KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

Küreselleşme ve sosyalizm üzerine

Ayrıntılar
Sadun Aren
Sayı 4 (Ekim 2000)
26 Ekim 2010

I. BAŞLANGIÇ

Son zamanlarda dünyada ve ona bağlı olarak ülkemizde çok önemli değişmeler ve gelişmeler olmuştur. Bu değişmelerin, bu yazıdaki maksadımız açısından, iki temel olgudan kaynaklanmakta olduğunu söyleyebiliriz. Bunlardan birisi Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği’nin ve onunla birlikte Dünya Sosyalist Sistemi’nin çöküp bu tarz sosyalizmin (reeel sosyalizm) insanlığın gündeminden çıkmış olması, diğeri de Küreselleşme (globalizm) dediğimiz olgudur, bu olgunun sürekli yaygınlaşmasıdır. Aşağıda bu iki olguyu, özellikle sosyalistler için önemleri açısından, kısaca ele alacağız.

II. SOVYET TIPI SOSYALIZMIN ÇÖKÜŞÜ

Sovyet tipi sosyalizm stratejisini (yolunu) en yalın bir biçimde şöyle özetleyebiliriz: Ülkedeki sosyalist bir parti önce siyasal iktidarı ele geçirecek, sonra üretim araçlarını kamulaştırarak burjuvaziyi (egemen sınıfları) tasfiye edecek ve merkezi bir planlamayla sosyalizmi kuracaktır. Sovyetler Birliği çökünceye kadar dünyadaki bütün Marksist-Sosyalist partilerin benimsemiş oldukları bu stratejinin hayati önemdeki temel ögesi Sovyetler Birliği’nin varlığıydı. Çünkü bu partilerin ülkelerinde etkin bir iktidar mücadelesi verebilmelerinin de, iktidarı ele geçirdikleri takdirde onu muhafaza edebilmelerinin de temel koşulu Sovyetler Birliği ile enternasyonalist dayanışmaydı. Bu nedenle hem sosyalist mücadele içinde olmak hem de Sovyetler Birliğine karşı olmak en hafif tabiriyle tutarsızlık ve yapılan işin dünya çapındaki önemini görmemek olurdu. Bu nedenle böyle yapanlar Dünya Sosyalist Hareketi tarafından hemen dışlanırlardı. Gene bu nedenle, sosyalizm için başka bir yol aramak ne kimsenin aklına gelmiştir ne de kimse böyle bir yol aramaya cesaret etmiştir.

Sovyet tipi sosyalist strateji devrimcidir. Yani sosyalizmi bir hamlede kurmayı amaçlar. Diğer taraftan biliyoruz ki bir ülkede sosyalistlerin iktidarı ele geçirmeleri egemen sermaye sınıfları için son derece vahim sonuçlar meydana getirir. Bu nedenle sosyalizm için mücadele istense de barışçı yollarla yürütülüp sonucuna kadar götürülemez. Böyle olunca, sosyalist mücadelenin uzatılmaması, başlatılınca kısa bir sürede sonuçlandırılması gerekir. Uzatılırsa, egemen sınıflar bu sürede iktidarlarını faşizme kadar uzanan anti-demokratik yöntemlerle sürdürürler. Dünyanın her ülkesinde bunun çeşitli örnekleri görülmüştür. Nitekim Sovyetler Birliğinin çökmesinden önceki bu döneme Soğuk Savaş Dönemi dendiğini biliyoruz.

Demek oluyor ki eski strateji izlenerek sosyalist bir iktidar gerçekleştirmek, çok zordur. Hele Sovyetler Birliğinin çökmesinden sonra bu yol tamamiyle kapanmıştır. Kaldı ki bu yolla gerçekleştirilecek sosyalizmin, insanlığın özlemini çektiği sınıfsız, sömürüsüz, özgürlükçü, eşitlikçi ve barışçı bir toplum düzenine bizi kavuşturmayacağını, Sovyetlerdeki deneyimde açıkça görmüş bulunuyoruz. Gerçekten de 80 yıllık uygulamadan sonra Sovyetlerin arkasından özgürlük ve eşitlik gibi sosyalizmin temel ögelerinden hiçbirisi çıkmamıştır. Burada araçların amaçlara uygun olması gerektiğinin bir örneğini görüyoruz.

Demek oluyor ki, eski strateji (yol) bugün artık kesin olarak kapalıdır. Ancak burada şunun altını çizerek belirtmek isterim ki, bu yolun bugün artık kapalı olması, eskiden bu yolu benimsemiş ve izlemiş olan insanların (sosyalistlerin) aptalca ya da çocukça işler yapmış oldukları anlamına gelmez. Bu kimseler sosyalist inançları uğruna önlerinde açık olan tek yolda yürümüşler, yani o zamanın koşullarında gereken ne ise onu yapmışlar ve bunun çok ağır ceremelerini de çekmişlerdir.

III. KÜRESELLEŞME

Son zamanlarda Dünya’da ve Türkiye’deki değişikliklere kaynaklık eden diğer temel bir olgu da küreselleşmedir. Küreselleşme bir ülkenin çeşitli mal ve hizmet üretimi alanlarını başka ülkelerin girişimcilerine eşit koşullarda hiçbir farklı kısıtlama ya da özendirme getirmeden açması demektir. Örneğin Türkiye’de isteyen her yabancı yatırımcı, Türklerle eşit koşullarda (ve birbirleriyle de) otomobil üretmekte özgürse, Türkiye’deki araba sanayii küreselleşmiş demektir. Küreselleşme dünyanın çeşitli ülkelere dağılmış bulunan ekonomik kaynaklarının en etkin (kârlı) bir biçimde kullanılmalarını sağlar. Sermayedarların ve ekonomiye yön veren insanların, bu nedenle, küreselleşmeye eğilimli olmaları doğaldır. Bu olguya A. Smith meşhur kitabında, Marks ve Engels’de Komünist Manifestosunda (1848) vurgu yapmışlardır.

Küreselleşme bir ülkenin tümü için değil, fakat o ülkedeki tek tek üretim alanları için sözkonusudur. Örneğin, bütünüyle Türkiye değil, fakat araba sanayii, petrol sanayii ya da eğlence sanayiinin küreselleşmesinden söz edilebilir. Ancak, küreselleşmenin bir kaç sanayi dalında başladıktan sonra hızla diğer alanları da kapsamı içine alacağı açıktır. Nitekim buna son yıllarda sürekli tanık oluyoruz.

Küreselleşme ulus-devletleri kendi başlarına anlamlı birer toplumsal birim olmaktan çıkarır. Buna bağlı olarak ülkeler arasındaki siyasal sınırlar da sürekli olarak silikleşmekte ve anlamını yitirmektedir. Bunun doğal bir sonucu olarak ulusal bağımsızlığın da anlamı ve önemi sürekli olarak azalmaktadır. Aynı olayı başka bir biçimde ifade etmek istersek diyebiliriz ki, ulusal bağımsızlık bize ulusal çıkarlarımızı korumak için gereklidir. Küreselleşme, ulus-devletleri kendi başlarına anlamlı toplumsal birimler olmaktan çıkarmaya başladıkça, onun başka bir görünümü olan ulusal çıkar da anlamını yitirmekte ve dolayısıyla ulusal bağımsızlığa da gereksinme kalmamaktadır.

Ulus-devlet ve ulusal çıkar tarih sahnesinden çekildikçe onların yerini bireyler ve bireylerin çıkarları almaya başlamıştır. Zaten ülkeler arasında bağımsızlık ne demekse, nasıl bir işlev görüyorsa, bireyler arasında da demokrasi o işleri görür. Demek oluyor ki, küreselleşme bireyi ve onun haklarını ön plana çıkarır ve onları özgürleştirir. Bireyler haklarını savunmak için köy, mahalle, belediye, gibi göreli olarak küçük yerel idareler ve çeşitli çıkar gruplarının oluşturdukları sivil toplum kuruluşlarında yer almak zorunda kalırlar. Yani artan özgürlüklerinin bedeli olarak daha atak ve çalışkan olmak zorundadırlar. Bireylerin bu koşullarda özgürlüklerinden ne ölçüde yararlanacaklarını bu yöndeki çabaları ve yetenekleri belirler.

Demek oluyor ki, bugünkü kapitalist düzen koşullarında gerçekleşmekte olan küreselleşmede var olan haksızlıklar ve eşitsizlikler devam edeceklerdir. İşte bu noktada karşımıza insanlığın ezeli özlemi olan sınıfsız, sömürüsüz, eşitlikçi, özgürlükçü ve barışçı bir toplum düzenine, yani sosyalizme nasıl erişeceğimiz konusu çıkmaktadır.

IV. SOSYALIZMINYENI YOLU

A. Sovyet tipi sosyalist uygulamanın (reel sosyalizmin) çökmesi, sosyalizmin de çöktüğü ya da öldüğü ve artık ona ulaşmak için çaba gösterilmesinden vazgeçilmesi gerektiği anlamına gelmez. Çünkü sosyalizm insanların bilimsel maddi temelleri de olan ezeli bir özlemidir. Ölmesi, yok olması söz konusu değildir. Onu gerçekleştirmek için denenen bir yol çıkmamışsa, yapılacak iş, başka bir yol aramaktır.

B- Burada sosyalizme yeni bir yol ararken bizi yanıltabilecek bazı ön yargılarımıza değinmek istiyorum:

a- Değineceğim bir önyargı, sosyalizmin üretim amaçlarının kamulaştırılması ile eş anlamlı olarak kabul edilmesidir. Bunun nedeni Sovyet tipi uygulamada üretim araçlarının kamulaştırılmasının çok önemli bir rol oynamış olmasıdır. Bu o kadar önemli bir önyargıdır ki, bizi gene artık kapalı olduğunu söylediğimiz eski sosyalizmin yoluna götürür ve yeni bir yol aramamızı önler. Çünkü gördük ki, üretim araçlarını kamulaştırmak için daha önce sosyalistlerin iktidara gelmiş olmaları gereklidir. Ve bu bizi eski yola götürür. Bugün yapılan özelleştirmelere, sosyalizm adına karşı çıkmak da aynı yanılgının bir başka görünümüdür. (Kuşkusuz özelleştirmelere başka gerekçelerle karşı çıkılabilir.)

b- Aynı derecede önemli başka bir önyargı, merkezi plancılığın sosyalizmin olmazsa olmaz karşılığı sayılmasıdır. Bu, piyasa mekanizmasını kapitalizmle özdeşleştiren eski yanlışın bir devamıdır. Oysa, ne kapitalizm piyasa mekanizmasına çok bağlıdır, ne de sosyalizmin işlemesi için merkezi plancılık zorunludur. Unutulmamalıdır ki, kapitalizmi kapitalizm yapan öğe, az sayıda kimselerin üretim araçları üzerindeki egemenlikleridir. Yoksa piyasa mekanizması değildir.

c- Diğer bir önyargı, çalışan insanların sadece demokratik mücadelelerle hiçbir kazanım sağlamayacağı inancıdır. Onun için ya iktidar bütünüyle alınacaktır ya da hiçbir şey yapılamayacaktır. “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe.”

d- Diğer bir ön yargı sosyalizmi fukaralık ve ezilmişlikle eşleştirmektir. Buna göre sosyalizm için mücadeleyi en çok fakirler ve ezilmişler yapar. Bunun pratik yaşamdaki görünümü burjuva hükümetlerin emekçi halka da yarayan başarılı icraatını görmezden gelmek ya da aşağılamaktır. Bunun diğer bir dışa vurumu, emekçilerin durumunu iyileştirecek her türlü reforma, sosyalist mücadeleyi gereksizleştirir endişesiyle karşı çıkmaktır. Oysa fakirlik - ezilmişlik insanları mücadeleci yapmaz, tersine, ezer ve köleleştirir.

e- Bununla benzeyen diğer bir ön yargı sınıf mücadelelerinde işçi sınıfını sadece kol emekçilerinden ibaret sanmaktır. Oysa toplumsal üretimdeki teknolojik değişiklikler sonucu kol emekçileri oransal olarak azalmış, buna karşı memur, mühendis, doktor, avukat, bilim adamı gibi kafa emekçileri de ücretle çalışanlar durumuna gelmişlerdir. Bu nedenle artık işçi sınıfından değil, çalışanlar sınıfından söz etmek daha doğrudur. Bu yanılgı bizi sosyalizmin öznelerinin ve yandaşlarının sürekli olarak ve hızla artmakta olduğu gerçeğini görmemizi önler.

Bu konuda daha başka örnekler de verilebilir. Fakat yukardakiler bunların başlıcalarıdır ve maksadımızı aydınlatmak bakımından yeterlidir. Gerçekten, dikkat edilecek olursa bütün bu ön yargılar, reel sosyalizmin tek geçerli sosyalizm olduğu varsayımdan kaynaklanmaktadır. Oysa, gördük ki, bu varsayım yanlıştır ve bu yol kapalıdır. O halde sosyalizm için yeni bir yol ararken bütün bu önyargılardan kendimizi kurtarmamız, bunları kafalarımızdan silmemiz zorunludur. Bu, zor fakat yapılması hayati önemde bir iştir.

C- Sosyalizme yeni bir yol ararken her şeyden önce onu varılacak bir hedef ve yapı olarak değil fakat yaşanacak bir süreç– yürünecek bir yol olarak düşünmemiz gerekir. Zaten insanları hedeflerden çok onları o hedeflere götürecek yollar ya da süreçler ilgilendirir. Çünkü insanların ömürleri hedeflerde oturarak değil, fakat onlara giden yollarda yürüyerek geçer. Sosyalizm, yani sınıfsız, sömürüsüz, eşitlikçi, özgürlükçü ve barışçı bir yaşam düzeni bir hedeftir. Bu hedef çok uzaktadır ve bir hamlede varılması da söz konusu değildir. Kaldı ki zaten belki tam olarak hiçbir zaman varılamayacaktır. Bu nedenle yapılacak şey bizi ona götürecek yolda sürekli olarak ilerlemektir. İşte sosyalizmin yeni yolu budur. Bu yolun doğruluğunun ölçüsü, yol boyunca sömürünün sürekli olarak azalıyor olmasıdır. Çünkü biliyoruz ki, sömürü sürekli olarak azaltılmadıkça özgürlük, eşitlik ve barışa varılamaz. Bu noktada tamamlayıcı bir görüş olarak şunu da söylemek isterim ki; doğru yolda olduğunu görmek ve bilmek çok defa insanlara hedefe varmış gibi doyum sağlar. Tıpkı Ankara garında İstanbul trenine bindiğimiz zaman artık planlarımızı İstanbul’daymış gibi yapmaya başlamamız gibi.

D- Kapitalizmde ekonomik sömürünün üretim araçları üzerindeki özel mülkiyetten kaynaklandığını biliyoruz. Özel mülkiyet, sahibine üretim amaçlarını yönetme hakkını verir ve bu da ona üretilen artı-değere el koymak (sömürü yapmak) olanağı sağlar. O halde sömürünün sürekli azaltılmasının ve giderek tamamıyle kaldırılmasının yolu çalışanların işyerlerinin yönetimine katılmalarıdır. Bu katılım ne kadar kapsamlı ve yoğun olursa sömürü de o kadar azaltılmış olur. Çünkü, mülkiyet hakkının uygulamadaki görünümü yönetme hakkıdır. Çalışanların katılımıyla bu hak paylaşıldıkça patronun mülkiyet hakkı ve dolayısıyla sömürüsü küçültülmüş olur.

E- Eskiden, bütün kötülüklerin kaynağı ekonomik sömürü olarak kabul edildiğinden, sosyalistler yalnız onu hedef almışlar ve onu kaldırdıkları taktirde, cinsiyet, ırk, din, cinsel tercih ve böyle farklılıklardan kaynaklanan tüm kötülüklerin de kendiliğinden ya da kolayca ortadan kalkacağına inanmışlardı. Bu nedenle eskiden sosyalistler bu diğer kötülükleri/sorunları ayrıca ele alıp çözmeyi düşünmemişlerdi. Oysa bunun böyle olmadığı, yani ekonomik sömürü ile sözünü ettiğimiz sorunlar arasında doğrudan ve bire bir ilişki bulunmadığı anlaşılmıştır. Böyle olunca sosyalizmin kapsamı insan ilişkilerinin çok daha geniş yönlerini de içine alacak biçimde genişlemiştir. Buna koşut olarak sosyalist kadrolar da eski bir model (yekvücut) olma niteliğini kaybetmiş, renklenmiş ve çeşitlenmişlerdir. Bu da doğal olarak sosyalistler arası hoşgörüyü ön plana çıkarmış ve onu adeta sosyalizmin temel bir öğesi haline getirmiştir.

Özetleyecek olursak, diyebiliriz ki, sosyalizmin yeni yolu çalışanların ve ilgili olan herkesin yalnız fabrikalarda değil, fakat toplumsal yaşamın bir yönetimin söz konusu olduğu her yerinde, yani ailede, okullarda, hastanelerde, spor kulüplerinde, partilerde, sendikalarda, belediyelerde yönetime katılmalarıyla gerçekleştirilecektir. Diğer bir deyişle, katılımcı demokrasi (doğrudan demokrasi) sosyalizmin temel aracıdır.

Dikkat edilecek olursa küreselleşme ile sosyalizmin yeni yolu arasında büyük bir uyum vardır. Öyle ki, küreselleşme adeta sosyalizmin gereklerini hazırlamaktadır. Her ikisinde de bireyler ön plana çıkmıştır ve herşey onların bilinçli çabalarıyla yürümektedir.

F- Sosyalizmin yeni yolu esas olarak ve büyük ölçüde bireylerin karar ve eylemleriyle yürüyecek olmakla beraber, bunlar arasında bir eşgüdüm sağlanmasının gereği açıktır. Ayrıca birçok konularda yasal düzenlemeler de yapılacaktır. Bu nedenle sosyalist hareketin bir parti yönetiminde yürütülmesi zorunludur. Bu zorunluluk hiç değilse uzunca bir süre için geçerlidir. Daha ileri aşamalarda partiye gerek olmayabilir.

Bu partinin, eskiden olduğu gibi, çok disiplinli ve demir çekirdek gibi bir yapıda olması gerekmez. Yukarıda değinmiş olduğumuz gibi, sosyalizme farklı nedenlerle gelmiş olan üyelerin tek bir düşüncenin (örneğin kadın hakları, etnik kimlik ya da ekoloji gibi) disiplini ile yönetilmesinin yanlış ve geçersiz olacağı açıktır. Ama üyelerin eylem birliğini sağlayacak asgari bir disiplinden de vazgeçilemez. Bu disiplin, üyelerin yüksek bir sosyalizm bilincine sahip olmalarından kaynaklanan hoşgörü öğesi ile sağlanabilir. Halen ÖDP böyle bir parti olma çabası içindedir.

IV. SONUÇ

Bu yazıyı şöyle bitirmek istiyorum. Bugün dünyamızın yaşam biçimini ve koşullarını belirleyen en önemli olay küreselleşmedir. Küreselleşme ulus-devletlerin yetki alanlarını daraltarak insanları yalnızlaştırmakta ve birbirleriyle doğrudan doğruya rekabet etmelerini (doğaldır ki işbirliği yapmalarını da) öne çıkarmaktadır. Böylece dünyamız gerçekten “her koyunun kendi bacağından asıldığı” bir dünya olmaktadır. Küreselleşme birçok öğenin bir araya gelmesi ile kendiliğinden oluşmaktadır. Kimse bunu kendi keyfine göre durduramaz. Tıpkı suların denizlere doğruakmasının durdurulamayacağı gibi. Buna karşı alınacak önlem vatandaşlarımızı böyle bir dünyaya uyum sağlayabilecek bir biçimde sağlıklı, eğitimli ve demokrat/ücadeleci bir biçimde yetişmelerini sağlamaktır. Bunlar aynı zamanda sosyalizm içinde geçerli ve gerekli olan çabalardır. Buna ek olarak, dünya kültürünü zenginleştirmek üzere, her ülkenin kendi yerel dil ve kültürlerini geliştirmesi de çok önemlidir. Çünkü küreselleşme koşullarında bireylerin kimliğini siyasal aidiyetlerinden çok kültürel varlıkları belirleyecektir.

Küreselleşme karşıtları ne istiyor?

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 4 (Ekim 2000)
22 Ekim 2010

kukla1Küreselleşme karşıtı bir direniş tarzı ve bu karşıtlığı temellendiren talepler ile, bu taleplerin ifade edilişini temsil eden dil oluşmaya başladı. Renkli bir tarz ve renkli bir dil oluşuyor. 20. Yüzyılın çok zengin amaçları bütünleştiren monolitik tarzına ve diline benzemediği için 21. Yüzyıldaki sınıf mücadelesinin tarz ve dil yönünden nasıl olacağının ipuçlarını da verdiği varsayılarak desteklenen bu mücadele, Seattle’de, Dünya Ticaret Örgütüne karşı başladı, Cenevre’de ve nihayet Eylül 2000’de Prag’da, Dünya Bankası ve IMF’ye karşı protestolarla sürdü. Bu hareket irdelenmeli, anlaşılmalı ve dünya çapındaki eşitlik ve özgürlük mücadelesi açısından yerli yerine oturtulmalı. Bu yapılırken, “Küreselleşme” denilen ve bir “Çağ dönümü” olarak sunulan dönüşümün karakteri de iyi irdelenmeli, anlaşılmalı ve dünya çapındaki emekçi sınıflar mücadelesi açısından yerine oturtulmalı.

“ÇÖZÜM” MÜ, NE ÇÖZÜMÜ?

Dışardan gelen feryatları duyan ABD Merkez Bankası Başkanı refleks gösterip, “Bu bağıranları duymazlıktan gelmeyelim, onlar için çözüm üretelim”, dedi. Yani emperyalist kapitalizm, bugüne kadarki varlığının tabii bir sonucu olarak oluşan dünya çapında bir soruna “çözüm” bulacak! Sanki protesto, onlardan çözüm bekleyenlerin protestosu...

Protestocular dünkü çocuklar değil, 20. Yüzyılın özgürlükçü ve eşitlikçi mücadelesinden süzülüp geliyorlar. Emperyalizmin ezip dışladığı, soyup soğana çevirdiği, napalm, atom olup başına yağdığı, sırtından semirdiği, kendi kaderini tayine her kalkışında başına bindirdiği dünyanın çocukları bunlar ve Prag’a “istemeye” değil, reddetmeye geldiler. Bu reddiyeye aklı ve vicdanı yerinden kaymamış herkes sempati duyuyor. Ona “çözüm” önermek, emperyalizme düşmüyor.

Emperyalizm nesini çözecek, kendi eliyle ve varlığı nedeniyle oluşturduğu bu dünyanın? “Sorun” emperyalizmin kendisinden başka nedir ki?

Ancak bu gerçekliğin üstüne örtülmüş kalın bir şal örtünün varlığı da inkardan gelinemez. Kapitalizmin tüm ruhları satın almış bir yeryüzü hegemonyası da var. Bugünkü dünyanın haksızlığına herkesin bir “itirazı” var. Ama itirazı olan herkes, çözümsüzlüğe bir kördüğüm daha atarcasına, arzuhalini emperyalizmin vicdanına veriyor. ABD Merkez Bankası Başkanı “biz çözelim” derken, bu şaşkınlığı, bu pusulasını kaybetmişliği istismar ediyor.

Küreselleşmeci emperyalist sermaye güçleri yeni dünyanın paradigmalarını beyinlere şırınga ederken karşıt güçler hala, “küreselleşme”nin adını koyma ve artısını eksisini tartışma hesabında iseler, yapılacak çok işleri var demektir.

ÇÖZÜMÜ VAR MI BUNUN?

Dünyayı eline geçirmiş, onu evirip çeviren güçlerin yapacağından başka yapılacak ne vardır diye soruluyor, böylelikle kapitalizmin sunduğu “çözüm”lere “çözüm” diye bakılıp gerçek bir “çözümsüzlük” yaratılıyor. Kapitalizme karşı mücadeleyi şövalyelik olarak görmek “çözümsüzlük”tür ve bu sadece bir fikir olarak kafaları istila ettiği için “çözümsüzlük” gibi görünmektedir. Protestoya, haksızlığı yaratanlara “ikaz” olması anlamında geniş bir sempati duyulmakta, ama çözümün gerçek sahnesine ilgisiz kalınmaktadır. Şöyle düşünülmektedir:

Ulus-devlet çağı bitti, dolayısıyla bu kavramla direnilemez.

Çelişki sınıfsal özünden başka taraflara kaydı, sınıflarla direnilemez.

Marksizm artık açıklayıcı hükmünü yitirdi, yeni durum onunla açıklanamaz.

Dünyayı emperyalizm ile paylaşmak gerekir; çünkü dünya emperyalizmin elinden alınamaz...

Yanlış! Bu yanlışı yanlış olarak tesbit etmek, onu geriye, Ekim Devrimi’ne, reel sosyalizmin paradigmalarına çağırmak anlamına gelmez. Tam tersine, “Kızılcık”ta, satır aralarında veya satırlar üzerinde “yanlış” bulduğumuz belli bir anlayışı ileriye, somut duruma yakından bakmaya çağırıyoruz. Küreselleşmekte olan şeyin bugünkü dünya olduğunun, bugünkü dünyanın olduğu gibi küreselleşmesinin eşitlikçi ve özgürlükçü umutları büsbütün açmaza iteceğinin gözardı edilmesinden doğacak bedeli ödemek zorunda kalacağımızı anlatmak, bu zeminde tartışmak istiyoruz.

Küreselleşmeye karşı olanlar renkli bir dünya oluşturuyor. Ama hesaplaşmaları “bir haksızlıkla” değil, hepten haksızlıkladır. Bu hesaplaşmanın dilini henüz keşfetmiş değillerdir ama kullandıkları dil, sınıf dilinin bir lehçesidir. Bu nedenle Prag’daki, ondan önce ve bundan sonra, ınternet üzerinden iletişimle oluşacak protestoları, bu protestolar ister kapitalizmin belli bir haksızlığına karşı çıksın, isterse kapitalizmin temeline, onları seviyor ve destekliyoruz. Gelişen ve süreklilik kazanan bu yeni dinamiğin içindeki evrensel renk zenginliğinin farkındayız ve bu zenginliği, sınıf mücadelesinin bugünkü koşullarında Marksist ve devrimci mücadeleyi de zenginleştiren, ona güç katan bir aşı olarak değerlendiriyoruz.

Bize, küreselleşmeye karşı yeni ve daha zengin içerikli bir enternasyonalizmin oluşabileceğinin de işaretlerini veren bu harekete Marksistlerin, politik işçi hareketlerinin uzak durması ve seyirci kalması doğru olmayacaktır. Zira bu yeni toplumsal muhalefet hareketleri küreselleşmeyi, emperyalist kapitalizm ile aynı kefeye koyup karşı çıkmaktadırlar. Her bir renk, kendi özgün proğramının gerçekleşebilmesi için dahi kapitalizmden kurtulmanın şart olduğu bilinciyle devinmektedir. Seattle’den bu yana hareketin öne çıkan ana sloganının “Kapitalizme .....????

Kopenhag kriterleri, bizim kriterlerimiz

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 4 (Ekim 2000)
22 Ekim 2010

kukla3Kürtler, Kürtçe “barış”, yani Türkiye’nin ufkunda olandan biraz daha geniş bir demokratikleşme istiyorlar. Biz de “onlar için” şunu istiyoruz: “Kürtler nasıl yaşamak istiyorlarsa, öyle yaşasınlar”!

Kürtleri ilgilendiren bu geniş kabul sadece Marksistlerde ve solun bazı kesimlerinde var. Bu nedenle sorunu çözebilecek bir güç oluşturmuyor.

Sorunun çözümünü sağlayacak bir güç nasıl oluşur?

Türklerin demokratikleşme isteyeni var, istemeyeni var. O zaman şöyle sorulmalı: demokratikleşme isteyen Türkler ile demokratikleşme isteyen Kürtler ortak bir güç oluşturamazlar mı?

Demokrasi isteyen “Türkler” çoğunlukla işçilerdir, çalışan emekçilerdir, aydınlardır, gittikçe fakirleşen orta sınıflardır. Bunların hepsi bugünkü hale muhaliftir. Bunlar aynı zamanda toplumsal çoğunluktur. Ne var ki, bu çoğunluk talebinin siyasi karşılığı marjinaldir. Kürtlerle demokrasi isteyen Türkleri topladığınızda daha da büyük bir toplumsal çoğunluk elde ediyorsunuz, sorun bunun siyasi karşılığını oluşturabilmekte yatıyor.

Kürtlerin istediği demokrasiyle, demokrasi isteyen Türklerin istediği demokrasi, ortak bir demokratik program oluşturmakta mıdır?

Bunu bilemeyiz. Bilmemiz, Kürtlerin nasıl ve ne kadar bir demokrasi istediklerini bilmemize bağlı. Kürtleri konuşturmuyorlar. Kürtlerin konuşamadığı yerde Türklerin konuşması da doğal olarak mümkün değil. Türklerdeki demokrasi bilincinin başlıca zaafı da zaten budur. Başkaları susturulduğunda, kendisinin de otomatik olarak susturulduğunun bilincinde olmamak!

Başbakan, HADEP’i durdurmak ve susturmak istiyor. Onu “terörden daha tehlikeli” bulduğunu açıkça söylüyor. Hadep’le ilişkisi selamlaşmaktan ve Kürt oylarına el koymaktan ibaret olan devlet partisi CHP’yi devlete gammazlıyor, çünkü demokratik siyasal açılımların “siyasal çözüm” tartışmalarını kışkırtmasından korkuyor. “Siyasal çözüm” denilen şey, çözüm değil, yöntem. Altından her şey çıkabilir, hatta gerçek bir demokrasi bile! Oysa Ecevit demokrasi isteyen Türklerden değil, demokratikleşmenin önünü tıkamaya çalışan Türklerden.

Kürtler, her halde artık bu saatten sonra, içinde Kürt olarak olamayacakları bir demokrasi istemezler. Kendileri için demokrasiyi hükümetten değil, hükümetin AB’ye vereceği bağlayıcı bir taahhütten bekliyorlar. Onlara göre Türkiye’nin AB ile “uyum süreci” başlamıştır, bu sürecin bir yerinde sıra Kürt meselesine gelecek ve hükümet, AB üyeliği uğruna siyasi çözüme “evet” demeye mecbur kalacaktır.

Hükümetin, AB baskısıyla bir siyasi çözüme mecbur kalıp kalmayacağı, kalırsa bile bunun, Kürtlerin beklentilerini asgari düzeyde karşılamaya yetip yetmeyeceği belli değildir. Kürtlerin şimdilik yaptığı susarak konuşmaktır. Kürtlerin demokrasi beklentisini Türkiye-AB uyum sürecine bağlamış olmaları, bir stratejidir ve yanlış da olabilir. Ama bu, Kürtlerle Türklerin geniş bir ortak demokratik muhalefet hareketi oluşturmalarına engel değildir.

Türkiye solu emek içerikli bir demokrasi mücadelesine mecburdur, çünkü başka yolu yok. Bu mücadele Kürtlerin talebiyle ortak bir demokratik program etrafında birleşebilirse daha güçlü ve etkili olabilecektir. Kürtlerin bugünkü talepleri, en asgari düzeyde olsa bile sonuçta Kürt kapitalistlerinin ve ağalarının değil, Kürt emekçilerin ve yoksul Kürt köylülerinin talepleridir. Bu da demokrasi isteyen Türklerle Kürtlerin taleplerinin, sadece Kürtlerin özel durumu nedeniyle değil, emekçilerin genel durumu nedeniyle de örtüştüğü anlamına gelir.

Örtüşme noktası nerdedir, daha net nasıl tanımlanır? Şöyle tanımlanır: Kürtler şu an, “reel politika” anlamında AB’li bir demokrasi isteyebilirler. Bu demokrasinin aktörlerinden biri MHP de olsa bu Kürtlere pek ters gelmeyebilir. Ama sosyalistlerle ve AB’ye koşullu olmayan bir demokrasi seçeneği Kürtlerin önüne çıktığında, öbürüne hayır diyecek Kürtler de vardır ve bu ikinci seçeneğin aktörleri arasında MHP yoktur.

Bu analizi gecikmeden siyaset sahnesine “çözüm” olarak yansıtabilmek gerekir. Kürtler, kendi talepleri açısından, AB’den gelecek bir açılım yerine içerden bir açılım doğdu da, buna “hayır” mı dediler? Türkiye solu Kürtlere, onların taleplerini içeren ve daha da ilerleten tutarlı bir demokratik program önerdi de Kürtler buna da mı “hayır” dediler? “Hayır” demedikleri, aranışlarının, buna en çok kapalı bir partiye, CHP’ye kadar uzanmasından belli değil mi?

Özetle, önümüzdeki mücadelenin konusu olan demokratikleşmenin ana karakteri, bizi biz, Kürtleri de Kürt olarak tanımlayıp içerecek bir demokrasi olmasıdır. Madem ki ortak görev böyle bir demokratikleşmeyi gerçekleştirmektir, ona öngelen görev de Kürtleri Kürt, bizi de biz olarak içeren ortak siyasal çözüm önerilerini hızla belirlemektir. Siyasi araçların siyasi amaçlara uygun yaratılması gerektiği ise siyasetin elifidir.

Kavşakta yol şaşkınlığı

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 4 (Ekim 2000)
6 Aralık 2009

Türkiye’de 12 Eylül darbesiyle kurulan siyasal rejim, ekonomik-siyasal-ideolojik-uluslararası kavşakların kesiştiği bir düğüm noktasına doğru hızla sürükleniyor. Dağılan Sovyetler Birliği’nin ardından yayılmacı hevesleri kabaran yeni “süper” (!) burjuvazinin “Avrasya stratejisi”, Avrupa Birliği’nin ve ABD’nin emperyalist paylaşım emellerini temsil ederken, boyutlarıyla iştah kabartan Anadolu pazarı küresel sermayenin ilgisini çekiyor. İslami, neo-faşist ve neo-liberal yükselişin kuşatması altında Kemalist resmi ideolojinin ve politikaların yeni koşullara uydurulması gittikçe güçleşiyor ve IMF-Dünya Bankası tarafından çerçevesi çizilen ekonomik rejim bütün çalışanları dizginsiz bir sömürü zindanına hapsederek daha da yoksullaştırıyor. 20 yıldır süregelen 12 Eylülcü rejimin cıvataları bir yandan demokratikleşme basıncı, öbür yandan sürüklenilen kavşakların girdap akıntılarıyla yerinden oynuyor.

Yaz sonunda Bülent Ecevit tarafından "devlet krizi" olarak tarif edilen "kararname tartışmaları" etrafında Cumhurbaşkanı, hükümet ve MGK arasında cereyan eden çekişme ve mücadeleler, "istikrar" perdahı ardında saklanmaya ve denetlenmeye çalışılan siyasal krizin son örneği olarak kayda geçti. Türkiye’nin kriz kavşağında olduğuna ilişkin yapageldiğimiz saptamalar böylece bizzat Başbakan’ın titrek ve heyecanlı sesiyle yaptığı itirafla teyid edildi.

IMF-Dünya Bankası ekseninde belirlenen ekonomik politikalara karşı ilk belirtileri gözlenen işçi sınıfı hareketlenmesinin hükümet tarafından grev ertelemeleriyle karşılanması, MHP’nin devlet, sendikalar ve kitle örgütleri içinde kadrolaşma telaşının yanısıra bala bulanmış zehirli lokmaya benzer sinsi politikaları, bir yanda IMF, TÜSİAD, hükümet ve MGK ile, öbür yanda halk çoğunluğunu oluşturan köylüler, işçi sınıfı, Kürtler, küçük ve orta burjuvazi arasında belirginleşmeye başlayan gündem farklılaşması, yakın gelecekte yaşanacak bir siyasal kutuplaşmanın ön koşullarını ve nesnel temellerini bir araya getiriyor.

Hükümetin ve yönetici çevrelerin yaklaşılan kavşakta durumu şimdilik idare etmeye çalışmaları, egemen oryantal siyasal kültürümüze uygun olabilir. Sosyalist siyasal güçlerin ise böyle bir lüksü yok. Onların siyasal durumun krize müdahale için gerekli açık bir kavranışına dayalı somut bir programa olan ihtiyacına geçen sayımızda işaret etmiştik. Kavşağa görüş alanımızı netleştirerek, amaçlı, planlı ve birleştirici bir siyasal irade etrafında kararlılıkla yönelmek zorundayız. Kurtlar sofrasına dönen bu ülkede emeğin haklarını, ekmeği, barışı, toplumsal adaleti, demokratikleşmeyi ve özgürlüğü kazanmanın başka bir yolu yoktur. Bu sayımızda bu yolu açacak bir siyasal programın ipuçlarını tartışmaya açacağız.

Sayı 4 - İçindekiler

Ayrıntılar
Administrator
Sayı 4 (Ekim 2000)
6 Aralık 2009

S04 kapakKavşakta yol şaşkınlığı
KIZILCIK

Küreselleşme karşıtları ne istiyor?

Grev özgürlüğü ve "Evrensel Değerler"

Kopenhag kriterleri, bizim kriterlerimiz

Hayat ağacı
AB'den demokrasi bekleyenlere müjde! / Özrü kabahatinden beter kararname / Sınıflar nerdeymiş, göreceğiz / Ayıp denen bir şey vardır / F tipi tezgâhına direniş / Zorunlu tasarruf ve devlet / Akkuyu'da santraldan niye vazgeçildi? / Bay Blair'in "üçüncü yol"u / Dünyanın kadınları yürüyor! / CHP Kurultayı... Bir bardak suda fırtına

Küreselleşme ve sosyalizm üzerine
Sadun Aren

Kapitalizm araçları: Dünya Bankası ve IMF
İzzettin Önder

sanki onların durumu çok iyi de...
ayşe düzkan

Sanayiden sonra tarım da gözden çıkarıldı
Oğuz Oyan

Çalışan kadınlar konuşuyor
Hacer Köse (Görüşen: Elif Yerli)

Ekonomik durum
Arslan Başer Kafaoğlu

Yirminci yılında 12 Eylül
Yavuz Alogan

12 Eylül ve toplum psikolojisi
M. Turgay Yerlikaya

Türkiye'de işkence var mı?

Mikro-Auschwitz ya da antropo-teknoloji
Serol Teber

Genetik teknolojisi ve tarım
Dr. Can Kayabal

21. Yüzyıl Seattle'da başladı
Edgar Morin (çeviri: Yalçın Yusufoğlu)

Donkişot bir gün çıkıp gelebilir
Hüseyin Hasançebi

Şirket birleşmeleri dalgasının arka planı
Şirketler neden "evlenir"?
Zeki Yavuz

Daha iyi bir hayat için mücadele

Güney Afrika Komünist Partisi'nin Uluslararası Sol Platform önerileri
GAKP

Putin'in saati
Y.A.

Irak'ta biraz duralım

Kıbrıs'ta "çözüm"

Zeugma-Belkıs
Halit Demirci

İnternette Kızılcık turu
Güney Afrika Komünist Partisi (SACP) / MAI ve Küreselleşme Karşıtı Çalışma Grubu

Futbol - transfer - meta

ÖDP kendini ne kadar anladı

Belge
ÖDP G.Başkanı Ufuk Uras'ın 1 Temmuz tarihli basın toplantısı konuşmasından özet.
Çalışanlar için bedeli ağır bir ekonomi programı

"Hürriyet"in getirip götürdüklerinden...
1908 Grevleri

Sayı 4'ün tamamına buradan (PDF - 6,78 MB) erişebilirsiniz.

Ekonomik durum

Ayrıntılar
Arslan Başer Kafaoğlu
Sayı 4 (Ekim 2000)
6 Aralık 2009

Hükümet ve ondan çöplenen aşırı zenginleşmiş çevrelerin beslediği yüksek bürokrat, ekonomi uleması ve goygoycu basın, geçen yıl Aralık ayından bu yana uygulanan sözüm ona ekonomik programla ülke ekonomisinin “İyi yollarda!” olduğuna halkımızı inandırmaya çalışıyor. Oysa iddia ediyorum ki ekonomik durum şimdi, içinde bulunduğumuz zaman parçasında, geçen yıl bu zamanlarda olduğundan daha kötüdür. Bu iddiamı halk tabakaları için kanıtlama gereği bile yok. Çünkü halkımız bunu kendi yaşamından biliyor. Bu yazımız aslında, “bilimsel!” olduğuna inanarak veya aksi durumda çıkarlarının geniş ölçüde bozulacağını bildikleri için bizim aylardır yazdığımız gerçeği yadsıma durumuna girmiş kimselerin insanlarımızı aldatma çabalarını karşılamak içindir.

Önce şunu belirtelim ki, ortada ekonomik denebilecek bir program yoktur. Çünkü ülkemizin en büyük ekonomik derdi ve bugünkü hükümetin görmediği derdi üretimsizlik etkenidir. Türkiye gibi bu dertle yaralı bir ülkenin ekonomisini düzeltme iddiasında bulunanlar ve onların düzenledikleri belgeler her şeyden önce bu derde bir çare getirme zorundadır. Oysa birazdan ayrıntılarına ineceğimiz ve programın ana belgeseli diye düşünülebilecek, IMF Başkanına sunulmuş, 9 Aralık 1999 tarihli Niyet Mektubu içeriğinde üretimin artırılmasıyla ilgili hiç bir kayıt ve belirleme yoktur. Bu nedenle geçen yılın Aralık ayında kamuya duyurulan ekonomik önlemler dizgesinin ekonomik program olduğu savının temeli yoktur.

NİYET MEKTUBU NEDİR? MİLLİLİK NİTELİĞİ NEDİR?

Aralık 1999 tarihli sayılan, IMF’ye verilmiş, adına Türkçe çevirisiyle Niyet Mektubu denen belgenin siyasal izleri eski Cumhurbaşkanı Demirel’in geçen yılki demeçlerinde açıkça görülür. Demirel ekonomiyi felce uğratan kamu borçları faizlerinden kurtulmak için tek çarenin 15 ila 30 milyar düzeylerinde bir dış kredi sağlama, bu krediyle iç borç yükünü dışardan borçlanarak hafifletme olduğunu sayısız demeçlerinde ifade etmiştir. Hükümetin, ondan daha kralcı, yüksek bürokratların ve iktisat ulemasının üfürükçü temsilcilerinin her türlü temelden yoksun onaycı yazı ve demeçleriyle dolu medyamızın göklere çıkardığı, sözüm ona “program”ın böylesine tek boyutlu bir yönü vardır.

Hükümet, Cumhurbaşkanı tarafından yarı açık şekilde belirlenmiş bu aracı kullanmak için, dış çevrelere başvurmuş ve bu başvurular uzunca bir zaman şeridinde sonuçsuz kalmıştır. Hükümetlerimizin 1995 yılından bu yana bu niyetini bir IMF desteği ile belgeleme girişimleri Fon tarafından uzun süre sıcak karşılanmamıştır. O zamanlar IMF bugünkü politikalarıın içinde olsaydı 9 Aralık 1999 günlü Niyet Mektubu eşdeğeri bir “beyaz bayrak” belgesi daha o zamanlarda verilecek idi.

IMF’nin o zamanlardaki soğuk davranışının esaslı nedenleri vardı. Herşeyden önce IMF’ye vücut veren Bretton Woods anlaşması böyle bir desteği vermeye elverişli değildi. Şimdi herkesin inandırılmaya çalışıldığının aksine IMF’nin her ülkeye ekonomik reçeteler vermeye, onu doğuran ana belgede izin verilmemektedir. Fon’un temel görevi “Dünya dış ticaretinin serbestçe yürüyüşünü aksatacak ödemesizlik dönemlerinde, ödeme aracı kıtlığına uğramış ülkelere çareler” aramaktır. Bretton Woods anlaşmasının metni Fon’a bunun dışında görev ve yetki vermemiştir. Ama Fon politikasına egemen olan emperyalist ülkeler bu şekilci hukuk kısıtlamasını aşmak için Niyet Mektubu mekanizmasını icat etmişlerdir. Bu belge Fon temsilcileri ile sıkıntılı ülkeler arasınada etraflı görüşmelerden sonra ana çizgileri (bazan her satırı) Fon temsilcileri tarafından saptanarak hazırlanır; yardım edilen ülkenin tek inisiyatifi bu metni resmi biçime dökerek IMF’ye göndermek, ya da iletmekten ibarettir. Hazineden sorumlu Devlet Bakanı, işte böyle hazırlanan ve sürece sokulan belgeyi “milli” olarak ilan ediyor. Niyet Mektubu aslında IMF’yi bağlayan Bretton Woods anlaşmasını by pass etmek için sonradan bulunan bir hukuk hilesidir. Bu savın en önemli belgesi, ABD kongresine sunulan ve IMF’nin bu gibi reçeteler yazma işlevinin yanlış olduğunu anlatan Özel Komite raporudur. (Amerikan Kongre geleneklerine göre, Özel Komite raporları basına açıklanır.)

Aslında IMF’ye verilen Niyet Mektupları, TBMM’nin serbest iradesini önceden bağladığı için hükümetin bir “yetki gaspı” eylemi olup Anayasamızın metnine ve ruhuna da aykırıdır.

IMF POLİTİKASINDA DEĞİŞME

1999 yılında Türkiye tarihinde sonradan çok sözü edilecek bir gelişme yaşandı. Balkanlar ve Kafkasya’da gelişen durum karşısında, Türkiye’nin emperyalizm açısından çok işlevsel rollere elverişli olduğu “yeniden keşfolundu!” ABD Başkanı Clinton her yere Türkiye’ye kolaylık gösterilmesi mesajları vermeye başladı. Türk kamuoyunu etkilemek için her fırsatı ve yolu denedi. Bu tılsım o zamana kadar Türkiye’ye kapalı kapıları açmaya başladı. Burada ayrıntıya girmeyeceğiz. O zamana kadar ülkemizin AB aday üyeliğine soğuk bakan Avrupa Birliği Türkiye’ye aday üyelik çağrısı yaptığı gibi, IMF de Türkiye’nin bir Niyet Mektubu çalışması yapmasını sağlayan işbirliğine girdi. İşte IMF’nin Türkiye’ye uzun dönem için dayattığı ve TBMM’nin gelecekteki seçeneklerine ipotek ve sınırlamalar getiren IMF Niyet Mektubu’nun öyküsü böyledir.

IMF Niyet Mektubu’nun TBMM’-nin serbest iradesini nasıl sınırladığını kısaca şöyle özetleyebiliriz: Örneğin devletin küçültülmesi ve vergilerin azaltılması veya bazı konularda vergi getirilmesi, bazı devlet sübvansiyonlarının kısıtlanması TBMM’nin doğuş nedeni olan “bütçe yapma hakkı”na sınırlama ve dayatma getirmektedir.

EKONOMİK UYGULAMA NE ALEMDE?

IMF’nin kendi hukukuna ve anayasal hukuk kuruluşlarının hak ve görevlerini belirleyen kurallara aykırı olarak düzenlenen Niyet Mektubu çerçevesinde dokuz aydır uygulanan ekonomik politikaları irdelemeye gelince.

IMF Başkanı’na hitaben yazılan (aslında danışıklı olarak IMF uzmanlarıyla birlikte düzenlenen) Niyet Mektubu’nun daha giriş bölümünün ilk bendinde mektubun ana ilkeleriyle Nisan 1999 seçimleriyle kurulan Ecevit Hükümetinin ekonomik programı arasında bağlantı kuruluyor. Oysa 1999 yılı ekonomi uygulamaları Türkiye ekonomisini savaş yıllarından beter bir ekonomik yıkıma götürmüştür. Ama daha da önemlisi, bu yıkıma neden olan felsefenin bu programda IMF’ce kutsanmış olması ve metnin bu şekilde düzenlenmesine IMF’ce önem verilmiş olmasıdır. Bu kadar başarısız, yıkıcı ekonomi politikalara takınılan bu tavır Hükümetin yürüyebilmesi için zorunlu olsa da gereksiz bir işgüzarlıktır. Giriş metninin sonunda şöyle yazılmıştır:

“5. Sonuç olarak, yüksek enflasyon ortamı, yüksek reel faizler ve istikrarsız büyümeden en fazla zarar görenler yüksek getiri sağlayan varlıklara yatırım yapamayan ve sadece çalışmaları karşılığı elde ettikleri gelirle geçinen toplumun daha düşük gelirli insalarıdır. Enflasyon ve yüksek reel faizlerin azaltılması yalnızca uzun dönemde Türkiye’nin büyüme beklentilerini yükseltmeyecek, aynı zamanda ekonomik kaynakların daha eşit ve etkin olarak dağıtılmasına da öncülük edecektir.”

Daha metnin başında önemli eksik saptamalar var:

1) Enflasyon ortamında emekçilerin büyük zarar gördüğü doğru, ancak eksik bir saptamadır. Çok yazık ki küçük ve orta boydaki tarım işletmeleri uygulanan enflasyonist politikadan, hatta emekçilerden de daha büyük ölçüde zarar görmüştür. Niyet Mektubu nüfusumuzun bu büyük kısmının gördüğü zararları metin dışı bırakarak, köylünün ezilmesi politikasının süreceğini aynen kabul etmiştir. Uygulama da öyle olmuştur.

Diğer taraftan büyük satış mağazalarının açılışının hızlanmasıyla küçük esnaf ve zanaat sahiplerinin gelir ve durumları da sarsılmıştır. Mağdurlar arasında bu katman da, bizce kasden unutulmuştur.

2) Ülkemizde yüksek reel faiz politikasından yararlananların başında yüksek gelir elde eden rantiyecilerin yanında bankacılar ve borsa aracıları da unutulmuştur. Aslında yüksek faiz politikasından en çok yarar görenler arasında ve hatta başında dış dünyanın büyük sermaye sahipleri geliyorken, sevgilinin saçlarına dokunmamak için, bu da es geçilmiştir.

Daha önemli noksan, program uygulamasında korunacağı ifade edilen emeğiyle geçinenlerin program uygulamasıyla çok daha mağdur duruma düşmesi, gelir dağılımının düzeleceğine bozulmasıdır. Bu saptamalar, hükümet ya da resmi makamlarca düzenlenen her belgede kabul edilmektedir.

Dokuz aylık yeni program uygulamasıyla ülke yurtseverler indinde acınacak hale düşmüştür. Uygulamaların ülkeyi ne hale getirdiğini herkes biliyor, biz de birer birer saptayacağız. Ama bundan önce hükümet ve goygoycuların olumluluğunu övdükleri gelişmeler üzerinde duralım:

1) Faizlerdeki düşme: Devlet borçlanma faizlerinin abartmalı biçimde yüksek olduğunu hep yazıp söyledik. Bu nedenle bu gelişmeden sevinenlerden biri olmamız gerekir. Ama sevinemiyoruz. Nedenlerimiz, haklı dayanaklarımız var:

a) Faizlerin abartmalı biçimde düşürülmesiyle tüketim harcamaları patlamıştır. Kişisel kredi kartları tutarında ve otomobil kredilerindeki teşviklerle bu artış korkulacak düzey ve tempolara ulaşmıştır. Faizlerin bu ölçüde düşmesiyle tüketim harcamalarının artacağını kestirmek için öyle büyük bir iktisat bilgisine gerek yoktu. Buna göre önlem alınmalı ve tempolu, dereceli bir indirime gidilmeli, karşılığında ulusal üretimi artıracak yollara başvurulmalıydı.

b) Faizler düşünce döviz birikiminin prim yapacağı kesindi. IMF’nin yeni gözdesi “Döviz Çıpası yöntemi” uygulandı. Bu, yükselen tüketim harcamaları ateşi üzerine benzin dökme etkisi yaptı. Son yedi ayda bu politika nedeniyle ihracat artışı dururken, ithalat patladı. Son aylardaki dış ticaret açığı son üç yılın toplam açığını solladı. Yerli sanayi durakladı, sabun ve makarnaya kadar birçok sanayi tesisi ve turist taşıma kuruluş ve hizmetleri yabancıların eline geçti. Bu politikayla ülkemizde iki yılda Türklerin sahip olduğu orta boy sanayi işletmesi kalmayabilir. Büyükler ise zaten yabancı sermaye ortağı olarak çalışıyor.

2) Enflasyonda düşüş: Aslında bu düşüş görünüşü, istatistiklerdeki hatalı düzenlemenin sonucu. Halkımızın büyük kısmının tüketip kullandığı mal ve hizmetlerde azalma yoktur. Hatta resmi rakamlardaki bu düşüş de SSK ve Emekli Sandığı’nın tedavi harcamalarındaki yeni uygulamaları ile silinmiş bulunuyor.

Kaldı ki eğer fiyatlar bugünkü düzeyde kalmışsa bunu bol ithalata borçluyuz. Eğer ithalat geçen yıldaki düzeyinde kalsaydı, enflasyon şimdiden, yedi ayda yüzde altmışları aşardı. Dış ticaretteki roket hızıyla artışın şimdiden görülen bedelini belirtmiştik. Uzun vadedeki maliyet bunun da üzerinde olacaktır.

Daha iyi bir hayat için mücadele

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 4 (Ekim 2000)
19 Kasım 2009

Alınteriyle yaşayan emekçiler bugünkü hayatlarından memnun değil. Gelecek günler, yani yaşlılık günleri ve çocuklarının geleceği bu memnuniyetsizliği katmerlendirecek bir endişenin tohumlarını büyütüyor bugün çalışan kuşakların yüreğinde. Türkiye’ye özgü olmayan bu memnuniyetsizliğin kaynağında, sermayenin egemenliğini hayatın her alanına yayan kapitalizmin küresel egemenliği yatıyor.

Memnuniyetsizlik tarih boyunca daha iyi bir hayat için mücadelenin nesnel toprağını beslemiştir. Ürettikçe yoksullaşan, açlık sınırında dolaşan ve üretiminin sonuçlarını denetleyemeyen emekçinin ailesiyle, mahallesiyle, giderek mensup olduğunun bilincine vardığı sınıfıyla ve bu sınıfın ekonomik-demokratik mücadele aracı sendikalarıyla, politik temsilini üstlenen bağımsız siyasal partisiyle toplumsal arenada boy göstermesinin kaçınılmaz olduğu varsayılabilir.

Hayatın gerçek akışı bu varsayımdan sapabiliyor ve bugün Türkiye’de olduğu gibi memnuniyetsizler, güçlerinin farkında olmaksızın boyun eğip susmayı sürdürebiliyor. Kendi çabalarının daha iyi bir hayatın mümkün olduğuna ilişkin inancı sarsan yetersizliği ve sınırlılığı kadar, karşıt güçlerin bu inancın altını oymaya çalışan mistifikasyon çabalarının ve yalın şiddetinin de memnuniyetsiz emekçilerin boyun eğmesini ve susmasını sağladığı besbelli. Sendikaların etkisizliğinin, işçileri temsil yeteneğinde bağımsız bir siyasal parti oluşturma girişimlerinin güdük ve bölünmüş çabalardan öteye gidememesinin, işçi kitlelerinin suskun boyun eğiyor gözükmesinin daha iyi bir hayat özlemini boşa çıkarttığı anlaşılıyor.

Bu oyun bozulabilir ve bozulmalı.

Başka bir senaryo yazılabilir ve yazılmalı.

Daha iyi bir hayat mümkündür ve gerçekleşebilir. Bunun yolu, kendi çabalarımızın yetersizliğini ve sınırlılığını her seferinde daha fazla aşmak üzere seferber olmak. Memnuniyetsiz emekçilerin kendi adımlarını bön bir hayranlıkla beğenmeden eleştirebildikleri ama yapılanı bozmadan taş üstüne taş koymayı da becerebildikleri bir devrimci gelenek yaratmaya yönelmeleri gerekiyor.

EMEĞİN GÜÇ KAYNAKLARI

İşçi sınıfının güç kaynaklarının başında üretim sürecinin asli unsuru olması yatıyor. Emek olmadığı zaman üretimin durması mukadder. Yaratılan katma değeri emeğin yarattığı biliniyor. Sermaye sahipleri olmasa da üretim devam edebiliyor, ama emek olmadan üretim mümkün değil.

İşçi sınıfı en az iki yüz yıldır, grev ve sendikal mücadele üzerinden bu gücünü kullanıyor. 20. Yüzyıl boyunca bu güç kaynağı, ekonomik olduğu kadar siyasal mücadelenin de aracı olabildi.

İşçi sınıfının bir başka güç kaynağı, işçilerin çalışma, yaşama ve eylemlerinin toplumsallaşmış üretimin her şubesine yaygınlaşan bir kollektif faaliyet zeminine dayanmasında gizli. Böylece işçiler kendiliğinden takım çalışmasına, ortak amaç için işbirliğine, örgütlenmeye ve dayanışmaya yatkın olabiliyor. Birbiriyle doğrudan ilişkisi olmayan sektörlerde çalışanların, hatta aynı işyerinde olup birbirini tanımayan işçilerin birleşmesinin maddi temelleri, ayrı sektörlerdeki patronlarının birleşmesinden çok farklı nitelikte ve işçiler o maddi temeller nedeniyle kollektivizmin, örgütlenmenin ve dayanışmanın dilini konuşarak amaçlarına ulaşabiliyor.

İşçi sınıfının bir başka güç kaynağı, toplumsal ve siyasal çoğunluğu temsil etmesi ve bunu meşruiyetini alınterinin kutsallığına dair binlerce yıllık inanç geleneğinin payandasına yaslayabilmesinde saklı. Böylece demokratizm ve etik üstünlük emeğin mücadele araçları haline gelebilme şansı kazanıyor.

EMEĞİN GÜÇSÜZLÜĞÜNÜN KAYNAKLARI

Emekçilerin güçsüzlüğünün sebepleri gücünün sebepleri kadar önemli ve ağırlıklı. Bunların başında herhalde sermaye sahiplerini temsil eden devletin baskı ve şiddet tekelini elinde tutması geliyor. Polisin açıkça şiddete başvurmasının yanısıra daha örtülü ama belki de daha etkili baskı ve şiddet biçimleri bugün yürürlükte. İşten atma ve işsiz bırakma, işçinin gelecekteki gelirine el koyan borçlandırma yöntemleri dahil çeşitli biçimlerde uygulanabilen rafine şiddet, güvencesiz işçilerin kendilerini güçsüz hissetmelerini ve boyun eğmelerini kolaylaştırıyor. Bu yalnız bizde değil, “yeni” kapitalizmin egemen olduğu her yerde, giderek küresel boyutda böyle.

İşçinin evine, sokağına, cep telefonuna bile sokularak serbest zamanlarını bile aralıksız işgal eden modern medyanın bilinç kuşatması, bir mistifikasyon ve dezenformasyon aracı olarak çalışanları bölüyor, felcediyor, harekete geçmelerini engelliyor, onları yanlış hedeflere yöneltiyor.

Sermayenin esnek ve hareketli bir özellik kazandığı, çokuluslu şirketlerin her türlü yasal denetimleri ve kuralları boşa çıkartacak ölçüde güçlendiği, toplumsal hayatın her alanının kapitalizmin sömürüsüne açılması sonucunda klasik sendikal mücadele ile kazanılan hakların bile kapitalist özel mülkiyetin denetimi altına girdiği koşullarda işçilerin işyeri-işkolu düzeyinde giriştiği sendikal mücadelenin gücü sınırlanıyor. Hükümetlerin bütçe politikaları yoluyla gelir dağılımını yeniden düzenleyebilme olanağı da işyeri- işkolu sendikacılığını sınırlayan bir etken.

Emekçinin mahrumiyetlerle dolu yaşamının ona çocukluğundan başlayarak bilgi, beceri ve yetenekleri bakımından sınırlı bir gelişme şansı vermesi, tek tek emekçilerin davranışlarının veya kollektif emekçi eyleminin biçim ve amaçları bakımından sınırlılığını ve yetersizliğini açıklayabilir.

NE YAPMALI ?

Daha iyi bir hayat için mücadele, sonuç itibarıyla bir güçler mücadelesidir. Bütün güç mücadeleleri gibi başarısı, hazırlık, bilimsel analiz, planlama, program ve hedef belirleme gibi ön koşulları layıkıyla yerine getirmeye bağlıdır. Güç kaynaklarını en üst düzeyde seferber ederek değerlendirmek, güçsüzlüklerini telafi edecek önlemler almak, mücadele hedeflerini ve programını belirlemek, bu hedeflere yönelik en uygun stratejiyi kararlaştırmak, mücadele güzergahını planlamak, nihayet, her aşamada hepsini yeniden gözden geçirerek gerektiğinde düzeltmelere başvurmak emek mücadelesinin değişik yerlerinde saf tutmuş sendikal ve politik aktivistlerin kaçınılmaz yükümlülükleridir.

Sendikal birlik

Güçsüzlüklerin telafisi için yapılması gerekenlerden başlayalım. Polisin en ufak barışçı gösterileri bile zor kullanarak dağıtma geleneğine karşı meşru sivil itaatsizlik yöntemlerini bilmek ve uygulamak bakımından özellikle Türkiye sendikal hareketi daha militan ve kararlı olmak zorundadır. 12 Eylül öncesi provokasyonların korkusunun toplumsal bellekte hala yer tutmasından da beslenen belli bir çekingenliğin yanısıra, sendikalarda çalışan sınıf-bilinçli, militan ve önderlik vasıfları gelişkin aktivistlerin sayıca azlığı da sendikal hareketin gelişememesinde önemli bir etkendir. 12 Eylül öncesi kuşaktan yetişmiş militan sendikalı işçilerin yeri, 12 Eylül sonrası örgütsüzlük yıllarında yeni yetişen gençlerle doldurulamamıştır. Mevcut potansiyel ise farklı konfederasyonlara bölünmüş sendikal örgütlülük içinde dağılmış ve birbirini etkileyemez haldedir. Bu koşullarda, mevcut sendikal öbeklerdeki potansiyelin tek bir konfederasyon çerçevesinde birleştirilmesi görüşüne ağırlık ve bu yönde çabalara ivme kazandırılmalı, birleşik sendikal çatı altında devrimci işçilerin birleşik koordinasyon hareketi üzerinden çalışılacağı uzun bir hazırlık dönemi öngörülmelidir. Nisbeten daha aktif ve gelişmeye açık alanlarda (genç işçiler, emekliler, KESK üyesi memurlar) öne çıkan aktivistlerin girişkenliği teşvik edilmeli, örgütlenmeli ve işçi hareketinin ana akıntısı ile birleştirilmelidir. Bunların yanısıra, öğrenci gençliğin içinden öne çıkan aktivistlerin üniversite ortamına hapsolmadan işçi sınıfına yönelmesi gereği savunulmalıdır.

İşten atma gibi baskı yöntemlerine ve bankalara ve özel tasarruf sandıklarına borçlandırma gibi daha rafine yöntemlere karşı da önlemler alınmalıdır. Sendikal faaliyet nedeniyle işsiz kalma tehdidine karşı sendikalar bünyesinde ve bazan özerk fonlara yaslanan dayanışma ağları oluşturulmalıdır. Kredi kartı kullanımı, bankalardan kredi kullanma, özel tasarruf sandıklarına kesinti gibi işçilerin elini kolunu bağlayan zincirlerin kırılabilmesi için bu uygulamalara karşı kampanyalar öngörülmeli, bunlara örgütlü işçi katılımı teşvik edilmelidir. Bu tür kampanyaların başarısı işçilerin burjuvazinin ideolojik ve ekonomik hegemonyasından kurtulmalarına da hizmet edecektir. Mevcut sosyal güvenlik kurumlarının sağladığı güvencelere sahip çıkılması, bunun için mücadele seferberliği, çalışanların bağımsız hareketlenme olanaklarını artıracak, sosyal güvencesizliğin mücadeleden caydırıcı etkisini önleyecektir.

Bağımsız medya

Büyük sermayenin ve devletin hegemonyasındaki medyanın mistifikasyon ve dezenformasyon silahına karşı mücadelenin önemi de gözardı edilmemelidir. Bu mücadelenin iki boyutu vardır: Birinci boyut, emeğin kendi kürsülerinin, profesyonel yayın organlarının, gazete, dergi, haber ajansı, tanıtım kuruluşları, radyo ve TV’lerinin büyük sermaye medyasıyla başedebilecek güçte kurulması, yani alternatif medya kurumlarının oluşturulmasıdır. Bu çapta bir örgütlenme emeğin bütün güçlerini birleştiren bir çalışmayı öngörür. Sendikalar, sosyalist partiler, demokratik kitle örgütleri ve aydınlar böyle bir çalışma için birleştirilmeli, mevcut olanaklar ve bugüne kadar yaratılmış olumlu örnekler biraraya getirilmelidir. Bu alanda sonuç alıcı çalışmalara elverir potansiyel sınıf hareketimizde mevcuttur. İkinci boyut ise, büyük sermaye medyasının bilinç kuşatmasının içerden kırılabilmesidir. Bu amaçla, medya kuruluşlarında sendikal örgütlenmenin sağlanması için bütün emek güçlerinin ortak çabasıyla kampanya açılmalıdır.

Yeni sendikal örgütlenme ve eylem biçimleri

Daha iyi bir hayat için mücadelenin klasik işyeri- işkolu sendikalizminin kalıplarına sığmadığı günümüzde, toplumsal hayatın yeniden örgütlenmesi ihtiyacından beslenen yeni türde bir sendikal faaliyet alanı açılmaktadır. Hayatın her alanını acımasız, adaletsiz ve sömürücü bir kuşatma altına alan günümüz kapitalizmi, böylece kendi eliyle, hayallerini ve umutlarını çalarak mahrumiyet içinde bir yaşama kıstırdığı emekçileri toplumsal hayatın her alanını yeniden örgütlemeye yönelik topyekun bir sendikal mücadeleye yöneltmektedir. İşyeri veya işkolu düzeyinde kazanılan hakların hükümetlerin bütçe politikaları veya özelleştirilmiş eğitim, sağlık hizmeti, elektrik dağıtımı gibi dolayımlar üzerinden buharlaşabildiği günümüz kapitalizmi, ihtiyacı olanlara eşit, bedelsiz toplumsal hizmetlerin ve hakların temin edilmesini bir sendikal mücadele konusu haline getirmiştir. 20. Yüzyılın son çeyreği, önde gelen bütün kapitalist ülkelerde belirginleşen bu nesnel ortamda, toplumsal hayatı somut sorunlar etrafında yeniden örgütlemeyi amaçlayan "girişimlerin", örgütlenmelerin pıtrak gibi boy vermesine tanık olmuştur. "Toplumsal hareket sendikacılığı" diye adlandırabileceğimiz bu yönelim, klasik sendikal hareketin yetişemediği bu yeni alanı doldurmaya çalışırken, yeni türde bir emekçi örgütlenmesini doğurmaktadır. Yanmayan sokak lambalarına veya sabit ücret uygulamasına karşı özel elektrik dağıtım şirketlerine karşı başlayan hareketlilikler, kentsel yerleşim alanlarında yeşil alan, yaya bölgesi gibi kamusal alanların genişletilmesi taleplerini savunan girişimler, Akkuyu’da nükleer santrale, Bergama’da arsenik kullanan altın işletmecilerine karşı gelişen ekolojist örgütlenmeler, emekçilerin on yıllardır yaşadıkları mahallelerden uzaklaştırılmasına karşı "barınma hakkı" talebiyle gelişen mahalle girişimleri, tüketici boykotları, hasta hakları temelinde örgütlenen ve sosyal güvenlik kuruluşlarından yeterli dializ olanağı, şeker ölçme aleti gibi haklarını talep eden hasta grupları, sigortasızlar ve işsizler sendikaları emekliler sendikası toplumsal hareket sendikacılığının örnekleri olarak düşünülebilir. Geleneksel sendikal örgütlenmelerin yer yer, çekingen ve yetersiz ölçülerde de olsa, toplumsal hareket sendikacılığı eylemleriyle yanyana geldiği, güçlerini birleştirdiği gözlenebilmektedir. Komünistler, toplumsal hareket sendikacılığının gelişmesi ve sendikal vasıflarının belirginleşmesi için çalışmalı, kendi aralarındaki işbirliği ve koordinasyonun güçlenmesini desteklemeli, geleneksel işçi sendikaları ile güçbirliği yapmaları ve uzun erimde beraber örgütlenmeleri perspektifiyle davranmalıdır. Geleneksel sendikal hareketin örgütlenmesine toplumsal hareket sendikacılığının önemli bir katkı getireceği göz önüne alınmalıdır.

POLİTİK MÜCADELENİN BELİRLEYİCİLİĞİ

Sendikal harekette gözlenen bir diğer yeni yönelim, sendikaların işyeri ve işkolu, hatta ulusal çapta yürüttükleri örgütlenme ve mücadelenin kalıplarının sınıf mücadelesinin bugünkü dinamiklerine dar gelmesinden hareketle, bir yandan ulusötesi örgütlenme ve eylemlere yönelmeleri, bir yandan da sendikal mücadeleyi geleneksel toplu sözleşme görüşmelerinin ötesinde politik mücadeleye yöneltmek zorunluluğunu görmeleri ve yaşamalarıdır. Türkiye’de henüz oldukça yavaş ilerleyen bu sürecin hızlandırılması ve desteklenmesi, sendikal alanda çalışan aktivistlerin önemli görevleri arasında sayılmalıdır.

Emekçilerin bireysel ve toplumsal bilgi, beceri ve yeteneklerinin geliştirilmesi, sendikaların gündemine giren önemli bir başka konudur. DİSK’te tartışılan ancak henüz uygulaması yaygınlaşmamış “işçi evleri” projesi bu çerçevede ele alınıp desteklenmelidir. Emekçilerin insani niteliklerinin geliştirilmesi, kadın ve genç işçilerin, işçi çocuklarının akşam ve yaz okullarında eğitilmesine öncelik verilerek yürütülmelidir.

İşçi sınıfı gücünü üretim sürecindeki yerinden, emeğin üretkenliğinden alıyor. Birleşmiş ve örgütlenmiş bir işçi sınıfının bu potansiyel gücü sonuç alıcı bir hareketlenmeye dönüştüreceği bilinci, her günkü çalışmada gözetilmeli ve korunmalıdır. Daha iyi bir hayatı kazanmanın yolu çalışanların kollektif eylemiyle döşenir. Bunu hepimiz biliyoruz. Bilmek yetmiyor. Gereğini yerine getirmek gerekiyor.

Daha iyi bir hayatın siyasal-ekonomik-toplumsal unsurlarını gelecek sayıda ele alacağız.

Sayfa 2 / 2

  • 1
  • 2

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • “Ulusalcılık”
  • Bir tanıklık: Tatar Nihat
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda