- Ayrıntılar
- Can Kayabal
- Sayı 4 (Ekim 2000)
Günlük basının sayfalarına yansıyan ayrıntılar, genetik bilgisinde son birkaç on yıldır yaşanan hızlı ilerlemeye dayalı yeni üretim teknolojilerini ve toplumsal hayatın yeni örgütlenme biçimlerini gündemimize taşıdı. Düşünürler, sosyologlar, ekonomistler, politikacılar ve sokaktaki emekçiler olarak hepimiz, dışımızda gelişen bu yeni “devrim”i yorumlamaya ve anlamaya çabalıyoruz.
Foucault günümüzün egemen iktidar biçimini “biyoteknik iktidar” olarak tarif ederken hayatın mekanizmalarına ilişkin bilgi-gücü’nün insan hayatının dönüştürülmesinin bir aracı olması üzerinde durmuştu. Geçmişte insan bedeninin disipline edilmesine yönelik anatomo-politik uygulama ve bilgiler ile toplumu düzenlemeyi öngören bilgiler ve uygulamalar arasında kutuplaşan biyoiktidar uygulamaları ve dersleri, artık yeni bazı güç odakları tarafından temsil edilmeye başlanıyor.* İnsan Genom Projesi, genetik teknolojisi yöntemleriyle tarımın, sigortacılığın, sağlık hizmetlerinin yeniden düzenlenmesine yönelik çalışan biyoteknoloji endüstrisi, bu yeni güç odaklarına örnek oluşturuyor.
Foucault’nun “biyoteknik iktidar” kavramı aslında fantastik ve yeni bir egemen güce işaret etmiyor. Biyoteknik bilgi mülkiyetini tekeline almaya çalışan büyük sermaye şirketleri, bu iktidarın maddi temellerini oluşturuyor. Kapitalizm, kendi tarihsel gelişimi boyunca, kısa erimde azami artı-değer arayışı peşinde şekillenen teknolojik merhaleleri katetti. Buhar enerjisi, elektrik, demiryolu, nükleer enerji, bilgi işlem, internet, biyo-genetik teknoloji bu merhalelerin örnekleriydi. Her yeni teknolojik aşama, sermayenin yeni bir pazara açılımının aracı oldu. Kapitalizmin kanatları altında yaşanan her teknolojik gelişme sermaye sahiplerinin açgözlü çıkarlarına hizmet etti. Özel mülkiyetin egemenliği koşullarında, teknolojik ilerlemenin her yeni dalgası, sermaye sahibi azınlığın zenginleşmesiyle birlikte, emek ve bilgi üreticisi çoğunluğun yoksullaşması, mülksüzleşmesi, özel mülkiyetin çıkarları tarafından belirlenmiş risklere, tehlikelere maruz kalması ile sonuçlandı. “Genetik devrimi” denen merhale bu bakımdan kesinlikle bir istisna oluşturmuyor.
ÖZEL MÜLKİYET VE BİYOTEKNOLOJİ
Biyoteknolojideki gelişmelerin büyük sermaye tekelleri güdümünde yaşanmasının alın teriyle ve bilgisiyle hayatını yeniden üretebilen emekçiler aleyhine sonuçları, toplumsal bir sorgulamayı kaçınılmaz kılıyor. İngiltere’de baş gösteren “Deli Dana hastalığı” sırasında yaşananlar buna örnektir. İngiliz hükümetinin “deli dana” krizi sırasında besi hayvanlarının etinin güvenilirliğine ilişkin −Türk hükümetlerinin Çernobil krizi sırasında çayın güvenilirliğine ilişkin açıklamalarına benzeyen− tavrı, sermayenin ve çalışan halkın çıkarlarının çeliştiğine işaret etmektedir. Büyük sermaye, kamuoyunu yanıltıcı halkla ilişkiler taktiklerine başvurmaktan hiç bir zaman çekinmemiştir. 1968-1992 arasında, tarımsal biyoteknoloji araştırmalarının büyük bölümü, bir firmanın kimyasal tarım ilaçlarına direnç problemini aşmaya hasredilmiştir. Böylece örneğin glufozinat satışlarının 200 milyon dolar artışının sağlandığı tahmin edilmektedir.**
Biyoteknolojik uygulamaların bir başka önemli boyutu “gen patentleme”dir ki, o da doğal biyolojik mirasın genetik bilgisinin “patentleme” yoluyla özel mülkiyet kapsamına alınması ve birçok bakımdan yeni bir sömürgeci saldırı örneğidir. Mesela, tropik bölgeler 1500’lerde yaşanana benzer bir saldırıya maruz kalmaktadır.
GENETİK KİRLİLİK
Biyoteknolojinin sermaye denetimindeki uygulamaları, “genetik kirlilik” riskini doğurmaktadır. Genetik kirliliğin kalıcılık ihtimali bakımından nükleer kirlilikten bile daha tehlikeli ve denetlenemez olduğu düşünülmektedir. Çapraz tohumlama yoluyla “organik tarım” kalıcı ve geri dönüşsüz etkilenme riski altındadır. Genetik yapısı değiştirilmiş tarımsal ürünlerin zararlı virüslerin yayılmasına yol açabilme riski nedeniyle bugünden öngörülemeyecek ve önü alınamayacak tehlikeleri, sermayenin kısa −ya da uzun− erimli kâr hırsının gölgesinde kalmaktadır. Biyoteknolojik uygulamaların olası riskleri yeterince araştırılmadan ve denetlenmeden göze alınmaktadır. Önde gelen kapitalist ülkelerde, biyoteknolojik uygulamaların tehlikelerini araştırmakla ve denetlemekle yükümlü kurallar yetersizdir, denetim kurumları ise şirketlerle doğrudan ya da dolaylı çıkar ortaklığı içindedir.
SÖMÜRÜ VE BAĞIMLILIK
Yeni tarımsal üretim teknolojileri, dünya kırında geleneksel çiftçiyi tarımdan uzaklaştırıp yok etmekte, çiftçiyi uluslararası sermayenin bağımlısı haline getiren ticari mekanizmaların yerini almaktadır. Örneğin, dar ve kalabalık mekânlarda beslenen tavuklar hastalanmamaları için her gün antibiyotik enjeksiyonlarına maruz bırakılmakta, besi hayvanlarının büyümesi kanser yapıcı etkisi olduğu düşünülen büyüme hormonu ile sağlanmakta, genetik teknolojiyle üretilmiş ve bir üretim mevsimi bitiminde üretkenliği yok olan tohumlar kullanıma sokulmaktadır. Bugün dünya ilaç arzının tüketiminde et endüstrisinin payı %40’a varmaktadır. Ayrıca, düşük depo alanına, düşük ücretli aç işçi kullanımına, en az emekle en çok kesim ve bakıma ve kalifiye veteriner emeğinden fedakarlığa dayanan hayvancılık ve mezbahacılık gittikçe ağır basmaktadır.
EKOLOJİK TEHDİT
Yoğunlaştırılmış tarım, hayvancılık ve balıkçılık teknolojileri, bir yandan emekçilerin yoksullaşmasını arttırırken, öte yandan ekolojik tahribatı ilerletmektedir. ABD’de toprak erozyonunun kriz noktasına varması bu tahribatın boyutlarına işaret ediyor, azamileştirilmiş artı-değer uğruna doğal kaynakların tüketilmesi ve canlı türlerin yok olması süreci yaşanıyor.
TÜKETİCİ HAKLARI İHLALİ
Genetik teknolojiyle üretilmiş besinlerin bu özelliklerinin ticari etiket bilgilerinde yer almasına ilgili firmalar karşı çıkmakta ve tüketicinin bu konuda bilgilenme hakkını çiğneyerek muarız ve eleştirici çiftçi ve ekolojistlere karşı “militan” ve “yırtıcı” bir mücadele yürütmektedir. Monsanto firmasının çiftçileri dava etmesi, ekolojist çevreler aleyhine tezvirat ve istihbarat ağırlıklı çabaları buna örnektir. Genetik teknolojisine yoğun yatırım yapan ABD sermayesi, Avrupa Birliği Komisyonu ile işbirliği yaparak Avrupa çiftçisini tehdit ediyor. Bu da, bilindiği gibi, Avrupa’da büyük tepki topluyor.
GENETİK TEKNOLOJİSİ VE SOSYALİSTLER
Üretim teknolojilerindeki her aşama gibi genetik teknolojisi de toplumsal yarara uygun değerlendirilebilir. Bunun ön-koşulu ise teknolojik gelişimin kamusal kurumlar eliyle geliştirilmesi, finanse edilmesi ve kamusal denetim altında uygulanmasıdır. Sosyalistler, yoksul çiftçilerin kullanımına açık −mevsimlik değil, sürekli ve yeniden kullanılabilir− tohumluk teknolojisi, güvenilir, sağlıklı, çevreye uyumlu ve ucuz, bağımsızlığı teşvik eden, toplumsal ihtiyaçların karşılanmasına uygun sürdürülebilir tarımsal üretim ve besicilik politikalarını, teknolojik gelişimin yoksul ve açlıkla yüz yüze halklara hizmet etmesini, teknolojik gelişimin sağlığa ve ekolojiye ilişkin risklerinin olası boyutlarının kamusal denetim altına alınmasını savunmalı ve savunduklarını herkese göstermeliler. Bu amaçların genetik teknolojisinin kamusal denetim altına alınmasını, ulusal politikalarla desteklenmesini, uygulamada sözün, yetkinin ve kararın üreticilere devrini, ürün dağılımını eşitleştirici politikaları, tüketicinin açık ve saydam bir bilgilenme hakkını varsaydığını burada tekrarlamakta yarar var.
* Rabinow, Paul, Artificiality and Enlightenment, Incorporations, Zone, 1992. s.234.
** Anderson, Luke, Red Pepper dergisi, 1998/11. s.19.
Dr. Can Kayabal, Kızılcık, sayı 4, s. 32-33.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 4 (Ekim 2000)
"Hürriyet"in getirip götürdüklerinden…
Tarihimizde ilk yaygın grevler 1908’de yaşandı.
Halk dilinde kısaca “Hürriyet” diye adlandırılan II. Meşrutiyet’in ilanı (Miladi takvimle 24 Temmuz 1908) ülkede bir özgürlük havası estirmiş, bu ortam siyaset ve basın-yayın alanıyla sınırlı kalmayarak kendini hemen çalışma hayatında da göstermişti.
İşçiler son derece kötü koşullarda çalışıyorlar, ücretlerini düzenli alamıyorlardı. Çalışma süreleri çok uzun ve keyfiydi. Haftalık tatil, yıllık izin, gece mesaisi, örgüt kurma ve benzeri en temel işçi haklarının hiç biri yoktu. 1908 grevleri, ücretler konusu başta olmak üzere bu tür taleplerin derece derece dile getirildiği eylemler oldu.
Cibali Reji (tütün) işçileriyle başlayan grev dalgası (31 Temmuz) İstanbul, Selanik ve İzmir’deki rıhtım işçilerini, tramvay işçilerini, İzmir, Beyrut, Varna ve Midilli’deki liman işçilerini, İstanbul Yedikule ve Sirkeci’deki fabrikalarda ve bazı hatlarda Şark Şimendifer Şirketi çalışanlarını, Selanik, Üsküp, İzmir-Aydın-Dinar demiryolu işçilerini, gıda sektöründeki pek çok işçiyi içine alarak yayıldı.
Bazı fırınlar ya da un fabrikaları hariç, adı geçen işletmelerin büyük çoğunluğu yabancı şirketlere aitti. Bunlar hemen harekete geçerek, hükümetten önlem istediler, bürokrasi kademelerindeki yetkililer de grevleri muzır ve tehlikeli bulduklarına dair kanaat belirttiler. Özgürlük vaatleriyle iktidara gelen İttihat ve Terakki’nin bakanları da farklı düşünmüyorlardı. Yıllarca istibdada karşı Hürriyet’i savunmuş ve şimdi belli bir serbestîye kavuşmuş basın erbabının Hürriyet sözlüğünde de işçi hakları yer almıyordu.
O güne değin işçi haklarına, bu hakların belirleyicisi olan sendika ve grev hakkına değin ülkede her hangi bir yasa bulunmuyordu. Bu anlamda işçilerin iş bırakmaları (o zamanki deyimle “tatil-i eşgal”) yasa dışıydı. Ne ki, tarihin her döneminde sosyal gelişme mevcut siyasal ve hukuki çerçevenin ve onun belirlediği sınırların üzerinde olmuştur. O çerçeve toplumsal gelişmenin akışına uymazsa, er ya da geç toplumsal etmen, yani asıl belirleyici olan, kendini dayatır, hukuki statü sosyalliğe ayak uydurur.
II. Meşrutiyet’ten sonra da öyle oldu.
Henüz seçimler yapılıp Meclis-i Mebusan toplanmadığı için hükümet “kanun hüküm ve kuvvetinde” kararname çıkarma yetkisini kullanarak, grev hakkıyla ilgili geçici bir yasa çıkardı (Tatil-i Eşgal Kanun-ı Muvakkatı, 8 Ekim 1908). Bu geçici yasayla şimendifer, liman, tramvay, aydınlatma gibi hizmetler kamuya yönelik işletmelerden sayılarak buralarda grev dalgası önlendi.



Bir yıl geçmeden, bu kez −artık teşekkül etmiş olan− Meclis’ten Tatil-i Eşgal Kanunu adıyla asıl yasa geçirildi (Ağustos 1909). Yasa, kamu hizmeti sayılan iş yerlerini ve madenleri kapsıyor, işçi ve işveren arasında çıkacak anlaşmazlığın önce “uzlaşma” yoluyla giderilmesini hükme bağlıyordu. Uzlaşmaya uymayan işverene belli müeyyideler getiriyor, uzlaşma sağlanamayan hallerde işçilerin “terk-i hizmette muhtar” olacaklarını belirtiyordu. Aynı zamanda “kamu hizmeti yapan iş yerlerinde” denilerek −yani fiilen her iş dalında− sendika kurmak kesinlikle yasaklanıyor, o tarihe kadar kurulmuş olanlar münfesih ilan ediliyordu.
Sendika yasağının gerekçeleri, Avrupa’da var olsalar bile bizim bünyemize uymadıkları, yerli sendikaların Avrupa sendikalarıyla temasa geçecekleri, sosyalist düşünceyi ve nazariyeyi Osmanlı ülkesine taşıyacakları, yabancı sermayeyi ürkütecekleri, sermayedarı işçinin tehdidi altında tutacakları, işçi ile işvereni birbirine hasım edecekleri, devletin hükümranlık hakkına müdahale edecekleri, mesleki haklar adı altında siyaset yapacakları (siyasetin mekteplere kadar girdiği, sendikalarla “amele destgahlarına” da sirayet edeceği) esasen Fransız Genel Çalışma Konfederasyonu’nun (CGT) “hükümet içinde hükümet” gibi çalıştığı ve nihayet işçilerin “şahsi hürriyetleri”ni sendikanın gasp edeceği gibi iddialardı.
Mecliste az sayıda mebus sendika hakkını savundu. Bunlardan Dersim mebusu Lütfi Bey “Amele kendi hukukunu (haklarını) muhafaza için cemiyet teşkil eder. Bu mukaddes bir haktır,” diyordu. Sonunda hükümetin gerekçeleri benimsenerek yasa büyük çoğunlukla kabul edildi. Ve sendikal örgütlenme yasağı Türkiye’de 1940’lı yılların ortasına kadar sürdü. Bugün sendikal özgürlük var da, fiilen ne halde?
Kızılcık, Sayı 4 (Ekim 2000).
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 4 (Ekim 2000)
Toplumsal barış dedikleri iyi bir şey değil mi? Hayatın gerçekliği içinde niçin sık sık bozuluyor ya da bozulmaya yüz tutuyor, ha bozuldu ha bozulacak diye de herkesi telaşa, endişeye salıyor? Bozulunca ne oluyor? “Toplum”u biliyoruz, “barış”ı da biliyoruz da sahiden biliyor muyuz?
Bir yerde, bir zaman işçiler greve gittiklerinde basında, hükümet ve işveren sözcülerinin ağzında hemen birtakım ince hesaplar öne çıkar, “Falanca yerde şu kadar süren filanca grev bilmem ne kadar iş günü kaybına neden oldu,” diye. On binlerle, yüz binlerle sayılan iş günleri ... Grevin topluma pahalıya mal olduğu, işçilerin grev yapmakla “fena bir iş” yapmış oldukları izlenimini uyandırmak, yaymak için bulunmaz fırsat!
Buna karşılık, “Peki, grevsiz geçip de kaybedilmeyen iş günleri, yani toplumsal barış, çalışanlara neye mal oluyor? Bundan çalışanların hiç kaybı yok mu? Bir de filmin arabına baksak ne görürüz acaba?”diye soracak olursanız şimdilerde adınız hâlâ bir yerlerde otlayan enayiye çıkıyor. Enayi yerine konulmakta inat eden otçul dinozorlar olarak biz de soruyoruz: ülkede “toplumsal barış” koşullarında gelir dağılımı had safhada bozulmayı sürdürürken ve “ülke sorunları”nın çözümünde bütün yük, fedakârlık çalışanların sırtına yıkılırken ikide bir demokrasi ve özgürlük talebini tekrarlayıp duranlar neden hep düşünce özgürlüğü, hukuk devleti ve insan haklarından, vb. söz ediyorlar da işçi haklarından, çalışanların iş bırakma özgürlüğünden çok az söz açıyorlar? O olmasa da olur diye düşünüyor olmalılar!
AB sözcüleri, buralara gelip giden “iyi niyet elçileri” de herhalde öyle düşünüyorlar ki onların da Türkiye’den talepleri arasında düşünce özgürlüğü, hukuk devleti, insan hakları, azınlık hakları gibi konularda “Avrupa değerleri“ ya da “evrensel değerler”e uyulması hep yer alıyor ama çalışanlar için en azından AB ülkelerinde geçerli bugünkü ölçütler düzeyinde grev özgürlüğü hemen hiç yer almıyor. Neden yer almıyor dersiniz? “Evrensel değerler” çalışanların iş bırakma özgürlüğüne ilişkin kriterleri kapsamıyor mu?
Yer almıyor, çünkü iş bırakma özgürlüğü başka özgürlüklere benzemez: ekonominin ve toplum düzeninin can damarının attığı yerden ses getirir. Belli toplumsal (“özel”) koşullarda “kıyamet”in kopmasına neden olabilir. Bunun için olsa gerek, AB çevreleri işçi hakları alanında Türkiye’nin kendine özgü “özel koşulları”nı ötedenberi hep anlayışla karşıladılar, bugün de o özel koşulların Avrupa sermayesinin Avrupa’da halen tam bulamayıp dünyada aramaya çıktığı kendisi için de “özel koşullar”dan olduğunu çok iyi biliyorlar.
Bugün bu ülkede çalışanların yasal iş bırakma özgürlüğü var mı? Var diyen beri gelsin! Onca iş ve üretim alanında (eksiğiyle gediğiyle rastgele sayarsak: hepsinin üzerinde özelleştirme rüzgarı estirilen su-elektrik-doğalgaz-petrol üretim ve dağıtımı, petro kimya, kent içi ulaşım, eğitim, sağlık, bankacılık, vb.,vb... ve ayrıca askeri işyerlerinde ve serbest bölgelerde) grev yapılabiliyor mu? Çalışanların kendi aralarında dayanışma grevi yapmaları yasak değil mi? Çalışanlar için onca hayati sorunlarla ilgili “hak grevi” niye yapılamaz? Hükümetlerin grev erteleme yetkisi bir elle verilmiş özgürlük kırıntısının dahi öbür elle geri alınması değilse nedir? “% 10 barajı” ne iş görüyor? Kamu emekçileri yıllardır toplu sözleşmeli, grevli sendikal hak mücadelesi veriyorlar. Başarıya ulaştıklarında fiilen ne kazanmış olacaklar?
Belki bütün bunların bir topyekûn “yeniden yapılanma” sorunu olduğu, çözüm için vaktin henüz erken olduğu düşünülüyordur. Vakit niçin erken? “Erken” ne demek? Bu gibi soruları yalnız iş yerlerinde sendikalı çalışan ya da rengi sararmamış sendika yaşatmamaya yeminli “çağdaş” ve “demokrat” sanayicilere, onların bir dediğini iki etmeyen “milletin vekilleri”ne, gazetelerinin semtine sendika uğratılmayan kürsü demokratı sözde “özgürlükçü” köşe yazarlarına değil, her gün birkaç kez, “Taleplerimiz yerine getirilmezse üretimden gelen gücümüzü ortaya koyarız, haa!” diye efelenen sendika babalarına da sormak gerekiyor.
Evet, “toplumsal barış”ın gerçek yüzü ayan beyan görünsün istiyorsanız, “teknoloji devrimi”nin kaldırıp bir kenara attığı eski fotoğraf arşivinizdeki negatifleri kazıyıp çıkarın: neyin ne olmadığını ola ki daha iyi seçersiniz...
Toplumsal barışın dingin sularında işsizlik artık hiç ağıza alınmayan boyutlarda seyrediyorsa, işçinin, memurun, öğretmenin, yoksul ve orta çiftçinin, emeklinin yoksulluğu diz boyunu hızla aşıyorsa ve birileri, eskimiş derisinden sıyrılan engerek yılanı gibi, “benim köylüm, benim işçim” diyerekten siyaset sahnesini yine işgale hazırlanıyorsa ve siz işsizlikle, yoksullukla mücadele edecekseniz, o mücadelenin –yani işsizliğe ve yoksulluğa karşı politikaların gündemi işgal edebilmesinin– araçlarının kazanılması gerekir. Bunun için de, demokrasi ve özgürlük talebinin kapsamı içinde bütün çalışanların her türlü yasakçı mevzuattan, uygulamadan arınmış iş bırakma ve sendikal /siyasal örgütlenme ve eylem özgürlüğü talebini ülke gündeminin en başına çıkarmak –hem de acilen çıkarmak– ve ısrarla orada tutmak gerekir.
İnsan hakları, hukuk devleti, düşünce özgürlüğü mü istiyorsunuz? Demokrasi mi istiyorsunuz? Bilin ki bu bir sınıf mücadelesi sorunudur. “Yeni bir toplumsal sözleşme” (ya da devlet) sorunu değil, doğrudan kapitalizmle mücadele sorunudur. En çok da, “toplumsal barış”.
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 4 (Ekim 2000)
İnsan’ın özgürlük arayan bir varlık olduğu söylenmiştir. Ama “insan” ve “özgürlük” soyuta kaçan kavramlardır. Somut insandan ve somut özgürlükten söz etmedikçe ne insan anlaşılmış olur, ne de özgürlük.
İnsanın özgürlük aradığını somut herhangi bir insana bakarak da göremeyiz. Zaten bizim görme kabiliyetimize işi bırakmadan, insanın bizzat kendisi, tarih içindeki eylemi ile bize özgürlük arayan bir varlık olduğunu göstermektedir.
“Kaçarken bile ‘hayır’ diyebilme” özelliği insanın özgürlük aradığının kanıtı olarak gösterilmiştir. Benzer başka kanıtlar da aranırsa bulunur. İnsan sürekli başkaldırı halinde olan bir varlıktır.
İnsanın başkaldırı halinde bir varlık olduğunun anlaşılması, maalesef bir parça zeka gelişkinliğini gerektirmektedir. Aksi halde, çıplak gözümüzle baktığımız zaman korkan, boyun eğen, ağlayan, teslim olan, bilincini ve emeğini yeri geldikçe ve imkan buldukça satan bir varlık görmekteyiz. Bunun neresi başkaldırıdır?
Ama bir de topluca ve tarihi ile birlikte bakıldığı zaman, şaşırtıcı bir somut insan ile karşılaşırız. Sıradan insanların toptan ayağa kalkıp yürüdükleri, maddi ve manevi bütün putları ayakları altına alıp çiğnedikleri, kurulu her şeyi yakıp yıktıkları sahneler o kadar çoktur ki. Bu sahneleri birleştirdiğiniz zaman, başkaldıran insanı görebilirsiniz.
Bu kadar bir zihin zahmetine katlanmak istemeyenler için de insanı anlamanın bir yolu vardır. Korkan, boyun eğen, emeğini ve hatta ruhunu bile “zorda kaldıkça” satan insan, bunları yaparken ve yaşarken bile başkaldırı halindedir. Burdaki “başkaldırı” durumuna bizi götürecek anahtar kavram, “zorda kaldıkça”dır. İnsan koşullarının ürünüdür ve her koşulda varlığını sürdürmenin yolunu bularak kendini bir çok bin yıldan beri sürekli kılabilmiştir.
Bugünkü dünyanın koşullarına ve bu koşulların ürünü olan insana genel olarak baktığımızda, onun özgürlük aradığından ve başkaldırabileceğinden kuşku duyabilirsiniz. Hele bugünkü durumu 19. yüzyılın ikinci yarısı ve 20. yüzyıl başlarındaki dünya-insan gerçekliği ile kıyaslayacak olursanız, başkaldırı geleneğinin tarihe gömüldüğünü bile düşünürsünüz.
BAŞKALDIRI ARTIK OLMAYACAK MI?
Başkaldırı geleneğini tarihe gömecek olan, somut insan ve insanın somut yaşamı açısından her şeyin artık eskisi gibi olmadığı, insanın kendini insan olarak hissettiği bir dünyanın oluşmasıdır. Artık başkaldırıya gerek kalmadığını ileri sürenler böyle bir dünya gösteremiyorlar ama şunu söylüyorlar: Bu dünyanın neresi kötü? “İlerleme”yi görmüyor musunuz? Her gün “biraz” daha düzeliyor ya dünya! Zaten “başkaldırı” geleneğini tarihe gömen de, dünyanın kusursuz bir dünya ütopyasına doğru, yavaş, hatta belki çok yavaş ama, şaşmaz bir mantıkla ilerliyor olmasının kanıtlanması değil midir? Marx da zaten toplumsal evrimi, tıpkı burjuva ideolojisinde olduğu gibi, önü kesilemez bir “ilerleme” olarak görmemiş miydi?
Siz eğer, bu söylenenlere rağmen dünyanın gerçekten kötüye gittiği görüşündeyseniz, bu görüşünüzü temellendirmeniz gerekir. Yüz milyonlarca, milyarlarca insan açısından dünyanın, onların yaşam gerçekliğine yansıdığı biçimiyle kötüye gittiğini söylemeniz yetmez; herkes için kötüye gittiğini de kanıtlamanız ve tüm dünyanın, yaşanmışların hepsinden daha büyük, daha derin, daha yıkıcı bir devrime gereksinmesi olduğunu kanıtlamanız gerekir.
Kanıt gene insandır. Bilim, teknoloji, yaratıcılık nerden nereye gelmiş olursa olsun, bütün bunların somut insan üzerindeki sonuçlarıdır önemli olan; buna bakılmalıdır.
Bakalım. Marx’ın, kapitalizme, kapitalizm gününü doldurduğu ölçüde karşı çıktığı, gününü doldurmadığı yerde ve ölçüde, dönüştürücü tarihsel eyleminin hakkını verdiği söylenmiştir. Bunu nasıl anlamalı ve kapitalizme karşı Marksist bir tutum alınacaksa, bu ne olmalı? Marx kapitalizmin, dünyayı kökünden değiştirdiğini söylerken bile ona karşı çıkıyordu. Kapitalizmde Marx’ın “olumlu” bulduğu tek şey, vaktindeki “özgürleştirici” rolü olmuştur. Ama Marx kapitalizmi, değil, insanın geleceği için kapitalizmi de yıkacak olan tarihsel gücü ortaya çıkardığı için “olumlu“ buluyordu. Örneğin kapitalist sömürgecilerin Hindistan’daki eyleminin “yıkıcı” yüzünde gördüğü şey, bu yıkıntı içinden çıkıp geleceğini düşündüğü kapitalizm sonrası gelecekti. Marx’ın aksini düşünmesi olanaksızdı. Kapitalizm kimi nerden özgürleştiriyordu? Yığınları toprağa bağlı kölelikten ve bilinci kiliseye tabi esaretten. Kapitalizmde karşı çıktığı şey ne idi? Yeni kölelik. Çünkü kapitalizm özgürleştirdiği herkesi ve her şeyi kendi tarihsel temelini oluşturmak için “özgürleştiriyordu”. Yani kendine gerekli “yeni köle”yi oluşturmak için “eski köle”yi ortadan kaldırıyordu. Kölelik denilen şeyin kendisi daha da pekişiyordu. En özgürlükçü varsayıldığı ilk döneminde bile kapitalizm özgürlükçü olamazdı. Çünkü özgürleştirdiği her şey dönüp kendisine karşı ayaklanıyordu. Bunun en açık örneği, “özgür emek” olarak topraktan çözüp “özgürleştirdiği” insandı. Kapitalizmin gelişmesine ayak bağı olan tüm tarihsel olgular ve toplumsal kategoriler sermaye sınıfı tarafından bir bir yıkılırken, yani burjuva sınıf her şeyi ve herkesi geçmişin egemenliğinden koparıp kendi egemenliği altına alırken aynı anda “hem “özgürleştirme”, hem de “köleleştirme” olan bir süreç yaşanıyordu. Kapitalizmin tarihi bu nedenle, “özgürleştirdiği” her şeyi dönüp bastırması, acımasızca ezmesi olmuştur. Kapitalizmi de zaten dün olduğu gibi yarın için de, yarattığı bu çelişki karakterize ediyordu.
KAPİTALİZM YARATTIĞI ÇELİŞKİYİ ÇÖZEBİLDİ Mİ?
Marksist dünya görüşü ve tarih kavrayışı kapitalizmi bu temel çelişkisinden yakalar, onun er veya geç yıkılacağını öngörür. Bu öngörünün doğru çıkmadığı, kapitalizmin kendi çelişkilerini çözebilecek bir iç dinamizme sahip olduğunun kanıtlandığı söylenmektedir. Eğer gerçekten de kapitalizm kendi temel çelişkilerini çözerek ilerleyen bir dinamizme sahipse, onu aşan her düzen ve dünya tasarımı (sosyalizm, eşitlik ve özgürlük ve ebedi barış vb.) ya gereksizdir, ya da kapitalizmin devinim süreçlerinden çıkacak bir aşamadır. Hal böyle ise, dünya, bizzat kapitalizm karşıtları tarafından tepe tepe kullanması için kapitalizme sunulmaktadır.
Halbuki “sorun” olan şey tarihsel olarak doğru kavranmışsa “özgürleşme”nin kapitalizme emanet edilemeyecek kadar derin bir sorun olduğu da kabul edilecektir. Herhangi bir sınıflı toplumda, yani sömürü aracılığıyla temel düzenini işletmekte olan bir toplumda, o toplumun işleyiş ilkesi ile “somut insan” arasındaki çelişkiyi ne ortadan kaldırmak olanaklıdır, ne de gizlemek. Bu çelişki, insan varoluşunun bütün alanlarında ve biçimlerinde kendini mutlaka gösterir. Kendisi ile insan arasındaki çelişkiyi çözmekte olduğu varsayılan bugünkü kapitalizmi de bu açıdan gözlemek, izlemek ve anlamak gerekir.
BAŞKALDIRI NEREYE GİTTİ?
Kapitalizmin insan tarafından örgütlenmiş gayri insani bir toplumsal düzen olduğunu benliğinde hissetmeyen tek bir insan bile yoktur. Ama kapitalizmin seçeneğini arama çabası da iyiden iyiye sönümlenmiş gibidir. Bu da insanın kendi içindeki çelişkisidir.
Kapitalizmin seçeneği olacak özgürlükçü ve adaletçi bir düzenin, yani insanın insan yönü tarafından denetlenebilir bir düzenin oluşturulması çabasını sönümlendirmiş gibi gösteren, kapitalizmin yüksek ikna gücü değil insanın zayıf yönüdür. Çaresiz insan zayıftır ve bugünkü insan neden çaresizdir?
Şundan çaresizdir: Kapitalizmden kurtulmak için denenmiş bir başkaldırı modeli yaşanmış ve başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Bu genel bir tesbittir ve çıplak kanıtlara dayanmaktadır. Doğrudur da. Tarihin en uzun süre ayakta kalabilmiş bir özgürleşme denemesi “yarım” kalmıştır. Ama bu tesbite dayanılarak denilmektedir ki, kapitalizm de zaten, o başkaldırıya (20. yüzyıldaki proleter ve emekçi halk devrimleri) kaynaklık eden kapitalizm olmaktan çıkmış, kendini değiştirmiş, kendisine karşı olan ve olacak olan başkaldırının gerekçelerini kendi içinde çözerek ortadan kaldırmış ve Marksist anlamda bir özgürleşme devriminin kaynaklarını kurutmuştur.
Ayrıca, bu genel tesbit üzerinden yürüyen “genel bilinç”e göre, “başkaldırı”nın kendisi de zaten, “zorunlu” olduğu zamanda bile “sorunlu” bir tarihsel olaydır. Hiçbir başkaldırı kendi ilkesine sadık kalamamıştır. Çünkü başkaldıranlar, şaşmaz bir kural olarak, ezilmiş yoksul emekçiler veya onlar adına ayağa kalkan entelektüel vicdan olmuştur. Bunlar da zaten “çaresiz”, yani güçsüz kaldıkları için ayaklanmışlardır. Güçsüzlerin ayaklanmasının işleyen dünya düzenini değiştiremeyeceği, belki sadece aksatıp kesintiye uğratacağı besbellidir. Demek ki toplumsal hayatın bambaşka olan ilerleme ve gelişme mantığı karşısında, tüm başkaldırılar, birer “toplumsal cinnet durumu” olmaktan ileri geçememişlerdir. Böyle olunca da “umutsuzluk”tan doğan başkaldırının kendisi “umutsuzluk” kaynağı olmuştur.
Böyle demekte o “genel bilinç” ve sözünü şöyle sürdürmekte: Marx’ın kapitalizme karşı gelişeceğini öngördüğü başkaldırı açısından artık dünyanın çehresi değişmiştir. Marx işçilerin başkaldıracağını söylemişti. Artık işçiler azınlıktadır. Kapitalizm bir kesimi sürekli yoksullaştırıyor, yoksulların sayısını artırıyordu; bu süreç de tersine dönmüştür. Kapitalizmi yıkınca tarihsel devinimin boşluğa düştüğü ve bizzat yıkan güçlerin de zorunlu olarak kapitalizme yöneldikleri kanıtlanmıştır. Bütün bunlardan ve tüm başkaldırıların insana acıdan başka bir şey veremediği kesin olarak anlaşıldıktan sonra elbette “başkaldırı” anlamsızdır ve insanlığın gündeminden çıkmıştır. Dünyanın yeni gelişme vizyonunda “başkaldırı”, olsa olsa, acınası bir Donkişotluktur.
DONKİŞOT MESELESİ
Yanlışlık şurada. “Sadece yoksullar ayaklanır.” Doğru değil. Ama diyelim öyle. Yoksulların ayaklanması nedendir ve ne sonuç verir? Başkaldırının bu tükenmez kaynağından bize ne kalmıştır?
Burada Engels’ten yapılacak şöyle bir alıntı sanırız hiç fena durmayacak: "Dini bir kılığa bürünen bütün Orta Çağ kıyamlarına, çağımızda da bütün proleter hareketlerinin başlangıç aşamalarına özgü çilekeş bir hayat anlayışına, daha o zamandan rastlamaktayız. Bu çilekeş ahlak anlayışı, hayatın her türlü tadından, eğlencesinden uzak durma çağrısı, bir yandan İsparta tarzı bir eşitlik ilkesiyle hakim sınıfların karşısına dikilirken, bir yandan da zorunlu bir geçiş aşamasıdır. Bu aşamadan geçilmeksizin, toplumun en alt tabakasının kendini harekete geçirmesi imkansızdır. Devrimci şevklerini geliştirmeleri, toplumun bütün diğer unsurları karşısında kendi düşmanca tutumlarının bilincine varmaları, bir sınıf olarak sımsıkı kenetlenebilmeleri için, toplumun en alt tabakaları önce onları mevcut sosyal düzenle bağdaştırabilecek her bir şeyden sıyrılmak zorundadırlar, feci durumlarını o an için azıcık da olsa dayanılabilir kılan, en sert baskının dahi ellerinden alamayacağı son bir kaç hazzı da tepmelidirler. Bu plep ve proleter kanaatkarlığı, taşkın bağnaz biçimiyle olsun, özünde olsun, Luther'ci şehirli ahlakının ve (...) İngiliz Püritenlerinin bütün sırrı burjuva eli sıkılığından ibaret burjuva kanaatkarlığından apayrı bir şeydir. Çağdaş üretim güçlerinin gelişmesi refahı son derece artırarak İsparta tarzı eşitliğin gereğini ortadan kaldırdıkça ve proletaryanın toplum içindeki yeri, dolayısıyla proletarya kendisi gitgide daha devrimci oldukça bu plep-proleter kanaatkarlığının devrimci niteliğini yitirmeye yüz tutması anlaşılır bir şeydir. Çilekeş hayat tarzı yığınlar arasında zamanla silinir gider, onun üzerine kurulu tarikatlarda ise yozlaşır, burjuva eli-sıkılığına, ya da pratikte yine dar kafalı filisten ya da lonca-zanaatkar tıynetine özgü pintilikten başka bir şey olmayan cerbezeli bir erdem düşkünlüğüne dönüşür. Kaldı ki, dünya hazlarını tepmeyi proletaryaya salık vermenin pek gereği yoktur, çünkü proletaryanın tepeceği hemen hemen hiçbir şeyi zaten kalmamıştır."*
Sadece yoksullar ayaklanmaz. Benliğini tehdit altında gören herkes ayaklanabilir. Kapitalizm sürdükçe ve ilerledikçe işçiler sayıca azalıyor olsalar bile, “İnsanlık durumu” açısından işçi ile aynı duruma gelenlerin sayısı sürekli artıyor. Bu nedenle, kapitalizmi reddetmemizin nedeni sadece yoksulluğumuz değil. Çünkü insanlığımızı, kapitalizmin bize sağladığı üç beş bin dolar ücretten çok daha derin kavramlarla tanımlamayı sürdürüyoruz. Daralmış, bir köşeye sıkıştırılmış olabiliriz, hatta kapitalizme karşı mücadelemizin görünür bir gelecekte sonuç vermeyeceğini de biliyor olabiliriz. Donkişotluğun anlamı ve erdemi de, iddiasının kendi bireyi kadar “mütevazı” ve bütün bireyler için geçerli olmaktan ötürü evrensel yüceliğidir. Elbette herkes başkaldırabilir. Benliğinin tehdit altında olduğunu hisseden herkesten başkaldırması beklenmelidir. Çünkü insanı insan yapan toplumsal ilişkiler bağlamında herkese intikal etmiş bir tarihsel miras, herkeste bir tarihsel birikim var.
Umutsuzluğun son umut olarak kışkırttığı umutsuz başkaldırıların simgesi Donkişot yenilip sahneden çekilirken herkes rahat bir nefes aldı. Son duygu adamı da çekilip gitti. Kime yenildi? Pratik cevap “akla” diyebilir. Donkişot akıldan yoksun muydu? Kapitalizmin aklına karşı dürüstlük, sadakat, cesaret, haksızlığa isyan, dayanışma vb. elden uçup gitmekte olan değerleri son bir umutla kurtarmaya çalışan “aklın” ve “duygu”nun önünde saygıyla eğilmemek, insan olabilenler için mümkün müdür? Donkişot’a her gülüşümüzün kendi akıbetimize gülmek olduğunun farkında değil miyiz? Ama o yalnızdı. Aklın güvenli sularında yelkeni alabildiğine dolan kapitalizmin artık önü kesilemezdi. Hem zaten Donkişot kendinden başka, kime ne zarar verebilirdi ki? Bu acınası şövalyenin, dünyanın yeni baronları karşısında ne hükmü kalmıştı ki?
Kendi etti, kendi buldu!
Donkişot şu veya bu, doğru veya yanlış bir düşüncenin değil, insanın kendisinin “sahneden çekilmesi”ydi. Ama insan sahneden çekilip nereye gider ki, hayatın gerçekliğinden başka? Ve öyle de zırt pırt sahneye çıkmaz; çıktığı zaman tam çıkar ve kendisi gibi çıkar. Bu kanıtlanmış insan türü gerçeğini kavramaktan uzak olanlar, Donkişot’un, tarihe gömüldüğü yerde kalacağını zannedenler kendilerini aldattılar. İlk aldanmaları Fransız Devrimi’ydi. Fransız Devrimi, üstünde yükseldiği sokağın baldırı çıplaklarının kurulan yeni dünyadan kendileri için pay istemelerine öylesine kudurdu ki... İlk çırpıda ve bir çırpıda yolunu onlardan temizlemeye girişti. Temizledi de. Burjuva sınıf, yeni “özgürlük"ten, ”adına “işçi” denilen ayak takımına zırnık koklatmadı. Ne oldu? Özgürlük özgürlük olmaktan mı çıktı?
Aradan otuz yıl geçti geçmedi, Lyon’da ortaya çıktı mı çıkmadı mı, dünyadan kendisine de pay isteyen o “zavallı” insan. Onun dünyadan pay istemekle aslında dünyayı istemekte olduğunu dünyayı feodallerin elinden daha dün zorla koparmış olan burjuva sınıf bu kez anlamaya başladı. Orda da onu toprağa gömdü ve rahatladı.
Başkaldıran insanı “gömdüğümüz” yere dikkatli bakmalıyız. Çünkü o, hayattan dışlayıp kovduğumuz için hayatta olmadığını sandığımız insan, yeraltından, yani işin gerçeği üzerinden hep sürdürdü kendisini. Bu yüzden köstebeğe benzetilmiştir. Boşuna benzetilmemiştir. Apansız çıkıp gelir, dikilir bir yerde karşımıza. Bizim yer üstünde, sözünü edip geçtiğimiz, öyle kalıcı bir sada bile yaratmayan özgürlük istencimizin yeraltındaki izdüşümüdür köstebek. Lyon'da ezildikten 15 yıl sonra da ansızın yokladı yeryüzünü. Hem de bütün Avrupa’da. Gene, hem de çok kanı akıtılarak kovuldu hayattan. Gene toprağa (tarihe) gömüldü. Gene rahatladı dünya. 1871’de, bir kez daha çıkıp yolumuzu kestiği görülmüştür. Ve bu kez yolumuzu niçin kestiğini apaçık göstermiştir. Dünyadan kendine pay isteyip tepelendikçe aklını başına devşirdiği, “pay” istemekle yetinmeyip dünyanın tümünü istemekte direttiği ve onu nasıl elde edeceğini öğrenmekte olduğu dehşetle fark edilmiştir. Bu nedenle ve orada, emsaline ondan önce hiç rastlanmamış bir dehşetle yok edilmiştir.
Aradan 50 sene geçmiş geçmemiş, toprak bu kez boydan boya yarılmış, o köstebek insan yeryüzüne çıkmıştır. Bu kez “son hesaplaşma” için çıkmıştır. Bu son gelişinde bastırılması, geldiği yere geri gönderilmesi hayli uzun sürmüş ve çok pahalıya mal olmuştur. Kime pahalıya mal olmuştur? Bütün insanlığa ve bu arada elbette kapitalizme de. Çünkü onda dünyayı tüm insanlarla paylaşmak ve insanlara paylaştırmak gibi bir tabiatın zerresi yoktur. İnsana verdiği her şeyi ya da insanın ondan koparıp aldığı her şeyi “zarar” hanesine yazar. İnsandan koparıp alabildiği her şeyi de “kâr” hanesine geçirir. Ve bu zamanla öylesine doğallaşır ki, özgürlükçü büyük bir devrim için bile yapılabilir bir hesap haline gelir. Kapitalizm Ekim Devrimi’nden ne kadar “zarar” gördüğünü kaydetti ve hiç unutmadı. Kendini alacaklı saydı. Ne zaman ki o devrimi boğdu, insanlığa karşı büyük bir “zafer” kazandı, işte o zaman alacağını alıp “kâr”a geçti ve ancak öyle rahatladı.
KÖSTEBEK YİNE TOPRAĞIN ALTINDA VE BİR GÜN GENE ÇIKIP GELECEKTİR
Şimdi yaşadığımız sessizlik ve huzur, bu köstebek insana karşı kazandığımız en son zaferimizin sarhoşluğuna denk geliyor. Dünya çok rahat.
Bu defa artık kapitalizm kendinden çok emin. İnsanlığın kesin tercihini kapitalizmden yana yaptığını ve bunu değiştirmesi için hiçbir neden kalmadığını söylüyor. Gerçi hayatın ufak tefek kusurları yok değil, ama sabırla bunlar da düzelecek ve insanlık, beklediği ebedi saadete kapitalizm sayesinde ulaşacak.
Bunu göremeyenler de var elbet. Kapitalizme karşı savaşı sürdürmeyi öneriyorlar. Bunların önerdiği umutsuz bir savaştır. Bunlara Donkişotlar gözüyle bakılmalı, gülünüp geçilmelidir!
Söz karşımıza böyle çıkınca, aklımız hep tarihsel hesaplaşmaya takılıyor. Kapitalizme karşı savaşı sürdürmeyi öneren Donkişotlar akılsız ve “akıl dışı”, kapitalizmin insanı nihayetinde tarihin düzlüğüne çıkaracağını görenler ise akıllı ve “akıl alanı”nın insanlarıdır. Böyle deniliyor.
Peki bu “akıl dışı” alan nerden çıkıyor, bunu kim üretiyor? Elbette bunu, kendini ilerlemenin ve uygarlığın, o halde aynı zamanda “aklın” temsilcisi sayarak aklın sınırını kendine göre çizen ve böyle bakmayan herkesi “sınırı dışına” iten kapitalizm yapıyor. Yani akıl dünyasını da, akıl dışı dünyayı da o yaratıyor, adını da o koyuyor. İşte misali, bugünkü dünya. Giderek artan ve genişleyen yoksullar dünyasının 2 milyarı açlık sınırında 5 milyar insanı. Bunlar insan mı değil mi, önce buna yanıt istiyoruz. Bu insanlar çalışamıyor, öğrenemiyor, karnını doyuramıyor, hastalıklardan kurtulamıyor, yarın fikri geliştiremiyor. Bunların tümü hayatın kendisini, dünyanın halini ve geleceğini olumsuz etkilemiyor mu? Bu yaşanan hayat “akla” sığar mı? Sığmaz elbet, bu nedenle de aklın dışına çıkarılıyor. “Akıl dışı” koca bir dünya!
Gelelim uygarlığın beşiği Batı’ya! Orası “akıl alanı”! Bu hangi akıldır? Önce, doğadan akıl-varlık olarak verilmiş beş milyar insanın hayatını “akıl dışı” ilan ettiği için insan aklı değil, kapitalist akıldır. İkincisi, insanı özel bir düzlemde değil, maddi zenginliği habire büyütmekten ibaret bir “ilerleme” çarkının sıradan parçası olarak gördüğü için insanı dışlayan bir “'akıl’sızlık”tır. Üçüncüsü, azalan sayıda gücün tüm dünyaya ve hayata egemen olmasına doğru işlediği için akılsızlık ve haksızlıktır. Dördüncüsü, iş bu noktaya varmışken kendini entelektüel güçlerden de arındırmış, insanın tüm tarihsel birikimini karşısına alarak gayri insani bir konuma çekilmiştir.
Yoksulların, açların başkaldırısından özgürlük mü çıkacaktır? Elbette hayır. Bu sadece vicdanın başkaldırısı olur. Aklı her yerden ve kendinden de kovduğu için kapitalizme karşı başkaldırı, aklın başkaldırısıdır. Eğer kapitalizm gene “akıl” ise, o zaman artık bundan böyle “aklın yolu bir” değildir.
Bakalım Köstebek çıkıp gelince bu tartışma için ne diyecek? Yoksa böyle bir tartışmaya hiç katılmayıp kendi yoluna mı gidecek? Bunları bilemiyoruz. Tarihten ve insandan bildiğimiz, çıkıp geleceğidir.
* Almanya'da Köylü Savaşı'ndan Seçmeler. Yeri: Karl Marx-Friedrich Engels. Siyaset ve Felsefe. Öncü Kitabevi. s. 181-182. çev. Tektaş Ağaoğlu. Birinci baskı, Nisan 1978.
Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 4, s. 37-40.
- Ayrıntılar
- Serol Teber
- Sayı 4 (Ekim 2000)
Geçtiğimiz yazın 6 Ağustos günü Hiroşima’ya atom bombası atılmasının 55. yıldönümüydü. 2. Dünya Savaşının bitmiş olmasına, Japonya’nın kayıtsız koşulsuz teslim olmasına karşın, salt ulaşılan teknik güçle bütün dünyaya gözdağı vermek için, 6 Ağustos 1945 günü Hiroşima üzerinde atom bombası patlatıldı. Ardından da Nagazaki üzerinde. Yüz binlerce insan öldü. Çok daha fazlası hastalandı, sakat kaldı. Oralarda bu büyük travmayı yaşayanların torunlarında bugün bile ağır bedensel ve ruhsal rahatsızlıklar tesbit ediliyor. İşin daha da trajik yanı, hiç bir sağlık sigortası bu insanların giderlerini ödemek istemiyor!
Birkaç on yıl önce, bir barış toplantısında, adını şimdi yazık ki anımsayamadığım bir din adamı, dünyanın tümünün Auschwitz Toplama Kampı’na dönüştüğünü...insanların makro ve mikro düzeyde iki kademeli denetim (kontrol) altında tutulduğunu söylediği zaman ne demek istediğini pek anlayamamıştık.
Konuşmacı düşüncesini sonra açıkladı: “Öncelikle, dedi, bugünün dünyası tümüyle bir toplama kampı niteliğinde ve nükleer başlıklı füzeler tüm dünyayı denetlemekte...Sonra, laboratuvarlarda orta boy bilgisayar büyüklüğünde aygıtlarla tüm dünyanın seleksiyona, ayıklanmaya taabi tutulması üzerinde çalışılmakta. Bu laboratuvarların nitelikleri mikro-Auschwitz’den farklı değil. Buralarda yarının üstün ya da yeteneksiz insanlarının ayıklanarak tespit edilmesi gerçekleştirilecek...Göreceksiniz....”
Dünyanın büyük bir nükleer tehdit altında yaşamasına neredeyse alışmıştık. Şimdi son günlerin güncelleşen antropo-teknolojisi’ne uyum sağlamak üzereyiz. Antropo-teknoloji, insanın evrimini kendi eline almasını amaçlıyor. Böylece, özlenen üstün insanlar (Hint-Avrupa ya da Âri kökenli ırk) seri olarak üretilebilecek. Gen haritaları böylesine ayrıntılı çözüldükten sonra artık ‘her şey yapılabilir” hale geldi. Geleceğin insanını üretecek laboratuvarlar hemen hemen hazır. ABD’de biyologlar kolları sıvamış, her an işe koyulmayı bekliyorlar. Psiko-farmakoloji yardımıyla birkaç ilaç karışımı bir kokteyl bu yeni insanın ruhsal dünyasını ayarlayabilecek.
Duygular, düşünceler, davranışlar denetim altına alınabilecek. Bundan sonra alkolizm, uyuşturucu kullanımı, kriminel davranışlar, tembellik, yoksulluk, asilik, başkaldırı yok... Laboratuvar görevlileri, disiplinli, çalışkan, uzun boylu – göz rengi isteğe göre boyanabilecek– savaşkan, bitirim, teknolojiye tam inançlı, kararlı, verilen her işin üstesinden gelebilir, kurulu düzeni sorgulamayı hiç aklına getirmeyen, biraz dindar, ara sıra tanrıya bile inanır insanlar üretebileceklerini söylüyorlar.
Bio-fizikci Gregory Stock’un dediği gibi, şu anda bu teknolojik gelişmeyi durdurabilecek hiç bir politik güç ya da etik yok. Olamaz, olmamalı...Atomun bölünmesinden, parçalanmasından sonra en büyük gelişmenin bu yeni Antropo-teknoloji olduğu söyleniyor. Bu sayede, Platon’dan beri tüm gerici ütopistlerin düşünü gördükleri “üstün insan” ya da Nietzsche’nin daha somut ifadesiyle “sarışın vahşiler”in seri üretimine geçilebilir.
Bir yandan Amerika Birleşik Devletleri, öte yandan Almanya’nın önderliğinde Avrupa Birliği, Nazilerin öngördüklerinden de daha güçlü, planlı geliştirdikleri politik-ekonomik yapılanmalarına ek olarak, şimdi “üstün insan” üretimini başlatma hazırlığı içindeler. Önceleri salt Auschwitz toplama kampı ve diğerleri çevresinde uygulanan soykırımlar şimdi gezegen boyu ayıklamalara, elemelere dönüşmek üzere. Burada artık eğitim yerine üretme, politika yerine biyoloji, sınıf yerine “geliştirilmiş (ıslah edilmiş) ırk”, yani “üstün insan” sözkonusu.
Konu son günlerde Almanya’da biraz daha ete kemiğe büründü ve güncelleşti. Sağlık sigortası şirketleri ortaya attıkları bir öneri ile bundan sonra genetik haritasını bilmedikleri insanları/müşterilerini üye yapamayacaklarını açıkladılar. Örnek olarak da “Kimse çarşıdan iyisi varken kötü domates almak istemez,” diyerek savlarını somutlaştırdılar. Şimdiden, politikacılar ve hukukçular ciddi bir açmazdalar. Ellerinde sağlık sigortalarını zorlayacak hiç bir yasal müeyyide ve gerekçe olmadığı söyleniyor. Gen haritasını, şifresini gösteremeyen, iyi bir sigorta şirketi tarafından sigortalanmayacak.
Peki geri kalanlar ne olacak? Şimdi bu yeni duruma uyan ve uygun bir “insani” formül aranıyor...
Belki de en doğrusu, bizdeki kimi politikacıların öngördükleri gibi, bizim genetik şifremizi hiç olmazsa şimdilik kaydıyla kasaya koyup saklamak. İlerde belki antropoloji müzeleri talip olurlar!
- Ayrıntılar
- M. Turgay Yerlikaya
- Sayı 4 (Ekim 2000)
Bu 12 Eylülde "12 Eylül" ün yirminci yılını dolduruyoruz. Yirmi yıl önceki tartışmalara gidiyoruz. "Bu darbe mücadeleyi en az on yıl geriletti... Hayır, yirmi yıl geriletti." Ne kadar karamsar gelirdi bu yaklaşımlar o zamanlar! Ne demek yirmi yıl geriletmek? Olur mu öyle şey? Üç beş yıl geriletebilir o kadar. Beş altı yıl içinde yeniden toparlanır...
Oysa gördük ki geriletme yirmi yılla da sınırlı değil.
Bu gerilemenin bir çok boyutu ve bir çok görüngüsü var. Belki bazı görüngüler açısından iyimser olanları bile vardır. Sol artık daha fazla birlikten yana, daha az fraksiyon var, daha gerçekçi politikalar, daha bağımsız politikalar üretebiliyor, vs. vs. görüşünde olanlar da var elbette.
Bu yazıda 12 Eylülün işçi hareketi, sendikal hareket, sol örgütler, ideoloji, kültür , vs. üzerine etkilerinden uzun uzadıya söz edilmeyecek. Yalnızca toplum psikolojisini nasıl etkilediği ve bunun sonuçlarının ne olduğuna değinilecek.
12 EYLÜL NASIL GENEL RIZA GÖRDÜ?
Bu sorunun cevabı sol açısından çok da net ve doğru olarak verilmiyor genellikle. Her şeyden önce, genel rıza gördüğünü sol çoğunlukla reddetti. Oysa elimizde kriter olarak alabileceğimiz bir iki olgu var. Birincisi, ilk tepki ya da tepkisizlik. Dişe dokunur reflekslerin olmayışı. İkincisi ise 1982 anayasa oylaması. Tüm bunlar için haklı (!) gerekçeler bulunabilir. Bulundu da. Bu arada “O gerekçeler aslında gerçeği yansıtmıyor, insanlar gerçek fikirlerini sandığa yansıtmadılar,” diye siyasetin mantığına ve kendisine ters düşen açıklamalar da bolca yapıldı. Siyaset tarihsel ve toplumsal akışa müdahalenin kendisi ise bu müdahalenin ne yönde yapıldığı siyasi eylemcinin (yani insanların) bu akıştaki konumunu belirler. Bu akışın kendisi de tüm bu müdahalelerin bileşkesiyle yön ve ivme kazanır. Dolayısıyla, öyle olduğunu varsaydığımız niyetlerin ya da asli düşüncelerin değil, eylenen, yani eylemde somutlanan fikrin önemi vardır.
Öyleyse 12 Eylül’e toplum razı olmuştur.
Peki ama neden razı olmuştur? Solcuların da bir kısmı razı olmuş mudur? Bence evet. Toplumun rızası ile solcuların rızasının nedenlerinin tamamen aynı olduğunu söylemek haksızlık olur. Ancak solcuları da etkileyen en önemli toplumsal rıza nedeni tüm toplumun travmatize edilmesidir. Ağır bir biçimde yaralanmasıdır. Hani şu depremle birlikte yaşadığımız, bastığımız yere güvenememe, ayağımızın altındaki zeminin kaymakta olduğu ve her an her şeyi yitirebileceğimiz duygusu var ya, işte öyle bir şey.
Bin dokuz yüz yetmişlerden itibaren ciddi olarak tırmandırılan cinayetler 80 yılına yaklaşıldığında artık her an her yerde ve herkesi tehdit eden bir durum almıştı. Üniversitede öğrencilerin üzerine bomba atılıyor ve yedi kişi ölüyor, evlerinde oturan kişiler gece yarısı baskına uğruyor ve teker teker telle boğularak öldürülüyor. (Sonradan kaatillerin kimi trafik kazalarında ölürken kimileri şu ara özel af bekliyor!) Bazen sıradan kişiler, bazen toplumun tanıdığı kişiler. Bazen aydınlar, bazen yoldan rastgele geçenler. Yani ölüm her zaman, her yerde. Tıpkı deprem bölgesinde her an tetikte bekleyen insanlar gibi, her an bir artçı şok ya da yeni bir deprem beklentisi gibi, her an kör (ya da adresini bilen) bir kurşuna ya da bombaya kurban gitmek olası.
İnsanın varoluşunu böylesine tehdit altında hissetmesi bireysel ve toplumsal kişiliğini bir biçimde esir eder. Artık beyindeki en ilkel merkezler alarma geçip temel varoluşu, salt biyolojik varoluşu garanti edecek bir durumu aramaya yönelecektir. İnsanda ve toplumda farklılaşarak ve gelişerek oluşan değerler silinecek, ilkel çağlara geri dönülecektir. Bireysel olarak da yetişkinden bebekliğe bir gerileme, salt biyolojik uyaranlara cevap veren bir psiko-fizyolojik duruma geçiş meydana gelecektir. İnsanın bireysel ya da toplumsal referansları yavaş yavaş değişmeye ya da, başka bir deyişle, insan ilkelleşmeye başlayacaktır.
Bu durum bir cins kanserleşme olarak da ifade edilebilir. Farklılaşmış ve o işe özelleşmiş bir vücut hücresi, örneğin bir deri hücresi kanserleştiği zaman, deri hücresi olarak tanımlayacağımız tüm farklılıklarını yitirmeye başlar ve daha ilkel bir evreye geçer. Kanserleşmenin en ileri olduğu hücre tüm farklılıklarını yitirmiş, en ilkel hücre halini almıştır. İşte böyle bir travma sonrası toplum ve birey tarihsel ve toplumsal süreçte kazanılan değerleri yavaş yavaş yitirip ilkel hale dönmeye başlar. Ölüm korkusunun oluşmuş değerleri sildiği bir toplumu yönetmek ya da gütmek çok kolaydır. Çok açık bir güven ya da özgüven kaybından dolayı toplum artık kendisi karar veremez, sorgusuz sualsiz itaat eder. Bu süreçte eğitim ve öğrenim düzeyinin de çok büyük bir önemi yoktur. En eğitimli profesörler YÖK denen bir çeşit güdücüyü pekala benimsediler, hala benimseyebiliyorlar.
12 Eylül’e kadar tüm toplumu ruhsal travmaya uğratacak ortamı yaratanlar, artık ilkelleşmiş, değerlerini ve kişiliğini önemli ölçüde yitirmiş bu toplumu çok rahat denetim altına alabildiler. Bundan sonra sıra ikinci adıma geldi. Travmanın etkisi azaldıktan, yani akut tehdit geçtikten sonra insanlar yavaş yavaş eski hallerine dönerlerse ne olacaktı? Bunun için darbe sonrası tehditin bir süre daha devam etmesi gerekirdi. Aman, 12 Eylül öncesine döneriz! Her an 12 Eylül öncesine dönme korkusu canlı tutuldu. Tehdit sürdüğü müddetçe travma da sürer. Peki hep böyle mi olacak? Hayır. Teslim alınmış beyinler ve kişilikler yeni bir kalıba dökülecek. İşte bu kalıba dökme işlemi çok yönlü ve çok kollu yürütüldü.
Neydi bunlar? Günlük ekonomik hayatın örgütlenişiydi birincisi. Gündelik hayatın kendi akışından daha etkili bir ideoloji ya da değer taşıyıcısı olamaz. O hayat "köşe dönme", "iş bitirme", "uyanık olma", "akıllı olma (!)" üzerinden kurgulandı. Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler ekonomisi herşeyin biraz daha fazla rahat alınır satılır olduğu bir toplum yarattı. Ekonomik hayatın böye örgütlenmesinin beyinlerde yarattığı yeniden yapılanma medyayla, arabeskle, popla, ders kitaplarıyla, kuran kurslarıyla, futbolla, yeni tip eğlence ve tüketim tarzıyla, siyasi partileriyle, vs. ile desteklendi ve oturtuldu.
Teslim alınmış, tüm değerleri silinmiş beyinler yeniden şekillenmeye başladılar. Bu şekillenmenin kendisi, 12 Eylül öncesi toplumun ve bireylerin tarihsel süreçte oluşturduğu değerlerden, bırakın yılları, yüzyılla ifade edilecek bir zaman dilimi kadar geriliği ifade ediyor.
Böylesi bir gerilemenin, geriye çekilmenin, daha ilkel bireysel ya da toplumsal bir düzeye düşüşün görüngülerini hayatın tüm alanlarında görmek mümkün. İdeolojik olarak milliyetçiliğin ve dinsel karanlığın çoğalması ve insanlığın oluşturduğu tüm çağsal kültürel değerler açısından daha geri bir düzeyi ifade eden müzik yapıtları, başa çıkılamaz bir dış dünyadan kendi kabuğuna çekilme, daha diken üstünde ve daha saldırgan olma... Oluşmuş değerlerini ve birikimlerini unutan bir bireyin ve bir toplumun ortaya çıkması.
PEKİ SOL NASIL ETKILENDI?
Tüm bu yaşananlar tüm toplumu olduğu gibi solu da etkilerken sol ayrıca en büyük silahı olan "bilimsel olan"a karşı zaafiyeti yüzünden de zarar gördü. Sermaye her alanda olduğu gibi bilimde de iktidar olunca, bilim kurumları ve bilim insanları tarafından sermeyenin tezlerinin haklı olduğu fikri topluma egemen olmaya başladı. Sol da bundan etkilendi. Savunduğu fikirlerin eskimiş olduğu fikrine kapıldı. Örneğin özelleştirmelere karşı çıkarsa “dinazor” olacağı korkusunu yaşamaya başladı. Özgüvensizlik bilimsel yöntemi kullanmamayla ve bilgisizlikle birleşince, sermayenin yaydıklarını bilimin gereğiymiş gibi benimsemeye ya da bunlara açıktan karşı çıkmamaya başladı. Referanslarımızı ve değerlerimizi yitirdik.Yalnız ta rihi değil, bugünüde unuttuk
ŞIMDI?
Buradan bakıldığında yapılması gerekenler kendiliğinden ortaya çıkıyor. Solun kendine güvenini kazanması gerekiyor. Bunun için önce kendi tarihini , sonra tüm sınıf savaşları tarihini hatırlaması gerekiyor. Çünkü öz güvenini yeniden bulacağı en önemli alan orasıdır. Ardından, 12 Eylül sürecini yeniden tanımlaması gerekiyor. Yaşananlar kendisi için de, ülke insanları için de neydi? Hayatın yeni akışını ve yönünü tanımlaması gerekiyor. Ancak böylelikle bir referans odağı haline gelebilir ve kabuğunu yırtabilir.
Bunun için yeterince kaynağımız ve umutlu olmak için yeterince nedenimiz var.
- Ayrıntılar
- Yavuz Alogan
- Sayı 4 (Ekim 2000)
Demirel’in, Turgut Özal’a, "Askerlere yardımcı olmalıyız, kardişim", dediğini gören cuntanınözgüveni arttı ve topluma nizam verilmeye başlandı.
İkinci Soğuk Savaş 1970’lerin ortasında başladı. OPEC’in petrol fiyatlarını yükseltmesi, Vietnam Savaşı’ndan yenilgiyle çıkan ABD’nin uluslararası hâkimiyetini biraz daha zayıflatmış, 1960’ların ortasında SSCB’de keşfedilen yeni petrol ve doğal gaz yatakları, bu ülkenin enerji rezervlerinin uluslararası piyasa değerini bir anda dörde katlamıştı. Dünya kapitalizminin Altın Çağı bu yıllarda sona ermiş ve yeni bir devrimci dalga dünyanın büyük bir kısmını kaplamıştı. Portekiz’de Salazar rejimi çökmüş, Etyopya’daki devrim Afrika’daki güçler dengesini değiştirmiş, Yunanistan’daki Albaylar Cuntası yıkılmış, İspanya’da Frankizm sona ermişti. Aynı dönemde Orta Amerika ve Karaibler sola doğru yön değiştirmiş, Nikaragua’da devrim olmuş, El Salvador’da iç savaş çıkmıştı.
1970’lerin başından beri bütün mücadele alanlarında en sağcı, faşist ve militer güçlerle ittifak kuran ABD, kendisini kısa sürede kaybedenlerin safında buldu. Nükleer gücünü sürekli geliştiren SSCB ise kazananların safındaydı. 1979’da Sovyet birliklerinin II.Dünya Savaşı’ndan sonra ilk kez kendi sınırlarının dışına çıkarak Afganistan’a girmesi ve İran’da Şah’ın devrilmesi, İkinci Soğuk Savaş’ın en yüksek noktasıydı.
12 Eylül askeri darbesi, böyle bir dünyada, Amerikan yönetiminin askeri danışmanlarının Ortadoğu’daki ABD kalesini tahkim etme arzularının bir ürünü olarak gerçekleştirildi. 24 Ocak Kararları’nın öngördüğü yeni sermaye birikim modelinin mevcut anayasal ve sendikal haklar nedeniyle uygulanamayacağını gören Türkiye burjuvazisi, parlamentodaki siyasal partilere cephe almış ve askerlerin önüne çoktan kırmızı kadife halıları sermiş, bekliyordu.
Özetle, 12 Eylül darbesi, "yükselen sol dalga"yı durdurmak ya da iç savaş tehlikesini önlemek için değil, ABD dış siyasetinin ve yeni bir iktisadi modelin gereğini yapmak için gerçekleştirildi. 1977’nin kanlı 1 Mayıs’ından sonra "sol dalga" inişe geçmiş ve rejime yönelik bir "tehdit" olmaktan çıkmıştı. Aralık 1978’de yaşanan Kahramanmaraş katliamının ardından ilân edilen sıkıyönetim, bütün 12 Eylül araştırmalarının ortaya koyduğu gibi, potansiyel iç savaş ortamının kontrollü biçimde sürmesini sağlamıştı.
12 Eylül cuntası, sınırlarını ABD’nin çizdiği stratejiyi, çok temkinli ve dikkatli adımlarla uygulamıştır. Tariş baskınıyla işçi sınıfının, Fatsa baskınıyla sol grupların direniş potansiyelini ölçmüş ve önündeki yolun açık olduğunu görmüştür. Darbeden hemen sonra DİSK’i ve MİSK’i kapatmış, ancak Türk-İş Genel Sekreteri’ni bakan yapmıştır. Siyasal partileri kapatmak için tam bir sene beklemiştir.
Cuntayı oluşturan generaller, yakın ve uzak tarihte görülen benzerlerine kıyasla, oldukça temkinli, dar görüşlü, düşünsel ufku kışla nizamı ve NATO konseptiyle sınırlı basit karargâh subaylarıydı. Sendikacıların teslim olmak için başvurdukları Selimiye Kışlası önünde oluşturdukları uzun kuyrukları; binlerce silahlı sol militanın "kurtarılmış" olduğu iddia edilen bölgelerde ciddi bir direniş örgütleyebilecek kite bağlarına ve kapasiteye sahip olmadıklarını; Demirel’in gözaltındayken, Turgut Özal’a telefon edip, "Askerlere yardımcı olmalıyız, kardişim", dediğini gördükçe, özgüvenleri arttı ve topluma nizam vermeye başladılar. O sırada Pentagon uzmanlarının geliştirdiği "yeşil kuşak"la komünizmi kuşatma stratejisini abartarak, Türk-İslam sentezine yol verdiler, Suudi sermayesine yaklaştılar, halkın önüne çıkıp Kuran’dan ayet okumaya başladılar. 1983’e gelindiğinde görev sürelerini tamamlamışlar ve toplumu düzlemişlerdi. Yerlerini, her türlü ideolojik "sentez"i çürüten dizginsiz bir liberalizme ve vahşi bir kapitalizme bırakarak kışlalarına çekildiler. Yarattıkları ucube kendi ideolojik ve tarihsel varlıklarını sorgulayana kadar, yani 28 Şubat’a kadar, seslerini çıkarmadılar.
12 Eylül sosyalist solun zaaflarını ortaya çıkardı. Bu zaafların en önemlisi "özgün siyasal çözümleme" yeteneksizliğidir. Tarihsel analojilerle oluşturulan "devrim stratejileri", işçi sınıfı fetişizmi, kısmi başarıların abartılmasıyla ulaşılan muhayyel iç savaş ve direniş saptamaları, gidişatın (ya da sevk edilişin) yönünü karartmaktan başka bir işe yaramadı. Oysa Marksizm’in üstünlüğü, geleceği öngörebilmesinde, çelişkili bir toplumsal gerçekliğin ögelerini bütünleştirebilmesinde yatar.
"Eğer" ya da "keşke" sözcükleriyle tarih yorumu yapılmaz. Ama gene de insanın aklına çeşitli sorular geliyor. Sosyalist sol, bütün zaaflarına rağmen cuntaya topluca direnebilecek imkânlardan tamamen yoksun muydu? Ya da hapisane dışında direnebilecek yer kalmamış mıydı? Direnilseydi ya da eldeki bütün imkânlar, birbirinden kopuk ve sistemsiz de olsa direniş için harekete geçirilebilseydi; generaller, sosyalistlerin, işçilerin ve sendikacıların barikatlarını kırarak zaferlerini kazanmış olsalardı, bugün sosyalist sol ve sendikalar bu halde olur muydu? Solun ve sosyalizmin, kendi sorunlarına bile yabancılaşmış halkın belleğindeki ve vicdanındaki yeri bu kadar zayıf olur muydu? Ağzımızdan ya da kalemimizden çıkan sözcükler, kurduğumuz partiler, "muhalif söylemler"imiz biraz daha inandırıcı olmaz mıydı?
12 Eylül darbesinin tarihi, sosyalist solun hapisaneler dışında direnemeyişinin, bugüne de ışık tutacak derslerle dolu tarihi olarak henüz yazılmamıştır.
- Ayrıntılar
- Oğuz Oyan
- Sayı 4 (Ekim 2000)
ABD, AB ve Japonya başta olmak üzere OECD’nin zengin üyelerince temsil edilen gelişmiş ülkeler (GÜ) bloğunun bugünkü öncelikli hedefleri arasında, tarımda ticaretin serbestleştirilmesi ve buna bağlı olarak gelişmekte olan ülkelerde (GOÜ) tarımsal desteklemeye ilişkin bağımsız ulusal tarım politikalarının tasfiye edilmesi bulunmaktadır. Bu politikaların genel çerçevesi GATT görüşmeleri sırasında çizilmiştir. 1994’te oluşturulan Dünya Ticaret Örgütü (WTO) gelişmiş ülkeler egemenliği altında bu politikalara nezaret etmeyi sürdürmektedir.
Buna ek olarak ABD veya AB’nin çeşitli tekil ülkelerle imzaladıkları ikili ticaret ve tarım anlaşmalarıyla da bu bağımlılık ilişkileri yaygınlaştırılmaktadır. Böylelikle, çok taraflı (MAI gibi) anlaşmaların imzalanmasında karşılaşılan tepkiler (Paris, Seattle) ve atılan geri adımlar adım adım telafi edilmeye çalışılmaktadır. İkili anlaşmalar Dünya ilerici kamuoyunun gündemine genellikle girememekte; ikili anlaşmanın mağduru olacak olan gelişmekte olan ülkede ise demokratik kamuoyunun sığ, insan haklarıyla aşırı meşgul, yönlendirilmiş veya bastırılmış olması nedeniyle ikili anlaşmalar yeterince tartışılamamaktadır. Bunun en son somut örneği, Seattle bozgunundan sonra Aralık 1999’da Başbakan Ecevit’in ABD’yi ziyareti sırasında Türkiye ile ABD arasında ikili bir ticaret anlaşmasının imzalanmış olmasıdır. Türkiye’nin AB ile aşırı ödünler temelinde imzaladığı Gümrük Birliği Anlaşması da bunun daha iyi bilinen bir örneğidir. Gümrük Birliği Anlaşmasının tarım ürünlerini içermemesine karşın, bu konuda da Türkiye’de çeşitli hükümetlerin bol kepçe karşılıksız ödünler vermekte duraksamaması, bağımlılık kavramının nasıl beyinleri işgal ettiğinin açık bir örneğidir.
Gelişmiş ülkeler bloğu adına üst düzey ortak karar alma mekanizmaları sürekli olarak daraltılmakta, daha hızlı davranmanın koşulları oluşturulmaktadır. Tüm dünya ülkelerini kapsayan Birleşmiş Milletler türü örgütlenmeler yeterince elverişli platformlar olarak görülmemektedir. WTO bile kısmen bu sakıncaları taşımaktadır. OECD fazla geniştir ve içinde vitrin süsü olarak bazı (Türkiye, Meksika ve G. Kore gibi) GOÜ’ler bulunmaktadır. Son zamanların hızlı karar alma düzeneği G-7 formülünde bulunmuştur (Rusya’nın bu bloğa dahil edilerek G-8 de denilmesi, hala bir nükleer güç olan bu ülkeye verilmiş geçici bir Noel ödülüdür). Kuşkusuz, GÜ adına hareket eden IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşları, tüm yıpratıcı etkenlere karşın, yenilenen rolleriyle daha etkin müdahale araçları kimliğini kazanma sürecine girmişlerdir.
Tarımda korumacılığın geriletilmesi ve buna koşut olarak tarıma dönük desteklemelerin bilinen biçimlerinin sona erdirilmesi niçin GÜ bloğu ve küresel sermaye açısından bu denli önem kazanmaktadır? Çünkü, a) GÜ’lerde göreli önemi azalsa da tarımsal üretim mutlak değer olarak artmakta, dolayısıyla tarımsal ürün fazlaları sürekli büyümektedir. Bunun arkasında yüksek verimlilik düzeyleri kadar tarımsal desteklemenin GOÜ’lerdekinden çok daha önemli noktalara ulaşmasının payı vardır. Dolayısıyla, bu ülkeler açısından ciddi bir yeni pazarlar bulma sorunu vardır; b) Tohumluk, damızlık, yem, gübre, ilaç gibi alanlarda dünya ölçeğinde bir tekelleşme süreci yaşanmaktadır ve sürecin önündeki yerel engeller ayıklanmak istenmektedir.
YENİDEN YAPILANDIRMA
Demek ki, bugün spekülatif sermayenin ve dolaysız yabancı sermaye yatırımlarının önündeki ulusal engellerin küresel düzlemde aşılma çabalarını aşan ölçeklerde bir yeniden yapılandırma projesinin yürürlüğe sokulması amaçlanmaktadır. GÜ bloğunun istemleri doğrultusunda dünyanın yeniden şekillendirilmesinin bugünkü aşamasında, bölgesel güç anlamında önemli olan GOÜ’lerde, çevrelerine emsal teşkil edecek kapsam ve nitelikte yeniden yapılandırma programlarının uygulanmasına özel önem verilmektedir. Bu ülkeler düzleminde birbirini tamamlayan "istikrar" ve "yapısal uyum" programları ikizi uygulamaya sokulmaktadır.
Türkiye, 1980 24 Ocağında içine sokulduğu böyle bir uluslararası entegrasyon sürecinde, krizden krize savrularak ama her savruluşta biraz daha bağımsız politika geliştirme reflekslerini körelterek yoluna devam etmektedir. Bu kısır döngü, şimdilik, 2000 yılı başından itibaren 3 yıllık yeni bir ikiz programla sürdürülmektedir. IMF ile Dünya Bankası’nın geleneksel işbölümü altında sürdürülen istikrar ve yapısal uyum programının özellikle de "yapısal reform" denilen bölümleri, yeni bağımlılık ilişkilerinin nasıl örüldüğü konusunda yeni göstergeler oluşturma özelliğini taşıyor. Niyet mektubu öncesinden başlayıp (uluslararası tahkim, sosyal güvenlik, bankalar yasası) halen sürdürülen "yapısal reform" denilen düzenlemeler (özelleştirmenin kapsam ve hız kazanması, bireysel emeklilik yasasını da içeren yeni sosyal güvenlik düzenlemeleri, tarımsal desteklemenin mevcut kurum ve araçlarının tasfiye edilmesi) daha çok Dünya Bankası’nın denetiminde ve en küçük ayrıntısına kadar gözetim altında tutularak yürütülüyor.
Gerçi uluslararası mali kuruluşları tek başına sorumlu göstermek de büyük yanılgı olacaktır. Onlar, çıkarlarını savundukları metropol ülkeler adına olgunlaşmış bir meyveyi toplamaktan başka bir şey yapmıyorlar. Meyveyi olgunlaştıranlar yerli siyasetçi ve ekonomi bürokrasisinden başkası değil ve bunlar sadece şu sırada görevde bulunanlarla sınırlı bulunmuyor. Ancak şu sırada görevde bulunan siyasetçi ve ekonomi bürokrasisinin yer yer uluslararası mali kuruluşlardan dahi daha büyük bir heves ve gayretle "yapısal reform"lara bel bağladığı bilinmektedir. Bunun arkasında liberal virüsün beyinleri ele geçirmesi kuşkusuz başroldedir. Türkiye’yi yönetenler, bugünün krize girmiş veya girmesi kaçınılmaz yapılarından görece daha istikrarlı ve geçici bile olsa yönetilebilir/sürdürülebilir bir yapıya geçişin gerekçeleri arkasına sığınarak bugünkü programı savunmayı kamuoyu önünde meşrulaştırmaya çalışmaktadırlar.
TARIMSAL DESTEKLEMEARAÇLARININ TASFİYESİ
Türkiye’de tarımsal desteklemenin uygulama araçları tarımla doğrudan/dolaylı ilişkili KİT’ler ve tarımsal kooperatiflerdir. Tarımla doğrudan ilişkili KİT’lerden TMO, TEKEL, Şeker Fabrikaları A.Ş., Çaykur gibileri aynı zamanda tarımsal destekleme politikalarının da merkezinde bulunan destekleme araçlarıdır. Bunlar alım/satım, stoklama ve/veya sınai dönüştürme işlevlerini yerine getirirler. Tarımsal fiyatların ve dolayısıyla tarımsal gelirlerin istikrarı (regülasyonu), öncelikli amaçları arasındadır. 5 Nisan 1994 kararlarıyla bu kuruluşlardan ilk üçünün faaliyet ürünleri (tahıl, tütün ve şeker pancarı) destekleme kapsamı içinde bırakılmışken, bugün bundan da vazgeçilerek özelleştirilmeleri veya işlevsizleştirilmeleri öngörülmektedir.
Pazar payları daha küçük olmakla birlikte üretici ve tüketici piyasalarında fiyat istikrarını sağlayan SEK, EBK ve Yem Fabrikaları gibi KİT’ler ise ne yazık ki fazla bir dirençle karşılaşmadan ve arsa değerlerini bile karşılamayan bedeller karşılığında özelleştirilmişlerdir. Süt ve et üreticilerinin, kısaca hayvancılığın yıkımı böylece hızlandırılmıştır.
Tarıma dönük bitkisel tohum ve damızlık hayvan üretiminde rol alan ve çok geniş deneysel çiftlikleriyle tarımsal araştırma ve yayımda yeri doldurulamaz bir yer tutan TİGEM ile girdi üretim ve dağıtımında rol alan TZDK1, özelleştirmeye en yakın duran kuruluşlar arasındadır. Oysa özellikle birincisinin işlevinin sona erdirilmesi değil geliştirilmesi gerekmektedir.
TÜGSAŞ, İGSAŞ gibi KİT’ler tarımın en önemli girdisi olan gübre üretiminde rol almaktadır. Türkiye’de toplam gübre üretiminin yüzde 35-40’lık bölümünü sağlayan bu kuruluşlar, gübre fiyatlarında düzenleyici bir etkiye sahip olmuşlardır. Böylece özel gübre tekellerinin aralarında anlaşarak fiyat karteli oluşturmalarının önünde en büyük engeli oluşturmuşlardır. Bunların hararetle özelleştirilmelerini isteyenler arasında özel gübre tekellerinin bulunması hiç şaşırtıcı değildir2.
Tarıma dönük tek finansman kuruluşu olan Ziraat Bankası’nın özelleştirme programı içine dahil edilmesi konusunda IMF/Dünya Bankası ikizlerinin ısrarlı taleplerinin sonuç verdiği de anlaşılmaktadır. Aynı şekilde, gübre desteği yanında 1995 sonrasında tarım satış kooperatifleri birliklerine (TSKB) sübvansiyonlu alım kredisi vermekle de görevlendirilen Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu’nun tasfiyesi öngörülmektedir.
Yukarda sayılan kuruluşların büyük bölümü için açık bir tasfiye düzeneği öngörülmüş olmasına karşın, desteklemenin ikinci önemli müdahale araçları grubunu oluşturan tarımsal kooperatifler için, bunların hukuki yapıları göz önünde bulundurularak, örtük ve tedrici bir tasfiye planı yürürlüğe konulmuş bulunmaktadır. Bunlardan tarım kredi kooperatifleri, sübvansiyonlu faizlerle ortakları olan çiftçiye nakdi kredi sağlamak yanında, gübre ve tarımsal ilaç gibi girdilerin alım satımını yaparak da katkıda bulunmaktadır. Tarım kredi kooperatiflerinin bir tarımsal kooperatif bankasına dönüştürülmeleri perspektifiyle yeniden yapılandırılmaları bağımsız ulusal politikalar geliştirmek isteyenlerin tercihi olabilirdi. Ancak bugün kendi varlıklarını savunma noktasına geri çekilmiş durumda olan bu kuruluşların mali desteksiz bırakılarak köreltilmeleri gündemdedir.
Tarımsal desteklemede alım/satımdan işlemeye ve dönüştürmeye, hatta girdi sağlamaya kadar çok çeşitli ticari ve sınai alanda etkinlik gösteren Tarım Satış Kooperatifleri Birliklerinin (TSKB) sayısı 16’yı (Tariş’e bağlı dört birlik tek sayılırsa 13’ü) bulmaktadır. Bu kuruluşlar, 1930’ların ortalarında ilk sanayileşme hamlesinin ürünü olarak ortaya çıkmaya başlamışlar, 1960’larda planlı kalkınma anlayışının yeniden önem kazanmasıyla devlet destekleme politikasının vazgeçilmez araçlarını oluşturmuşlardır. Son olarak kabul edilen Tarım Satış Kooperatifleri ve Birlikleri Hakkında Kanunun uygulanmasıyla, özel hukuk hükümlerine tabi oldukları için doğrudan özelleştirme kapsamına alınamayan bu kuruluşlar, mali güçlerine bağlı olarak değişecek sürelerde tedrici bir tasfiye sürecine sokulmuş olacaklardır.
Yeni yasada bu kuruluşlara bundan böyle devletin veya diğer kamu tüzel kişilerinin (Örneğin Ziraat Bankası’nın, Destekleme ve Fiyat İstikrar Fonu’nun vb’, nin) hiçbir mali destekte bulunmayacağının bir yasa hükmü olarak düzenlenmiş olması, tam anlamıyla kapitüler bir ödündür. Dünyanın hiçbir egemen devleti, kendi çiftçisini yasa hükmüyle desteklemeyeceği taahhüdü altına girmemiştir.
Yeni yasal düzenlemenin satır aralarını okumasını bilenler, burada örtük olarak ifade edilen bir tasfiye planını görebileceklerdir. Buna göre, TSKB’lerin önce sınai işlevleri aşındırılacak, daha sonra ticari işlevlerini de sürdüremez noktaya getirileceklerdir. Birliklerin taşınmazları üzerindeki haczedilemezlik hükmü kaldırılmış olduğu için, kısa sürede üreticii ortakların mülkiyetinden ayrılması sağlanabilecektir. Mekanizma şöyle işleyecektir: TSKB’ler ilk yıllarda işlevlerini sürdürebilmek için kesilen kamu kredileri yerine özel bankalardan sınai işletmelerini teminat göstererek (bunların ipoteği karşılığında) kredi kullanmak zorunda kalacaklar, böylece hızla tasfiye girdabı içine çekilmiş olacaklardır.
TSKB’lerin ilk işleme tesislerini ve ileri sınai prosesleri içeren sanayi tesislerini elden çıkarmaları veya korumaları kararı da kendilerine veya mali ipotek süreçlerine bırakılacak değildir.
Yeni yasayla, Birliklerin tepesinde 4 yıl süreyle görev yapacak 7 kişiden oluşan bir Yeniden Yapılandırma Kurulu kurulmakta ve bu Kurulun emrinde bir yürütme birimi oluşturulmaktadır. Dünya Bankası telkinleriyle oluşturulan ve hatta 7 üyesinden 4’ünü doğrudan doğruya Dünya Bankası’nın atamak istediği bu Kurulun temel işlevlerinden biri, Birliklerin yeniden yapılandırılmalarına ve özellikle de sınai işletmelerinin anonim şirkete dönüştürülerek satılmaya hazır hale getirilmelerine nezaret etmektir. Kurul, Banka’nın uygulamayı doğrudan gözetim altında tutmasının bir aracı olarak çalışacak ve Banka’nın Bakanlık prosedürleriyle uğraşmasına gerek kalmaksızın bilgilendirilmesine hizmet edecektir. Bu tür bağımlılık kayıplarını içine sindirmeye alıştırılan bir Türkiye, giderek daha fazla dıştan yönetilmeye yatkınlaştırılmış olacaktır.
Görüldüğü gibi, sorun salt tarımla başlayıp bitmemektedir. Sadece konumuz açısından bakıldığında ise, tarıma ilişkin bütün destekleme kurum ve araçlarının gözden çıkarılmış bulunduğu görülmektedir. Kuşkusuz bu yeni değildir ve sadece IMF ve Dünya Bankası’nın fikri değildir. Ulusal perspektiflerini yitirmiş siyasilerin Türkiye’yi götüreceği nokta esasen başka bir yer olamazdı. 1980’lerde vergi almak yerine borç almayı yeğleyen Özalcı anlayışların ve bunu sürdüren ardıllarının ne uzun vadeli gelişme politikaları ne de ulusal tarımsal politikaları oluşabilmiştir. 5 Nisan 1994 kararlarıyla tarımsal desteklemenin bitirilmesinin ilk alıştırması yapılmış ancak yarım kalmıştır. Yerli siyasetçinin tek kaygısı kendi dönemini kurtarmak ve bunun için yeterli mali kaynakları bulmak üzerine inşa edilmiş olduğu için, büyüyen bütçe açıklarını azaltmanın en kestirme (ve IMF/DB’ca tavsiye edilen) yolu devletin her türlü sosyal ve ekonomik işlevlerinin daraltılması olarak görülmüş; bu anlamda, faiz ödemelerine yer açmak için, devletin alt yapı yatırımlarına3, tarımsal desteklemeye, sosyal yönlü harcamalara ayırdığı kaynaklar giderek tayınlanmaya/kısıtlanmaya başlanmıştır.
MALİ BAĞIMLILIK İLİŞKİLERİ
Sonuç olarak, Türkiye, iç kaynaklarını vergileme yoluyla zamanında harekete geçirme becerisini gösteremediği; kamu ekonomisi ve genel olarak ekonomide kaynak dağılımını uzun vadeli planlayamadığı (yada bundan vazgeçtiği) için dış kaynak bağımlılığından, dış şokların büyüyen etkisinden ve giderek sık tekrarlanan ekonomik istikrarsızlıklardan kurtulamamaktadır. Sonuçta, giderek büyüyen halkalar biçiminde yeniden üretilen mali bağımlılık ilişkileri Türkiye ekonomisinin uluslararası finans kuruluşları olmaksızın yönetilememesine götürmektedir. Öte yandan, Türkiye’nin dış kaynak bağımlılığı, GÜ ve onlar adına hareket eden finans kuruluşlarınca bir sorun olarak değil bir fırsat olarak değerlendirilmektedir. Hatta, 1980 sonrasında Türkiye’nin sanayisizleşme sürecine sokulmasında DB’nın doğrudan sorumluluğu bulunmaktadır. Dolayısıyla, Türkiye’nin ve benzer GOÜ’lerin tökezlemesinde iç ve dış sermaye çevrelerinin ve onların politik sözcülerinin müştereken sorumlu oldukları unutulmamalıdır.
Bu döngüden çıkış, ancak ekonomik bağımsızlık yönünde atılacak anlamlı adımlarla mümkün olabilecektir. Sağ siyasetin bu bağlamda oynayacağı rol artık tükenmiştir. Ekonomik bağımsızlık yönünde adım atabilmenin siyasal önkoşulu, ulusal çıkar perspektifine yeniden kuvvetle sahip çıkan ücretli ve üretici kesimlerin güçlerini birleştirmeleriyle hazırlanabilecektir.
- Ayrıntılar
- ayşe düzkan
- Sayı 4 (Ekim 2000)
türkiye’nin avrupa birliği’ne girmesi tartışmalarına kadınlar açısından nasıl bakılabilir? öncelikle, avrupa birliği meselesinde söylenebilecek bir çok şeyin “herkes” için geçerli olduğunu düşünüyorum. birincisi, avrupa birliği’ne türkiye’nin adaylığı meselesi abd’nin dayatmasıyla olmuştur. ikincisi, üyelik uzun zaman gerçekleşmeyecek, türkiye, ab’nin çeperinde, ona tabi, ama ab üyesi olmanın buranın burjuvazisine getireceği avantajlardan muaf olarak var olacaktır.
ab üyeliğinin türkiye’ye demokrasi getireceğine inananlar var. bu tahminin doğruluğu ve demokrasinin ne olduğu konusu uzundur. ancak en olumlu anlamlandırılmasıyla bile demokrasinin kadınlar açısından fazla bir şey ifade etmeyeceğine inanıyorum. çünkü kendi adıma hiçbir şekilde kullanmayacağım “demokrasi kültürü” gibi kavramlar, savunucularınca bile kamusal alana ilişkin olarak tanımlanmaktadır ve kadınların başındaki esas melanet özel alanda cereyan eder. ab’yle, sami selçuk’la, ahmet sezer’le ve hatta işçi sınıfıyla gelebilecek demokrasinin eli de oralara kadar uzanmaz.
peki ab kadınlara ne yapar?
bu sorunun cevabını vermek için elimizde bir kaç araç var; bunlardan bir tanesi avrupa birliği’ne üye ülkelerdeki kadınların durumu. bu konuda bir homojenlikten bahsetmek mümkün değil. çeşitli ülkelerde farklı konumlar söz konusu. eski sosyalist ülkelerde kadınlar, eşlerini, bedava çocuk bakımı hizmetlerini kaybetmişler, yoksulluk karşısında fuhuşa başvurmak zorunda kalıyorlar. şanslı olanlarının önünde mankenlik kapısı da açılmış tabii! ama avrupabirliğiperverler, avrupa derken bu ülkeleri kastetmiyorlar (onlar bu ülkelerin eskisine de yenisine de gıcıklar demek yalan olmaz). ancak “esas” ab ülkelerinde de kadınların turumu tam bir benzerlik göstermiyor. feminist hareketin geçmişte ve bugün canlı olduğu ülkelerde kadınlar, ücretli çalışmaya ve siyasete katılım ve medeni haklar konusunda daha iyi bir noktadalar. hareketin zayıf olduğu yerlerde ise durum böyle değil. ama yine de genel bir durum değerlendirmesi için çok “tarafsız” bir kaynağa, avrupa parlamentosu yeşiller partisi grubunun avrupa manifestosu’ndan kadınlarla ilgili bölüme bir bakalım:
“Amsterdam anlaşması, eşitsizliklerin azaltılmasını AB’nin esas ilkelerinden birisi olarak kabul eder ve AB geçmiş yıllarda kadınların toplum içerisindeki konumunu ve haklarını iyileştirmekte önemli bir rol oynamıştır. Yine de büyük eşitsizlikler söz konusudur. Yoksulluk giderek artan bir biçimde kadınlara mahsus bir durum halini almıştır: AB’nde yaşayan her yoksul dört kişiden üçü kadındır. Yeni bir araştırma, yoksulluk içindeki kadınların çoğunluğunun İrlanda’da yaşadığını gösteriyor (kadınların %33’ü yoksulluk sınırının altında.) AB genelinde kadınlar erkeklerden %20-30 daha az kazanıyorlar. Aynı zamanda karşılığını almadıkları daha fazla iş yapıyorlar. Tek başına çocuğunu büyütenlerin %90’ı yarım zamanlı işlerde çalışan kadınlar ve bunlar güvenilmez gelir ve sosyal güvenliğe sahipler.
(...)
Kadınların siyasete katılımı çok düşük düzeylerde: AB’deki parlamenterlerin yalnızca %15’i kadın. İrlanda’nın Avrupa düzeyindeki durumu nispeten daha iyi; on beş milletvekilinden dördü kadın.”
irlanda’daki kadın koalisyonu’nun varlığını hatırlatarak devam etmek isterim. gördüğünüz gibi, ab ülkeleri kadınlar konusunda türkiye’den daha matah durumda değiller. almanya ve iskandinav ülkelerindeki ileri haklar ise, daha önce de değindiğim gibi, canlı kadın hareketinin kazanımları.
buna karşılık, kadınların ev içindeki ücretsiz çalışmaları sürüyor. özellikle tarımın yaygın olduğu fransa gibi ülkelerde bu çalışma daha yoğun.
bu, türkiye’deki kadınlar açısından da önemli bir konu. çünkü, türkiye’de çalışan kadınların çoğunluğu halen tarımda ve ücretsiz olarak çalışıyor. ab, tarım alanlarında bir daralmayı hedefliyor. bu da daha fazla sayıda kadının tarım alanında aldığı ücreti kaybetmesine yol açacak. diğer yandan kırsal alandaki yoksulluk kadınların evdeki ücretsiz işlerini arttıracak, çünkü para ile alınan bir çok mal tekrar evde üretilmeye başlanacak.
ya şehirde?
şehirde kadınların ücretli emeği konusunda birleşmiş milletler tarafından hazırlatılmış, yani yine “tarafsız” olan bir rapora başvuralım:
“Kırk yılı aşkındır, kadınlarla erkeklere eşit olmayan ücret ödenmesini yasaklayan AB yasaları olmasına rağmen erkeklerin ve kadınların aldığı ücret arasındaki fark hala aynıdır. Varolan politikalar, ücret farkının yapısal tabiatını etkilemek konusunda tamamen etkisizdirler. Eğer Avrupa Birliği, eşitsizlikleri azaltma konusunda samimi ise, ücret meselesine yalnızca yasalar düzeyinde değil, sosyal taraflar aracılığıyla da müdahale edilmesi gerekir. İşverenler ve sendikalar kadınlara eşitsiz ücret verilmesinin muhafazası konusunda az rastlanır biçimde ittifak halindedirler.”
türkiye’nin bir çok alanda eşit çalışmaya eşit ücret ödenmesi konusunda çok kötü durumda olmadığı söylenir. yani ab standartları durumu daha da kötüleştirebilir.
işsizlik?
avrupa birliğ’nde de işsizlerin çoğunu kadınlar oluşturuyor. üstelik de, “erkeğin vazifesi evin geçimini sağlamaktır” yönündeki “geleneksel” anlayış yıkılmış ve fakat kadınlara eşit iş olanakları sağlanmamış olduğu için bu, daha mutlak bir biçimde yoksulluk anlamına geliyor. (modernleşme özgürleşme getirmez!) avrupa konseyi, 1996’da, işverenlerin kadınlara iş vermedeki isteksizliğine karşılık, kadınlara küçük işletme kredisi verilmesi konusunda karar almış, ancak destek projeleri başarısız olmuş (erkeklere sanayi patronluğu, kadınlara küçük işletme!), avrupa’daki kadın örgütlenmelerinin kadın istihdamı konusunda başarılı faaliyetler yürüttüğünü tespit ettikleri tek kuruluş olan now (avrupa sosyal fonu altında “kadınlara yeni imkanlar”) önümüzdeki dönemde faaliyet yürütmeyecekmiş! bunun yerine kadınlarla ilgili konuların belli bir kaynak olmaksızın yaygınlaştırılması hedefleniyor.
oysa avrupa sosyal fonunun %2’den fazlası zaten hiç bir zaman kadınlara ayrılmamış, fonun katılımcılarının %42’sini kadınlar oluşturduğu halde.
çünkü kadınların ücretli iş hayatına katılması 1950’den beri hızlanmış, ancak ivme sürekli olarak düşüyor! 1998’de avrupa birliği’nde kadınların ancak %51.2’si ücretle çalışıyordu; bu da erkeklerin %20 daha altında bir oran. kadınlar çoğunlukla “esnek” işlerde çalışıyorlar, yani annelik ve karılık vazifelerine zaman sağlayan, ama insana gerçek bir ekonomik özgürlük sağlamayan işler. bakın, bu türkiye için bir yenilik olabilir!
kadınlar hala tipik kadın işi sayılan mesleklere yöneliyorlar. ve bütün bu dezavantajlar, azınlık kadınları ve lezbiyenler için katlanarak artıyor.
uzun lafın kısası:
avrupa’da kadınların durumu tam bir kelin melhemi olsa kendine sürermiş vaziyeti. diyelim ki ha deyince türkiye avrupa birliği’ne girdi, diyelim ki “onlar”a benzememiz yönünde bir takım yaptırımlar var, hadi girer girmez “onlar”a benzedik de, yine de kadın milletinin durumu değişmeyecek!
o yüzden,
avrupa birliği hayalleri kuracağımıza oralardaki kızkardeşlerimizin bizimkinden daha kıdemli olan mücadele tarihlerine göz diksek daha hayırlı olur bizim için. belki de herkes için, hepimiz için.
- Ayrıntılar
- İzzettin Önder
- Sayı 4 (Ekim 2000)
Somut hedef olarak DB/IMF gibi kurumlara çatmak politik açıdan anlamlı ve işlevsel olabilmekle beraber, aynı eleştirilerde sermaye ve sistem de odağa konulmadıkça hedef saptırılmış ve sistem korunmuş olur.
Mayıs’larda meydanlarda toplanan emekçilere, emekçi liderleri Dünya Bankası ve IMF’yi şikayet eder. Yapılan konuşmalarda Yeni Dünya Düzeni’nin işsizliği arttırdığı yönünde serzenişlerde bulunulur. Nihayet, toplumsal heyecan doruklara ulaştığında, “IMF Politikalarına Hayır!” sloganları atılır. Kısacası, emekçi kesimin ve sermaye karşıtlarının IMF ve Dünya Bankası’ndan şikayetçi olduğu açıktır.
Öte yandan, Dünya Bankası Başkan Yardımcısı, ünlü iktisatçı Joseph Stiglitz ise Dünya Bankası ve IMF politikalarını eleştirdiği için, nerede ise Banka’dan apar topar kovuldu. Son Davos toplantısında Dünya Bankası ve IMF politikaları bizzat kapitalist patronlar tarafından sorgulanmaya başlandı. Bu görüşmelerde söz konusu mali kurumların tavsiyelerinin fazlaca işe yaramaması bir yana, uygulandıkları ülkelerde ekonomileri daha da kötü konuma getirdikleri ileri sürüldü.
DB/IMF’Yİ KİMLER NE İÇİN ELEŞTİRİYOR?
Öyle anlaşılıyor ki, Dünya Bankası ve IMF iki yanlı hücum karşısında kendilerini savunma durumu ile karşı karşıya gelmiş bulunmaktadır. Sermaye karşıtı kesimler bu kurumları yoksullaştırıcı politikaları nedeni ile eleştirirken, Stiglitz’e yöneltilenlerde olduğu gibi, içeriden ve kapitalistlerce yöneltilen eleştirilerdeki ağırlık noktasını ise, önerilen politikaların kapitalizmi çökertecek nitelikte olduğu görüşü oluşturmaktadır. Bu iki farklı çevreden gelen eleştiriler, uygulanan politikaların merkezi kapitalist dokuyu güçlendirici, buna karşın çevresel dokuları çökertici nitelikte olduğu noktasında birleşmektedir. Başka bir deyişle, çevre, çok haklı olarak, yoksullaşmadan yakınırken, merkez de çevrenin bu denli metalaştırılmasından yakınmaktadır. Başka bir deyişle, her iki kesim de, çevre ekonomilerin bu denli fakirleşterilmesine karşı tepki geliştirirken kendi çıkarını düşünmektedir. Ancak, çevre halkı kendi yoksullaşmaları üzerinde bilinç oluştururken, merkez, çevrenin bu denli yoksullaştırılmasının kendi aleyhlerine döneceğinden dolayı, dolaylı politikalara karşı çıkma yönünde bir bilinç oluşturmaktadır.
Marksist olmayan, aslında kapitalist bir iktisatçı olan Stiglitz tam de bu noktada hem merkezden, hem de çevreden yöneltilen eleştiririlerin temel mantığından ayrılmaktadır. Stiglitz’in konuya ve IMF politikalarına bakış açısı politik olmayıp, daha tekniktir. Stiglitz, uygulanan genel politikaları eleştirmekle beraber, tüm eleştirilerden de temelde ayrılmaktadır.
Mesele şudur: Stiglitz, Dünya Bankası ve IMF’nin “yapısal reform” adı altında çevresel ekonomileri içine ittiği “piyasa ekonomisi”ne tam olarak inanmamaktadır. Ona göre, piyasalar “asimetrik bilgi” ya da tarafların bilgi eksikliği nedeni ile, iddia edildiği üzere, optimal koşulları oluşturacak biçimde çalışmamaktadır. Başka bir ifade ile, Stiglitz’e göre, Dünya Bankası ve IMF’nin önerdiği ve ülkeleri uygulamaya zorladığı biçimde piyasa ekonomisi ne o ülkeyi kalkındırır, ne de Dünya Bankası ve IMF’nin hedeflerinin gerçekleşmesine katkıda bulunur. Bu yönü ile, Stiglitz’in söz konusu kurumların önerdiği politikalara yönelttiği eleştiri politik olmaktan çok, teorik gözükmektedir.
Stiglitz-dışı çevrelerce Dünya Bankası ve IMF’ye yöneltilen eleştirilerin sonuçlarla ilgili olup, içerikten yoksun olduğunu vurgulamamız gerekir. Şöyle ki, gerek Dünya Bankası, gerekse IMF, neo-klasik iktisat öğretisi doğrultusunda hareket etmektedir. Bu öğretinin iki temel ögesi bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, insan faktörünü dikkate almadan, sermaye hedefleri doğrultusunda ayarlamalar yapmak ve sermayenin çalışma koşullarını kolaylaştırmaktır. Neo-klasik iktisat öğretisinin ikinci önemli kuralı ise, piyasa koşullarını hakim kılarak, tüm örgütlenme ve işleyişi göreli fiyatların göstergesi altında sürdürmektir. Piyasaya iman derecesinde inanan neo-klasikler, göreli fiyatların tüm dengeleri sağlayacağını düşünürler. Ne ki, piyasaların oldukça dengeli olduğu, monopolleşmenin bulunmadığı ve faktör getirilerinin verimliliklere göre gerçekleştiği koşullarda ancak göreli fiyatlar anlamlı gösterge olabilir.
Günümüz koşullarında, bir yandan gözlemlenen tekelleşme eğilimi, diğer yandan da sermayenin olgunlaşması ve bileşimindeki “ölü emek/diri emek” oranının birinciler lehine büyümesi, göreli fiyat yapısının eski işlevini yitirmesine yol açmıştır. Artık göreli fiyat yapısı ile gelir ve optimum kaynak dağılımının sağlanabileceğini düşünmek ve öngörmek olası olmadığı gibi, böyle bir ekonominin kendi iç dinamikleri ile kalkınmasını ve iç yapısını güçlendirmesini beklemek de yanlış olur. Anlatımdan açıkça anlaşılabileceği gibi, klasik ve neo-klasik öğretinin hakim olduğu dönemlerdekinden farklı olarak, günümüz koşullarında piyasalar, görece dengeli güçlerin bir araya geldiği bir faaliyetler ve etkileşim alanları olmaktan uzaklaşmış ve dengesiz güçlerin baskı ve artan sömürü alanları haline gelmiştir.
Bu görüşleri toparladığımızda şöyle bir sonuca ulaşıyoruz. Uygulanan ekonomik sistemin işleyiş dinamiklerilerini ihmal ederek, salt sonuçları ile ilgilenmek bizi fazla bir yere götürmemektedir. DB/IMF politikalarının uygulandığı ve giderek yoksullaşan çevre ülkelerinin, yoksullaşmalarının nedeni olarak söz konusu kurumları sorumlu tutması, eleştirinin hedefi açısından hedef şaşırtıcı olduğu gibi, aynı zamanda sistemin lehine bir girişim olarak da görülebilir. Zira, böyle bir eleştiri sistemi perdelemekte ve sistemin tetikçi kurumlarını asıl sorumlu gibi sahneye sürmektedir. Oysa, sorunun esasını, teknoloji-yoğun aşamaya ulaşmış olan sermayenin tüm dünyayı üretim araçları ve tüketim alanı olarak kapsaması sonucunda, sömürünün ve çevreden merkeze kaynak çekme gücünün artmış olması oluşturmaktadır.
SERMAYE KARŞITI KAZANIMLARIN İKİLİ İŞLEVİ
DB/IMF ikilisine Davos Toplantısı’nda ve merkez kapitalizm tarafından yönetilen eleştiriler ise, birincilerden farklı olarak, sistemin işleyiş dinamiklerini reddetmemekte, fakat bu dinamiklerin sistemi çökertecek biçimde aşırıya varacak biçimde işletilmesine karşı çıkmaktadır. Bu yönü ile, birincilerden daha bilinçli olarak geliştirilen bu eleştiriler, özünde, sistem mantığına karşı çıkmamakta, fakat sistemin işleyiş dinamikleri üzerinde ufak manipülasyonlar yaparak, sistemin çevreyi metalaştırma hızını, yine merkezin yararı doğrultusunda, geriletmeyi amaçlamaktadır. Kapitalist sistem içinde geliştirilmiş olan sendikacılık hareketleri, sosyal güvenlik sistemi, hatta sosyal politikalar hep, sermayenin emeği ve sermaye karşıtlarını mutlak metalaştırma süreci önündeki engellerdir. Tüm benzer politikalar ve sermayenin çevreyi mutlak metalaştırması karşısındaki benzeri engeller, sermayenin doğal devinimi ile oluşabilecek ve bizzat sermayeye zarar verici sonuçları düzeltici işlevle yükümlüdür. Görülüyor ki, sermayenin sömürü gücünü frenleyen politikaları sadece emeğin mücadelelerinin kazanımı olarak görmek fazla doğru değildir. Emeğin ve tüm sermaye karşıtlarının tarihsel mücadelelerini yadsımadan, mücadelenin tam olarak değerlendirilebilmesi için, dönemin tarihsel koşulları yanında, mücadele ile gerçekleştirildiği ileri sürülen kazanımların, aynı anda, sermayeye de neler sağladığının dikkate alınması gerekmektedir. Örneğin, sermaye karşıtlarının sağladığı ileri sürülen kazanımlarla piyasalar genişletilerek, sermayenin önündeki pazar sorununun aşılması yanında, sermaye karşıtlarının mücadele gücü kırılarak sisteme karşı bilinç yükseltmeleri önlenmiştir. Kısacası, sermaye karşıtlarının tarihsel kazanım olarak savladıkları politikalar, tarihsel diyalektiğin işlemesi önünde engel oluşturabilmelerı derecesinde sermayeye hizmet etmiştir, diyebiliriz.
STIGLITZ VE SİSTEMİN EHLİLEŞTİRİLMESİ
Stiglitz’in mücadelesine geldiğimizde, karar için henüz erken olmakla beraber, Stiglitz de, ikinci eleştiri grubuna dahil olarak, DB/IMF politikalarındaki tarihsel diyalektiği keskinleştirebilecek yaklaşımları törpülemeye çalışmaktadır, diyebiliriz. Bu yönü ile, Stiglitz de 1940’larda Keynes’in görmüş olduğu işleve benzer bir konum sergilemektedir: Şöyle ki, sistemi koruyarak ve aşırı uçlarını törpüleyerek onu ehlileştirmek! Nitekim, Stiglitz de şunun farkında ki, neo-klasiklerin dayandığı “piyasa” kavramı, yapısı ve işleyişi ile günümüzdeki piyasaların yapıları ve işleyişleri arasında dağlar kadar fark bulunmaktadır. Neo-klasik dönemin oldukça etkin ve hakça çalışan piyasa yapısı, günümüz koşullarında tam bir hakim güç hegemonyasına dönüşmüş vaziyettedir. Böylesi çarpık bir piyasa yapısı ne üretimin yönlendirilmesinde, ne de hakça dağıtımın sağlanmasında güvenilir bir mekanizma oluşturmaktadır. Bunun da ötesinde, söz konusu hakim güç ilişkisi, hiçbir engelle karşılaşmadığı, yani ehlileşterilmediği koşulda, kendi sonuna daha çabuk yaklaşmaktadır.
Öyle anlaşılıyor ki, DB/IMF’ye yöneltilen eleştirilere şu iki noktadan bilinçli ve dikkatli yaklaşmak zorundayız. Birincisi, DB/IMF bu sistemin bir ajanıdır ve, çok da haklı olarak, geliştirdiği politikalar sistemle tutarlı olacaktır. Çünkü bu kuruluşlar merkezi kapitalizmin çıkarlarını korumak ve yüceltmek, hatta bunları meşrulaştırmakla yükümlüdür. Bu nedenle, sistemi perdeleyecek biçimde salt söz konusu kurumlara ve onların geliştirdikleri politikalara çatmak, sisteme yarar sağlamaktan öte bir hizmet görmez. Somut hedef olarak DB/IMF gibi kurumlara çatmak politik açıdan anlamlı ve işlevsel olabilmekle beraber, aynı eleştirilerde sermaye ve sistem de odağa koyulmadıkça, hedef saptırılmış ve sistem korunmuş olur.
DB/IMF’ye yöneltilen söz konusu eleştirilerde dikkat edilmesi gereken ikinci nokta ise, birinciden de önemli olarak, bu tür eleştirilerin sistemi törpüleyip ehlileştirerek tarihsel diyalektiği geciktirici ve bu yönü ile de sistemi korumaya yönelik olmalarıdır. Bu nedenlerle, her iki eleştiriyi de aynı kapta ele alarak, DB/IMF politikalarına karşı eleştirel bakış açısı kazanmamıza yardımcı olabilecek görüşler olarak kabul etmek ve söz konusu kurumların politikalarına karşı ekonomileri koruyucu önlemler olarak görmek doğru ve anlamlı değildir.
DB/IMF POLİTİKALARI ÜZERİNE
DB/IMF politikalarını eleştirmekle beraber, aynı zamanda bu politikaları, sistemin işleyişini netleştirici olarak algılamak ve bu yolla günümüzün kapitalist ilişkileri bağlamında sistem dinamiklerini irdelemede ve anlamada bir tür kolaylaştırıcı olarak görmek daha yerinde bir davranış olur. Böyle bir görüş açısından yaklaşım yaparak, günümüzün kapitalist ilişkiler bağlamında sermayenin devinim dinamiklerine baktığımızda, hem DB/IMF politikalarını, hem de kapitalizmin olası sonuçlarını, kısaca da olsa, tartışabiliriz.
1944 yılında, İkinci Paylaşım Savaşı’nın sonlarına doğru, dünyamızın Doğu ve Batı olarak ikiye ayrılmasının netleşmesi aşamasında, dünyanın patronluğuna soyunmayı kalbine ve kafasına yerleştiren ABD, bu patronluğunu, hem durumu biraz perdeleyebilmek hem de maliyetleri paylaştırabilmek amaçlarıyla, Dünya Bankası ve IMF kurumları eli ile yürütmeyi yeğledi. ABD, Bretton Woods kasabasındaki konferansta kendi tezini kabul ettirerek, bir yandan yıkıma uğrayan kapitalist alemi ayağa kaldırmak, diğer yandan da komünist dünyanın etrafını kapitalist kuşakla çevrelemek politikası gütmeye başladı. Dünya Bankası’nın rolü orta ve uzun dönemli kalkınma kredisi vermek, IMF’nin rolü ise dış ödeme aksaklıklarını giderme olarak belirlendi.
İkinci Paylaşım Savaşı’nı izleyen dönemlerde, henüz kapitalist dünya bu denli finansal işlemlere açılmamışken, büyük rol Dünya Bankası’na düşüyordu. Dünya Bankası proje kredisi sağlayarak, kalkınmakta olan ülkeleri komünist blok dışında tutmaya çalışırken, aynı zamanda, hem çevre ekonomilerin denetlenmesi, hem de merkez kapitalizme yatırım piyasası oluşturma işlevi yükleniyordu. Çevre ekonomilerin denetlenmesi; bu ekonomilerin kalkınma hızlarının devamlı kontrol altında tutulması ve sadece iç piyasaların geliştirilmesi ve ithal-ikameci korumacı politikalar yolu ile dışa bağımlı montaj sanayilerinin kurulmasını ifade etmektedir. Böylesi bir gelişme yolu izleyen ekonomiler, ithalatlarını geliştirirken, ihracatta başarılı atılım yapamamışlardır. Nitekim, Türkiye’nin de 1970’lerin sonunda “bir cent’e muhtaç” hale gelmesi bu tür ithal ikameci korumacı politikaların bir sonucudur.
1970’lerin ortalarından itibaren başalayarak, 1980’lerde iyice suyüzüne çıkan kapitalist kriz, merkezin finansal aşamaya gelmesi, çevrenin ise ithal-ikameci korumacı politikalar izlemesi sonucunda büyük dış ödemeler açığı vermesi merkezle çevre arasında yoğun finansal akımların oluşmasına neden olmaya başladı. Sovyetler krizi de, artık komünizmin çevresinde tampon bölge oluşturma gereksinimi ortadan kaldırınca, bu kez temel işlev IMF’ye geçmiş oldu. Zira, yeni durumda IMF merkez kapitalistlerin çevresel ekonomilerdeki çıkarlarını korumak ve kollamakla görevli kılındı.
Burada dikkat edilmesi gereken iki önemli nokta bulunmaktadır. Bunlardan birincisi, kapitalist dünyada artık finansal akımlar öne çıkmış olduğu için, buna paralel olarak günümüzde de IMF öne çıkmış bulunmaktadır. Burada IMF ve politikalarını anlayabilmek için, eşitsiz ekonomiler arasında oluşan finansal akımların dinamiğini kavramak kaçınılmazdır. Ağır borçlu konumda bulunan gelişmekte olan ekonomiler dış ödemeler sorunlarını IMF politikaları ile aşmak istediğinde, kapitalist dinamiğe uygun olarak, bir yandan borçları karşılığında garanti vermek, diğer yandan da borç-alacak akımının kesintiye uğramadan sürdürülmesini sağlamak zorunda bırakılmaktadırlar. Bu politikalar “borç/özkaynak değişimi” politikaları yanında, güçsüz kesimlerin baskılanmasını da gündeme getirmektedir. İşte, IMF politikalarını uygulayan ülkelerin kısa-dönemde derin gelir dağılımı sorunu ve yoksulluğa sürüklenmesinin nedeni budur.
IMF politikalarında dikkat edilmesi gereken ikinci önemli konu da, IMF politikalarının, sıkıntı içinde bulunan ekonomilerin sorunlarına uzun-dönemli çözüm getirmeyip, tam tersine temel ekonomik ilişkileri bozarak, ekonomileri uzun-dönemde daha derin sorunlara sürükleyici nitelikte olmasıdır. IMF politikaları, sadece kamu kesimi borçlanma gereksinimi, faiz haddi, enflasyon ve cari açık gibi parasal dengelere yönelmekte, buna karşın ekonominin yatırım, istihdam, teknoloji düzeyi ve gelir dağılımı gibi temel sorunlarını ihmal etmektedir.
IMF politikalarının temel özellikleri, sistemin işleyişi ve bu kurumların yüklenmiş oldukları işlevlere bağlı olarak, kaynakların merkeze çekilmesi biçiminde yansımaktadır. Bu özellik, finans dünyasının kısa-dönemli sorunlarını çözebildiği halde, uzun-dönemde merkezin kaynak dokularını tahrip edici bir nitelik taşımaktadır. İşte, IMF ve Dünya Bankası politikalarına bizzat kapitalist merkezlerden yöneltilen eleştiriler, merkezin çevre dokularının bu denli hızlı yoksullaştırılmasını engellemeye yöneliktir. Merkez, çevreyi sömürerek hayatiyetini sürdürdüğü için, çevrenin hızlı tüketilmesi merkez kapitalizmin uzun-dönemde işine gelmemektedir. Yoksa, bu eleştirilerin kapitalizmin özüne yönelik olduğunu düşünmek doğru değildir. Böyle bir eleştiri kapitalizmin merkezinden gelemeyeceği gibi, sol çevrelerin bu eleştirileri temel ve yönlendirici olarak alması hem doğru değildir, hem de böyle bir yöneliş ciddi kafa karışıklığına neden olabilir.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma