi sınıfı durmaz, köstebek gibidir, kendi doğasının da itkisiyle yoluna devam eder. Onun kendisi için, bir zamanda ve bir yerde istedi­ği şeye bakılarak hüküm verilemez. İşçi hareketinin falına bakılamaz ol­ması, bu hareketin burjuvaları sık sık yanıltması, hiç beklenmedik yerde ve zamanda, topraktan fışkırır gibi fışkırması, hani ya bir zamanlar Tür­kiye'de de olduğu gibi, şehri de sır­tına yüklenip Zonguldak’tan Anka­ra’ya doğru yola çıkması gibi bir şey...

İşte bu “doğal afete” benzer bu özelliğinden ötürü onun, belli bir zamandaki durumuna bakmakla yetinilmemiş ve onun kendisi için talep ettiği şeylere pek kulak ver­ilmemiştir. Öyle olsaydı gerçekten, bu “kaba saba” sınıftan gelecek düşüncesi çıkmazdı. Onun her han­gi bir yerde ve zamanda evrensel olarak yapmak zorunda olacağı şeyi görmek gerekir. Yapmak zorunda kaldığı şeyi yapamadığına da aldan­mamak lazım. Dünya zenginleşiyor ve bu zenginlikten işçi sınıfının mi­desine de bir kaç damla düşüyor el­bet. Ama bu zenginliği artıran süreç, bütün ilerleme süreçleri, onu insanlı­ğından biraz daha uzaklaştırıyor. Ya bir gün bu kaybolan insanlığını geri isteyecek olursa ne olacak? İşte buna sol “özgür ve eşit gelecek”, kapita­lizm ise “kıyamet” diyor.

Kızılcık, Sayı 1 (Ocak 2000), s. 30-31.

Deprem doğadan devrimdir

Ayrıntılar
Ömer Bedri Canatan
Sayı 1 (Ocak 2000)
27 Aralık 2019

Devletin ve toplumun hikâyesi...

Doğanın ve toplumun hikâyesi...

İnsanın hikâyesi...

Yer kabuğu üzerinde verildik; keyfî seçmedik kendimizi. İnsansak, özel bir konumda verilmişsek, kendimiz, hepimiz basit birer ampirik var­lık, ama bizden dışarda oluşarak bizi de bağlayan bir toplum-varlık isek ne var bunda? Ne var doğanın sonsuz gücüyle baş etmek için sonsuz bir inat yürütmeye? Zamana ve harekete hangisi dayanacaktır?

Oysa üstünde kendimize hayatlar kurup yıktığımız doğadır ebedi olan, bize tanıdığı en çok on milyon güneş turudur. Bunu unutup haya­tı kendimize haram ettiğimizde şaşar kalır büyük doğası evrenin. Ne ba­şa bela bu insan! Kendini ebedî sandı, tuttu baş etmeye kalkıştı ölümcül akıbetiyle. Görsün gününü!

Kaç kez, kaç bin milyon kez uyarmıştır doğa belki de kendi içinden çıkıp kendini dışlayan bu akıl-varlığı. Yer yerinden oynamış, dağlar de­niz, denizler dağ olmuştur. Kıvrılmış arz, burulmuş, kavrulmuş, homurdanmıştır. Biz öküzün bizi yorulan bir boynuzundan öbürüne geçirdiğini sandıkça öfkelenmiştir. Eşitleyerek indirmiştir darbesini. Kralları da indirmiştir, köleyi de.

Bir mantığı olmalıdır mutlaka. Boşuna değildir bu hışım ve her halde, daha çok, köleye kendi durumunu göstermek içindir. Durup durup son­ra vuruyor ya, “Sen de öyle yap” der gibidir kendi zincirini kendisi üre­ten salak ve küçük insanlara. Büyüklükleri vardır zamanın ve hareketin demeye getirmektedir.

Uyarıyor deprem ve demeye getiriyor ki, işte ben, durağan kaldığım zamanlarda biriktirdiğim öfkemi atıyorum. Sen niçin akıl edemiyorsun, bir kaç bin yıldır sırtında duran kamburu atmayı?

Senin de yolun düz geçmedi diyor insana; sen de kendi hareketinin depremlerini yaşadın; sarmallar yarattın kendi tarihinin içinde. Az salla­madın kendi toplumunu. İşte o küçük devrimlerin... Her birinin, bende­ki kadar şiddeti yoksa bile senin ölçeğinde az buz bir şiddet miydi on­lar? Demek ki sende de bir deprem var. Ama duruyorsun, öyle bakıyor­sun. Şimdiye kadar çoktan halletmen gereken şeyler hâlâ önünde. Hâlâ kralların, sultanların, başkanların var. Sana şaşıyorum üstelik, senden üretilmiş bir güçle seni yönetiyorlar...

Böyle diyor deprem. Dramatik geliyor, bazen trajedi gibi geliyor ama kötü niyetli değil. Ne yapması gerektiğini bilmeyen insana bizzat kendi­si yaparak gösteriyor. Öğrettiği kuşkulu.

Boş ver diyor ama, bana karşı sağlam sistemler oluşturmaya kalkışma. Ben gene gelirim; bu kez daha büyük, daha hırçın gelirim. Yıkarım. Sen benden korkarak kendini çaresizliğe hapsetmek yerine kendi sükûnetinden kork. Suskunluğundan ürk.

İstersen sen de depremsin ve yıkacak şeyin çoktur. Durma yık. Sen hiç benim enkazımı gördün mü? Gördüğün kendi enkazındır. Bunu sa­na, senin bende görüp korktuğun şeyden sende de bulunduğunu, sen­deki cevherin aslen bu olduğunu anladığın zamana kadar söyleyeceğim.

Bana kızma, gücenme, ben hareketim, sen durduğun için ters düşü­yoruz. Sen yıkmasını bilmediğin için yapamıyorsun ama tersini, yapma­yı bilmediğin için yıkıldığını zannediyorsun. Sen depremi, yani beni, kendini tanımadığın için tanımıyorsun. Gene geleceğim. Belki daha bir kuvvetle geleceğim ve aslında doğana aykırı olarak kurduğun ve tapın­dığın düzeni, tüm düzenleri yıkmak için geleceğim. Öyle hep arzın al­tından çıkıp gelmem, bunu bilesin. Bazen senin içinden çıkıp geleceğim ey insan, senin içinden.

Ben depremim.

Ö. Bedri Canatan, Kızılcık, Sayı 1 (Ocak 2000), s. 29.

Bitmemiş yüzyıl

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 1 (Ocak 2000)
27 Aralık 2019

20. yüzyılın takvime göre 1999 so­nunda bitmiş olması gerekiyor. Tak­vimler doğruyu söylüyor mu? Küresel düzeyde kabul gören ve başlangıç yı­lı olarak İsa’nın doğumunu esas alan Gregoryen takviminin 2000'li günleri, geçmişin kapsamlı bir değerlendirme­si ve geleceğin öngörülmesi için vesi­le olabilir. Ancak gerçek hayatın takvimin yapraklarına uymadığı bilini­yor. Örneğin 20. Yüzyıl, bir görüşe gö­re, 1917 devrimi ile başlamış ve 1991 karşı-devrimi ile bitmiş kabul edilebi­lir. Bu kabul, 20. yüzyılın bir "çağ" ola­rak tarihsel paranteze alınması dene­mesiyle ilişkili gözüküyor.

19. yüzyıl ortalarında komünizm Avrupa’da gölgesi dolaşan bir "haya­let" idi. Marx ve Engels, Komünist Manifesto’yu yayınlayarak dolaşan gölgenin "yaşayan bir güç" olduğunu gösterdi. Kapitalizm 20. yüzyılda yaşa­nanları da bir "kâbus" olarak görmek istiyor. 1999’un son günlerinde yaşa­nan Seattle olayları, yaşananların kâbus olmadığını ve yaşanmaya devam ettiğini, 20. yüzyılın yukarda anlatıldı­ğı gibi bir paranteze alınmasının imkânsız olduğunu gösterdi. 1917 ile açılan parantez 1991 ile kapanmadı.

20. yüzyıl eğer bir tarihsel çağı temsil ediyorsa, bu temsilin bir tarifi­ni yapmak, denemeye değer. Böylece parantezin neden kapanmadığı daha iyi anlaşılabilir.

1900’lü yılları belirleyen siyasal, toplumsal ve ekonomik süreçler, sar­sıntıları dalga dalga tüm dünyaya ya­yılan devrimler, karşı-devrimler, sa­vaşlar ve bunlara eşlik eden kriz ve tekelleşme eğilimleri olmuştur.

Büyük Krizler ve Büyük Tekeller

Yüzyılın ilk yarısındaki iki büyük savaş, belli başlı bütün büyük devlet­leri girdabına sürüklemiş, Avrupa, Af­rika ve Asya’da geniş bir coğrafyayı etkilemiş, ABD’yi de dünya arenasına getirmiştir. Yüzyılın ikinci yarısı ise farklı dinamiklerin beslediği bir blok­lar arası "soğuk savaş" tarafından be­lirlenmiştir. 1991’de sosyalist sistemin çöküp dağılması ertesinde yüzyılın başındakine benzer savaşların nük­settiği gözlenmektedir. 20. yüzyılın başlarında çeşitli Marksist iktisatçıla­rın gözlediği tekelleşmenin, savaşlara giden yolu döşediğini fark edenlerin ve uluslararası işçi hareketini bu ko­nuda uyaranların başında Lenin gel­mektedir. Sermaye yoğunlaşması, ye­ni pazar arayışları ve büyük tekellerin piyasaları bir yandan serbest rekabete kapatan bir yandan da tekeller arası paylaşım rekabetine açarak kapitalist­ler arası çatışmaları bir üst düzeyde keskinleştiren yönelişleri, tekelleşme sürecini büyük ekonomik çöküntüle­re ve küresel savaşlara taşımıştır. 1914, 1929, 1939 savaş ve kriz süreç­lerinin kilometre taşları olarak dikkati çekmektedir.

Büyük Devrimler

İşçi sınıfının tekelleşme sürecinde ekonomik kriz ve savaşlarla sarsılan kapitalizme yanıtı aynı ölçüde büyük devrimler olmuştur. Yeni bir Enternas­yonal kurulmuş, ilk savaşta Rusya’da, ikinci savaşta Doğu Avrupa’dan Çin’e kadar dünyanın üçte birinde devrim­ler muzaffer olmuştur. Sınıfsız bir top­lum ideali küresel bir heyecan dalgası yaratmış, esen rüzgârın gücüyle em­peryalizmin sömürgeler sistemi ve faşizmin devasa savaş makinesi de yıkıl­mıştır. Böylece yüzyılın ikinci yarısın­da, dünya sahnesi iki kutuplu bir "so­ğuk savaş" dönemine girmiştir: Bir yanda ABD’nin hegemonyasındaki kapitalist ülkeler, öte yanda Sovyetler Birliği’nin öncülüğünü yaptığı sosya­list ülkeler ve müttefiki çok sayıda bağlantısız devletler... 1917-1919, 1945-1949 büyük devrimlerin kilomet­re taşlan olmuştur.

“Soğuk Savaş” En Uzun Süren Barış

Sosyalizmin dünya çapında belir­leyici güç haline geldiği "soğuk savaş" yılları paradoksal olarak 20. yüzyılın en uzun barış dönemi olmuştur. Ter­monükleer savaş tehdidinin küresel ölçekte kriz belirtisi olarak kendini göstermesine sosyalizmin yanıtı "de­tant" politikası olmuş ve bu politika bloklar arası gerilimi yumuşatan, mili­tarist silahlanma ve savaş histerisini denetleyen bir ortam yaratmıştır. Bağlantısız Ülkeler Topluluğu, Birleşmiş Milletler ve alt örgütleri yeni uluslara­rası siyasal-toplumsal aktörler olarak devreye girmiştir.

Sosyalist Sistemin Çöküşü

Kapitalizmin "domino teorisi" tara­fından ifade edilen çözülme süreci, ye­ni bir cepheleşme ve çatışma siyaseti­ni gündeme getirmiştir. Ekonomik, toplumsal, kültürel ve siyasal alanda topyekûn bir saldırı biçiminde geliştiri­len yeni strateji, devrimin ilk çıkış nok­tasından uzaklaştıkça nihai amaçlarına yönelik enerji ve atılım gücünü de tü­ketmiş sosyalist toplumları hazırlıksız yakalamıştır. Böylece sosyalist sistem, çok daha zayıf ve kuşatma altında ol­duğu dönemlerde direnebildiği saldırı­yı, çok daha güçlü ve muktedir oldu­ğu bir dönemde göğüsleyememiştir. Bu paradoksal gelişme 1991 yılında Berlin Duvarının yıkılmasıyla simgelenmiştir.

Sosyalist sistemin yıkıntısının altın­dan yüzyılın başındaki "eski güçlerin” fışkırdığını bugün hep birlikte "deh­şetle" izliyoruz. Kapitalizmin küresel boyutlarda bir krizin bütün gösterge­leriyle lekelendiği bu dünyada, yüzyı­lın başındaki mücadeleyi bir üst düze­ye tırmandırmaktan ve mücadele edenleri Marksizmin kapitalizme mey­dan okuyan güncelliği ile mücehhez kılmaktan başka çare yok. 1999’un son günlerindeki Seattle olayları bu yönü göstererek yüzyılı "kapatıyor”.

Kızılcık, Sayı 1 (Ocak 2000), s. 15.

Mustafa Suphi

Ayrıntılar
Feza Kürkçüoğlu
Sayı 1 (Ocak 2000)
3 Aralık 2019

Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz’de boğuldukları günü, 28 Kânunisani’yi unutma!

28KanunusaniNâzım Hikmet'in "Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim" isimli kitabından bir bölümle başlayalım Mustafa Suphi'lerin katlini anlatmaya:

“— Beni iyi dinle Ahmet, −sesini kıstı− Mustafa Suphi'leri öldürdüler.
— Kim bu Mustafa Suphi'ler?
— Türk Bolşevikleri.
— Nerde, nasıl öldürdüler? Niçin öldürdüler?
— Bolşevik oldukları için.

Çamlık bir tepeye gelmişiz. Yusuf:

— Rusya'dan cağırmış adamları Mustafa Kemal, dedi. Suphi esir kalmış Rusya'da, sonra Bolşevik'lere katılmıştı. Aralarında İstanbul'dan gelenler de varmış. Bakü'de bir Kongre mi yapılmış da onun için gitmişler oraya.
— Sonra?
— Davetiyeyi alınca Mustafa Kemal'den, gelmişler sonra. Kâzım Karabekir Paşa karşılamış.

Çamların altına oturduk. Hava da bir güzel. Karadeniz’den bir de yel esiyor, püfür püfür.

— Erzurum'da hacılara, hocalara, ite, köpeğe, 'Muhafazayı Mukaddesat Cemiyeti' diye galiba bir cemiyet kurdurmuşlar. Daha şehrin kapısında yuhalamış, taşa tutmuşlar Suphi'lerin yaylılarını. 'Camilerimize eşek bağlayacaklar!', 'Karılarımızın başını açacaklar!', 'Bize şapka giydirecekler!' diye bağırırlarmış. Karabekir de, silahlarını alıp Trabzon'a sevk etmiş Suphi'leri.

Karadeniz sağa, sola, ileriye bomboş uzanıp gidiyor alabildiğine. Ne bir vapur dumanı, ne bir yelken.

— Burada hepsini, Değirmendere'de,  geceleyin bir motora bindirmişler. Ocak ayının 28'inde oluyor bu iş. Burda bir Yahya Kaptan var, kayıkçılar kâhyası, it mi it. Topal Osman'ın adamı. Suphi'lerin motoru az açıldıktan sonra, Yahya Kaptan adamlarını başka bir motora yüklüyor. Bunlar Sürmene açıklarında rampa ediyor öteki motora. Suphi'ler 15 kişiydi diyorlar. Suphi karısını da getirmiş. Kan Rus. Boğuşma iki saat kadar sürmüş, diyorlar. Bir aralık Suphi bir tüfek geçiriyor eline. Tam ateş edecek, Trabzon itlerinden Faik adında bir hergele, arkasından, ensesinden, tabancayla vuruyor Suphi'yi. Ötekileri de bıçaklayıp, boğup, ayaklarına taş, demir bağlayıp denize atıyorlar. Rus kadınını Trabzon'a getirmişler. Güzel kadınmış. Yahya'nın evinde hapis. Burada, bu iş üstüne, bir şeyler olacak diye korkuyor hâlâ Ankara.
— Trabzon'da bizden kimse var mı?
— Bilmem Ayın-Pe (Askerî polis) tetikte.

Karadeniz hep öyle bomboş, apaydınlık yayılıp gidiyor."

Ankara'nin korkusu boşunadır. Mustafa Suphi ve yoldaşlarının ölumüne "Sovyet Rusya"dan bile "tepki" gelmez. Dönemin özellikleri gereği boğuntuya getirilir katliam...

Mustafa Suphi katledildiğinde 39 yaşındadır. Bu kısa yaşama çok şey sığdıran Mustafa Suphi, Giresun'da 1822 yılında doğdu. İlköğrenimini Kudüs ve Şam'da, liseyi Erzurum'da tamamlayan Mustafa Suphi, İstanbul Hukuk Fakültesi'ni bitirir. Ardından Paris'e gider ve Siyasal Bilimler Okulundan mezun olur.

MustafaSuphi-crParis'te öğrenci iken Tanin gazetesinin muhabirliğini yapan Mustafa Suphi İstanbul'a döndükten sonra sırasıyla Tanin, Servet-i Fünûn ve Hak gazetelerinde yazılar yazar. Hukuk ve iktisat dersleri de veren Mustafa Suphi. 1911 yılında İtalya'nin Osmanlı topraği olan Trablusgarp'ı işgal etmesi üzerine "Vazif-i Temdin (Uygarlaştırma Görevi)” isimli bir kitap yayınlar. İfham gazetesinin yazıişleri müdürü iken 1913 yılında Sadrazam Mahmut Şevket Paşa'nın öldürülmesi üzerine İttihat ve Terakki'nin muhaliflere karşı başlattığı sindirme hareketinden Mustafa Suphi'nin payına sürgün düştü. Sinop' a sürüldü. 24 Mayıs 1914'da Sinop'tan on arkadaşı ile birlikte Rusya'ya kaçtı. Sivastopol'dan Kırım’a geçti. I. Dünya Savaşı ile birlikte yeniden sürgün günleri başladı. Çar hükümetince önce Kaluga'ya oradan da Ural'a sürüldü. Sürgün sırasında Bolşeviklerle tanışan Mustafa Suphi 1917 Ekim Devrimi ile Moskova'ya geldi. Temmuz 1918'de Moskova'da yapılan “Türk Sol Sosyalistleri 1. Kongresi”nde başkan seçilen Mustafa Suphi, Kasım 1918'de yapılan Müslüman "Komünistler 1. Kurultayı"nda "Doğu Halkları Merkezî Bürosu" başkanlığına seçildi.

Nisan 1918'den itibaren Yeni Dünya gazetesini çıkarmaya başlayan Mustafa Suphi, Mart 1919’da yapılan III. Enternasyonal 1. Kongresi'ne Türkiye delegesi olarak katıldı. Bağımsız bir devrimci örgüt kurmak için çalışan Mustafa Suphi, Mayıs 1920'de Azerbaycan’da Sovyet devrimi olunca Bakü'ye geldi. 1 Eylül 1920'de Bakü'de toplanan "Doğu Halkları Kurultayı"nın ardından 10 Eylül 1920'de yine Bakü'de "Türkiye Komünist Partisi 1. Kongresi" toplandı. 74 delege ile toplanan kongrenin sonunda Mustafa Suphi TKP'nin başkanlığına, Ethem Nejat da genel sekreterliğe seçildiler. Mustafa Kemal ile mektuplaşan Mustafa Suphi, işgal altındaki Türkiye'ye "Büyük Millet Meclisi ile temas" amacıyla geçer. 28 Aralık 1920'de Kars'a gelen Mustafa Suphi ve Türk komünistleri Kâzım Karabekir tarafından resmî törenle karşılanır. Ankara'ya dogru gitmeye hazırlanan Mustafa Suphi ve yoldaşları Erzurum'a gitmeye zorlanırlar Kâzım Karabekir tarafından. 18 Ocak'ta Erzurum'a gelen Mustafa Suphi ve 17 yoldaşı orada daha önceden planlanan gösteri ve saldırılarla karşılanırlar. Ve, Mustafa Suphi ve yoldaşlan “Trabzon yoluyla hudut dışına atılmak üzere" Trabzon'a doğru yola çıkarılırlar. Maçka'dan Trabzon'a 28 Ocak'ta gelen Mustafa Suphi ve yoldaşları Trabzon limanında tıpkı Erzurum'daki gibi önceden planlanan gösteri ve saldırılarla karşılanır.

Akşama doğru Yahya Kaptan'ın motoru ile Karadeniz'e doğru açılan Mustafa Suphi ve yoldaşları Sürmene açıklarında öldürüldüler.

İşte Mustafa Suphi'nin kısa ama dolu yaşamının öyküsü böyle noktalandı.

Nâzım Hikmet'in "isimlerini aklında tutma" dediği on dört yoldaşı, on dört komünistin isimlerini bir kez daha anarak bitirelim yazıyı.

On dört yoldaş: Ethem Nejat, Hilmioğlu İsmail Hakkı, İsmail Hakkı, Bahaeddin, Kazım Hulusi, Mahsut Ekşi, Hayrettin, Emin Şafak, Mehmet Ali, Tevfik, Halitoğlu Mehmet, Mustafaoğlu Mehmet, Kazım ve Cemil Nazmi idiler.

Sonra... Sonrası bildiğiniz hikâye! Bu "deniz kazası" tarihin karanlıkları içinde bir "yeni kaza" olur. Bu faili meçhul (!) cinayetin katilleri de ne tesadüftür ki peş peşe öldürülür: Faik Reis, Yahya Kaptan ve Topal Osman...

Ve hâlâ faili meçhul olan bu katliamın üstündeki perde hâlâ kaldırılmamıştır. Ancak "onlar" da haklıdır... Bunca perdeyi kaldır kaldır bitmeyecektir. En iyisi bütün bu perdelerin üstüne bir büyük perde çekilmesi... Ört ki, ölem!

Feza Kürkçüoğlu, Kızılcık, Sayı 1 (Ocak 2000), arka kapak.

Merhaba!

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 1 (Ocak 2000)
10 Mart 2013

"Kızılcık" Cornaceae familyasından küçük bir ağaç. Kışın yapraklarını döküyor. Ağacın yenebilen sulu ve ekşi meyveleri de aynı ismi taşıyor. Meyveleri olgunlaştığında kızıl, çiçekleri sarı, yaprakları yeşil... Meyveleri taze olarak yenilebildiği gibi reçel, şerbet, şarap olarak da kullanılabiliyor. İshali durdurucu etkisi olduğu biliniyor. Güzel görünümüyle park ve bahçelerde süs bitkisi olarak da kullanılıyor. Dayanıklı odunu baston yapımında elverişli bir malzeme...

Dergimiz, 2000 yılı Ocak ayında yayın hayatına adım atarken, "Kızılcık" yukardaki tarifine denk düşen siyasal bir anlam da kazanıyor. Ülkemizde işçi sınıfı sosyalizminin uzun süren "kış" koşullarında "küçülen ve yapraklarını döken" varlığı "Kızılcık" dergisiyle yeni dönemine taşınacak diye umuyoruz. Dünya sosyalizminin yeniden toparlandığı, yaralarını sardığı, savaşsız ve sömürüsüz bir gelecek umudunun yeniden canlandığı bir çağa giriyoruz. Sosyalizm bir kez daha ve geçmişte hiç olmadığı kadar güncelleşiyor. Gelişkin ve renkli yeni bir toplumsal muhalefet dalgasının bütün emareleri mevcut. "Kızılcık" bu sürece ayak uydurmaya ve ışık tutmaya çalışacak.

Devamını oku …

Sayı 1 - İçindekiler

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 1 (Ocak 2000)
6 Aralık 2009

S01 kapak

Merhaba!
KIZILCIK

Avrupa Birliği ile imam nikahı

Türkiye'nin milenyum rolü

Kürtlerin doğuştan hakları

Hayat Ağacı Yeşil
Cezaevi mimarisi üzerine / Ücret ödememek ne demek? / Herkes şikayetçi / Bedel (Tektaş Ağaoğlu) / Konumuz ölüm / Önce insan ve doğa / Sosyal güvensizlik anayasaya uygun ve devrim niteliğindeymiş! / Enflasyon neden yüksek, nasıl iner? / Kara para ak para / Doğu Timor olayının iç yüzü / Siyaset ve işçiler

Yüzyılın son büyük protestosu - 1
İşçi sınıfı Seattle sokaklarında

Yeltsin nereden geldi? Nereye gitti?

Bitmemiş yüzyıl

Ekim
Tahrik etmiş olması yeter

Ekim
Geleceğin geçmişte parlayan ışığı
Hasan Basri Karabay

Görüş
Küreselleşmenin neresindeyiz?
Kenan Somer

Siyaset yapmanın dayanılmaz zorlukları
Yavuz Alogan

Nükleer santrallere hayırrrrrrrr
Ender Eren
Akkuyu nükleer ihalesini durdurun! İnsanlığa karşı suç işlemeyin.
Yeşiller

Yolun sonu
Celal Beşiktepe

Dayanışma Gönüllüleri Derneği:
Deprem herkese öğretiyor
Bülent Uyguner

Deprem doğadan devrimdir
Ö. Bedri Canatan

İşçi hareketi kapitalist demokrasiye sığmaz

Sosyal güvenlik krizine reform reçetesi:
İşçi sınıfı acı ilacı içecek mi?
Dr. Cumhur Kaya

KESK: Devam etmek zorundayız
Cengiz Uzuner

TÜRK-İŞ cephesinde değişen bir şey yok

2000 yılı sorunu, kimin sorunu?
Y2K sorunu ve kapitalizm

Dünyanın en büyük sendikasına doğru

Belge
TMMOB ve İHV başkanı Yavuz Önen'in Türkiye ziyareti sırasında ABD başkanı Bill Clinton'a gönderdiği mektup
Yavuz Önen

Mustafa Suphi ve yoldaşlarının Karadeniz'de boğuldukları günü, 28 Kânunusani'yi unutma!
Feza Kürkçüoğlu

Sayı 1'in tamamına buradan (PDF - 32,3 MB) erişebilirsiniz.

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • KAPİTAL mi, MUKADDİME mi?
  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • Dünya Barış Günü ve komisyondan beklentiler
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda