KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

Aydoğan Gezer

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 39 (Yaz 2010)
19 Eylül 2024

Aydoğan Gezer 1942’de İstanbul’da doğdu. Öğrenimine devam ederken çalışmak zorunda kaldığından tahsili aksadı ve liseyi 20 yaşında dışarıdan girdiği sınavlarla bitirdi. 1962- 1964 yıllarında İstanbul Üni. Gazetecilik okulunda okudu. Sonraki 2 yıl Eskişehir’de askerlikte geçti. 1966-70 arası İstanbul Belediye Zabıtası’nda, 1970-1972’de ise Enko Deterjan Fabrikasında çalıştı. Bir süre Sabah’ta gazetecilik yaptı.

Çok genç yaşında siyasal ve sendikal mücadeleye girdi. Sağlık emekçisi arkadaşlarıyla Tüm Sağlık İş Sendikasının kurulmasında aktif rol oynadı.

1974’te Türkiye Sosyalist İşçi Partisi kurulurken Gezer partinin kurucusu ve Merkez Yürütme Kurulu üyesi oldu ve bu görevini başarıyla sürdürdü, teşkilat işlerinde çalıştı, genel seçimlere katılmak için zorunlu olan bin bir formalite labirenti içinde devlet kırtasiyesini aşmanın uzmanı oldu. Ve herkesin sevip saydığı, kişiliğine güven duyduğu teşkilatın “Aydoğan Ağabey”i oldu.

O yıllarda sendika seçme özgürlüğünün referandumla tanınması talebi için taktik amaçla kurulan Tüm Dokuma İş Sendikası’nın Genel Başkanlığı’nı üstlendi. Sendika 250 işçisiyle sürdürdüğü dirençli eyleminin günlük basında destek bulması sayesinde eyleminde muvaffak oldu. Sınıf tarihimize Epengle Direnişi olarak mal olan mücadelenin sloganı olan “Referandum Hakkımız, Söke Söke Alırız” sözü ilk kez bu sendika tarafından atılmış ve topluma mal olmuştur. “Söke Söke Almak” tabiri bütün emekçilerin hak mücadelesinde kullanılır olmuştur.

1978’de bir sabah parti binasına geldiğinde kapıda gördüğü iki şüpheli kişiden biri ona silah çeker, Gezer katilin eline vurarak kurşunun göğsüne gelmesini önler, kurşun karaciğerini sıyırır geçer, yere düşen tabancanın şarjörü de, mekanizması da birbirinden ayrılınca saldırganlar kaçarlar. Daha sonra, Mehmet Ali Ağca Abdi İpekçi’nin katili olarak yakalandığında verdiği ifadede suçlarını sayarken “TSİP Genel Merkezine Ahmet Kaçmaz’ı öldürmeye gittim, ama Aydoğan Gezer’i yaraladım”, diyecektir.

12 Eylül askeri darbesinden sonra yurt dışına çıkan Gezer ailesiyle birlikte Frankfurt’a yerleşti. TSİP 1990’da yeni bir birleşik parti kuruluşuna katılmak için kendisini feshedene kadar TSİP’li kaldı. Alman Komünist Partisi’ne (DKP) girdi, sendikal faaliyetlerini sürdürdü, uzun yıllar Alman Sendikalar Birliği’nin (DGB) yabancı işçileri destekleme ve uyum çalışmalarında görev yaptı. Dünya sosyalizminde pek çok kimsenin savrulduğu alt üstlükler yaşanırken, o sosyalist düşün, inanç ve eyleminden hiçbir şekilde ödün vermedi.

Siyasi faaliyeti kapsamında Almanya Sol Parti (Die Linke) üyesiydi.

Bir yıldır akciğer kanseri tedavisi gören Aydoğan Gezer, Rasime Gezer’le evli, Evren isimli yetişkin bir kız evlat sahibiydi.

Gezer 21 Temmuz 2010 günü, Offenbach’ta toprağa verildi. Cenaze töreninde eşi Rasime, kızı Evren, kız kardeşi Nursel ile kızları Tania ve Nadia, ağabeyi Gündoğan, Almanya’nın değişik yörelerinden gelmiş TSİP’li arkadaşları, İstanbul’dan Yalçın Yusufoğlu, Almanya Sol Parti ve Alman Sendikalar Birliği temsilcileri ve çok sayıda seveni hazır bulundu.

Tören salonundaki konuşmalarda Mustafa Kemal Özdemir’in tanıtmasından sonra, kızı Evren Gezer Almanca ve Türkçe olarak yaptığı konuşmada babasının evrensel ve insani değerler taşıyan bir kişi olduğunu vurguladı, anne ve babasının değerleriyle ve dünya görüşüyle yetiştiğini söyleyerek kendisine kazandırdıkları o zenginlikler için onlara teşekkür etti.

Daha sonra yeğeni Tania Fogt, Rasime Gezer’in öğrencilerinden Serap Kocabaş Aydoğan Gezer’in özelliklerini ve kendileri için neler ifade ettiğini anlattılar. Anma konuşmaları sanatçı Ali Mahir Abdik’in Aydoğan Gezer ve yakın yıllarda aramızdan ayrılanlar için okuduğu şiirle sona erdi.

Cenaze toprağa verildikten sonra sevenlerinin gülleriyle örtüldü. Bir araya geliş bir kır kahvesinde sürdü. Aydoğan Gezer’in yaşarken çevresinde oluşturduğu sevgi halesi devam ediyordu. 

Kızılcık, sayı 39, s. 77, Yaz 2010.

Erdal Eren

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 39 (Yaz 2010)
30 Aralık 2020

Devlet otoritesini göstermek için, 17’sinde astılar

12 Eylül Darbesinin 30. Yıldönümü. Askeri rejimin sayısız cinayeti var, anayasal suçu var: Uluslararası literatürde “Crimes against humanity” (İnsanlığa karşı işlenmiş suç) denilen suçları var.

Bunlardan birisi de 17 yaşındaki Erdal Eren’i idam etmeleridir. Güç gösterisi yapmak, otorite manyaklıklarını ispat etmek, devlet nasıl olurmuş millete göstermek, “bakın eskiden kanun nizam işlemiyordu, biz adamı böyle asarız” demek için" çocuğu idam ettiler. Sonra da gerine gerine kendileriyle iftihar ettiler.

Askerler böyledirler ne zaman hükümete el koysalar ve iktidarı sivil hükümetle paylaşmaktan çıkıp doğrudan iktidara gelseler otorite gösterisine girişirler. Mesela, gelmiş geçmiş en unutulmaz futbolculardan Metin Oktay vardı. İnsanlığı futbolculuğundan da büyüktü, herkesin sevgilisiydi. Askerliğini yaparken Galatasaray ve Milli Takımın maç ve kampları için kullandığı izinlerin yanlış hesaplandığı 27 Mayıs 1960’tan sonra hesaplanmış ve 8 gün erken terhis edildiği saptanmıştı. 15 Eylül 1960 günü “firari asker” muamelesi görüp tutuklandı ve 45 gün Toptaşı Cezaevinde hapis yattı. Sonra da askerliğini tamamlamak için kıtasına gönderildi. 8 gün için 45 gün hapis, hem de hiç kabahati yokken. Hesaplamayı kendisi yapmamışken. Otorite dediğin böyle olur! Devlet dediğin budur!

Sallandıracaksın şöyle 50 kişiyi Sultanahmet Meydanı’nda, bak herkes nasıl mum gibi olur. Bu millet sopadan anlar, azizim. Hem kızılcık sopası yetmez, odunla döveceksin, odunla.

50 rakamını rastgele söylemedik, 12 Eylül’ün astığı insan sayısı 50’dir. Erdal Eren de onlardan biridir ve ilkidir. İdam cezası o sıralarda kaldırılmamıştı, fakat 12 Eylül darbecilerinin selefi 12 Mart darbecilerinin astıkları Deniz Gezmiş, Hüseyin inan ve Yusuf Aslan’dan başka hiç kimse uzun süredir idam edilmemişti. Siyasi olmayan yargılamalarda verilen ve Yargıtay’ca onaylanan idam cezaları Meclis’te bekletilir, uygulama idama varmazdı. Dedik ya 12 Mart faşistleri insan astılar, onu 12 Eylül faşistleri takip etti. Hem de 18 yaşının altındaki bir gençten başlayarak. 2 Şubat 1980’de Ankara Hoşdere’de protesto gösterisi yaparken çıkan çatışmada bir askeri öldürdüğü gerekçesiyle tutuklanmış ve 19 Mart’ta idamına hükmedilmişti.

Erdal Eren’e idam cezası veren de bir askeri mahkeme idi, Aralık 1978’deki Kahraman Maraş olaylarından sonra Sıkıyönetim ilan edilmiş ve kalıcı olmuştu, 12 Eylül sistemi bu hazır alt yapının üzerine oturdu ve halkın tepesine tebelleş oldu.

Erdal Eren kendisine işkence yapıldığını duruşmalarda belirtmesi üzerine askeri mahkeme başkanı (kıta subayı) her defasında “Bunların davayla ilgisi yok” der. İşte askeri yargının insan haklarına bakışı budur, kaldı ki, olayın davayla ilgisi vardır, çünkü polis ifadeyi işkence altında almıştır. 19 Mart 1980’de verilen idam cezası Askeri Yargıtay tarafından iki kez bozulur, ama Askeri Yargıtay Dava İdareler Kurulu cezayı onaylayınca Dosya Meclis’e gider.

Kenan Evren ve MGK adını alan 5 Kişilik Cunta Konseyi Anayasayı kaldırmış, genel oyla seçilmiş TBMM’yi feshetmişti. Yani işlediği suç TCK 146/1 deki idam maddesini gerektiren suçtu. Kendileri idamlık suç işledikleri halde başkalarını idam ettiler.

Cunta Konseyi bütün yasama, yürütme ve yargı yetkilerini kanunsuz olarak tekelinde tuttuğu için TBMM’nin görüşmesi gereken Eren’in idam cezasını kendisi görüştü ve onayladı. Meclis onaylasa bile kararı C. Başkanı’nın onaylaması veya Meclis’e iade etme hakkı vardı. Oysa Kenan Evren darbeyle ve re’sen o makamı da işgal etmişti.

Sonuçta Erdal Eren 13 Aralık 1980’de idam edildi. Erdal’ın idamı Cuntanın ilk aylardaki cinayetlerindendi. Adalet Bakanlığı kayıtlarına göre, 50 kişi idam edildi, 171 kişi işkenceyle öldürüldü, 144 kişi kuşkulu şekilde öldü.

İdam kararını iki kez bozan Yargıtay 3’üncü Dairesi üyesi emekli Hâkim Albay Ahmet Turan 12 Eylül 2008’de şunlar diyordu: “Eren’in eri kasten öldürdüğüne dair vicdani kanaatim yoktu. Eren önden ateş etmiş, asker sırtından vurulmuştu. Kurşunun da o tabancadan çıktığına dair kanıt yoktu. Yaptığımız inceleme sonunda 28 Ekim 1980’de kararı tekrar bozduk. As. Yargıtay Başsavcılığı kararı ‘onayın’ diye bize göndermişti ama biz kararı yine yetersiz bulduk. Vurulan erin cesedinden çıkarılan mermi çekirdeği ile sanığın tabancasından çıkan mermi çekirdeklerinin doğru dürüst mukayesesi yapılmadı. Olay yerinde iki tabancaya ait boş kovanlar bulunuyor ama onların Adli Tıp’a gönderilip mukayesesi yapılmadı. Eri vuran kurşun yüzde yüz Eren’in tabancasından çıktı diye bir şey yok dosyada. Çünkü incelenmemiş.”

Ahmet Turan 12 Eylül hukuksuzluğu konusunda şöyle diyor:

“12 Eylül harekâtını beğenmeyenler ayrılıp gidebilirdi. Buna mani olundu. 1981 Ağustos’unda ayrılmak isteyenler için 15 günlük bir süre tanıdılar. Ben ve 17 arkadaşım ayrıldık. Benim yaş haddime 8 sene vardı ama erken emeklilik istedim. Anayasa olmadığı için emre göre görev yapmam gerekiyordu. Onu da ben kabul edemezdim Atatürk’ün okullarında yetişmiş bir aydın olarak. İsteğe göre karar vermek durumundasın demektir o zaman. Anayasa yoksa garantin de yok demektir. Eğer emre göre karar vermek istemiyorsan yapılacak olan iş ayrılmaktır. Emirle hâkimlik olmaz.”

Savaş ve barışa ödenen bedeller

Ayrıntılar
Bülend Tuna
Sayı 39 (Yaz 2010)
13 Aralık 2019

Tarih 22 Temmuz 1209, Beziers katedralinde Kathar “sapkınları”, kendilerini korumak isteyen Katolik, Yahudi, dini bütün halkın arasına karış­mış beklemektedirler. Kenti ku­şatanların komutanı, Başpapaz Arnaud Amaury’ye sorar: “Tanrı’nın kullarını şeytana tapanlar­dan nasıl ayıracağız?” Katharlar üstüne haçlı seferini Roma (Pa­palık) adına yöneten Başpapaz şöyle yanıtlar: “Hepsini öldürün! Tanrı kendi kullarını ayırır.” (Gülün Öteki Adı, Mine G. Saulnier)

Tarih yukarıdaki gibi pek çok katliamlarla doludur. Üstelik bunların hemen hepsi meşru ku­rumlar tarafından ve çok kutsal amaçlar için yapıl­mışlar ve çağlarında kabul görmüş, yapanlar ödüllendirilmiştir. 20. Yüzyıl savaşlarında yaşa­nanlar belleklerimizden henüz silinmemiştir.

Tüm dünyayı kan ve gözyaşına boğan, en az 60 milyon insanın ölümüyle sonuçlanan bir savaştan sonra, herkes, “Bir daha asla!” diye bağırmış ve sa­vaşın insanlığın gündeminden çıkarak tarih sayfalarında yer almasını dilemişti. Ne yazık ki dilekler yetmedi, çekilen acıların etkisi zamanla bulanık­laştı. Savaşın acıları hafızalarda silikleştikçe yeni­den savaşlar yapılabilir, politikanın bir uzantısı olarak görülür oldu. Soğuk savaşın yarattığı dehşet dengesi, bir yandan insanlığı ürküten bir nükleer savaşın eşiğinde yaşamaya zorlamış, öte yandan da yapılamazlığını, başlatanla birlikte herkesi yok ede­cek bir gücün sahibi olmanın anlamsızlığını gös­termişti. Aslında 3. Dünya için barış tam olarak hiç bir zaman gelmedi denebilir. İşin acı tarafı bu yeni kuşak savaşların bölgesel niteliği, bir ölçüde sava­şın kabul edilebilirliğini sağlıyor. Bazıları savaşın kaçınılmaz, hatta yapılabilir olduğunu, özel­likle bölgesel sorunların çözü­münde kullanılabileceğini dile getirmiş; savaş, silah, terör Hollywood tarafından estetize edil­mişti.

SAVAŞ BİZE HİÇ UZAK OLMADI

Yaşadığımız coğrafya yıllardır dünya güçlerin egemenlik göste­rilerine sahne olmakta, yanı ba­şımızda dünyanın en gelişmiş silahları insanlar üzerinde denen­mekte, her geçen gün haber ka­nallarına akıl almaz ölüm haberleri yansımaktadır. Orta Doğu’nun yıllardır kanayan yarası Filistin’de, İs­rail yönetiminin ördüğü utanç duvarının ve Filistin toprakları üzerine yeni yerleşim yerleri kurma gayretinin bölgedeki barış umutlarını nasıl söndürdü­ğünü, her geçen gün tarihî referansları olan bu kutsal bölgelerde bir arada yaşanabileceğini ümit edenlerin nasıl bir hayal kırıklığına uğradığını görüyoruz. Savaşın, gerilimin, çatışmanın olmadığı bir dünyayı hiç yaşamamış nesillerin geleceği nasıl kurgulayacağı endişesi haklı olarak içimizi karart­maktadır.

İsrail dünyanın en gelişmiş silahlarıyla donattığı ordusuna Filistinli militanları aileleriyle birlikte öldürme emri veriyor; Arap gençleri, üzerlerine do­ladıkları bombaları hiç tanımadıkları ama nefret ettikleri Yahudileri öldürmek için patlatıyor, Irak'ta hemen her gün onlarca insan bombalı saldırılarda parçalanarak ölüyor.

Ortadoğu'nun tarihî referanslarla da sürekli diri tutulan dinî, etnik ve siyasi coğrafyasının çözümü,Amerikalı stratejistlerin "kuramsal" yaklaşımla­rıyla çözülemeyecek kadar özgün bir sorundur ve zordur. Zorluk büyük ölçüde tarih boyunca yapılan müdahalelerle sorunu içinden çıkılmaz hâle getiren bölge dışı emperyalist güçlerin politikasından kay­naklanmaktadır. Bugün çözüm için diplomasi yapanlar, yıllar boyu çözümsüzlüğü çözüm olarak, bir politika aracı olarak bölgede uygulamışlardır. Çö­zümsüzlük ve kaos, “bölgenin sadece bölge halk­larına bırakılamayacak kadar önemli coğrafyasını kontrol edebilmek için gerekli bir düzenleme” ola­rak sürekli gündemde tutulmuştur.

Amerikan yönetimi Irak'ı, Afganistan’ı tehdit olarak görüyor, Amerikan halkını Müslüman saldı­rısına karşı korumak istiyordu; oysa şimdi binlerce Amerikan askeri, dilini, hatta alfabesini bile bil­mediği bu ülkelerde “tehdit” altında. Üstelik kul­landığı ölçüsüz şiddet nedeniyle de sürekli olarak bir nefret nesnesi durumunda.

BARIŞ İÇİN ÇABA GÖSTERMEMİZ GEREKİYOR

Bugün Amerikan anneleri, barışın en önemli gücü olarak seslerini yükseltiyorlar. İngiltere basını, hükümetinin yalanlarını gün ışığına çıkarıyor. Dün­yamızın bir barış gezegeni olması için yeryüzünün sorun yumağı olan hemen her bölgesinde büyük özveriler göstererek barış umudunu diri tutan barış gönüllülerine bir saygı selamı göndermemiz ge­rektiğini düşünüyorum.

- Gösterdikleri çabalarla, derisinin renginden, cinsiyetinden, etnik kimliğinden, dininden, düşüncesinden dolayı kimsenin ayrıma, ayrımcılığa uğ­ramaması gerektiğini ısrarla vurguladıkları için;

- Devletleri birbirinden ayıran sınırların, gümrük duvarlarının insan hakları için geçerli olmaması gerektiğini, evrensel değer yargılarının, insanlığın ev­rensel kazanımlarının dünyanın her yerinde her şekilde geçerli olması amacıyla gayret gösterdik­leri için;

- Kendi ülkelerinin egemenlerinin üretip sattığı silahlarla sakat kalan insanların dramını dünya gündemine taşıdıkları için;

- Nükleer silahlar üzerine kurulacak bir dehşet dengesinin dünyayı felakete götürebileceğini, bu yöndeki bir tırmanışın, nükleer silahlara yapılacak yatırımların silahlanma yarışını azdıracağını ısrarla vurguladıkları için;

- Dünya üzerinde bir bardak temiz su içemeden ölüp giden yüz milyonlarca insanın yaşamını iyileştirebilecek kaynakların, savunma bütçelerinde cömertçe harcandığını gösterdikleri için;

- Irak’tan Afganistan’a varıncaya değin dünya­nın her köşesine asker gönderen, gönderdiği asker­lerinin bayrağa sarılı tabutlarla döndüğü bir ülkenin barış girişimcileri olarak kendi yönetimlerini pro­testo edebilme cesaretleri için;

- Her şeyden önce barışın mümkün ve gerekli ol­duğunu; insanın insanı sevmesinin, yaşamı, doğayı sevip gözetmesinin esas olduğunu bıkmadan hay­kırdıkları için; bizi birbirimize ve yaşadığımız dün­yaya yabancılaştıran, nefret duygularının azmasına neden olan umutsuzluğun değil, farklılıklarımıza saygının temel alındığı bir dünya özleminin içi­mizde yeşermesine gayret gösterdikleri, bu yolu aydınlattıkları için;

insanlık adına teşekkür borçlu olduğumuzu dü­şünüyorum.

Yaşanılası bir dünya için yapılan çalışmaları, gös­terilen gayretleri bizden uzak bir gezegende geçen bir gerilim filmini izler gibi izlemenin, sadece barış çabalarını onaylayarak destek vermenin, alkışla­manın yetmeyeceğini bilmemiz gerekiyor. Çocuk­larımıza savaşsız bir dünya vadetmiştik, geçmişteki acıların yaşanmaması için çaba sarf edeceğimizi söylemiştik. Şimdi bu çabayı ve duyarlılığı göster­menin zamanıdır. İnsanlık 21. yüzyılda savaşa yol açmadan terörü önleyebilecek birikime sahiptir. Yeter ki istensin. Yeter ki barışa bir şans verilsin.

THOMAS MANN ALMANLARA SESLENİYOR

Burada geçmişten bir sayfayı dikkatinize sunmak, önemli bir Alman yazarın Thomas Mann’ın II. Dünya Savaşı’nın acılı günlerinde kendi halkına yönelik yaptığı konuşmalardan söz etmek istiyo­rum. Thomas Mann I. Dünya Savaşı’ndan sonraki dönemde Almanya’da yaşananları, Nazilerin yük­selişini, adım adım iktidara gelişleri endişe ile iz­lemiş; 1930’da Berlin’de “Akla Çağrı” başlıklı bir konuşma gerçekleştirmiş ve kültürlü burjuvaziyle sosyalist işçi sınıfının Nasyonal Sosyalistlerin in­sanlık dışı fanatizmine karşı ortak bir cephede bir­leşmesi çağrısında bulunmuştu. 1930’larda yazdığı denemelerinde ve verdiği konferanslarında sürekli olarak Nazi politikalarını hedef almış, bir yandan da sosyalist ve komünist ilkelere duyduğu yakın­lığı, bu ilkeleri hümanizmin ve özgürlüğün güven­cesi olarak gördüğünü dile getirmişti. Yaptığı bir etkinliği anlatırken şunları dile getiriyor:

1930 Ekim'inde, yapıma ters düştüğü halde poli­tika arenasına atılarak, Berlin'deki Beethoven Salonu'nda ve genç Nazilerin gürültülü yarenlikleri arasında, belki de bazılarınızın hâlâ anımsadığı, “sağduyuya çağrı” diye adlandırdığım bir ko­nuşma yapmıştım. İşte bu davranış olumlu bir sonuç getirmemiş olmasına karşın, bir sanatçı ola­rak gerçekleştirebilme şansına eriştiğim her şey­den daha çok vicdan rahatlığı sağlıyor bana. (Kasım 1941)

Oysa Mann’ı 1. Dünya Savaşı yıllarında ateşli bir yurtsever olarak görüyoruz. Hatta Almanya’nın savaşa girmesini sorgulayan az sayıdaki Alman ya­zardan birisi olan ağabeyi Heinrich Mann’a duyduğu tepkiyle otoriterliği savunan yazılar da kaleme aldığını biliyoruz. Elbette yıllar içerisinde bu görüşleri evrildi ve son derece başarılı edebiyat ürünleri vermeye başladı. Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandığı 1929 yılı dünyanın ekonomik krizle boğuştuğu yıl olarak kayıtlara geçti. Dünya, Avrupa ve özellikle de Almanya’yı zor günler bek­liyordu.

Thomas Mann ve ailesi 1933 başlarında İs­viçre’de tatildeydi ve Hitler’in şansölye olduğunu duyunca geri dönmeyerek Zürih yakınlarına yer­leşti. 1936’da Alman vatandaşlığından çıkarıldı. Kitapları alanlarda yakılan kitaplar arasındaydı, adı “lânetli sanatçılar” ile birlikte anılıyordu. 1936’da Bonn Üniversitesi 1919’da ona verdiği onursal doktora unvanını geri aldı. (Bu unvan 1949’da geri verilecektir.) Thomas Mann ailesiyle birlikte 1938’de ABD’ye yerleşti ve 1944’de ABD vatan­daşı oldu. Savaştan sonra her iki Almanya’yı da zi­yaret etti, ancak dönmeyi reddetti. 1952’de Zürih’e yerleşti ve 12 Ağustos 1955’te Zürih’te öldü.

Size bir kitaptan parçalar aktaracağım. Elimiz­deki kitap “Dinle Alman Ulusu” başlığını taşıyor. (Çeviren: Niyazi Eröztürk, E Yayınları, Nisan 1991.) İçinde Thomas Mann’ın savaş yıllarında BBC’den Almanca olarak seslendirdiği konuşma­larını kapsıyor; toplam 58 konuşma var. 5-6 dakika süren kısa ama çarpıcı konuşmalar bunlar. Kitap­taki son konuşma savaşın bitiminden aylar sonra 8 Kasım 1945’te, niye Almanya’ya dönmeyeceği ile ilgili son derece çarpıcı, kişisel bir değerlendirmeyi içeriyor.

Bu konuşmaların Almanların kulağına ulaşması­nın da ilginç bir hikâyesi var. Önceleri telgrafla Londra’ya gönderilen ve bir spikerin okuduğu bu metinler bir süre sonra karışık bir teknikle bizzat Thomas Mann tarafından seslendiriliyor. Los Angeles’deki NBC stüdyolarında plağa okunan me­tinler uçakla New York’a gönderiliyor, buradan telefonla Londra’daki bir başka plağa kaydediliyor ve yayına hazır hale getiriliyor. Yapılan tespitler ya­yının çok geniş bir coğrafyada dinlenebildiğini gös­teriyor.

THOMAS MANN’IN GÖZÜNDEN SAVAŞ

Metinler savaşa karşı birer çığlık gibi. Savaşın in­sanlar üzerindeki etkisini, Avrupa kültürünün, kül­türel birikimin bu savaşı önlemeye yetmemesine duyduğu tepkiyi aktarıyor. “Savaş önlenebilirdi ve onun gerçekleşmesi bizler için ağır bir ahlaksal yüktür.”

Bu konuşmalarda acı var, öfke var, hem de şid­detli bir öfke var. İnsanın Türkçeye aktarılırken bazı abartmalar mı yapıldı diyesi geliyor, ancak metnin tamamına sinmiş olan bu duygunun arka­sını görmemiz gerektiğini düşünüyorum. Kitapları diğer benzerleriyle birlikte meydanlarda yakılmış, kütüphanelerden temizlenmiş bir aydın olarak Thomas Mann’ın yaşadıkları belli ki böyle bir dili ter­cih etmesine yol açmış.

Kişiliği ve yapıtları yöneticileriniz tarafından ya­sadışı ilan edilen bir Alman yazar sesleniyor sizlere! Bu yazarın kitapları, Goethe’den söz edenleri bile, bundan böyle yalnızca yabancı uluslara, on­ların kendi dilleri ile hitap ederken, sizler için dil­siz ve yabancı kalmaya mahkûm edildiler. Fakat, kendim dönmesem bile, onların günün birinde size geri döneceğini biliyorum. Yaşadığım sürece de, Amerikan vatandaşı olsam bile, bir Alman olarak kalacak ve yedi yıldır bu kaatil saldırganların is­tekleri doğrultusunda tüm dünyaya büyük zararlar veren Almanya’nın yazgısına üzüleceğim. (Ekim 1940.)

Thomas Mann elbette bir siyasi düşünür değildir, dünyayı bir sanatçı gözüyle algılayan ve tepkisini dile getiren hümanist bir aydındır. Siyasi dozu yük­sek konuşmalarında değindiği konuları Nasyonal Sosyalizm başlığını kullanan bir partinin demago­jisini deşifre etme çabası olarak algılamak gerekir.

Alman Ulusu! Avrupa, ancak özgürlüğüne ka­vuştuktan sonra sosyalist olacaktır. Faşizm daha şaşı bakışlarını dünyaya dikmeden sosyal hüma­nizm kavramı gündemdeydi ve ulaşılması gereken bir ideal olarak görülüyordu. Gerçekten yeni, genç ve devrimci olan bu kavram, ancak bu yalan yıla­nının başı ezildikten sonra Avrupa’yı içten ve dış­tan biçimlendirebilecektir. (28 Mart 1944.)

ALMAN KÜLTÜRÜ VE NAZİLER

Mann’ı tüm dünyaya tanıtan ünlü romanı Buddenbrooklar’ın geçtiği Lübeck’te, Meng cadde­sinde yazarın dedesinden kalan ve Buddenbrook Evi olarak bilinen evin adı, Nazilerce “Wullenweber Evi” olarak değiştirilmişti. Belli ki Naziler kente gelen yabancıların sürekli olarak bu evi gör­mek istemelerinden rahatsız olmuşlardı.

Burada bir başka noktaya da değinmenin yeridir. Kitapta, söz konusu evin 18. yüzyıl rokoko tarzında olduğu; oysa Nazilerin adını verdiği Wullenweber’in 16. yüzyılda belediye başkanlığı yaptığı, üs­telik Danimarka ile savaş çıkarttığı ve kente çok zarar verdiği için Lübeckliler tarafından pek de se­vilmediği ve asıldığı belirtiliyor. Tarihî referansla­rın cahilce kullanılmasının ilginç bir örneği olsa gerek.

Mann, Alman kültürünün, kültürel birikiminin Nazi po­litikasının ezici hoyratlığı altında kalmasından duy­duğu endişeyi dile getirir. Üstünlük iddiasının, üstün ırk saçmalığının yanı sıra üstün kültür iddiasının yanlışlığını vurgulamak ihtiyacını hissediyor.

Vatan sevgisi, bir bireyi olduğumuz ulusun diline, kültürüne ve geleneklerine duyulan yararlı, doğal ve güzel bir duygu, insanlık âlemindeki değişim­lere, gelişimlere ve kültürel atılımlara duyulan sem­pati ile rahatça bağdaşabilen bir sevgi değil miydi?

Bu yüce duyguyu neye dönüştürdü o sapkın Midas, o Nasyonal Sosyalizm? Doğal olarak yalnızca pisliğe! Aptalca kendini beğenmişlik, çılgınca ırk üs­tünlüğü, kendini putlaştırma, kin, kaba güç ve saçmalığa dönüştürdü o güzel sevgiyi. (Ağustos 1942.)

Alman adı, tüm korkuların, isterik soygunculuk tutkularının, utanç verici kötülüklerin ve aman tanımayan kaba gücün simgesi durumuna getirildi. Öylesine etkili ki bu simge, geçmişte Alman dehasının insanlık âlemine armağan etmiş olduğu büyük, güzel ve sevimli tüm değerlerin anısının bir kin denizine gömülüp yok olmasına yol açıyor. Ve bu kin denizinin yaklaşmakta olan hırçın dalgaları tarafından yutulmamak için, umutsuz çabalarla gerçekleştirmeye çalıştığınız “korku yoluyla güç­lülük” ilkesiyle durdurmaya çalışıyorsunuz onları. Yeniden kazanılan Alman onuru budur işte! (15 Ocak 1943.)

Bu kölelik değil, Alman’ları yanlış öğretilerle eline geçirmiş uğursuz bir üstünlük çılgınlığının pençesinden kurtuluştur. Yanlış bir öncüllük ve hak­lılık sarhoşluğundan uyanıştır bu. Alman kültürü tek ve en üstün kültür değil, yalnızca benzerlerin­den biridir ve buna değer vermek onun başlıca özelliklerindendi; ama kibirlilikten ölüyor şimdi! Almanya yeryüzünün en önemli noktası da değil­dir; bu büyük dünyanın küçük bir bölümüdür o ve Alman ruhunun problemi olan büyük günlük so­runlar gündemdedir. Bazılarının ileri sürdüğü gibi bir şeytan değildir Alman insanı; ama, sarı bukleli, gümüş zırh kuşanmış bir baş melek de değildir; yal­nızca bir insandır o, herkes gibi. Ve bir insan ola­rak, öteki insanların bir kardeşi olarak yaşamayı yeniden öğrenmelidir. Biz Alman’ların epeydir ap­talca küçümsediğimiz “Demokrasi ” sözcüğünün de zaten başkaca bir anlamı yoktur. (1 Mayıs 1944.)

Thomas Mann sürekli olarak sıradan Alman in­sanının ruhuna değecek cümleler kurmaya, onları yer yer tahrik etme bahasına bunu yapmaya gayret ediyor. Kuzey ülkelerinde oldukça canlı kutlanan, masalsı bir atmosfer içerisinde geçirilen Noel gün­lerinde onları vicdan muhasebesi yapmaya çağırı­yor.

Şimdi bana söyler misiniz; yapılan bunca hak­sızlık, şimdi yine çocuklarınızla birlikte, belki de çocuklaşarak söyleyeceğiniz o eski ve güzel şarkı­lara uyuyor mu? O şarkıları söylemiyor musunuz artık? “Stille Nacht, heilige Nacht” yerine bir ka­saba gazetesi ve sokak şarkısının karışımından olu­şan ve herhangi bir işe yaramaz tembelin masalsı kahramanlığı yalanını yayan o kanlı parti marşını söylemenizi mi buyurdular size? Buna da boyun eğeceğinizden kuşkum yok; çünkü boyun eğiciliğiniz sınırsız ve günden güne bağışlanamaz hale ge­liyor. (Aralık 1940.)

Elbette içinden çıktığı toplumu çok iyi anladığını söyleyebiliriz. Almanların 1. Dünya Savaşından sonra yaşadıkları ruh hallerini, bunun nasıl aşılabi­leceğini sürekli işlemeye çalışıyor. Almanların “başkalarınca sevilme isteği” tanımlaması doğrusu çok da yabancı olmadığımız bir başka duyguyu çağrıştırıyor: “Türkün Türkten başka dostu yoktur” önermesindeki yalnızlık hissini...

Kendinizi geliştirebilmek ve benliğinizin derin­liklerindeki ruhsal isteklerinizi doyuma ulaştıra­bilmek için, baş köle rolünü oynayacağınız o kölelik düzenine göre, bu yeni düzende çok değişik ola­naklar bulacaksınız. Örneğin, Alman Ulusu’na özgü en güçlü isteği, başkalarınca sevilme isteğini gerçekleştirebileceksiniz. Özendirildiğiniz tüm kö­tülüklere karşın, bu güçlü duygunun, sevilme iste­ğinin içinizde hep canlı kaldığını bilmiyor muyuz? İnsanlığın baş düşmanı rolünü oynamayı başara­madığınızı, oynamak zorunda bırakıldığınız bu rol yüzünden ne denli mutsuz olduğunuzu bilmiyor muyuz ki? (Aralık 1940.)

ALMANLAR SAVAŞIN ACILARIYLA YÜZYÜZE GELİYOR

Bu konuşmalardan yaptığım bir derlemeyi kısa alıntılarla size sunmak istedim. Bunlarda savaşın gidişatını takip etmeniz, Almanya’daki sivil halkın buna paralel olarak neler hissettiğini buradan anlamamız mümkün. Örneğin savaşın yön değiştirdiği ve Almanya müttefik bombardımanının etkisi al­tına girdiği zamanda da konuşmalar devam eder. Durum değişmiştir, Alman kentleri yıkılmakta, sivil Almanlar ölmektedir.

Öç ve ödeme? Evet, sıra şimdi onlara geldi. Çıl­gınlık ve sarhoşluk, Alman Ulusu’ndan öç alıyor. Kötü öğretmenin ona vermiş olduğu, güç kullanma önceliğine duyulan inanç için ödemek zorunda ve ne yazık ki bu daha yalnızca bir başlangıç. Bugün çektiklerinizin yabancıların zorbalığından değil, Nasyonal Sosyalizm’den kaynaklandığını siz Al­man’lara anlatmak gerekir mi? (30 Ekim 1943.)

Müttefik kuvvetleri Almanya’yı işgal etmeye başlamışlardır. Polonya ve Almanya toprakların­daki toplama kamplarına girilmiş kurtarılmış ve ilk defa olarak oradaki insanlık dışı mezalimin fotoğ­rafları Batı basınında yayımlanmıştır. Nazilerin gerçekleştirdiği insanlık suçlarının Almanlar tara­fından ilk defa bütün çıplaklığıyla görülmesinin ya­ratacağı şokun bu konuşmalarda vurgulandığını görüyoruz. Thomas Mann savaş sonrası Alman­ya’sının gündemini, Almanya’nın işgalini, bunun Alman insanında yaratacağı tutsaklık duygusunu işlemeye başlamıştır.

Alman’lar, her şeyi bilmek zorundasınız. Önce­leri dehşete kapılacak, utanacak ve pişmanlık duyacaksınız. Ama her şeyden önce kin duymanız gerekir; Alman adını Tanrı’nın ve tüm dünyanın gözünde nefrete eşdeğer kılan bu alçaklara karşı! (14 Ocak 1945.)

Gelecekteki yaşam öncelikle, ulusal yaşamın esenliğine değil, Hitler Almanya 'sının öteki ulus­lara yapmış olduğu korkunç kötülüklerin düzeltil­mesine yöneltilmelidir. Giderek genelleşen nefretin önü alınmalı ve zamanla yatıştırılmalıdır. Ama barış, adalet güvencesi, giderek yeniden uyanan yaşamdan zevk alma duygusu, tüm dünyayı yenmek zorunda olan seçkin bir ulus olmak çılgınlığından kurtulmak, ortak kültür çevresine ait uluslarla ba­rışmak ve birlikte çalışmak: Tüm bunlar bugünkü cehennemden daha iyi değil mi? Siz Alman’lar, ru­hunuzun derinliklerinde bunun özlemini taşımıyor musunuz? (31 Ocak 1945.)

Felaket büyüktür; ama bu yüzden, “Almanya’nın sonu geldi!” diye bağırmanın anlamı yok. Al­manya, genelkurmaysız ve savaş endüstrisiz de yaşayabilir ve mutlu olabilir: Hatta onlarsız daha da hatasız ve onurlu yaşayabilir. (4 Mart 1945.)

Özgürlük kavramına değinen konuşmalarında, örneğin 1942 Nisan ayında yaptığı konuşmada Almanları sivil itaatsizliğe teşvik eden Mann; “Özgür olmak isteyen bir ulus, o an özgürdür!” demişti. Sa­vaşın son aylarında aynı konuya bir başka açıdan tekrar değinecektir:

Özgürlük, politik açıdan bakıldığında, her şey­den önce iç politika ile ilgili törebilimsel bir kav­ram. Kendi özünde özgür ve kendine karşı sorumlu olmayan bir toplum, dışa karşı özgür olmayı hak edemez: Özgürlükle ilgili konuşmalara katılamaz ve eğer bu anlamlı sözcüğü kullanacak olursa, yanlış yerde kullanır. Alman özgürlük kavramı hep dışa yönelik olmuştur; yalnızca Alman olma hakkından söz etmiş, bunun ötesine gitmemiştir. Ulusal ben­cilliği şartlara bağlayabilecek, kısıtlayabilecek, onu frenleyerek topluma, insanlık âlemine hizmet edebilecek bir yola yöneltebilecek her tür güce karşı çıkan bir savunma kavramı olmaktan öteye gitmemiştir. Dışarıya karşı inatçı bir bireysellik adına, dünya, Avrupa ve uygarlık ölçütlerine kı­yasla, kendi bünyesinde, şaşılacak derecede ba­ğımlılığı, her konuda yönetilmeyi ve körü körüne boyun eğmeyi kabul edilebilir kılmıştır. Askerce buyruklara kesinlikle uymak mantığının kaynağı­dır o ve Nasyonal Sosyalizm, dâhili ve harici öz­gürlük ihtiyacı adına bu oransızlığı, barbarlık özgürlüğü düzeyine çıkarmıştır. (5 Nisan 1945.)

Savaş sona ermiş, Almanya teslim anlaşması im­zalamıştır. Artık Almanların onurunun korunması gündeme gelmiştir.

Ama her şey değildir iktidar, en önemli şey ise hiç değildir ve Alman onuru hiç bir zaman yalın bir iktidar konusu olmamıştır. Almanlık, daha önce ol­duğu gibi, gelecekte de, insancıl katılımlar ve özgür düşüncelerle övgü kazanımına saygı duyacaktır. (10 Mayıs 1945.)

BARIŞA ÖDENEN BEDELLER

Bugün serinkanlılıkla baktığımızda Thomas Mann’ın yaptıklarının çok cesur bir eylem oldu­ğunu kabul etmemiz gerekiyor. Elbette içinden çık­tığınız, kültürünüzün, benliğinizin bir parçası olan toplumdan, onun içine düştüğü durumdan rahatsız oluyorsunuz. Yazarlık yeteneğinizi gösterdiğiniz, ürün verdiğiniz anadilinizde kitaplarınız yasaklan­mış, hatta yakılmış. Size verilen doktora unvanı bile geri alınmış, üniversiteler, bilim yuvaları artık birer Nazi propagandası üretim merkezleri olmuş­lar. Bütün bunlara rağmen, özellikle savaşta genç­leri askerde çarpışan bir topluma, yönetimlerine karşı itaatsizlik öğütleyebilmek, kışkırtmak, “düş­man saflarındaki bir hain” damgasını yemek için yeterli bir neden. Bu sürecin sonunda iki tarafta da derin bir yara açıldığını görmek gerekiyor. Özel­likle savaştan sonraki tutumlarda, yazarın Alman­ya’ya dönmek ve Almanya’da yaşamak istememesinin arkasında yatan nedenleri anlayabi­liyoruz. Elbette savaş sırasında gösterdiği çabala­rın, propaganda gayretlerinin sıradan Alman yurttaşlarının üzerindeki etkisini ölçmekte yetersiz kalıyoruz; sadece hissedebiliyoruz. Savaş tümüyle kestirilemez, ölçülemez bir altüstlük olarak yaşamı eziyor. Bunun altından nasıl kalkılabileceği, şu veya bu şekilde kalkınca da yaşanan ortak sıkıntı­ların başka ortak travmaları da beraberinde tetiklediğini, bir tür kolektif suç işleme duygusuyla ortak suskunlukların, dibe atmaların yaşandığını gözle­memiz mümkün. Savaş sonrası Almanya’sında, Thomas Mann’ın Almanların gurur kaynağı, Nobel Edebiyat Ödülü sahibi bir yazar olarak yeri tartış­malı olabilir. O artık eskisinden de daha fazla dünya vatandaşı bir yazardır ve öyle de kalacaktır.

Bugün yazarın pek de hatırlanmayan, hatta bilin­meyen bu yönü üzerinde durmak, barış için göste­rilen çabalara, ödenen bedellere örnek olabilecek bu yaklaşımını bilinir kılmak istedim.

Bülend Tuna, Kızılcık, Sayı 39, Yaz 2010, s.90-95.

***

DİNLE ALMAN ULUSU!

Thomas Mann

Sekiz yıldır çok zor bir yaşam sürerek savaşan Alman Ulusu ise, açlık ve salgının tehdit ettiği Avrupa’nın or­tasında, kendisine yalnızca savaş, bitmez tükenmez mutsuzluklar ve aynı zamanda dünyanın nefretini ve lânetini getirecek olan geleceğe gizli bir ürkeklikle bakmakta. (Ocak 1941.)

Hitler ve onun kundakçı rejimi var olduğu sürece, siz Almanlar, hiç bir şekilde ve kesinlikle barış yüzü gö­remezsiniz. Umutsuzlukla yapılan bu alçakça saldırılar, şimdiye kadar olduğu gibi, gelecekte de sürecektir: ister sizlere karşı duyulan öç ateşini sürdürmek için, ister, giderek devasa boyutlara ulaşan nefret duygula­rının sizleri yutmasını engellemek için olsun. Sizleri uyarmanın anlamı, içinizdeki kaygılandırıcı kuşkuları güçlendirmektir. Bundan fazlasını yapamam. (Mart 1941.)

İnsanlık hakkında istenildiğince hor görülü ve kuş­kucu düşünülebilir, ama tüm acınılacak yanlarına kar­şın onun içinde, yadsınamaz ve söndürülemez bir kıvılcım vardır; anlayışın ve iyiliğin kıvılcımı! Kötü­nün, yalanın ve kaba gücün kesin zaferini kabullene­mez, onunla yaşaması olanaksızdır. Hitler zaferinin sonucu olacak olan bir dünya, yalnızca bir evrensel kö­lelik dünyası olmakla kalmayıp, insanın yüceliğine ve iyiliğine inanabilmenin olanaksızlaştığı, kesinlikle kö­tüye ait, kötüye boyun eğen bir dünya olacaktır. Böyle bir şey olamaz ve kabul edilemez. Alman Ulusu, ön­derinin zaferlerinden, yenilgilerine oranla ne kadar fazla korkmak zorundasın? (Nisan 1941.)

Tüm insanlık için geçerli olacak bir barışın gerçek­leşmesine engel oluşturan biricik nedenin, Hitler ve onun dünyaya egemen olma düşü olduğunu düşünün: Bu düşünceleri benliğinizin en ulaşılmaz yerinde sak­layın ve bırakın, sizlerin ve dünyanın kurtuluşu için ol­gunlaşsınlar! (Mayıs 1941.)

Nasyonal Sosyalizm denen olgunun Alman yaşa­mında derin kökleri olduğunu kabul ediyorum. Bu olgu, yıkıcı fesatlık tohumunu hep içinde taşıyan, ama, eski Alman kültürüne ve bilim dünyasına hiç de ya­bancı olmayan, soysuzlaşmaya açık, bulaşıcı tasarım­lardan oluşur. Romantizm olarak nitelendirildikleri geçmiş günlerde aristokrat çevrelerde geçerliliklerini sürdürürler ve o çevrelerce büyüleyici olarak tanımla­nırlardı. Sonunda ayağa düştükleri rahatça söylenebi­lir ve Hitler’in eline geçmek zorunda oldukları için, nasıl olsa ayağa düşeceklerdi. Almanya’nın teknik çağa kusursuz ayak uyduruşu ile birlikte bugün, tüm uygarlığı tehdit eden, çok etkili bir patlayıcı oluştur­muş durumdalar. Evet, Nasyonal Sosyalizm’e dönüşen Alman milliyetçiliği ve ırkçılığının öyküsü, uzun ve ürkütücü bir öyküdür; çok eskilere uzanır o; başlan­gıçta oldukça enteresan, sonra da giderek bayağı ve ürkütücüdür. Fakat bu öyküyü, Alman bilgeliğinin öyküsüyle karıştırmak, onları birleştirmek, barış için tehlike oluşturabilecek gereksiz bir kötümserlik ve hata olurdu. Sevdiğiniz Almanya’nın, Dürer’lerin, Bach’ların, Goethe’lerin ve Beethoven’lerin Almanya’sının bu badireyi atlatabilecek uzun solukluluğa sahip olduğuna inanacak kadar iyimser ve anavatanını seven bir kişiyim ben. (Ağustos 1941.)

Tüm insancıl değerlerin ayaklar altına alınışı; insan­lığı bağlayıcı ve düzenleyici her şeye karşı çılgınca sal­dırış; öteki uluslar gibi Alman Ulusu’nun da önemsediği tüm maddi ve manevi değerlerin umutsuzca çiğnenişi; dünyaya boyunduruk vurmak ve ırk­çılık ideolojisi adına, toptan savaş hükümetinin kuruluşu... Bundan fazlası yapılamaz ve daha ileri gi­dilemez. (Ağustos 1941.)

… Zararlılıkları artık kanıtlanmış olan gelenekler kadar milliyetçilik kokan bazı geleneklerin de yeniden gözden geçirilmesi gerekecektir. (Ağustos 1941)

Bu barış bayramında, ışığın bu doğum gününde, rah­metiyle insanlığı ışıklandırmak için aramıza inenin anıldığı bu günde, kendini nasıl hissediyorsun, Alman Ulusu? Eğer yanılmıyorsam, utanç ve sınırsız bir öz­lemle dolu olmalısınız; pençesinde çırpındığınız an­lamsız suçluluktan kurtulmaya, günün anlamını oluşturan insan sevgisi kavramına karşı içinizi yakan utanç duygusundan kurtulmaya, suçsuzluğa, arılığa du­yulan özlemle... (24 Aralık 1941.)

Eğer içinizde çaresizlik duyguları kımıldamaya baş­layacak olursa, çok iyi olur, iyinin başlangıcı sayılır bu. Çaresizlik, korkakça övünmekten daha iyidir. Ça­resizlik, eğer yeterince derinse, ondan diriliş, yeni umutlar ve ışığın yeniden doğuşu kaynaklanabilir. (24 Aralık 1941.)

Bu savaştan sonra Alman Ulusu’nun öteki uluslarla nasıl olup da bir arada yaşayabileceğini kişinin gözünde canlandırabilmesi çok zor ve sürekli bir üzüntü kaynağı. Savaşlar hep vardı ve onları yaşayan uluslar birbirlerine hep zarar vermişlerdir. Ama barış sonra­sında, insan belleğinin zayıflığı sayesinde, tüm bu olup bitenler kısa sürede unutulurdu. Bu sefer durum deği­şik. Almanya’nın yaptıkları, devrimciliğin hayvanca felsefesini uygularken yol açtığı perişanlık, yoksulluk, umutsuzluk, düşkünlük ve manevi değerlerin ayaklar altına alınışı öylesine tüm ölçüleri aşan, öylesine unutulamayacak boyutlara ulaştı ki, ulusumuzun gelecekte öteki kardeş uluslarla nasıl olup da bir arada, dengeli bir yaşam sürdürebileceğini gözünde canlandıramıyor insan. (Ocak 1942.)

“Nazilerin yok edilmesi gerekir” haykırışlarının gi­derek, “Almanların yok edilmesi gerekir” şekline dönüşmesini önleyerek, ötekilerle birlikte yaşayabilen bir ulus olma özlemini duymuyor mu? Hiç kimsenin bir­likte yaşamak istemediği bir ulus, yaşamını nasıl sür­dürebilir? İnsanlık âleminin beyinsel ve tinsel yaşamına ve genel kültürüne nasıl katılabilir? (Şubat 1942.)

Eğer bir toplum terörün buzlu zeminine oturtulmuş, bağlanmış ise, o buzun altı çürümüş, kokuşmuş olsa bile o toplum hemen çökmez, bir süre ayakta kalır. Sizleri ayakta tutan zırhın içindeki kokuşmayı açıklamalı mıyım acaba? (Temmuz 1942.)

Halide Edib'in biyografisi: yazılan ve yazıl(a)mayan

Ayrıntılar
Yeşim Dinçer
Sayı 39 (Yaz 2010)
8 Kasım 2010

İpek Çalışlar’ın kaleme aldığı Halide Edib biyografisi geçtiğimiz yazın en gözde kitapları arasında yer aldı. Halide Edib hem edebiyat hem de fikir tarihimiz açısından önemli bir figür. Fikir tarihimiz açısından önemi, düşünce dünyasının derinliğinden ya da zenginliğinden ziyade kimi fikirlerinin bugün yeniden popülarite kazanmış olmasından kaynaklanıyor.

Halide Edib Doğu ve Batı’yı, kültürel açıdan yekpare ve müstakil iki ayrı evren gibi tahayyül etmekle kalmıyor, sanat ve tasavvuf yoluyla kültürel bir sentezin mümkün olabileceğini düşünüyordu. 11 Eylül’de ABD’de meydana gelen saldırılardan sonra yeniden işlerlik kazandırılan bu statik kavrayışın takipçileri arasında Orhan Pamuk ve Elif Şafak gibi romancılarımız da bulunuyor. Bununla birlikte Halide Edib’in, örneğin Orhan Pamuk’tan farklı olarak, Doğu ile Batı’nın “çatışmalı” doğasına değil de uyum ve uzlaşıma vurgu yaptığını belirtmek gerek.

Biyografide Halide Edib’in romanlarına, kurmacasına veya başka bir ifadeyle, yazınsal çabasına pek az yer verilmesi hayli şaşırtıcı. Örneğin Doğu-Batı meselesine dair fikirlerini kristalize ettiği, en çok okunan romanı Sinekli Bakkal bile en çok birkaç sayfayı –o da aldığı CHP roman ödülü nedeniyle– kaplıyor. Sinekli Bakkal’la birlikte yazarın en önemli üç eserinden ikisi sayılan Kalb Ağrısı ile Zeyno’nun Oğlu’ndan da pek az bahsedilmiş. Halbuki birbirinin devamı olan bu iki roman, Kürt realitesi etrafında örülen bir aşk ve tutku hikâyesi anlattığı için de önemli.

İpek Çalışlar biyografinin ağırlığını, İkinci Meşrutiyet’in ilanı, 31 Mart Olayı, İstanbul’un işgali, Kurtuluş savaşı, Takrir-i Sükûn yasasının kabulü gibi tarihsel ve siyasal olaylarla, Halide Edib’in süreçteki rolüne, olaylar karşısında takındığı tutuma vermiş. Neredeyse her sayfada ünlü bir kişi çıkıyor karşımıza: Başta Mustafa Kemal olmak üzere, Cemal Paşa, Hüseyin Cahit, Yakup Kadri, Yahya Kemal, Yusuf Akçura, Ziya Gökalp, Rauf Orbay, Samet Ağaoğlu, tarihçi Arnold Toynbee ve diğerleri. Hepsi de Halide Edib’in hayatında bir dönem bir yer işgal etmiş kişiler. İngiltere’deki sürgün yıllarında, Bertrand Russell ile hafta sonları bir araya gelip kadın hakları, Bolşevik devrimi üzerine uzun sohbetler ettiğini öğreniyoruz örneğin. (Fakat “İttihatçı first leydiler” başlıklı bölümün biyografide neden yer aldığını anlamak zor. Halide Edib’in, “kaçgöç”ü babasının desteğiyle aşarak “içtimai hayat”a genç yaşta dahil olmuş bir kadın olarak ne denli sıra dışı olduğunun altını çizmek için belki de.)

Çalışlar, “[Halide Edib] hakikaten mandacı mıydı?” sorusunu sorduktan sonra, “hayatını okuyanlar bu soruya gülüp geçecekler”, yanıtını veriyor. Bu aslında resmi tarihin “Amerikan mandacısı” olarak damgaladığı bir yazara itibarını iade etme gayreti. Dolayısıyla, fikirleri, özellikle de milliyetler meselesi karşısındaki tutumu, ulusların kendi kaderini tayin hakkını savunan Wilson prensiplerini benimseyişi, Mustafa Kemal’le neden ve hangi mesele yüzünden ters düştüğü gibi konular öne çıkıyor.

Halide Edib ve ikinci eşi Adnan [Adıvar], Takrir-i Sükûn’un yasalaşmasından sonra tası toprağı toplayıp Türkiye’yi terk ediyor ve Atatürk’ün ölümüne dek Türkiye’ye dönemiyorlar. Görünürdeki anlaşmazlık, kurucusu oldukları Terakkiperver Cumhuriyet Fırkası’nın kapatılmış olması. Adnan Bey İzmir suikastı girişiminden sonra kurulan İstiklal mahkemesinde gıyabında yargılanarak beraat ediyor. Fakat dostları Cavid Bey olayın baş sorumlusu olarak asılıyor.

Halide Edib’e göre suikast girişimi, “Gazi tarafından oldukça hantalca düzenlenmiş bir düzmece”. Daily Telegraph’a “Mustafa Kemal bütün diğer diktatörler gibi kendinden sonrasını düşünmüyor..” diye yazıyor. İktidarla aralarındaki çekişme, sonradan Türk’ün Ateşle İmtihanı adıyla ve sansürlenerek çevrilecek olan The Turkish Ordeal’in basılmasıyla alevleniyor. Kurtuluş savaşı anılarına yer verdiği bu kitapta acıtıcı bir üslup kullanmaktan çekinmeyen Halide Edib, Mustafa Kemal’i kırıcı, tehditkâr, acımasız, ölüme giden sıradan insanlar için üzüntü duymayan biri olarak resmediyor.

Halide Edib’in kurtuluş savaşı anıları İngiltere ve ABD’de eş zamanlı olarak çıkar çıkmaz Türk basınında bir linç kampanyası başlatılıyor. Çalışlar, kin ve nefret kusan bu yazıları tek tek alıntılamış. Ne babasının Yahudi’den dönme olduğu kalıyor, ne yosmalığı, ne acuzeliği.. Daha bunlar gibi ağıza alınmayacak nice küfür.. O sıralar Mustafa Kemal ile evli olan Latife Hanım’ı kıskandığı bile yazılıyor. “Mebusluk mu istiyordunuz? Vekillik mi? Yoksa maazallah daha büyük bir şey mi?” sorularıyla yazarın siyasi birtakım hırsları olduğu ima ediliyor. Bugün olduğu gibi o gün de bir kadına milletvekili ya da bakan koltuğu çok görülüyor, siyasi hedeflerinin olması ayıp sayılıyor. Adıvarlar, Atatürk’ün ölümünden sonra İnönü’nün davetiyle Türkiye’ye dönebiliyorlar.

Halide Edib’in milliyetler meselesindeki tutumuna gelince.. Çalışlar’ın da belirttiği gibi, enikonu milliyetçi bir roman olan Yeni Turan’a bakarak onu tipik bir Türk milliyetçisi olarak tanımlamak doğru olmayabilir. 1912’de Tanin gazetesinde tefrika edilen bu roman, yazınsal açıdan oldukça zayıf olmakla birlikte, Türk Ocağı çevresindeki Ziya Gökalp, Hamdullah Suphi, Yusuf Akçura gibi isimlerin beğenisini kazanıyor. Halide Edib, Quaker mezhebine mensup arkadaşı Isabel Fry’ın da etkisiyle, süssüz, boyasız, kurşuni giysiler içindeki kadınların erkeklerle eşit haklara sahip olduğu ve omuz omuza çalıştığı, ütopik, cemaatçi bir toplum tasavvur ediyor. Erkeklere temiz, çalışkan bir arkadaş olan bu kadınlar, bütün memlekete canla başla hizmet, çocuklara da analık ve öğretmenlik ediyorlar.

Halide Edib, Yeni Turan’a, sadece “Turan’ın çocukları”nı değil, “Türkiye’nin bütün çocukları”nı, yani Türkleri, Arapları, Ermenileri, Rumları çağırıyor. Çalışlar, yazarın hayalinde ABD gibi bir ülke, meşruti bir federasyon olduğu kanısında. Halide Edib ise romanını şöyle değerlendiriyor: “[Yeni Turan’da] yalnızca milli kültüre sahip bir Türkiye değil, aynı zamanda siyasal açıdan liberal ve demokrat bir Türkiye var. En önemlisi, idare sisteminde şovenliğin olmadığı bir Türkiye.” (s. 112)

Turancılıktan, Türk milliyetçiliğinden yola çıkarak “çoğulculuğun hakim olduğu bir demokrasi” düşlemek Halide Edib’in hayatındaki tek tuhaflık değil. O aynı zamanda, kenar mahallede yaşayan, geleneklerine bağlı, temiz kalpli insanların, zenginleri ortadan kaldırmadan, çatışmasız bir toplum tesis edebileceklerini de düşünüyor. Çalışlar’ın kaleme aldığı biyografide –roman analizine de girmediği için– bu zafiyeti görmek mümkün olmuyor. Halide Edib, ikinci dünya savaşının akabinde kaleme aldığı Sonsuz Panayır’ı, tam da bu şekilde kurgulamış örneğin. Sonsuz Panayır bir bakıma, İstanbul’un yoksulca bir semtinde, Sülüklü’de yaşayan lise öğrencisi Ayşe’nin kenar mahallenin çamurundan kurtulma hikâyesi; bir bakıma da savaş ekonomisinin sosyal tabakalaşma üzerinde yarattığı değişimin.

Tatsız, silik, fakat çalışkan bir kız olan Ayşe, yeni zenginlerin çocuklarına özel ders vermektedir. Ayşe evinden, yoksulluğundan, kılıksız babasıyla sokakta yan yana yürümekten utanır. Fakat zenginlerin evlerine girip çıktıkça onların yaşamında da utanç verici şeylerin olduğunu keşfeder. Savaş sayesinde servet yapan bu insanların geliri karaborsadan, istifçilikten ve hatta afyon kaçakçılığından elde edilmiştir. Dejenere ve görgüsüzdürler; alafranga olmaya özenirlerler. Oysa, kızına modaya uygun bir palto alabilmek için kendi paltosunu satan Ayşe’nin babası okumuş, kültürlü bir adamdır.

Halide Edib’in “sınıf körü” bir yazar olduğu söylenemez. O kadar ki romandaki aykırı sesin sahibi gazeteci Firuzan’a, Sülüklü’deki yoksulluğun nedeninin Taksim’deki zenginlik olduğunu söyletiverir. Fakat Firuzan’ı onaylayan ya da hak veren çıkmadığı gibi aşkı da karşılık bulamaz. Ayşe dostlarının sayesinde maaşlı bir iş bulur; patronunun tacizlerine göğüs gererek işinde terfi etmeyi başarır, ailesiyle birlikte Taksim’de bir bodrum katına taşınır ve gazeteci Firuzan’a göre çok daha ılımlı bir tip olan Burhan’ın evlenme teklifini kabul eder. Halide Edib, Taksim’deki daireyi yepyeni eşyalarla dayayıp döşeyen dostlarının –içlerinde zengin fakat iyi insanlar da vardır– Ayşe’ye hazırladığı sürprizi şöyle anlatıyor:

“Bütün bu emeklerden ve ilgiden sonra konukların hepsi Ayşe’ye bu sürprizin yapacağı etkiyi düşünüyordu. Genellikle kupkuru ve kapanık görünen bu kızın, bugün sevinçten dilinin dolaştığını görmek hepsinin emeğini ödemişti. Her halde bugün, semti semtten, sınıfı sınıftan, Anadolu’yu kentten, hatta zengini fukaradan ayıran duvarlar –bir zaman için olsa bile– güldür güldür yıkılmıştı. Evet, Ayşe’nin bodrum katı dairesi Sülüklü ile Taksim arasındaki yolun kavşağı oluvermişti.” (Sonsuz Panayır, Atlas Kitabevi, 1987, s. 232)

Halide Edib, toplumsal çatışmanın iyilik, çalışkanlık ve yardımseverlikle çözülebileceği kanısında. Onu kuşkusuz iyimser bir insan haline getiren “liberal hümanist” dünya görüşünün ve fikirlerini okura dayatma telaşının romanını zayıflattığını göremiyor.

AKP'nin üçüncü dönemi açılırken

Ayrıntılar
Kaan Toker
Sayı 39 (Yaz 2010)
8 Kasım 2010

Güncelliğe ilişkin dönemleme yapmak kaçınılmaz geçiciliğinin yanı sıra epey keyfi bir tasarruftur. Ne de olsa geçen her anla birlikte güncelliğin ayrıntıları tarihsel süreçlerin ana akışlarının içerisinde kaybolup gidecek ve o an çok önemli, birer dönüm noktası gibi görünen her olay daha genel süreçlerin birer görüngüsü olarak sıradanlaşacaktır. Bu nedenle bu keyfiyeti çok istismar etmemek için AKP’nin kısa tarihine ilişkin dönemlemenin yalnızca AKP’nin hükümet etme tarzını açıklamak için operasyonel olması maksadını aşmadığını, yani toplumsal değişikliklere ilişkin bir açıklama getirmediğinin altını çizmeliyim.

AKP’nin birinci dönemi partinin kuruluşundan Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olarak seçilmesine kadar olan süreyi, ikinci dönemi ise Abdullah Gül’ün cumhurbaşkanı olarak seçilmesinden 12 Eylül Referandumuna kadar olan süreyi kapsamaktadır. Bu dönemler hemen dikkati çekebileceği gibi, üstüste örtüşmese bile, genel seçim tarihleriyle önemli ölçüde ilişkilidir. Bunda yadırganacak bir şey yoktur. Zira AKP bir hükümet partisidir. Hükümet partisinden kasıt, kayda değer bir geçmişe sahip olmayan, esas olarak hükümet olduğu sırada kurulan partilerdir. Hemen yakın siyasi tarihten iki örnek ANAP ve AKP’dir.

AKP’nin ANAP ile ilk bakıştaki olan benzerliği bizi 12 Eylül sonrası siyasetin temel bir özelliği üzerinde düşündürmelidir. Sermayenin bu hamleci partileri, bir lider etrafında toplanmış, iktidarın nimetleri harcıyla bir arada duran bir koalisyon olan pragmatik, köksüz, ılımlı, hükümet ettiği müddetçe işlev gören hükümet partileridir.

Bu tipte partilerin öne çıkmasında elbette 12 Eylül’ün siyasi partileri kapatarak, siyasetçileri yasaklayarak mevcut siyasi parti yapısını dağıtması, 12 Eylül ertesindeki tüm hükümetlerin kimi ufak tefek farklılıklarla, özellikle ekonomide neredeyse aynı hükümet programlarına sahip olması gibi etkenlerin de etkisi vardır.

AKP’nin ilk hükümet dönemi savunmacı konumdaki bir tutunma ve güven verme çabasıyla geçmiştir. Diğer bütün retoriğinin dışında esas olarak kendinden önceki DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümetinin programının sürdürmüştür. Kemal Derviş’in ekonomik programına ve AB üyeliği programına sıkı sıkıya bağlı kalarak kendisine bir korunma şemsiyesi inşa etmiştir. Büyük burjuvazinin, özellikle uluslararası sermayenin programına sadakatle riayet etmiştir. Dünyadaki likidite bolluğunun da yardımıyla büyük sermayenin isteklerini karşılarken çevresindeki büyümeye aç, saldırgan orta ölçekli sermayenin de önünü açmıştır.

Burada bir parantez açıp AKP’nin iki genel seçimde aldığı oylara bir bakmak gerekli. ANAP’la birlikte 1980 sonrasında yüzde 40’lar düzeyinde oy almayı başaran iki partiden biri oldu. AKP 2002 seçimlerinde koptuğu FP’den aldığı yüzde 20 civarında oyu neredeyse ikiye katlayan bir oy yüzdesine ulaştı, 2007 seçimlerinde ise bunu çok daha yukarı doğru taşıdı. Bu farkı yalnızca cemaat oylarına ve önceki koalisyon hükümetinin kriz nedeniyle seçmen tarafından cezalandırılmasına bağlamak eksik olur.

AKP, tıpkı bireycilik, köşe dönücülük ve orta direk söylemiyle girişimci orta sınıfları heyecanlandıran ANAP gibi, orta sınıfların içinde seksenlerde ve özellikle doksanlarda kendini daha güçlü göstermeye başlayan girişimci bir kitleye aynı vaatlerde bulunmuştur ve aşağı yukarı ANAP’la aynı pozitif reaksiyonu almıştır. Bu aynı zamanda orta sınıf kesimleri içinde, daha çok ideolojik ve kültürel ayrımlara dayalı bir tercihtir de. Bugün bir yanda AKP ile diğer yanda CHP-MHP arasında süregiden çatışmanın dinamiklerinin esas taşıyıcılarını orta sınıfların tercih edilen ve edilmeyen kesimleri oluşturmaktadır. 2000’lerin ilk on yılının siyasal ve ideolojik özgünlüğüne damgasını vuran politize olmuş orta sınıfların çıkar çatışmasıdır. Bu çatışmanın içinde iki ana güç, büyük sermaye ile işçi sınıfı yoktur. İlki, isteklerini her durumda fazlasıyla elde ettiği, diğeri ise neredeyse tamamen örgütsüzleşmiş, sindirilmiş ve pasifize edilmiş olduğu için.

Burada AKP’nin ilk döneminin bir diğer özgünlüğüne daha dikkat çekmek gerekir. AKP özellikle uluslararası sermayenin ve merkezlerin isteklerini yerine getirmek konusunda canla başla uğraşırken, örneğin, kendi tabanını da karşıya almak pahasına tezkereyi geçirmeye çalışırken, yine kendi tabanına yaptığı seçim vaatleri söz konusu olduğunda, örneğin türban gibi, itiraz eden sesler biraz yükselince bunlardan hemen yüzgeri etmiştir.

Bu sırada, AKP iktidara geldikten sonra AKP’nin “biz değiştik” sözüne karşı muhalefet, özellikle CHP muhalefeti AKP’nin değişmediğini ispatlamak için o kadar uzun bir süre uğraştı ki, değişmediği iddiası, AKP’nin ne olduğunun üzerine örten bir örtü vazifesi gördü. Halbuki AKP’yi anlamak için Milli Görüş çizgisini art niyetlerinde sakladıklarını ispat etmeye uğraşmak yerine bu çizgiden kopuşunun ertesinde heybelerini hangi siyasal ideolojik görüşlerle doldurduklarını görmeye çalışmak çok daha yararlı olurdu.

Öncelikle şu açıktır ki, AKP kuruluşunun ertesinde reddi mirasla Milli Görüşle bağını kopararak kendisini bir merkez sağ parti olarak lanse edip DP ve ANAP ile bağ kurmaya çalışmıştır. Tayyip Erdoğan figürü Adnan Menderes ve Turgut Özal figürlerinin yanına yerleştirilmiştir. Yukarıda da belirtildiği gibi 2002 seçimlerinde seçmen bu mesajı almıştır. AKP’nin ne olduğu üzerine süren bir dizi tartışma sırasında kendisini muhafazakar demokrat parti olarak ilan etmiştir. Bunun tam olarak ne anlama geldiğini görmek için 12 Eylül’ün siyasal yapıyı nasıl harmanladığına bakmak lazım.

12 Eylül, revize ettiği resmi ideolojiyi destekleyecek payandaları iki güçlü ideolojide bulmuştu: İslamcılık ve Türkçülük. Bu güçlü ideolojilerin daha rafine savunucularının 12 Eylül öncesinin iki marjinal siyasi partisi MSP ve MHP olması da cuntanın işine geldi. Burada kendisine bir rakip olacak bir siyaset yoktu. Bu ideolojilerin daha popüler versiyonları merkez sağ partide, AP'de temsil olduğundan cunta için tehlikeli addediliyordu ancak diğer partiler hiçbir zaman değildi. Ayrıca bu yönelim, ABD’nin Sovyetler Birliği’ne karşı yeşil kuşak projesiyle de uyumluydu. Atatürkçülüğe uyumlulaştırılarak payanda edilen Türk-İslam sentezi 12 Eylül’ün ideolojisi oldu. 12 Eylül rejiminin doğal sonucu ANAP bu senteze esas ruhunu, ekonomik liberalizmi üfleyip solu temsilen de diğer ideolojik eğimlerle uyumlu bir siyasal liberalizmle süsledi. Son olarak da bu muhafazakar yapı, kendisini yenilikçi ve değişimci sıfatlarıyla kutsadı.

Bu ideolojik ve politik eğilimlerin birbirine eşitçe ve sorunsuzca eklemlendiğini düşünmek için hiçbir neden yoktur. Bunlar mutlaka kendi aralarında hiyerarşiye tabidir. Bu hiyerarşide neo-liberal ekonomi politikalarının (büyük ve uluslararası sermayenin ana yönelimiyle daima uyum) en üstte olduğuna, giderek anakronik bir ideolojik havuz haline gelen Atatürkçülüğün varlığını yalnızca sembollere indirgeyerek arka raflarda tozlanmaya bırakıldığına kuşku yoktur.

1980’lerin başından 2000’lere kadar ülke ve dünya çapında yaşanan bir dizi değişim ANAP’ın orijinal ideolojik ve politik bloğunda güç kaymalarına ve değişime neden olmuştur. Esas olarak Kürt savaşının azdırdığı milliyetçilik ile devletin terk ettiği sosyal fonksiyonları yerini getirmeye talip olan cemaatler ve tarikatların verdikleri kimlikler ideolojik ve politik hareketleri ana akımlar haline getirdi. Dünya ölçeğindeki gelişmeler, küreselleşmenin ulus devletler üzerindeki etkisi ile yıkılan sosyalist sistemin yarattığı boşluğu bir medeniyetler çatışması paradigması ve İslam düşmanı ile doldurma arzusu da neredeyse tamamen aynı kaynaktan ve tabandan beslenen bu iki akımı güçlendirdi.

Ancak belirleyici olanın 28 Şubat süreci olduğunu görmek gerekli. Erbakan’ın Mili Görüş çizgisi kapitalizme karşı söylemler içeren Adil Düzen programıyla hiçbir zaman büyük sermayenin desteğini alamazdı. Ancak öte yandan yüzde yirmiyi aşan oy tabanı partideki hırslı siyasetçileri ve artık azla yetinemeyecek ölçeğe gelmiş, hükümetin desteğiyle palazlanmaya muhtaç sermaye grupları da iktidar olamayacak bir siyasi partinin sınırlarına hapsolamazdı. Böylece ANAP’ın muhafazakar merkez sağ partisi yeniden kurgulandı. Hiyerarşinin tepesine yine neo-liberal politikalar otururken bunun altını Refah Partisi’nin (Fazilet Partisi) tabanı ve ideolojisi doldururken milliyetçiliğe ve siyasal liberalizme de makul bir yer açıldı. Bu formül partinin kurucularının bile hesap ettiğinden daha iyi tuttu.

“Bu partiyi, kapitalizmi doğallaştıramamış diğer merkez partilerden farklı kılan ne? Cevap, partinin unutmak istiyor göründüğü geçmişinde yatıyor. AKP, örgütçülük anlayışıyla, kadrolarıyla ve kısmen de kullandığı dille, Türkiye’de 1980’lerden sonra kapitalizme tek kitlesel direniş noktası olan İslamcılığın sistem tarafından emilmesini sağladı…

Türkiye’de dindarlar ve laik elit arasındaki statü mücadelesi burada belirleyici olmuştur. Modernleşme ve Batılılaşmanın İslam karşıtlığı üzerinden kurulması, elitin hâlâ başörtüsünü bir ölüm kalım meselesiymiş gibi algılaması, bugüne kadar iktidardan dışlananların (çok da haksız olmayarak) dinî pratikleri dolayısıyla mağdur olduklarına inanmalarını getirmiştir. Böyle bir hiyerarşi hâlâ ayaktayken, dinin ibadet gereklerini yerine getiren bir yönetici kadronun halk tarafından kutsanması kaçınılmazdır. Artık kapitalizm, sömürü, emperyalizm hakkında sesini yükseltmeyen yoksullar ve eski İslamcılar, ibadetlerini yerine getiren yeni yöneticilerini savunmayı bir şeref (statü) meselesi haline getirmişlerdir. Bu kutuplaşmanın bir sonucu da, iktidarın herhangi bir politikasına karşı çıkışın, dindarları görevden uzaklaştırmaya yönelik bir komplo olarak algılanmasıdır.

Burada vurgulanması gereken, daha on yıl önce (en azından bir kesim için) farklı ve daha yaşanabilecek bir dünyayı temsil eden İslami giyim tarzlarının, (Türkiye’nin büyük çoğunluğu için) artık böyle bir anlamının kalmadığıdır. Koparılan fırtınanın altında yatan, sistemle eklemlenen dindar kesimlerin pastadan ne kadar pay alacağına dair bir kavgadır. Fakat, mücadele zemini değişmiş olsa da, laik elit sistem sorunu varmış hissi vererek ayrıcalıklarını koruma telaşına düşmüştür. Yeni İslami elit ise, pastadan aldığı payı genişletmeye çalışırken, otuz yıllık İslamcı mobilizasyonun yarattığı (ve örneğin başörtüsü etrafında somutlaşan) duygu yoğunluklarını kullanmaktadır.” (Cihan Tuğal, AKP İktidarı: Sermayenin Pasif Devrimi, Birikim Sayı: 204, Nisan 2006. Ayrıca bkz. Passive Revolution Absorbing the Islamic Challenge to Capitalism, StanfordUniversity Press, 2009. AKP’nin iktidara gelişini ve pratiklerini Gramsci’nin pasif devrim kavramıyla açıklayan Tuğal’ın Sultanbeyli’de yaptığı etnografik araştırmaya dayalı çalışması, AKP hakkında yapılmış ve üzerinde ayrıca ve dikkatle durulmayı hak eden özgün bir çalışma.)

AKP’nin bir diğer özelliği ise 11 Eylül sonrası dünyanın dolaysız ürünlerinden biri olmasıdır. Türkiye'nin ABD’nin radikal İslam’ın karşısına küresel kapitalizmle barışık ve uyumlu bir ılımlı İslam çıkarma projesinin uygulandığı bir model ülke haline gelmesi bakımından AKP çok işlevsel bir rol üstlenmekte, karşılığında mevcut rejimin bu doğrultuda revizyonu konusunda ABD’nin icazetini almaktadır.

AKP’nin ilk hükümet döneminin sonu Cumhurbaşkanlığı krizine sahne oldu. AKP, devlet içinde kadrolaşma, yandaşlarını ihalelerle desteklemek gibi zaten her hükümetin yapageldiği uygulamaların dışında, ilk kez, türban, imam hatipler, vb. gibi biraz sert bir itirazla karşılaştığında yaptığı gibi geri adım atmadı ve Cumhurbaşkanını kendi içinden seçme konusunda ısrarlı oldu. Ne 367 yorumu, ne 27 Nisan e-muhtırası ne de Ankara, İstanbul ve İzmir’de yapılan kitlesel mitingler AKP’yi geriletmediği gibi 2007 genel seçimlerinde son dönemde görülmemiş bir oy aldı. AKP’ye karşı “rejim elden gidiyor”a dayalı ve Cumhurbaşkanının kim olacağını belirleme imtiyazının kendisinde olduğunu ihsas ettiren muhalefetin caydırıcı olamadığı gibi, toplumu ikna edici de olmadığı görüldü. Üstelik bu muhalefetin hiçbir yaptırım gücü olmadığı da ortaya çıktı. Artık yeni bir dönem açılabilirdi. AKP’nin sık sık dile getirdiği uzlaşmanın zeminini artık AKP kuracak, uzlaşmak isteyen bu zemin üzerinde uzlaşmaya gelecekti.

AKP’nin ikinci dönemine damgasını vuran rövanşist hislerle süslenmiş bir gücü ele geçirme operasyonudur. YÖK’ün ardından sıra ordu ve yargıya gelmiştir. Cumhurbaşkanlığı seçimleri sürecinde AKP ilk hükümet döneminin kaygı ve korkularından kurtulmuştur. Kendisine konan kırmızıçizgilerden birini aştığında darbeyle devrilmeyeceğini yaşayarak görünce bu sefer Ergenekon vb davalarla darbe hayaletini muhaliflerinin üzerine salmakta bir beis görmemiştir.

AKP’nin vasi kendisi olduğu müddetçe vesayetle ilgili bir sorunu olmadığı ortadadır. Bu yüzden sivil toplum-devlet ikiliğini sivil toplum-asker ikiliği ile değiştiren bir askeri vesayet kavramı türetilerek, burjuvazinin ve devletin tüm anti-demokratik fiilleri askeri darbelere, askerin siyaset üstündeki gücü ve denetlenemezliğine ve en nihayetinde darbe ve iktidar heveslisi generallere yüklenmiştir. Bunların hiçbirine kuşku olmasa da, bu bakış sözü edilen fiillerin diğer tüm ortaklarını aklamaktadır. Üstelik teoriye yeni bir katkıyla! Askere karşı devlet-sivil toplum bütünlüğü.

Ayrıca tüm toplumsal çelişki ve çatışmalar darbe heveslilerinin provokasyonuyla ve bu maksatla kurulmuş olan ve neredeyse AKP dışında tüm toplumsal ve siyasal örgütlenmeleri içine alan ahtapotvari bir komplo örgütüne havale edildiğinde önümüze yepyeni ufuklar açılmaktadır. Bu komplo örgütü uzantılarıyla temizlendiğinde geriye AKP çatısı altında bütünleşmiş, çatışmasız, çelişkisiz bir devlet ve millet birliğinin huzur ve düzeninden başka bir şey kalmayacak!

AKP ikinci dönemine yeni bir Anayasa yapma vaadi ve Kürt sorununu çözme planıyla girdi. AKP’nin bu konulardaki iddialılığının altının boş olduğu çok çabuk görüldü. Yeni Anayasa ancak bu dönemin sonunda yargı sisteminde yürütmenin gücünü arttıracak bir düzenleme ile buna makyaj olarak AB ile uyum sürecinin bir uzantısı olan çoğu daha önceden yasalaşmış konuların Anayasa maddesi haline getirilmesinden ibaret bir mini Anayasa değişikliği kaldı. Burada sorunu salt AKP’nin meclisteki muhalefetiyle uzlaşmadan hazırlayacağı yeni bir anayasaya toplumsal onayı elde edemeyeceğini görmüş olmasına indirgememek lazım. AKP iktidarın gücünü daha fazla elde ettikçe 1982 Anayasası ona daha kabul edilebilir ve hatta daha demokratik her anayasaya göre daha uygun ve istenir hale gelmeye başlamış olmalıdır. Yeni anayasa paketine şimdilik hiç yoktan iyidir diyerek hayırhah gözle bakanlar bu iktidardan daha iyisini göremeyeceklerini bilmelidir. AB iteklemesiyle demokratikleşmenin de artık sınırına gelinmiştir ve ufukta AKP’yi demokratikleşmeye mecbur edecek bir toplumsal talep de görünmemektedir.

AKP’nin Milli Birlik ve Beraberlik Projesine dönen Kürt Açılımı ise, ilk ortaya atıldığında her aklı başında kişinin aklına gelen “eyvah, sonuçsuz ve başarısız bir girişim her şeyi eskisinden de kötüye götürecek” ihtimali gerçek oldu. Ne teklif ettiği hiçbir zaman anlaşılamayan açılımın getirdiği bir Kürtçe televizyon kanalı, ki bu kanal Kürtçe televizyon olmadığı için değil, Kürtlerin zaten izlediği bir televizyon kanalına karşı açılmıştı, İşsizlik Fonundan GAP’a fon aktarımı vaadi dışında elle tutulur hiçbir şey olmadı. Aksine bir tarafta “ülke bölünüyor” korkusunu tahrik ederken diğer tarafta “bu, PKK’yi tasfiye projesinden başka bir şey değil” kanaatini oluşturarak alttan alta kaynayan bir etnik çatışma tehlikesini su yüzüne çıkarttı.

AKP VE DEMOKRATİKLEŞME

ada AKP ile demokrasi ilişkisine biraz daha derinlemesine bakmak gerek. Demokrasi artık genelgeçer bir sıfata kavuştuğu için bu lafı sarf edenlerin kastının ne olduğunu anlamaya çalışmanın yararı vardır. AKP’nin, her ne kadar dilinden düşürmese de, epey sorunlu bir demokrasi kavrayışı vardır. AKP’nin çok işlediği mağduriyet yaşadığı halinin yaptığı her şeyin otomatik olarak demokratik olacağı sonucunu doğurması için hiçbir neden yoktur. Hem de tarihte mağduriyet yaşayanların gücü eline geçirdiklerinde rövanşist oldukları, mazlumların zalimlere çok kolay dönüştüğüne ilişkin bu kadar çok örnek varken.

AKP’nin milletin kayıtsız şartsız iradesi lafzına sıkıştırılmış bir demokrasi kavrayışının işaret ettiği birer oyla milletten meclise, meclisten hükümete, hükümetten lidere devredilen bir iradedir. Mevcut siyasi partiler ve seçim kanunları ve topluma hakim siyaset kavrayışı, lider ve ekibinin belirlediği parti delegeleri ve milletvekili adaylarıyla, milli iradenin devrinin iktidar partisi ve meclis çoğunluğu etaplarında sorunsuz işlemesini sağlamaktadır. Böylece giderek tekleşen yasama ve yürütmenin yanına yargının daha fazla yürütmenin denetimine sokan düzenlemeler de eklendiğinde tablonun ana çizgileri ortaya çıkar.

Buna toplumsal örgütsüzlük, özellikle işçi ve emekçilerin örgütsüzlüğü, buna karşın sermayenin tüm hükümetler üzerinde etkili örgütlülüğü, iktidarın denetimine girmeye hep eğilimli medya ile devletin ve siyasi iktidarın halkla ilişkiler organı gibi hareket eden sivil toplum örgütlerinin eklenmesiyle resim büyük ölçüde tamamlanmaktadır.

Sonuçta ortaya çıkan AKP’nin çoğunlukçu demokrasi kavrayışı İkinci Dünya Savaşı öncesi antika bir demokrasi kavrayışıdır. Başkanlık sistemine eğilimli, otoriter yapısıyla 12 Eylül’ün demokrasi kavrayışının geliştirilmiş halinden başka bir şey değildir. Bunda da o kadar şaşıracak bir taraf da yoktur.

Zaten demokratikleşme sürecinin başlangıcı Türkiye’nin AB aday üyeliği başvurusunu canlandırdığı DSP-MHP-ANAP koalisyon hükümeti dönemidir ve bu dönemdeki demokratikleştirici değişiklikler AKP’nin tüm iktidar döneminde yaptığından daha fazla gibi gözükmektedir. Ama tüm bunların AB tarafından iteklenen ve epey seçmeli ve sınırlı demokratikleşme adımları olduğu ortadadır.

AKP’nin ülkeyi demokratikleştirildiğine ilişkin iddianın geçersiz olduğunu Mehmet Uğur Dünya Bankasının ülkelerin yönetişim kalitesinin ölçen gösteren ölçütlerden demokratikleşmeyle ilgili üçüne dayalı olarak yaptığı analiz AKP’nin 2002-2008 dönemi içinde (Dünya Bankasının ölçütleriyle bile) kayda değer bir demokratikleşme sağlamadığı, hatta benzer ülkelere göre bayağı geri bir konumda olduğunu göstermektedir. (Mehmet Uğur, AKP, Demokrasi ve AKP Apolojistleri Üzerine: Demokrasi İçin Daha Emin Eller Lazım, Mesele, Ocak 2010)

Uğur AKP’nin projesinin Müslüman cemaati sistemin resmen tanıdığı aktörlerden biri haline getirmek olduğunun altını çizerek şu değerlendirmeyi yapıyor:

“Temsili demokrasinin nimetlerini daha geniş ve mağdur bir kitleye yayma iddiasıyla ortaya çıkmasına rağmen, AKP aslında sisteme zaten büyük ölçüde eklemlenmiş 'seçkin’ bir azınlığı sisteme dahil etmiştir.

Kendisini sistemin mağdurlarıyla özdeşleştirse bile, sosyo-ekonomik statüsü nedeniyle ‘seçkin’ olan bu kesimin kimlerden oluştuğunu tahmin etmek güç değildi: Anadolu Kaplanları olarak bilinen yeni burjuvazi, yerel tüccar/eşraf, bunların eğitimli ve profesyonel işlere talip çocukları, nüfuzlu dini liderler, bürokratlar ve vakıf/cemaat liderleri.

Bunların temel özelliği, kendisini sistemin mağduru gören cemaat çoğunluğunun politik tercihlerini parti lehine etkileme olanağına sahip politik simsar olma kapasitelerinin yüksek olmasıdır. Yani, AKP temsili demokrasinin kronik sorunuyla karşı karşıyadır: Sistemi, adına konuştukları çoğunluğa değil, zaten kazanma şansı daha yüksek olanlara açarlar!" (age, s.8)

Öte yandan yukarıdaki demokrasi anlayışının salt AKP’ye özgü olduğunu düşünmek için hiçbir neden de yoktur. Bu yüzden AKP’ya karşı muhalefetin ağzından “rejim elden gidiyor” ve türevi itirazlardan başkasını duymak mümkün olmuyor. Zaten bu muhalefet kendisini iktidara getireceğini bilse, İslamcı seçkin azınlığa sistem içinde ayrıcalıklı bir yeri seve seve verecek konumdadır.

AKP’nin hükümet ettiği dönem aynı zamanda büyük toplumsal altüst oluşlara da sahne oluyor. Kırsal yapı çözülüyor, tarımsal üretimin genel üretim içinde payı azalırken kır nüfusu hızla kentlere doğru akıyor. Son on yılda nüfusun yaklaşık yüzde onu tarımda istihdam edilmekten çıktı.

İşçi ve emekçilerin ücretleri genel olarak düşerken buna neredeyse mutlak bir örgütsüzlük ve tehlikeli ölçüde artan işsizlik eşlik ediyor.

Devletin sosyal fonksiyonları giderek artan bir hızla tasfiye edilip özelleştirilirken, yardıma muhtaç, anlamlı gelirden yoksun, geleceksiz ve umutsuz bir yoksullar kesimi oluşuyor. Üzerinde fırtınalar koparılan sosyal yardımlar ise bu kesimi aslında eğitim, konut, sağlık, iş gibi sosyal hakları vermemek ancak sisteme (ve mümkün olduğu ölçüde kendine) bağlamak için üretilen ucuz bir çözümden başkası değil.

Diğer yandan sermaye bu kriz dönemi de dahil karlarını arttırmaya devam ediyor.

Bu tabloya bölgedeki çok istikrarsız tablo ve sürekli işleyen savaş dinamikleri eklendiğinde AKP'nin üçüncü döneminin nasıl akacağını öngörmek mümkün. AKP artık ya iktidardan hiç gitmeyecekmiş veya bir daha hiç gelmeyecekmiş gibi siyaset yapmaktadır. Bu, önümüzdeki dönemde AKP’nin her hükümetin yaşadığı iktidar yıpranmasının yanı sıra girdiği güç kavgasının sürecek olması, bir yandan ne kadar örgütsüz olsa da emekçi kesimlerin hoşnutsuzluğunu idare etmesi diğer yandan sermayenin artan karlılığını sürdürme talebi karşılaması ve sermaye kesimleri arasındaki pay kapışmalarını yönetmesi için dünyadaki kriz iklimi içinde sürekli bir likidite akışına ihtiyaç duyacaktır. Kürt sorunundaki olumsuz gelişmeler de bunların üzerine bindiğinde AKP’nin yaşayacağı güç ve rıza kaybını daha otoriter ve baskıcı yöntemlere başvurmaya başlayacağı kestirilebilir. Bu tablonun ürettiği zaaflı bir hükümet Türkiye’yi bölgedeki çatışma ve savaş dinamiklerinin içine daha fazla çekecek, muhalefeti tümüyle bastırmış bir hükümet ise bir rejim sorununu bu sefer gerçekten gündeme getirecektir.

Seçme sınavları niçin yapılıyor?

Ayrıntılar
Cemal Candaş
Sayı 39 (Yaz 2010)
8 Kasım 2010

Devlet, lise ve üniversitelere öğrenci seçme sınavlarıyla ilgili her yıl yeni bir değişiklik yapıyor. Yapılan her değişikliğin gerekçesi olarak da bir önceki sınav yönteminin doğurduğu sakıncalar gösteriliyor. Bu değişiklikler o kadar sık yapılıyor ki yeni denenecek olan sınava farklı bir ad bulmak neredeyse olanaksız hale geldi.

Orta ve yüksek öğrenim kurumlarında okumaya hak kazanacak öğrencilerin seçimi niçin bu kadar zor ve karmaşık bir iş? Niçin sık sık öğrenci seçme yöntemleri değiştiriliyor? Niçin milyonlarca çocuk ve onların aileleri bu sınav kâbusunu yaşamak zorunda kalıyorlar? Bu sorulara anlamlı yanıtlar verebilmek için öncelikle ülkemizdeki eğitim sistemini genel olarak bir gözden geçirmek gerekir. Eğitim sistemi içerisinde seçme sınavlarının yeri ve ne anlam ifade ettiği ancak o zaman anlaşılabilir.

Eğitim, bir ülkenin siyasi sisteminin önemli unsurlarından birisidir. Ülkenin siyasi ve ekonomik sistemine uygun olarak biçimlendirilir. Devletin (egemen sınıfların), egemenlik alanlarından birisidir. Bu anlamda ülkenin genel gidişatından bağımsız olarak ele alınamaz. Devlet, eğitimi kendi hedefleri doğrultusunda yapılandırır, uygular. Eğitim bir yandan devlet egemenliğinin aracı olarak egemen sınıfları ilgilendirirken diğer yandan ülkede yaşayan tüm insanları kapsadığı için herkesi ilgilendirir. Bundan dolayı devlet egemenlik aracı olan eğitimi bir kamu hizmeti olarak hayata geçirmek zorunda kalmaktadır. Bu durum eğitimi bir sınıflar arası çatışma alanı haline getirmektedir. Devlet, eğitimi egemenlik aracı olarak kullanırken, halk, eğitimi kamusal bir hizmet, yani yararlanmak durumunda olduğu bir hak olarak görmektedir. Ülkemizde her alanda olduğu gibi eğitim alanındaki bu devlet- halk (ezilen-ezen) çatışmasında devlet ağır basmakta, eğitimle ilgili karar ve uygulamalarda devletin âli menfaatleri sonucu belirlemektedir. Devlet, egemen sınıflar adına ihtiyaç duyduğu insan tipine uygun bir eğitim sistemi oluşturmakta, bu konuda halkın çocuklarının her yönüyle kendilerini geliştirme ihtiyacını yok saymaktadır. Eğitim yatırımları, program geliştirme, eğitim uygulamaları, öğretmen yetiştirme politikaları devlet tarafından belirlenmektedir. Kısacası, eğitim sisteminin biçimlendirilmesinde halkın hiç bir şekilde söz sahibi olmasına izin verilmemektedir. Zaman zaman toplanan eğitim şuralarına çağrılan katılımcılarının kompozisyonu ve eğitimle ilgili alınan kararların içerikleri bu durumu en açık şekilde göstermektedir.

Devlet, eğitimi egemen sınıfların gereksinimlerine uygun olarak düzenlediği halde onu halka sanki bir lütufmuş gibi sunarak bu konuda ikiyüzlülük yapmaktadır. Devletin eğitim konusundaki bu ikiyüzlülüğü, son dönemde uygulanmakta olan özelleştirmeci politikalarla iyice yüzsüzlüğe dönüşmüştür. Bu yüzsüzlük o denli ileri götürülmüştür ki eğitimi hem egemenlik aracı olarak kullanıp hem de bu alandaki “hizmet”lerden yararlanmayı ücretli hale getirmeye başlamıştır. Aslında işverenlerin gereksinmelerini karşılayacak nitelikte ve sayıda eğitilmiş işgücünü yetiştirdikten sonra geriye kalan büyük çoğunluğun eğitimi devleti pek de ilgilendirmemektedir. Devlet, böylesi bir hizmeti halk çocuklarına sunmayı angarya olarak görmektedir. Bunun en açık kanıtı eğitimin bugünkü durumudur. Bugünkü durumu kısaca şöyle özetleyebiliriz:

• Başta okulöncesi eğitim çağındakiler olmak üzere genel olarak eğitim alan öğrencilerin okul çağındaki çocuklara oranı oldukça düşüktür. Özellikle kadın nüfus içerisinde okuma yazma bilmeyenlerin oranı çok yüksektir.

• Okulların büyük bir çoğunluğunun fiziki yapısı, ders araçları durumu, diğer donanımları gerçek bir eğitim hizmeti sunmaya yeterli değildir.

• Derslik başına düşen öğrenci sayısı çok yüksek olduğu için sağlıklı bir eğitim yapılamamaktadır.

• Okullarda yeterli sayıda öğretmen ve yardımcı personel bulunmamakta, bu ihtiyaçların bir kısmı öğrencilerden toplanan paralarla geçici olarak sağlanmaktadır.

• Eğitim müfredatları demokratik ve bilimsel içerikten yoksundur. Düşünen, soran, sorgulayan, üretici, insan ve çevre sorunlarına duyarlı, demokratik düşünen insanlar yetiştirmeyi hedefleyen bir yapı göstermemektedir.

• Ders kitapları içerik ve biçim olarak öğrenci psikolojisine uygun hazırlanmamıştır.

• Öğretmenler, çağın gerektirdiği bilgi ve becerilerle donatılmış olarak yetiştirilmemekte, çok farklı kaynaklardan ve farklı statülere sahip öğretmenler okullarda görevlendirilmektedir. Eğitim hizmeti, iş güvenliği olmayan, ekonomik sorunlarla boğuşan, aldığı ücretle geçinemediği için ek iş yapmak zorunda kalan öğretmenlerle yürütülmektedir.

• Bölgelerarası fırsat eşitsizlikleri, anadil eğitimi sorunu, taşımalı eğitim uygulaması, semtler, okullar ve hatta sınıflar arasındaki kalite farklılıkları öğrencilerin adaletli bir hizmet almalarını engellemektedir.

• Eğitim kurumları ve okullar, eğitim yönetimi konusunda yeterli bilgi ve beceriye sahip olmayan siyasi iktidar yandaşı liyakatsiz yöneticiler tarafından yönetilmekte, bu durum eğitim kalitesini olumsuz etkilemektedir.

• Eğitim çalışanlarının ekonomik, demokratik haklarını savunan sendikalar, veli dernekleri, öğrenci birlikleri ve yerel yönetimler eğitim sisteminin dışında tutularak demokratik bir eğitimin gerçekleşmesi engellenmektedir.

• Zorunlu eğitim de dahil olmak üzere eğitimin tamamı çeşitli biçimlerde paralı hale getirilmiş, yoksul aile çocuklarının ulaşamayacağı bir hizmete dönüştürülmüştür.

Yukarıda bir kısmı özetlenen sorunların tümü devletin eğitim hizmeti konusundaki tavrını ortaya koymaktadır. Bu sorunlar aşılmadıkça eğitimden halk çocuklarının gerektiği kadar yararlanmaları olanaksızdır. Devlet, bu sorunların yaratıcısıdır, çözülmesinden sorumludur, sorumlu tutulmalıdır. Sorunların bu denli büyümesi, devletin eğitim konusunda yapmış olduğu tercihin bir sonucudur. Eğitime ayrılacak kaynak bulunamadığı söylemi asla doğru değildir. Devleti yönetenlerin bu konuda yanıtlaması gereken soru şudur: Halk çocuklarının eğitimi mi, yoksa askeri harcamalar mı? Önceliğimiz eğitim mi olmalı yoksa bir avuç burjuvanın bitmez tükenmez talepleri mi? Ülkemizde devlet yöneticilerinin tercihleri her zaman ikinci seçeneklerden yana olmaktadır. İşte bu tercihtir ki eğitime kaynak bulunamadığı mazeretini ortaya çıkarmaktadır.

Eğitimin ürünü, yetiştirilen öğrencidir. Ülkemizdeki eğitim sistemi, yukarıda sözü edilen sorunlar nedeniyle ve devletin bu konuda sorumluluğunu yerine getirmemesinden dolayı çok farklı nitelikte öğrenciler yetiştirmektedir. Bir üst öğrenim kurumuna geçişte farklı nitelikleri olan öğrencilerin ayrıştırılması için bir eleme yapma zorunluluğu ortaya çıkmaktadır. Elemeye tabi tutulacak öğrenci grubunun farklı niteliklerinin yanında, tercih edilecek okullar arasında yaratılmış nitelik farklılıkları da bu elemeyi önemli hale getirmektedir. Eğitim sisteminin yaratmış olduğu bu kaosta çocuğunun şansını artırmak isteyen her anne baba ister istemez dershanelere ve özel derslere yönelmektedir. Bu durum milyonlarca ailenin büyük bir ekonomik kaynağı sınav kazanmaya ayırması sonucunu doğurmaktadır. Eğitime devlet tarafından ayrılan bütçe yıldan yıla ciddi bir artış göstermezken ailelerin sınav için ayırdığı bütçe gittikçe büyümekte birçok aile için ödenemez boyutlara varmaktadır. Eğitim sistemindeki fırsat eşitsizliğine bir de sınava hazırlanma ücretleri eklenince eşitsizliğin boyutu daha da artmaktadır. Sınavlara hazırlanmanın ekonomik faturasının yanında ergenlik dönemindeki çocukların kişilik gelişimine olumsuz etkileri, çok daha büyük bir tahribat yaratmaktadır. Bu sorun çocuklarla ebeveynlerinin iletişiminin bozulmasına, aile huzurunun yok olmasına neden olmaktadır.

MEB, toplumun önemli bir bölümü için kâbusa dönmüş bu durumu radikal önlemlerle ortadan kaldırmak yerine her yıl sınavların adını veya sayısını değiştirmek suretiyle durumu idare etmeye çalışmaktadır. Dünyanın hiçbir ülkesinde bizdekine benzer bir sınav rezaleti yaşanmamaktadır. Bu rezalet, eğitim yöneticilerinin beceriksizliği ile açıklanamaz. Çok bilinçli bir şekilde kaos yaratılıp bulanık suda balık avlanmaktadır. Halk çocuklarına nitelikli bir eğitim sunulmazken, öğrenciler ve okullar arasında nitelik farklılıkları yaratılarak tüm öğrenciler adil olmayan bir yarışmanın içerisine itilmektedir. Bununla da kalmayıp sınava hazırlık kursları ve özel dersler üzerinden büyük bir rant devşirilmektedir. MEB yöneticilerinin durumun farkında olmadıkları düşünülemez. Lise ve üniversitelerin önünde sınav kazanmak amacıyla yığılmış olan milyonlarca öğrencinin o kuyruğa bir rastlantı sonucu dizilmediklerini herkes biliyor.

Sorun MEB yöneticilerinin bizlere çözüm olarak göstermeye çalıştığı gibi hangi tip sınavın uygulanacağı ile ilgili değildir.. Üniversite veya liseye giriş için yapılan tüm sınavların amacı, sınava girecek öğrencilerin başarı sırasını belirlemektir. Öğrencilerin bir üst öğrenim kurumuna kaydı bu sıralamaya göre yapılmaktadır. Fırsat eşitsizliği yüzünden farklı nitelikte eğitim almış öğrencilerin bir sınava tabi tutularak sıralanması adil değildir. Yoksul ailelerin çocuklarının çoğunluğu, daha sınava girmeden kaybetmiş durumdadırlar Hepimiz biliyoruz ki hangi tip sınav uygulanırsa uygulansın fırsat eşitsizliğinin bu boyutlarda olduğu bir ortamda halk çocuklarının çok büyük bir bölümü sınavı kaybedecektir. Bu durumu bile bile insanların dar bütçelerinden büyük paralar ayırmak zorunda bırakılmaları, onlara yapılabilecek en büyük haksızlıktır, insanlık suçudur.

Devlet, bu sorunu çözmek zorundadır. Nasıl yaratmışsa öyle çözmelidir. Çözmeye yanaşmaması, sorunun nasıl çözüleceğini bilmediğinden değildir. Sorunun çözümü için atması gereken adımların maliyetini karşılamak istemediğindendir. Bu sorunun çözümsüz kalmasının kendisine sağladığı avantajları kaybetmek istemediği için çözüme yanaşmamaktadır. Sorunu sürüncemede bırakıp milyonlarca çocuğu, genci ve onların ailelerini oyalamaktadır. Görülen o ki oyalamaya da devam etmek niyetindedir. Oysa çözüm oldukça açıktır ve mümkündür.

Ülke çocuklarının eğitimi devlet tarafından üstlenilmelidir. Devlet bu konudaki sorumluluğunu savsaklayamaz. Her çocuğun, ilgi ve yeteneklerine göre eksiksiz bir eğitim almasını sağlamak devletin temel görevidir. Eğitim alanında tüm çocuklar için tam bir fırsat eşitliği sağlamalı, her öğrenci istediği eğitimi -başarılı olduğu ölçüde- alabilmelidir. Öğretim kurumlarının sayısı ve nitelikleri o kurumlarda öğrenim görmek isteyen tüm öğrencilerin yararlanabileceği şekilde planlanmalıdır. Tüm giderleri devlet tarafından karşılanmalı, bu konuda tam bir fırsat eşitliği sağlanmadır. Devlet, tüm bu sorumluluklarını yerine getirdiği oranda eğitimi egemenlik alanı olarak görmeye hak kazanabilir.

Devletin sınıfsal yapısı, hizmet ettiği toplum kesimleri, eğitim konusundaki tercihlerini de belirlemektedir. Eğitim sisteminde köklü değişiklik ancak devletin sınıfsal konumundaki değişiklikle mümkündür. Bu gerçek, halkın eğitim hizmetlerinin iyileştirilmesi için devletten talepte bulunmasına engel değildir. Bir üst öğrenim kurumuna kayıt yaptırabilmek için adını bile telaffuz etmekte güçlük çektiği birçok sınava girmek zorunda bırakılan öğrenciler ve aileleri seslerini yükseltmedikçe devletin bu konudaki oyalama politikaları devam edecektir. Bu sınav saçmalığına son verme konusunda nelerin yapılması gerektiği gayet açıktır. Örgütlenmek, çözüm için siyasi iktidarları zorlamak... Devleti halktan yana tercihler yapması konusunda dönüştürmek.

Cumhuriyet Halk Partisi

Ayrıntılar
Özcan Çağlar
Sayı 39 (Yaz 2010)
8 Kasım 2010

Zamanlaması, yapılış şekli ve sonrasında gerçekleşen olaylarla hayli manidar bir “kaset komplosu” yaşandı Cumhuriyet Halk Partisi’nde. Söz konusu komplo ile birlikte, Cumhuriyet Halk Partisi’nin genel başkanlığından uzaklaştırılan Deniz Baykal’ın yerine Kemal Kılıçdaroğlu genel başkanlık koltuğuna oturdu. Bu değişim ile birlikte de bir “sosyal demokrat” rüzgâr estirilmeye başlandı. Elbette ki bu rüzgâr, AKP’nin yerine iktidar olunacağı varsayımına dayanmaktadır.

Kemal Kılıçdaroğlu’nun gelişi ile birlikte, gerek Cumhuriyet Halk Partisinin ve gerekse partiyi destekleyen köşe yazarlarının tüm söylem ve ikrarlarından anlaşıldığı kadarıyla, Cumhuriyet Halk Partisinin önümüzdeki seçimlerde iktidar olma stratejisi şu şekildeydi:

1. Anayasa, darbeler, demokrasi ve Kürt sorunu gibi siyasal tartışmalara girmeden, girilse bile tüm bu sorunları, statükoyu korumak adına yoksulluk çerçevesine hapsederek genel bir yoksulluk, işsizlik gibi konuları gündemde tutmak,

2. Mevcut hükümetin yolsuzlukları üzerine gitmek ve hükümete ait yolsuzluk dosyalarını açmak,

3. Parti’nin, işçi, emekçi ve ezilenlerin temsilcisi ve hatta “devrimci” olduğu argümanını tekrarlayıp durmak.

Bu strateji, Cumhuriyet Halk Partisi’ni, AKP ile girişilecek herhangi bir siyasi tartışmada altından kalkılamayacak bir yükten kurtarması ve Parti’nin kemikleşmiş ulusalcı seçmeni ile sosyal demokrat ve hatta sosyalist seçmeni, sınıfsal bakımdan da işçi, emekçi ve ezilenleri bir arada tutabilmenin hesapları üzerine kurulmuştu.

Ancak yapılan hesaplar, İsrail’in Mavi Marmara Gemisindeki baskını, Kürt Hareketinin mücadele çıtasını daha da yükseltmesi ve Anayasa Mahkemesinin, Anayasa değişikliğine ilişkin aldığı kararlar nedeniyle istenildiği gibi gitmedi; strateji tutmadı. Gemi Baskın’ın olmasına ve Kürt Hareketinin mücadele çıtasını yükseltmesine rağmen, Cumhuriyet Halk Partisi tarafından itiraz edilen üç anayasa değişikliği maddesi iptal edilseydi rüzgâr genel seçimlere kadar sürecekti. Ama olmadı…

CHP VE SERMAYE BİRİKİMİ

Cumhuriyet Halk Partisi kurulduğundan bu yana, sermaye birikiminin önünde yükselen birçok engelin ortadan kaldırılmasına çalışan, yani toplumsal yaşamın çeşitli alanlarında kapitalizmin yerleşmesi ve gelişmesinin önünü açan bir parti olmuştur.

Sermaye birikimini sağlamak ve önündeki engelleri ortadan kaldırmak açısından, Cumhuriyet Halk Partisi’nin gerçekleştirdiği toplumsal ve kurumsal düzenlemeler ile bu çerçevede ürettiği politikalar, Türkiye tarihinin en önemli dönüm noktaları olarak karşımıza çıkmaktadır. Bu dönüm noktalarını ifade eden başlıca toplumsal ve kurumsal düzenlemeler ile bu düzenlemelere ilişkin politikalar aşağıda belirtildiği gibidir.

1- 11 Haziran 1945’te kanunlaşan “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu” ile bir “Toprak Reformu” amaçlanmaktaydı. Kanun, kamu mülkiyetinde olan fakat kullanılmayan, köy ve mahallelerin ortak kullanımında bulunan, ancak hükme göre gereğinden fazla olan, sahibi bilinmeyen topraklarla özel mülkiyette olup da kamulaştırılacak olan toprakların, topraksız ve az topraklı köylüye dağıtılmasını öngörmekteydi. Kanun’a göre, özel mülkiyette bulunan tarım arazisinin, sulak yerlerde 200 ve kurak yerlerde 500 dekardan fazlası kamulaştırılacaktı.

Çıktığı şekliyle uygulanmayan ve bir toprak reformu niteliği taşımasına yol açan unsurların budandığı bu Kanun’un uygulanması daha çok kamu mülkiyetindeki toprakların dağıtılması biçiminde oldu. Kanun’un uygulanma dönemi boyunca, başta o yıllarda Bulgaristan’dan gelen göçmenler olmak üzere, bir kısım topraksız ve az topraklı köylülere bir miktar toprak dağıtımı yapıldı.

1950 ve 1955 yıllarında, Kanun’un çıkmasına baştan beri muhalefet etmiş olan Demokrat Parti iktidarında, Kanun’da yapılan değişikliklerle, özel mülkiyetteki toprakların kamulaştırılması imkânsız hâle getirildi. Kanun’un, kooperatifleşme, topraksız ve az topraklı çiftçilerin üretimini arttırma ve benzeri maddeleri ise hemen hemen hiç uygulanmadı. Kanun’un çıktığı tarihten Demokrat Parti’nin iktidara geldiği 1950 yılına kadar geçen 5 yıl boyunca Kanun’un özü olan, “Özel mülkiyette bulunan tarım arazisinin, sulak yerlerde 200 ve kurak yerlerde 500 dekardan fazlasının kamulaştırılması” maddesinin gereğini yerine getirmemiş ve gerek “Çiftçiyi Topraklandırma Kanunu”nu ve gerekse yoksul köylülüğü “kaderi”yle (!) baş başa bırakmıştır. Böylelikle de, Kürt İllerinde, çözülmesinden korkulan aşiret ilişkileri korunarak, bu illerdeki “efendi-köle” ilişkilerinin devam etmesi sağlanmıştır.

2- 7 Eylül 1946’da bir dolar karşılığı Türk Lirası 1,28’den 2,80’e çıkarılarak Cumhuriyet tarihinin ilk büyük devalüasyonu Cumhuriyet Halk Partisi tarafından yapılmıştı.

Türk parasını devalüe eden Cumhuriyet Halk Partisi iktidarının, alınacak devalüasyon kararını yakınlarına önceden bildirdiği, Cumhuriyet Halk Partisi’ni destekleyen kapitalistlere piyasa oyunu yaptırttığı, açıktan milyonlar kazandırılarak komisyon alındığı herkes tarafından bilinmekteydi.

Yıllar sonra Celal Bayar hatıralarında durumu şöyle anlatacaktı: “ Günün ticaret Vekili Atıf İnan, Halk Partisi’nin İzmir listesinden milletvekili çıkmıştı. İzmir’in bazı tütün, pamuk ve üzüm ihracatçıları, mallarını dışarıya satmakta güçlük çekiyorlardı. İhracat sistemi rahat çalışmadığı için ticaret vekilini zorluyorlardı (…) Yeni bir para ayarlaması yapılarak bir dolar 100 kuruştan 280 kuruşa çıkarıldı. İşin kötü tarafı, bu karar yayınlanmadan önce piyasa tarafından duyulmuştu. Ticaret Vekili Atıf İnan’ın bazı dostlarına bu kararı çıtlattığı ileri sürülüyordu (…)”

Karar alınmadan önce konunun piyasada yayılması, ithalatçıların mallarını piyasadan çekip stoklamasını ve bu karardan sonra tekrar piyasaya sürerek, durdukları yerde devalüasyon oranında yaklaşık yüzde 180 kâr elde etmelerini sağlayacaktı.

Bu karar ile birlikte, sermaye birikiminin önündeki bir engel olan TL’nin değerli oluşu ortadan kaldırılarak sermaye birikim sürecinin sürekliliği sağlanmış olup, öte yandan günümüzde de başta ihracatçı kapitalistler ile TÜSİAD içinde yer alan kapitalistlerin, TL’nin aşırı değerli olduğunun, dış ticarette zorluk çekildiğinin ve dış ticaret açıklarının gittikçe büyüdüğünün tartışılmasını sağlamaya çalışması ve bu tartışmanın açılması için başı çekenlerin Cumhuriyet Halk Partisi’ni destekliyor olmaları hayli manidar ve tarihi bir ironi olsa gerek.

3- 27 Mayıs 1960 darbesinin arkasında duran ve destekleyen bir politik aktör olan Cumhuriyet Halk Partisi, darbeden sonra uygulamaya konulan “İthal İkameci” düzenleme ve politikaların uygulanmasında da önemli rol oynamıştı.

İthal ikamecilik düzenleme ve politikaları, görünürde, yerli üretimi teşvik etmek yoluyla, ithalatı (dışalımı) ve dolayısıyla dövize olan ihtiyacı azaltmaktı. Bu politikalar ile birlikte; “yerli” kapitalistler, yabancı şirketlerden lisans, patent ve know-how alarak, teknoloji geliştirmek yerine dışarıda üretilen malların kötü kopyalarını üretiyor ve bu üretim için gereken sermaye malları ile pek çok ara malını ithal ediyordu.

Öte yandan, bu politikaların uygulanabilmesi açısından gerekli toplumsal ve kurumsal düzenlemeler gerekmekteydi. Bu düzenlemelerin başlıca amacı, yurt içinde üretilen yüksek maliyetli kalitesiz malların iç pazarda satılabilmesinin olanaklarını yaratmaktı. Bu nedenle, görece işçi sendikalaşmalarının önü açılmış, ücretlerin arttırılması sağlanmış, toplu ulaşım olanakları arttırılmış, gecekondulaşma ve köyden kente göçlere ses çıkartılmayarak proleterleşmenin önü açılmıştı. Ücretlerin arttırılmasıyla birlikte kalitesiz ve yüksek maliyetli malların iç pazarda tüketilmesine olanak sağlanmış, enflasyon adı verilen vergi ile sömürü oranı daha da arttırılmış ve dolayısıyla sermaye birikim sürecinin önündeki konjonktürel engellerin tümü ortadan kaldırılmıştır.

Yukarıda da görüldüğü gibi, işçilerin, emekçilerin ve tüm ezilenlerin temsilcisi (!) olduğunu söyleyen

Cumhuriyet Halk Partisi de dünya kapitalist sisteminin gerektirdiği tüm koşulların yerine getirilmesinde her zaman olduğu gibi bu dönemde de önemli bir rol oynamıştır. Hem de “toprak işleyenin su kullananın” ve “bu düzen değişmelidir” sloganları eşliğinde!

4- 2001 yılındaki finansal krizle birlikte, Dünya Bankasındaki 22 yıllık görevinden ayrılarak, her ne kadar Bülent Ecevit’in partisi de olsa, Demokratik Sol Parti iktidarındaki Ekonomiden Sorumlu Devlet Bakanlığı görevini üstlenen Kemal Derviş’in icraatlarını da Cumhuriyet Halk Partisi’nin hânesine yazmakta herhangi bir beis olmasa gerek.

Bakanlığa gelir gelmez, yine sermaye birikiminin idamesi açısından gerekli olan ve sermayenin verimliliğini (kârlılığını) arttırmak amacıyla uygulamaya koymuş olduğu “Güçlü Ekonomiye Geçiş Programı” ile birlikte, borçlanma, kamulaştırma, tütün, kamu ihalesi, şeker, doğalgaz, Telekom’un özelleştirilmesi, sivil havacılık, iş güvencesi, ekonomik ve sosyal konsey yasalarının çıkartılması öngörülerek ekonomide etkinlik ve verimliliği artırma hedeflenmiş olup, güçlü ekonomiyi, güven içinde çalışan bir özel sektörün, etkin bir devlet ve geniş bir toplumsal dayanışmanın yaratacağı belirtilmiştir.

Sonuç, kamu bankalarının tasfiyesi ve bankacılıkta tekelleşme, halkın ucuza veya ücretsiz temin etmesi gereken temel ihtiyaçlarını karşılayan KİT’lerin özelleştirilmesi ile sermayenin el değiştirmesinin ve sermayenin sosyal döngüsünün sağlanması, devletin sosyal devletten çok jandarma devlete dönüşmesi, üretimin azalması ve sıcak para ile büyüme, işsizlik ve yoksulluk olmuştur.

İşin garip yanı ise, yine dünya kapitalist sisteminin, kendi krizine dönük, kapitalizmin kendini yeniden üretmesini sağlayacak bu düzenleme ve politikaları AKP iktidarının da devam ettirmesidir.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin partisi iddiasına geçmeden önce buraya kadar ifade ettiğimiz, Cumhuriyet Halk Partisi’nin sermaye birikim sürecinin önündeki engelleri ortadan kaldırmaya yönelik gerçekleştirdiği toplumsal ve kurumsal düzenlemelere ilişkin günümüz liberallerinin tutumuna da değinmekte fayda var.

Günümüzün (temsili) demokrasi şampiyonu olan liberaller, Cumhuriyet Halk Partisi’ni kıyasıya eleştirmektedir. Ancak bu eleştiriler, vesayet rejimi, statükoculuk, darbecilik ve genel bir temsilî demokrasi eleştirisinden öteye gidememektedir. Lenin’in deyimiyle “Devrimci çarşaf giymiş bu liberal fahişeler”, Cumhuriyet Halk Partisi’nin, sermaye birikiminin önünde yükselen birçok engelin ortadan kaldırılmasının, yani toplumsal yaşamın çeşitli alanlarında kapitalizmin yerleşmesi ve gelişmesine yönelik gerçekleştirmiş olduğu tüm toplumsal ve kurumsal düzenlemelerle ezilmiş yoksul köylülüğün, sömürü mengenesine sıkıştırılmış işçi sınıfının, aşiret bağlarını koruyarak âdeta köle ilişkisi içinde yaşatılan Kürtlerin, kadınların ve diğer ezilen tüm kesimlerin hakları ve geçmişten alacakları söz konusu olduğunda dut yemiş bülbüle dönmektedirler.

İŞÇİLER, EMEKÇİLER, EZİLENLER VE CHP

Cumhuriyet Halk Partisi’nin, işçi, emekçi ve ezilenlere ilişkin politik tutumu ve bu partinin kimin temsilcisi olduğu meselesi, İttihat ve Terakki dönemine kadar götürülebilir. İşçi ve emekçileri çok yakından ilgilendiren Tatil-i Eşgal Kanunu 25 Eylül 1908’de geçici olarak çıkartılmıştı. Dönem Birinci Meşrûtiyet dönemi; kağıt üstünde de olsa iktidar, İttihat ve Terakki’dedir.

İkinci Meşrûtiyetin ilanı ve yapılan seçimler sonucunda 17 Aralık 1908 tarihinde iktidarda göreve başlayan İttihat ve Terakki’nin ilk icraatı ise, geçici olarak çıkartılan Tatil-i Eşgâl Kanun’unu 27 Temmuz 1909 tarihinde kalıcılaştırarak kanunlaştırmaktı.

1908 yılının en önemli olaylarından biri de, ülke genelindeki yaygın grevlerdi. 1908 Yılı Ağustos, Eylül ve Ekim aylarında İstanbul ve Trakya’da grevler ciddi boyutlara ulaşmış ve daha sonra da İzmir ve Adana’ya sıçramıştı.

Söz konusu işçi ve emekçi hareketlerinin hemen İkinci Meşrûtiyetin ilanının ardından gelmesinin nedeni, ilanın öncesinde, İttihatçıların, işçileri yanlarına almak için çalışma ile ilgili koşulların düzeltilmesi konusundaki vaatleridir. Bu vaatler çerçevesinde de işçiler İttihatçıları desteklemişler, ancak İttihat ve Terakki, işçi ve emekçilere vermiş olduğu bu sözlerin hiç birini yerine getirmemişti. Bu nedenle de, öncelikle Selanik’te Reji (tekel), tütün, sigara kâğıdı, deri, şeker, fırın ve tuğla işçileri iş bırakmıştı.

İstanbul’daki en önemli grev ise ulaştırma alanında ve özellikle de demiryollarında olmuştu. Bunun yanında, tramvay, şehir hatları vapur işletmeleri, reji, matbuat ve fırın işçileri de iş bırakmıştı. Aynı dönemde İzmir’de tramvay işçileri, Adana’da pamuk fabrikası işçileri, Zonguldak’ta madenciler, Aydın’da da demiryolu işçileri greve gitmişti.

Bu gelişmeler üzerine, 25 Eylül 1908 tarihinde geçici olarak çıkartılan Tatil-i Eşgâl Kanunu ile birlikte iş bırakma (grev) yasaklanmıştı. Söz konusu kanunda, önce resmî daire memurları ile yine yarı resmî memur sayılan Reji ve Düyun-u Umumiye çalışanlarının grev yapamayacakları belirtilmişti. Ardından da “cemiyet-i beşeriye menfaatlerine mugayir” (toplumsal çıkarlara aykırı) bulunan demiryolu, su, gaz, elektrik, rıhtım, liman işçileri ve müstahdemlerinin de grev yapamayacakları bildirilmişti.

27 Temmuz 1909 tarihinde İttihat ve Terakki tarafından, geçici kanun olan Tatil-i Eşgâl Kanunu aynı maddeler ile birlikte kalıcı bir kanun haline getirilerek “hizmet-i umumiye” kavramı geliştirilmişti. Toplumun genelini ilgilendiren hizmetleri yerine getiren işyerlerinde sendika kurma yasağı konulmuş ve daha önce kurulmuş olan sendikalar da kapatılmıştı. Kanunda, hak aramalarında, genel anlamda grev kavramını çağrıştırmayan “iş bırakmalar”, uzun uzlaşma sürecine bağlanmış; işten ayrılanların yerine işçi almak serbest bırakılmıştı.

Cumhuriyet’in ilanından sonra, İttihat ve Terakki’nin yukarda ifade edilen işçi ve emekçilere ilişkin düzenleme ve politikaları, Cumhuriyet Halk Partisi tarafından da aynen uygulanmaya devam edilmişti. 1923 yılı başında İzmir’de toplanan İktisat Kongresi’nde çiftçilerin talebi olan “aşarın kaldırılması”, tüccarların talebi olan ticaretin millileştirilmesi, sanayicilerin talebi olan sanayinin teşvik edilmesi, gibi talepler hızla gerçekleştirilmesine rağmen; işçi ve emekçilerin talebi olan sendika hakkının tanınması, Tatil-i Eşgâl Kanunu’nun yeniden işçilerin hakkını tanımak üzere gözden geçirilip düzenlenmesi, günlük çalışma süresinin sekiz saat ile sınırlı tutulması, kadınlara doğum izni verilmesi, hafta tatili hakkı, yıllık ücretli izin hakkı verilmesi gibi talepleri uzunca bir süre karşılanmamıştır.

Öyle ki, sanayileşme politikalarının yoğunlaştığı 1936 yılına kadar iş ilişkilerini düzenleyecek bir iş kanunu bile çıkarılmamıştır. 1936 yılında çıkarılan iş kanunu da İkinci Dünya Savaşı gerekçesiyle, Millî Koruma Kanunu ile askıya alınmıştı. Öte yandan, İttihat ve Terakki’den devralınan Tatil-i Eşgâl Kanunu 1947 yılına kadar yürürlükte kalarak sendika yasağı devam etmiş ve 1960 yılına kadar da dişe dokunur herhangi bir değişiklik olmamıştır. Nitekim, kamu emekçilerinin grev yasağı bugün dahi sürmektedir.

12 Eylül 2010 tarihinde yapılacak referandumda kamu emekçilerine toplu sözleşme yapabilme olanağı getirilmektedir. Ancak, grev yine yasak!

1960’lı ve 1970’li yıllarda ise daha önce belirttiğimiz üzere, sermaye birikimi sürmesi açısından elzem olan ithal ikameci düzenlemelerin etkisiyle, iş ilişkilerini düzenleyen yasalardaki otoriter ve yasaklayıcı bakış açısı bir nebze olsun yumuşamıştır. Elbette bu durum da, sermaye birikimin gereği olan iç pazara yönelik üretimin, iç pazarda tüketilmesinin sağlanmasından başka bir şey değildir.

Cumhuriyet Halk Partisi’nin sermaye birikim sürecinin önündeki engelleri ortadan kaldırmaya yönelik gerçekleştirdiği tüm toplumsal ve kurumsal düzenlemelerde emekçilere düşen görev: çalışmak, daha çok çalışmak; sömürülmek, daha çok sömürülmek ve zenginliğin kaynağı olmak!...

Önümüzde yine bir genel seçim var ve Cumhuriyet Halk Partisi iktidar olmak istiyor!

Ancak, yalan söylüyor, işçilerin, emekçilerin ve ezilenlerin partisiyim diye! Tıpkı İkinci Meşrûtiyetin ilanı için, dönemin işçilerine yalan söyleyerek vaatlerde bulunan ve önce grevleri için destek verip, daha sonra geçici olarak çıkartılan Tatil-i Eşgâl Kanunu’nu kalıcılaştıran İttihat ve Terakki gibi!

İktidar istiyor, çünkü sermaye birikim sürecinin sorunsuz bir şekilde işlemesi için yeni bir düzenleme gerekiyor! İktidar istiyor, çünkü TÜSİAD zorda, devalüasyon istiyor. İktidar istiyor, çünkü temsil ettiği burjuva fraksiyonunun pastadan aldığı pay azalıyor. İktidar istiyor, çünkü burjuvazinin sermaye ihracı için kanalların yeniden tesis edilmesi gerekiyor; bunun için daha ucuz işgücü ve sömürü oranının daha da artması gerekiyor. Yoksulluktan bahsetmesi bu yüzden!

Sahi neden, AKP vakıflar ve valilikler aracılığıyla bir şeyler dağıtırken; Cumhuriyet Halk Partisi, eğitimi, sağlığı, ekmeği, elektriği, suyu, doğalgazı, barınmayı ve hattâ interneti bedava (ya da nerdeyse bedava) yapacağım demiyor!

Sermaye birikiminin sorunsuz sürmesi için, bu insanî temel ihtiyaçların metalaşması, alınıp-satılabilir mal olması gerektiği için olmasın!

Evet, Hayır, ikisine de Hayır!

Ayrıntılar
Yalçın Yusufoğlu
Sayı 39 (Yaz 2010)
8 Kasım 2010

Anayasa Mahkemesi Referandumun içeriğini ve tarihini kesinleştireli beri Solda başka bir şey tartışılmaz oldu. Ne Gen. Kur Savcısının Alb. Dursun Çiçek hakkındaki iddianamesine aldıran çıktı, ne de Hükümetin Hrant Dink Davası’nda AİHM’ne T.C. adına gönderdiği (ve Dink Türklüğe hakaret etti diye başlayan) savunmadaki utanç verici içerikten kimse söz ediyor.

Her hangi bir referandumda tartışmalar “Evet” ile “Hayır” arasında geçer. Bu kez Sol’da “Evet” ile “Boykot” arasında geçiyor. “Evet” diyenlerin çoğu “Boykot” çağrısı yapanlara ağır hücumlarda bulunuyorlar. Hatta onları Ergenekon’culukla itham ediyorlar. Bütün istenilen BDP seçmenlerinin Boykot etmemeleri “Evet” demeleri. Çünkü o kitlenin seçmen oranı az değil, % 6 - 6,5 civarında bir oran Referandumun kaderini etkileyebilir. Bu nokta bilindiğinden “BDP tabanı Boykot çağrısına karşı” ya da “Benim konuştuğum bütün BDP seçmenleri “Evet” oyu kullanacak” türünden yazılar çıkıyor.

Bu konuda Taraf Gazetesi’nin PKK ile TSK’nin işbirliği yaptığı yolundaki iddialarını yoğunlaştırması ise konunun sevimsiz yanı. O kadar ileri gidildi ki, Öcalan’ın hedef seçilmesi nedeniyle Abdullah Öcalan’la İlker Başbuğ aynı safa, aynı rafa konuldu. Siyasette söylediğinizi kabul ettirmek için her yola başvurmak açık yürekli bir tutum değil. Eğer bir masal ülkesinde olsaydık kalebent ile kale kumandanı bir tutulur mu derdik.

“Kürt halkı Öcalan’dan, Türk halkı İlker Başbuğ’dan kurtulsun” diye yazıyorlar. Buradaki temel yanılgı PKK’yi askeri örgüt görmek. Öyle görünce, Öcalan da Başkumandan sayılıyor.

Öcalan 1999 Şubat’ında ABD ajanları tarafından Türkiye’ye teslim edilmiş, o zamandan beri İmralı’da. Başbuğ 1997’de Korgeneral olmuş, 2. Kor. K.lığına atanmış, sonra MGK Genel Sekreteri’nin başyardımcısı, 2002’de Orgeneral olmuş ve KKK Kurmay Başk.lığına atanmış, ertesi yıl Gen. Kur. 2. Bşk., 2005’te 1. Or. K., 2006’da KKKomutanı, 2008’de Gen. Kur. Bşk. İşte iki özdeş! kişinin son 11 yılı.

Kurum olarak alırsak, PKK’nin 5000 kadar gerillası var, TSK’nın 70 bini subay astsubay olmak üzere, 800.000 mevcudu bulunuyor. İki kurum berabermişler, işbirliği yapıyorlarmış. Böyle iddialar ortaya atmak hoş değil.

PKK’yi askeri bir örgüt gibi görmek, göstermek şoven medyanın işi. Liberaller de onlar gibi. Bugünkü 2,5 milyon oyu, sayısız yurttaş kuruluşunu, demokratik kitle örgütünü, yok sayıyorlar. Kürt kadın hareketinin ise farkında bile değiller. Eğer o coğrafyada bir şeyler değişiyorsa bunun en önemli öğesi ezilen, horlanan, itilen, kakılan, dövülen, sövülen ve öldürülen Kürt kadınını uyandırıyor ve ayağa kaldırıyor olması. Hiçbir şeyi göremiyorsanız, muhabirleriniz mitinglere katılan Kürt kadınlarının sayısının farkında da mı değil?

Geçen yıl 19 Ekim’de 12 PKK mensubu Habur’a geldiğinde Habur’dan Silopi’ye, Silopi’den Diyarbakır’a kadar bir insan seli yollara döküldü. Barış geliyor diye sevindi, evlatlarımız cepheden dönüyorlar, savaş bitiyor diye sevindi. O olağanüstü coşkuda herhangi bir organizasyon yoktu, Habur TV ekranlarında naklen yayınlandığı için insanlar köylerinden, kasabalarından minibüslerle, otobüslerle, kamyonlarla, traktörlerle, mekkâreyle veya yaya Habur-Diyarbakır güzergâhına koşuyorlardı. Bunun ne olduğunu anlamayan halkı da anlayamaz. Kürdistan sorununa da nesnel bakamaz.

Problem Öcalan’la Başbuğ arasında sıkışmış değildir. Bir yanda siyasal olarak kendi kendisini yönetmek isteyen bir toplum vardır, o halkın şimdilik 2,5 milyon gönüllüsü vardır ve hedefini hepimizin şu anda bildiği gibi “demokratik özerklik” diye belirlemiştir.

Diğer yanda politikacısıyla, askeriyle, sivil bürokratıyla, medyasıyla …daha daha Trabzon’da, Sakarya’da, Biga’da, Bursa Stadında, Aydın’da, İnegöl’de, Dörtyol’da siyasi olmayan olayları siyasete ve Kürt düşmanlığına tahvil eden linççi kara kalabalıklar bulunmaktadır. Ezenle ezileni, zulmedenle zulüm göreni yan yana ve işbirliği halinde göstermek hakkaniyet olamaz.

Öyle diyenler sokakta “Şehitler ölmez, vatan bölünmez” diye bağıranlar gibi cahil değildirler. “Milliyetler meselesi” tarih sahnesine çıktığı günden beri dünyada yaşanmış sayısız deneyimin ayrıntısını değilse bile, özünü bilirler. Kürdistan sorunun barışçıl ve demokratik çözümünün evrensel yollarını bilirler, ama onlardan söz etmezler.

AKP hükümetinin ya da TSK’nın bir barış planı mı vardır? TRT 6 Kürtlerin ağzına bir parmak bal çalmış mıdır? Geçen yıl bu zamanlarda yer gök Açılım’dan geçilmiyordu? Ne oldu? Başbakan Açılım diye yazarla, sanatçılarla, spor camiasıyla gösteri toplantıları yapılırken Açılım yönünde tek bir adım attı mı? Attı. “KCK Operasyonu” diye 1550’den fazla siyasetçiyi hapse attı. Hâlâ da oradalar.

“Referandumu niçin boykot ediyorsunuz?” diye soranlar, AKP’ye dönüp “açılıma ne oldu, bu ne perhiz, bu ne lahana turşusu, KCK tutukluları ne zaman serbest bırakılacak” diye sordular mı? Sormadılar.

Başbakan Dersim`i CHP`nin bombaladığını söylemiş. Başbakan doğru söylüyor, 1937`de öyle olmuştu; ne var ki, kendisi 2010`da Sakarya'da bu konuşmayı yaptığı sırada, Tunceli 4. Tugay Komutanlığı'ndan kalkan Kobra ve Skorski tipi helikopterler Zel Dağı, Kutu Deresi ve Dokuz Kayalıklar mıntıkasını bombalıyordu. Tunceli'nin Wenk ve Halbori mıntıkasına dün yapılan bombardıman sonucu ise çıkan yangın hala sürüyordu. ANF haberine göre, Temmuz`dan 10 Ağustos'a kadar bombardımanlar nedeniyle 61 alanda yangın çıkmıştır.

Sol adına “Evet” diyen arkadaşlar “Evet” kampanyasına ayırdıkları zamanlarının ve yazılarının onda birini özerklik konusuna eğilmeye niçin ayırmıyorlar? Hiç değilse bu konunun siyaset gündemine getirilerek tartışılması, lehte, aleyhte, hakkında konuşulması için neden gayret gözetmiyorlar? Demokratikleşmeye müdahil olmak böyle midir?

BDP halk oylamasını boykot ediyor diye kızanların hangisi bu partinin gerekçelerini analiz etti? Hangisi Kürt sorunun çözümünün SİYASAL olduğundan hareketle, bu çözümün ne olabileceğini tartıştı?

“Uslu çocuk ol”, “AKP’nin yaptıkları sana da yarar”, “bekle sabret, hele şu vesayet rejimi bitsin, gerisi kolay, AKP demokrasiyi Sol`destekle getirecek, sen de destekle”den başka ne söyleniyor?

Öyle de yapabilirsiniz, ama kendi planınızı getirirsiniz, çözüm yollarını masaya serersiniz. Böyle yapmıyorsanız sürece nasıl müdahil olacaksınız? Sürece müdahil olmak AKP’yi desteklemek midir, yoksa muhalefet yapıp kendi demokratikleşme tasarınızı, kendi anaysa taslağınızı, kendi Kürdistan projenizi ve bütün bunların öznesi olabilecek sosyal, politik güçleri göstermektir.

Sözünü ettiğimiz hayati konular yokmuş gibi, Referandum’da getirilenleri demokrasinin önemli bir konusu yapmak ve büyük bir iştiyakla, hatta bağnazlıkla Evet’e sarılmak nasıl bir psikolojidir? O kadarla da kalmayıp Boykot çağrısı yapanları yerden yere vurmak artık psikoloji değil politika yapmaktır.

Referandumda ya “Evet” veya “Hayır” oyu kullanılıyor.“Yetmez ama Evet” ya da "AKP'ye Hayır, Referanduma Evet” diyen bir üçüncü bir oy türü yok. Oylamada “Şartlı Evet” diye bir seçenek de bulunmuyor ki, AKP bunların sayısını not etsin ve “Vatandaşlarımın şu kadarı bana şartlı oy vermişler” desin.

Bağışlayın, bu noktayı hatırlatmak zorunda kalmamın nedeni, “AKP’ ye Hayır, Referanduma Evet” ya da “Yetmez ama Evet” diyen arkadaşların “Evet”in yanına bir açıklama yapmak gereğini hissettiklerini göstermek. Bu açıklamalara hiç gerek yoktu, “Evet” dersiniz, olur biterdi. Şayet kendinizi “Evet”in yanında bir şeyler söylemek zorunda hissettiyseniz, “Niçin Boykot yapıyorsunuz” sorusunun yanıtını bizzat kendiniz vermiş oluyorsunuz.

“KOMÜNİSTLER FAŞİST OLDULAR”

Boykot çağrısı Hayır’cılara yararmış, Referandum’da “Hayır” oyu kullanmak ise Ergenekonculuk muş. Sol adına “Hayır” oyu CHP-MHP-Ergenekon cephesine katılmak demekmiş. Ergenekon’dan en çok çekmiş siyasi hareketi ve onunla dayanışanları Ergenekon işbirlikçisi göstermek mi politika oluyor?

Bu sav da politika gereği öne sürülüyor, politika yapmanın böylesi hiç de sevimli değil. Solda “Hayır” diyenleri Ergenekon’cu göstermek basit bir siyaset.

2005’te Fransa’da yapılan AB Anayasası oylamasında % 54,87 “Hayır” çıkmıştı. Le Pen’in başkanlığındaki Ulusal Cephe( FN), ondan ayrılan Mégret’nin Ulusal Cumhuriyet Hareketi (MNR), Gaulist eski İçişleri Bakanı Pasqua’nın Cumhuriyet İçin Birlik (RPF), benzeri bir başka milliyetçi parti Fransa Hareketi (MPF) Hayır” oyu kullanmışlardı.

Buna karşılık Komünist Parti, Sosyalist Parti’nin bir kısım ağır topları (Fabius, Emanuelli, Weber, Filoche vb.), Devrimci Komünist Ligası (LCR), 1991 Körfez Savaşı’na Fransa Katılıyor diye Savunma Bakanlığından istifa eden ve burjuvazi tarafından “Asker Kaçağı” diye nitelenen Chevènement’ın Cumhuriyet ve Yurttaş Hareketi (MRC) Sol içerikli bir Red Bloku oluşturmuşlardı. Ayrıca Yeşiller’in iç referandumunda % 53 Evet, % 42 Hayır, % 5 çekimser oy çıkmıştı. Keza Bağımsız Çevreciler Hareketi (MEI) Merkez Konseyi % 46 Evet, % 40 Hayır, % 14 Çekimser kaldığından karar alamamış, tarafsızlığını ilan etmişti. Liberaller hemen çirkin politika yapıp yapıp “Komünistler faşist oldular, Jean-Marie Le Pen’le, Mégret’yle, ‘Beyaz Galyalı’ Pasqua’yla aynı oyu kullandılar” demişlerdi. Ben ekleyeyim: Sol’un Korsika Mafyasıyla da işbirliği yapmış olması gerekir. Zira Charles Pasqua o ailedendir ve uyuşturucu trafiğinin içindedir. Buna bütün Fransa bilir. Fransız Wikipedia’sı bile yazar (http.fr.wikipedia.org). Ben sadece öz erkek kardeşinin İspanya’da şu kadar kg. eroinle yakalandığını, oğlu Pierre-Philip’in 1994’te (babası bakanken) Alstom’da 300.000 Euro rüşvet aldığı için Temyiz Mahkemesi tarafından 2 yıl hüküm giydiğini hatırlıyorum.]

Oysa onlar da gayet iyi biliyorlardı ki, Fransa Solu’nun AB Anayasasına karşı çıkış nedenleri tamamen farklıydı. Faşistler “ulus devletin üzerinde bir irade tanımıyoruz” diye o Anayasaya karşı çıkmışlardı, Sol ise “bu Anayasayla liberalizm kemikleşir, kazanılmış sosyal haklar birer birer geri alınır, hatta haftada 35 olan çalışma saati bile arttırılır” diyordu.

KP’nin AB Anayasa Taslağı’na itirazı: a) Sermaye hareketinin topyekûn liberalleşmesini getirecek, b) kamu hizmetlerine, işletmelerine darbe vuracak, c) sosyal harcamaları ve kamu yatırımlarını kısacak diyeydi.

Devrimci Komünistler, taslağı “anti-demokratik, ultra liberal, militarist” buluyorlar ve sosyal bakımdan geri adım getireceğini söylüyorlardı.

Chevènement AB’deki aşırı merkeziyetçi (hiper santralist) yapıya karşı çıkıyor, “Brüksel teknokratlarından” kurtulmak gerektiğini söylüyordu. İşçi Mücadelesi (LO) ise Anayasanın Birlik’teki en zengin devletlerin en fakir devletlere kendi kararlarını dayatmaya yarayacağını belirterek Red oyu çağrısında bulunuyordu.

Bir referandumda ayrı ayrı politik mülahazaların aynı sayılması dürüst bir tutum değildir.

Bizden örnek verelim: 2007’de Abdullah Gül’ü C. Bşk seçtirmemek için 367 atraksiyonu ve gece yarısı e-muhtırası gelmişti. Bunun üzerine AKP Anayasa değişikliği getirerek C. Başkanının doğrudan seçmen oyuyla seçilmesini Referanduma götürmüştü, e-Muhtıraya ve 367 oyununa sert bir şekilde karşı çıkmış olanlar o Referandum’da “Hayır” oyu kullanmışlardı. 367mucidi Sabih Kanadoğlu ile Muhtıracı TSK da öyle yapmıştı. “Hayır” demekle Kanadoğlu ve Büyükanıt’ın safına mı düşmüştük?

AKP’NİN ANAYASA SERÜVENİ

AKP’nin Anayasa serüvenini hatırlayalım: Temmuz 2007 Genel Seçimlerinde % 47 oy alınca ve onu izleyen C. Başkanlığı referandumunu da kazanınca, yani kendisini en güçlü hissettiği anda Yeni Anayasa konusunu gündeme getirmişti. Birkaç ay gürültülü biçimde bu sorun tartışıldıktan sonra gündemden kalktı, sanki konuyu sansasyonel biçimde getiren kendisi değilmiş gibi, Yeni Anayasa mesele unutturuldu.

Devlet Bahçeli 17 Ocak 2008’de başörtüsü sorununun çözümü için Anayasa’nın 10. Maddesinin 4. Fıkrasının değiştirilmesini önerdi. İki partinin anlaşması üzerine değişiklik önerisi yerine yüksek öğrenimdeki kız öğrencilerin başörtülü okuyabilmelerini sağlayacak Anaysa değişikliği tasarısı getirildi, MHP’nin desteğiyle ve 441 oyla Meclis’ten geçirildi, ama Anaysa Mahkemesi değişikliği iptal etti.

AKP milletvekilleri dahil pek çok kişi bu olayı “AKP MHPnin oyununa geldi” diye yorumladı, çünkü türban Meclis’ten geçince, Başsavcı AKP aleyhine kapatma davası açtı. Nitekim Haber Türk’ten Balçiçek Pamir MHP’li

Deniz Bölükbaşı’nın “Türbana AKP’nin kapanması için destek verdik” dediğini yazdı (8. 05. 2008). Bölükbaşı’nın tekzibini reddeden Pamir “tanıklarım var” diyerek sözlerinde ısrar etti, haber yayınlandıktan sonra bazı MHP ileri gelenlerinin kendisini arayarak olayı teyit ettiklerini de belirtti. Bölükbaşı’ndan yanıt gelmedi.

Böylece Yeni Anaysa konusundan sonra her hangi bir Anayasa değişikliği konusu da kapandı. 2009 yazında Açılım gündemi açıldı. İlk adım olarak 12 PKK mensubu Habur’a geldi. Gelenlerin karşılanışını ertesi günkü Grup toplantısında “Türkiye’de iyi, güzel şeyler oluyor. Umut verici gelişmeler oluyor. Sınır Kapısı’nda yaşanan manzara karşısında umutlanmamak mümkün mü? Bildiğiniz gibi 34 kişi sınırı geçti. Bunu son derece olumlu ve sevindirici bir gelişme olarak gördüğümü ifade etmek istiyorum” dedi (20 Ekim 2009).

Fakat Türkçü vaveyla kopup ortalığı şovenizm ve Kürt düşmanlığı isterisi kaplayınca, Erdoğan’ın gözü korktu. Yapılan bütün kamuoyu yoklamaları AKP’nin oylarının düştüğünü, 2011 genel seçimlerinin AKP açısından tehlikeye girdiğini söylüyordu.

SİYASİ KALDIRAÇ OLARAK REFERANDUM

Yapılacak tek iş kaybedilen oyları geri kazanmak, Açılım konusunda hiçbir adım atmamak, yukarıda bahsettiğimiz gösteri toplantılarıyla konuyu geçiştirmek ve küllendirmek oldu. Erdoğan ve partisi için bütün sorun 2011’de tekrar tek başına hükümet olacak oyu almaktı. Gerisi olayların akışına bağlıydı. C. Başkanlığı seçimi 2012’de mi yapılacaktı, yoksa 2014’ te mi? Tayyip Erdoğan ne zaman C. Başkanı seçilecekti? Seçilirse, 5 yıl o makamda oturacaktı. İkinci bir kez daha seçilme hakkı vardı, vesaire. Bunlar sonraki meselelerdi. Bütün bunların olabilmesi için anahtar 2011 seçimlerini behemehâl kazanmaktı.

İşte referandum bu nedenle gündeme getirildi. İnanınız ki, AKP’nin 367 sağlam sandalyesi olsaydı, yani Referanduma gerek kalmadan Anayasa değiştirilebilseydi, demokratikleştirme diye göklere çıkartılan Anayasa değişiklikleri tasarısı Erdoğan’ın işine bu kadar yaramazdı. Çünkü önemli olan bir referandumdu, onu kazanmak politik bir zafer olacak ve 2011 genel seçimlerini de garantileyecekti.

Bu nedenle, bir takım maddelerin yanında Anayasa Mahkemesi ve HSYK değişikliği getirildi. Anaysa değişiklikleri 330 ila 366 oyla geçince 120 gün sonraki ilk Pazar günü Halk Oylamasında götürülür kuralında zamanlama ve gün hesabı bile yapılmış, şu tarihte Meclisten çıkacak, şu tarihte C. Başkanı onaylayacak diye günler sayılmış ve 12 Eylül 2010 tarihi bile ayarlanmıştır.

Peki, Anaysa Mahkemesi kendisi ve HSYK hakkındaki değişiklik maddelerini iptal etseydi ne olurdu? Çok basit: AKP bir kez daha mağduru oynar ve diğer maddeler nasıl olsa Referanduma gideceği için daha büyük bir zafer kazanmış olurdu. Yok, Anaysa Mahkemesi kayda değer –veya hiç—bir değişiklik yapmasaydı (bugünkü gibi) Referandumu kazanmak 2011 için sıçrama tahtası olacaktı. Kazandıktan sonra oy oranının ne olduğu hiç önemi değildi. % 50,5 bile ona yeterdi. [Turgut Özal 1987 Referandumunu %v 50,5 oranla kaybedince bunu zafer olarak görmüş ve hemen seçime giderek iktidarını sürdürmüştü.] Şimdi ise, çok küçük bir farkla kazanmak bile Erdoğan’a “ bakın oylarım 3 sene önce % 47 idi, şimdi % 51’e çıktı” deme şansını verirdi.

Kısacası, 12 Eylül 2010 Referandumu AKP için bir kaldıraçtır. Üstelik kumar da oynamıyor. “12 Eylül’le hesaplaşma” diskuru ise AKP’nin dilinde hiç inandırıcı durmuyor

Madem “demokratikleşme” deniyor, Tayyip Erdoğan niçin Açılım’a yönünde en basit bir Anaysa değişikliği getirmedi? Çünkü Evet diyecek pek çok seçmen ayranı kabarmış şovenizmden dolayı Hayır oyu verirdi. Referandumu kazanamazdı. Niçin tek bir Kürt Açılımı maddesi olamadığı sorusunu demokrasi için sormadı, Erdoğan’ın Referandum manevrasının genel seçimlere kaldıraç niyeti taşıdığını göstermek için sordum.

Denilebilir ki, AKP bu hesabı yapmış olabilir, ama öyle de olsa, Anayasa’daki o iki maddenin değiştirilmesi vesayet rejimini (militer ve jüristokratik rejimi) sona erdirecektir.

Nasıl? Anayasa Mahkemesi üyelerinin sayısını 17’ye çıkarıp C.Başkanına 14 atama yetkisi vererek mi? A) Kişiye göre demokrasi olmaz. Kimse kendisini kandırmasın, Tayyip Erdoğan Köşk’e çıkacağını ve en az 5 yıl o yetkiyi bizzat kullanacağını hesaplamıştır. B) Kişiye göre demokrasi olmaz’ın ikinci alternatifi olan o yetkileri Tayyip Erdoğan’ın değil, bir başkasının kullanması ihtimali de hiç yok değildir. AKP’nin oyları taş çatlasa % 40’tır. Geride üçte ikiye yakın bir çoğunluk vardır. Yarın AKP dışındaki bütün partiler bir C. Başkanı adayı üzerinde anlaşsalar ve 1. ya da 2. Turda onu seçseler AKP’nin planları ne olacaktır? Olmaz olmaz, demeyin. Demirel’in dediği gibi “demokrasilerde çare tükenmez.” Hem Kemalist, hem biraz dindar, saygın biraz da sempatik ve o zamana değin alenen hiçbir kampa angaje gözükmemiş bir adayı AKP karşıtı partiler bulurlarsa ve o şahıs seçilirse AKP’nin topu elinde patlamış olmayacak mıdır? Ahmet Necdet Sezer seçilirken kim bu kadar militan olacağını tahmin edebiliyordu?

Kısacası, her iki şıkta da prensip söz konusu değildir, formül kişiye bağlıdır. Getirilen değişikliklere serpiştirilmiş ultra-liberalizm maddeleri var: Örneğin özelleştirmeleri mahkemelerin iptal etme yetkisi kaldırılıyor, kamu hizmeti yağan kamu işletmelerinin yapacakları zamları da mahkemelerin iptal etme yetkileri sona erdiriliyor. Bu maddeleri tartışmıyorum, çünkü o tartışma Evet-Hayır tartışmasına girer. Boykot ise Evat-Hayır tartışmasını reddetmek demektir. Yukarıdaki hatırlatmalarım sadece değişiklikleri göklere çıkartarak, bu ve başka negatif noktaları görmezden gelenlere bağnazlık uyarısı içindir.

BOYKOT

Rederandumu boykot etmek işte bu seçim manivelasını AKP yanından tutmamak demek. Yetmez diyen arkadaşlar yetmez’in üzerinde durmuyorlar. Hiç yoktan iyidir politikası 1) Gelecekteki Anayasa değişikliklerini de AKP’nin himmetine bağlamak olur, 2) Sıfırdan yepyeni bir Anaysa yapmayı Kaf Dağının ardına götürür. Biz böyle güçlerimizi AKP’nin ardına yığarsak özne filan olamayız. Öznesiz demokratikleşme olmayacağı gibi, AKP de özne değildir.

Katılım oranının aşağı çekilmesinin önemi buradadır. Fakat hemen belirtelim ki boykot tutumunun sonuçlarının değerlendirilmesi Türkiye için ayrıdır, Kürdistan için ayrı.

Kürt sorunu bu ülkenin en yaşamsal sorunu olduğuna göre boykotun Kürt coğrafyasındaki başarı oranı çok önemli bir siyasal gösterge olacaktır. O coğrafyada iki tane belli başlı siyasi parti vardır ve seçimler bu ikisi arasında geçmektedir.

Oylamaya katılım oranı ne kadar düşükse, bu sonuç BDP’nin AKP karşısındaki gücüne ve konumuna işaret edecektir. 1847 sonrasında Osmanlı’daki idari taksimatta resmen var olan Vilayet-i Kürdistan Cumhuriyet’in başlarında da vardı, ama sonra kaldırıldı. Britanya’da İskoçya, Galler, K. İrlanda var, İspanya’da Katalonya, Bask ve 23 özerk bölge var, Belçika’da Flandre, Valonya var, Türkiye’de Kürdistan siyasi bir adlandırma iken, sonradan coğrafi bir terim haline gelmiş. Bu nedenle idari bakımdan sınırları bulunmayan (özerk olmayan) bir bölgede ortalama katılım oranını saptayamayız. Fakat ilçeleriyle Diyarbakır, Batman, Mardin, Şırnak, Bingöl, Bitlis, Van, Siirt, Hakkâri ve Tunceli illeriyle bölgenin Kuzeydoğu illerine tek tek bakarak bir fikre varabiliriz.

Metropollerde ve Kürt coğrafyası olmayan bölgelerde böyle bir saptama yapma olanağı yok. Bazı gettolardaki katılım oranlarından yola çıkılarak genel bir kanaate varılamaz. Zaten getto denilebilecek yerleşim birimi çok yaygın değil.

Buralarda Boykotun referandumu etkileyen bir yanı da bulunmuyor. Boykot, bilerek sandığa gidip oy kullanmayanlar için bir politik tutum ve kararlılık sorunu, bir siyasi tavır. Pratik bir sonucu yok. Yani boykot edenlerin yaklaşık oranının kaç olduğunu tahmin etme olanağı bile bulunmuyor. Çünkü oylamaya kendiliğinden katılmayacak çok sayıda yurttaş nasıl olsa vardır. Örneğin 6 Eylül 1987’de siyasi yasakların kaldırılması için yapılan referanduma % 93,6 katılım olmuş, Özal’ın ertesi yıl 25 Eylül’de seçimleri öne çekebilmek için başvurduğu referanduma katılım % 88,8’miş. 21 Ekim 2007’deki C. Başkanlığı Referandumunda ise % 67.49 oranındaki seçmen oy kullanmış.

Öte yandan sayım sonucunda Türkiye genelindeki ve Kürt nüfusun yoğunlukta olduğu illerdeki katılım yüzdelerinin, Mart 2007 genel seçimleriyle, Ekim 2007 C. Başkanlığı referandumuyla, Mart 2009 yerel seçimleriyle karşılaştırılması gerekecektir.

İnternet’te okuyorum, 4. Yol önerenler var: Sandığa gidelim geçersiz oy verelim diyorlar. Evet veya Hayır demeyeceksek niçin gidelim? Gidip de iptal oyu kullanmanın anlamı ne? Bunun hiçbir pratik faydası yok, gösterge olma durumu da yok. Grev kırıcılığı olmaktan başka.

1 Mayıs 2010

Ayrıntılar
Osman Şengül
Sayı 39 (Yaz 2010)
8 Kasım 2010

Herhangi bir olay, olgu ya da durumu kutlamak, o olay, olgu ya da durumun içeriğini zenginleştirerek kitlelere mal etmeye yarar. 1 Mayıs –bilindiği gibi– işçi sınıfının uluslararası birlik ve dayanışma günüdür. Dolayısıyla, 1 Mayıs’ı kutlamak demek, işçi sınıfının, aktüel ekonomik, demokratik ve sosyal taleplerinin yanısıra, nihai hedefi doğrultusunda enternasyonalist birlik ve dayanışmasını da güncelleştirerek kitlelere mal etme etkinliği demektir.

Ancak, ne yazık ki, 1 Mayıs’ı “Bahar Bayramı” olmaktan bir türlü kurtaramıyoruz. 1 Mayıs’ın “Bahar Bayramı” bile olmasına dayanamayanlar, 12 Eylül faşizminde onu tamamen tarihten silmek istediler. Fakat tarih, onu yazanların değil, onu yapanların ürünüdür.Tarihin en önde gelen, asıl yapıcıları da daima çalışanlar olmuştur. Dolayısıyla, ister onun adını değiştir, ister bir eğlence ve tatil günü haline getirmeye çalış, 1 Mayıs’ı ortaya çıkaran nedenler kalksa bile o varlığını devam ettirecektir.

1 Mayıs kutlamalarında, ne yazık ki, bıraktık nihai hedefleri, işçi sınıfının güncel ekonomik, demokratik ve sosyal hakları bile gündeme maledilemiyor. Bütün bu haklar unutulmuş durumda. Başta sendika yöneticileri olmak üzere, işçi sınıfının çıkarları için mücadele ettiğini iddia eden hiç kimse ciddiye almamaktadır işin bu yanını.

Örneğin çalışanların kıdem tazminatı hakkı... 12 Eylül faşizmi öncesinde, sendikaların toplu sözleşme görüşmelerinin en önemli gündem maddesi kıdem tazminatı süresi idi. Toplu sözleşme görüşmeleri ile yılda 6 aya kadar kıdem tazminatı alınabiliyordu. 12 Eylül faşizmi, kıdem tazminatını yılda 70 günle sınırladı. Günümüzde, başta sendika yöneticileri olmak üzere, çalışanların kıdem tazminatı konusunda hiç kimsenin “gıkı çıkmıyor”.

Yine SSK Kanunu’nda yapılan değişikliklerle emekçilerin gaspedilen sosyal güvenlik hakları hiç kimsenin umurunda değil... Günümüzde sermayenin, “çağdaş, muasır medeniyet seviyesi”ne uygun olarak, emekçileri sigortasız, sendikasız, belirsiz süreli, “parçabaşı” çalıştırması artık kaçınılmaz bir yöntem haline gelmiştir; ama bu konuda da sendika yöneticilerimizin de emekçilerin haklarını savunduklarını iddia edenlerin de söyleyebilecekleri hiçbir şey yok!...

İşçi sınıfının güncel haklarının ve taleplerinin unutulduğu, ağıza bile alınmadığı bir 1 Mayıs “kutlaması”nda, işçi sınıfının enternasyonalist birlik ve dayanışma dâvasının hatırlanmamasından daha doğal ne olabilir? Her 1 Mayıs’ta Kazancı Yokuşu’na karanfil bırakmak, başta sermayenin temsilcileri olmak üzere hiç kimsenin itiraz etmeyeceği bir eylemdir. Önemli olan o karanfillerin Kazancı Yokuşu’na niçin bırakıldığının günümüz insanının bilincinde yerini almasını sağlamaktır.

Böyle bir ortamda 1 Mayıs “kutlamaları”nın, kendilerini devrimci ilan eden grupların ve sendikaların âmiyane deyişle “sidik yarışı” hâline gelmesinden daha doğal bir şey olamazdı. Öyle de oldu, ve öyle olmakla kaldı. Bu son 1 Mayıs kutlaması bundan öte bir şey olmuş olsaydı AKP iktidarının getirdiği anayasa değişikliği paketinde işçi ve emekçi haklarıyla ilgili talepler hiç bu kadar hiçe sayılabilir miydi?

1 Mayıs kutlamaları da içinde yaşadığımız toplumsal koşulların bize dayattığı ideolojik ve siyasal saldırıların sonucu olarak içeriğinden ve amacından soyutlanmıştır. 1 Mayıs kutlamaları, “devrimci” grup ve sendikaların reklâm aracı olmaktan kurtarılıp, gerçek amacına uygun hale getirildiğinde, işte o zaman, 1 Mayıs’ın içeriği ve amacı ile uyumlu hâle gelecektir.

Gemi

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 39 (Yaz 2010)
8 Kasım 2010

İsrail’in gözünü kan bürümüş gerici hükümetinin ne yaptığı, neyi ne için yaptığı apaçık ortada. Aklınıza gelebilecek her sıfatı sayın, eksik kalır...

Öyle de, bu bilinmeyen bir şey miydi? 1967’den bu yana elli şu kadar yıldır kaç kez kanıtlanmıştı. Öyleyken bütün o “Türkiye-İsrail stratejik ittifak” konseptleri, tank iyileştirme ihaleleri, yüksek savaş teknolojisi alanında ortak çalışmalar, Konya Ovası’nda daha düne kadar süren F-16, vb. atış talimi uçuşları ve de Başbakan’ın olaydan sonra yarı yolda iptal edildiğini Parti toplantısı kürsüsünden azametle ilan ettiği en son Ortak Askerî Tatbikat neydi?

AKP’nin ve bir AKP Hükümetinin Türkiye’yi ABD’nin yedeğinde Müslüman Irak’a karşı nasıl savaşa sokmaya niyetlendiğini, sonra da ABD-İngiltere koalisyonu askerlerinin altı yıl boyunca o topraklarda işledikleri vahim insanlık suçları karşısında gıkını bile çıkarmadığını somut örnekleriyle bir bir sıralayıp lâfı uzatmaya gerek yok. Fakat, hiç değilse, bugün C.Başkanlığı makamında oturan A. Gül’ün 1 Mart tezkeresinin TBMM’de reddedilmesini izleyen günlerden bir gün basının karşısına Dışişleri Bakanı olarak geçip yüzünden sevinç ve övünç tebessümleri saçarak nasıl, “Bugünden itibaren koalisyonun bir üyesi olduğumuzu bildirmek isterim!” dediğini hatırlamakta yarar var. “Koalisyon”un, yani Irak’ın altını üstüne getirmekte olan ve sonunda asker ve sivil bir milyon Iraklı’yı öldüren müstevlî güçlerin!

Bugünkü Başbakan da, “İsrail’in cinayetlerine göz yuman herkes suç ortağıdır,” diye avazı çıktığı kadar haykırıyordu 2010 yılının 3 Haziran günü. Bakmayın öyle haykırdığına, 1 Mart 2003’ü izleyen günlerden bu yana suç ortaklarının başı (önceleri Bay Buş’un, bugün de Obama hazretlerinin yedeğinde) kendisidir! Irak’ta müstevli ordulara her türlü gerekli lojistik desteği sağlamaktan milim şaşmamıştır. Irak’ta bir milyon insanın katlinin günahı onun ve onunla birlik olanların boynunadır.

Gazze’deki ambargoyu kırmak için yola çıkarıldığı söylenen filonun başına gelenleri bu bağlamda değerlendirmeyeceksek nasıl değerlendireceğiz? Şöyle ya da böyle vahim bir şeyler olacağı bilinmeyecek şey değildi. Bilindiği ve beklendiği, gemideki “insanî yardımcılar”ın önceden canlı TV yayınlarında defalarca tekrarlanan söylemlerinden ve “hazırlık” haberlerinden belliydi. “Mavi Marmara Seferi” –ya da Cihadı– 9 yurtdaşımızın canına maloldu! Gemiye İsrail’in müdahalesinin bu kadar vahim bir sonuç doğuracağı her ne kadar beklenmiyor idiyse de, bu, Tayyip Erdoğan ve hükümetinin ardına sığınabileceği bir mazeret değildir. Uğranılan onca can kaybından doğrudan onlar sorumludur. Üstelik olaydan siyasî rant sağlamayı bir anda gündemlerinin en başına yine onlar taşıdı. Bir gözleri ABD yönetiminin ne diyeceğinde, bir gözleri “Türkiye-İsrail dostluğu”nun geleceğinde, hamâsî nutuklarla, içi/arkası boş tehditler ve böbürlenmelerle günlerini, haftalarını dünya âlem karşısında poz kesmeye hasrettiler. Referandum ve ondan sonra gelecek genel seçim öncesi için ellerine geçen fırsattan mest oldular.

Tahammül edilebilir şey değilmiş!

Bedeli varmış!

Türkiye başkalarına benzemezmiş!

Geçiniz, efendim!

Neye nasıl tahammül edilirmiş, bütün dünya gördü. Hâlâ görüyor. Neyin ne olduğu ve olmadığı gün gibi âşikâr: “Kürt açılımı” dediler olmadı; yüzlerine gözlerine bulaştı. Şimdi bir süredir sözde “yeni Osmanlı” bir gelecek hülyasına açılım var gündemlerinde.

  1. Bölge ve Türkiye
  2. Eksen ve dingil
  3. Değişimin hangi evresindeyiz?
  4. AİHM Dink Davası'nda savunma yerine saldırı
  5. CHP'nin gelecek perspektifleri

Sayfa 1 / 3

  • 1
  • 2
  • 3

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • KAPİTAL mi, MUKADDİME mi?
  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • Dünya Barış Günü ve komisyondan beklentiler
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda