- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 39 (Yaz 2010)
Komşularla sıfır sorun”muş, “stratejik derinlik”miş, “merkez ülke”ymiş, “büyük devlet”miş, “bölge ülkeleri Türkiye’nin liderliğine bakıyormuş”, “AB, Türkiye olmadan önünü göremez, hiç bir şey yapamazmış”! “Dünya da Türkiye’siz olamazmış”!!!
Duyan da sanır ki, gerçekmiş!
Türkiye bu AKP iktidarıyla ilk kez kendine geliyor, gücünü farkediyor, küreselleşmenin de kışkırttığı bir gereksinmeyle atak bir dış politika izlemeye yöneliyormuş!
Nereden mi belliymiş?
Erdoğan, “Van minut!” dedi ya! Davutoğlu, yakında Mescid-i Aksa’da (Kudüs) namaz kılacağını cümle âleme duyurdu ya! Sınırı açmak üzerine Ermenistan’la protokol imzalamadı mı? İran nükleer silah yapmaz, yapmayacak, bana söz verdi diyerek Türkiye Batı’ya karşı İran’a kefil olmadı mı? Bu ülkeye karşı yaptırımlara Güvenlik Konseyi’nde, ABD’ye kafa tutmayı göze alarak, “Hayır” demedi mi? Dedi!
Dedi ama, bir dakika, sen bütün bunlarla bu hükümetin, başı altmış yıl önce NATO ile bağlanmış “onursuz Kemalist dış politika”yı terketme cesaretini gösterip Türkiye halklarının çıkarını içeren yalın, açık ve onurlu bir bağımsız dış politikaya yöneldiğini mi söylemek istiyorsun? Yani Türkiye NATO ve ABD mihverinden çıkıyor, bölge ve dünya barışını esas alan, merkezini kendi insanlarının ve bölge halklarının çıkarı doğrultusunda kendisinin işgâl ettiği yeni bir mihvere giriyor, öyle mi?
Önce şu “İran unsuru”nu netleştirelim. Çünkü bu “nükleer” konusu çok önemli. Sağa sola çekilecek bir konu değil. Yapacaksın veya yapmayacaksın diye Türkiye’ye söz söyletmezler. Bu konuda Türkiye’de yaşayan insanların, Bölge’de yaşayan diğer tüm halklar ve insanlarla da bütünleşen gerçek bir çıkarı varsa, o da İran’ın nükleer silah yapmasının kesinlikle önlenmesidir. İran yapar ve bu silahı kullanır korkusu değildir bunun esas nedeni. Aksine, “İSRAİL’in nükleer silah kullanarak bölgenin ve dünyanın başına belâ açması ihtimali”ni arttıracağı için karşı çıkılmalıdır İran’ın nükleer silah sahibi olmasına. Böyle bir karşı çıkış, bölgede ne işler çevirdikleri besbelli Batılı çevrelerin adına karanlık misyonlar üstlenmeyi değil, doğrudan bölge halklarının yakın ve uzun vaade çıkarları bağlamında bağımsız bir inisiyatife sahip olmayı gerektirir. AKP Hükümetinin, Recep Tayyip Erdoğan ve sihirbaz mı, sihirbaz çırağı mı olduğu belli olmayan Ahmet Davutoğlu’nun bu konuda hâlen izledikleri siyasetin dayanak noktası, Türkiye halkının ve Bölge halklarının çıkarı değil, bunun tam tersidir. Başbakan Erdoğan, İran’a karşı izlenen uluslararası yasaklayıcı tutum geliştikçe, “İsrail’in varken, İran’a yapma demek haksızlık olmaz mı?” diyen tam bir esnaf siyaseti gütmekle açıkça ABD’den İran adına insaf dilenmektedir.
Cesur dış siyaset bu değildir. İran gibi bir ülkenin nükleer silah sahibi olmasını öyle takas anlaşmaları veya ambargolarla önleyebilmek mümkün değildir. İran nükleer teknolojik altyapıyı ve bilgiyi, her ne zaman ve nasıl olmuşsa, Rusya’dan almıştır. Rus nükleer fizikçileri ile birlikte çalışarak süreci bugünkü noktaya kadar ilerletmiştir. İstiyorsa bu silahı yapacaktır. Karşı çıkılmış daha önceki Kuzey Kore, Hindistan ve Pakistan, hatta sadece izlenmiş ve haberdar olunmuş Çin tecrübesinden bunun böyle olacağını biliyoruz. Bu bağlamda Türkiye’nin Erdoğan/Davutoğlu ikilisi eliyle yürüttüğü sözde vizyon sahibi “yeni” dış politika aslında yıllardır bilegeldiğimiz bir İÇ POLİTİKA’dır. Başka bir şey değil.
Hükümet eğer sahiden “cesur dış politika” yürütecekse, söz gelimi İsrail hükümeti ile hamasi ağız dalaşını bir yana bırakmalı, sorunu İsrail’in kural tanımazlığına ve orantısız güç kullanmasına filan indirgemeden esas reel politik içeriğini öne çıkarmalıdır. Bir başka değişle, NATO’nun Ortadoğu halklarının barış ve özgürlük özlemine yöneltilmiş vahim bir tehdit olduğunu açıkça belirtmeli, o askerî saldırı paktından çekilmeyi ülke gündeminin en önlerine taşıyarak, ABD ve AB gibi emperyalist dayılarıyla arasındaki maddî ve manevî bağımlılık ilişkilerini koparmaya yönelmelidir.
Bu hükümetle ve ardındaki partiyle olacak iş midir bu?
“İsrail ile bozuşma” olayına bakın, Türkiye’nin bu hükümet eliyle içine düştüğü dış politika aczini açıkça göreceksiniz. Gazze’ye insanî yardım götürdüğü söylenen, gemilerine Türk bayrağı asmış ve Türkiye’nin limanlarından yola çıkmış bir örgüte (İHH) açıktan sahip çıkabildi mi? Bırakın NATO’yla dalaşmayı, bunu bile yapabildi mi? “Haberim yoktu!” diyerek yan çizmedi mi? Gazze’de yaşayan Filistinlilere ister yiyecek ve ilaç, ister silah götürsün ve kim olursa olsun, üstelik böyle canice ve korsanca bir saldırıya göz göre göre mâruz kalarak dokuz can kaybına uğramış bir “insancıl girişim”e onurlu dış politika böyle mi sahip çıkar?
Şark kurnazlığına politika diyorlar: “İsrail bir an önce özür dilesin de, arayı düzeltelim!”. Aranız hakkaten bozuldu mu ki, neyi düzelteceksiniz? Oturup beklersiniz, kendi kendine düzelir her şey.
Bu hükümetle bu kadar!
- Ayrıntılar
- Yavuz Alogan
- Sayı 39 (Yaz 2010)
Son zamanlarda, Türkiye’nin dış siyaseti için sıkça kullanılan “eksen kayması” sözü, durumu tam olarak anlatmıyor. Çünkü “eksen”, bağlı olanı bağlandığı şeye bağlayan ilişkiler bütünü; olduğu yerde dönmekte olan bir cismin çevresinde döndüğü mil gibi anlamlar taşımaktadır. Bu açıdan Batı’nın çekim gücünün hayatın her alanında hissedildiği Türkiye’nin, bir “eksen kayması”na uğradığı söylenemez. Eksen aynıdır: NATO, ABD ve AB. Ancak sorun şudur ki, Türkiye bu ekseni izlerken, âni bir “stratejik derinlik” sarhoşluğuna yakalanmış ve aşırı yalpalama, dingilin başlıktan çıkmasına ve şiddetli bir savrulmaya yol açmıştır. Batı basınında dile getirilen “eksen kayması” kaygıları, bu savrulmanın nasıl giderileceğine ve cismin aynı yörüngeye, fakat bu kez daha sağlam biçimde nasıl oturtulacağına ilişkindir.
Dingil, bilindiği gibi, arabaların iki tekerleğini birbirine bağlayan, yani aşırı bilimsel (!) biçimde ifade etmek gerekirse, “burulma” değil “eğilme” gerilmelerinin etkisinde kalan, yani herhangi bir güç aktarımında bulunmayan bir destekleme elemanıdır. Dingilin iki ucunda, içinde bilyelerin döndüğü başlıklar vardır. Dingilin başlıktan çıkması, söz gelimi, çift atlı bir arabada, atların arasından geçen okun düz durmamasına, dolayısıyla atların farklı yönlere gitmesine, taşıtın dengesinin bozulmasına ve sonunda devrilmesine yol açar. Ancak araba ve atlar dağılmış ve devrilmiş vaziyette bile aynı eksende dönmeye devam edebilir. Dolayısıyla buna “eksen kayması” değil, “dingil çıkmış başlıktan” demek daha doğru olur. Sistem dağılmış, atlar, araba, dingil ve başlıklar aynı eksende fakat karman çorman dönmeye devam etmektedir...
DOĞU’YA BATI’DAN BAKMAK
Soğuk Savaş boyunca eksen de dingil de gayet sağlamdı. Türkiye’nin dış siyaseti NATO, ABD ve Avrupa ekseninden milim şaşmadı. Kıbrıs Sorunu, Yunanistan’la hava sahası ve kıta sahanlığı konularında yaşanan bazı anlaşmazlıklar bir yana bırakılırsa, 1950’lerden 1991’e kadar Türkiye’nin yaptığı bütün dış siyaset atakları, öncelikle NATO damgasını taşımıştır. Bu siyasetin gözü esas olarak Batı’ya, cephesi Kuzey’e, arkası da hep Ortadoğu’ya dönük olmuştur. Bu yarım yüzyıllık süre içinde Türkiye, anti-Sovyetizm’in kalesi, her türlü solculuğun amansız düşmanı olarak kaldı; dümeni, Kuzey Atlantik Yıldızı’nın rotasından zerre kadar sapma göstermedi. Türkiye, bağımsızlığını henüz kazanmış Asya-Afrika ülkelerine 1955 Bandung Konferansı’nda, sıyırmış ağabey tavrıyla, ABD ve Avrupa’nın yolundan şaşmamalarını tavsiye etti; Bağdat Paktı’na öncülük ederek ABD’ye bölgesel denetim yolunu açtı; Tunus ve Cezayir’in bağımsızlığı için Birleşmiş Miller’de yapılan oylamada, “evet” oyu veren Fransa’yı bile şaşırtarak “çekimser” kaldı; CENTO’nun mızrak başı olarak Mısır ve Suriye’yi karşısına aldı, Arap ülkelerinin bölünmesini sağladı; İran ve Pakistan’la birlikte ABD’yle ikili anlaşmalar imzaladı; Eisenhower Dokrini’ni iliklerine kadar benimsedi; 1959’da “Jüpiter Antlaşması”yla kendi topraklarına Amerikan nükleer silahlarını yerleştirdi. Zaten Amerika uğruna Kore’de evlatlarının kanını dökerek NATO’ya girmişti. Saymakla bitmez…
Türkiye, Irak’ta birbirini izleyen askeri diktatörlüklerin, Türkmen kamuoyu önderlerini her dinî bayramda Erbil çarşısında birer ikişer ipe çekmesine filan da hiç aldırmadı. (Kuzey Irak ve Kerkük’ün gündemde olduğu şu günlerde, hiç kimsenin Irak Türkmenleri’nden söz etmemesine şaşmamalı!)
Bugün bile Ortadoğu’yla, Afrika ve Asya’yla ilgili bütün haberler Batılı ajanslardan gelir. Söz gelimi, Kuzey Irak’taki bir BBC muhabirini, kültürel derinlik, tarih bilgisi ve yorum kapasitesi bakımından, bir olayı bildirmek için Türkiye’den gönderilmiş bir muhabirle ekranlarda kıyaslamak çok öğretici olur. Türkiye Soğuk Savaş döneminin bir icabı olarak Doğu’ya her zaman Batı’dan baktı.
Fakat Soğuk Savaş 1991 yılında beklenmedik biçimde sona erince, NATO’nun güney kanat ülkesi birden kendisini farklı bir stratejik konjonktürde buldu. Hani Sovyet birlikleri Kafkaslar’dan taarruz edecekti de, TSK Toroslar’ın güneyine çekilip NATO tahkimatı içinde yer alacaktı ve düşmanın Akdeniz’e inmesini önleyecekti, bu arada Gladyo hareketlenerek “iç düşman”ı temizleyecekti, vb... Bu ihtimal ortadan kalkınca, konsept değişti ve Batılı, Türkiye’ye dönerek, siz artık bir “savunma kalkanı” değil, sadece bir “enerji koridoru”sunuz, baylar, dedi; askerlerinizi satınız, ordunuzu Blackwater Şirketi gibi özelleştirerek Batı’nın güvenliği için dünyanın her yerinde bizim emrimize veriniz; bankalarınızı, fabrikalarınızı, tarlalarınızı ve hayvanlarınızı özelleştirip dünya piyasasına sürünüz!
Bu durumda bir şey yapmak gerekiyordu. Türkiye, bu yeni konsepte uyum sağlayacak siyasi yapıyı oluşturmaya, SSCB’nin yıkılmasından sonra, on yıllık bir gecikmeyle, AKP iktidarı döneminde başladı.
ADRİYATİK’TEN ÇİN SEDDİNE
Soğuk Savaş bitince, Türkiye yeni bir “strateji” oluşturma gereğinin farkına vardı. Fakat bunun için gerekli olan birikim ve kurumlardan yoksundu. Daha önceleri, doğrudan NATO ekseninde seyreden, ABD stratejik konseptlerini benimseyen ve ABD Silahlı Kuvvetleri’nin Sahra Talimnameleri’ni tercüme ederek uygulayan, esas olarak ülke içinde Komünizm, Bölücülük ve bir miktar da Gericilik’le mücadele eden MGK teşkilatı, Özal’ın iktidarından başlayarak evreler halinde gücünü kaybetti ve nihayet ortadan kaldırıldı. Stratejik analiz yapan, siyaset üstü kurumlar da yoktu. Sonraki yıllarda bunlar, yerden mantar gibi bitecek, konuya meraklı araştırma şirketi yöneticileri, eski öğretim üyeleri ve emekli generaller gibi çeşitli amatör unsurların öncülüğünde, dünyanın bütün açık istihbarat kaynaklarıyla, belki de örgütleriyle alışverişe girerek kakafonik bir yorum ve analiz karmaşası yaratacaktı. Fakat ilk anda, eksenden sapmayan, fakat müthiş iddialı bir hamle görüldü.
Hamle Özal’dan geldi: Adriyatik’ten Çin Seddi’ne Büyük Türk Dünyası! Tabiî bu aşırı iddialı bir stratejiydi. Hattâ bu neredeyse bir dünya hâkimiyeti stratejisiydi. Hikâye çok eskidir. Özal’ın “Büyük Türk Dünyası” dediği coğrafi/stratejik alana ilişkin hâkimiyet teorilerini, Alman Karl Haushofer’in 1930’larda Nazi yayılmacılığının temelini oluşturacak “kuşak teorisi” kadar gerilerden alıp, Brzezinski ve Amerikan neo-Con’larına kadar izlemek mümkündür. Stratejinin esası gayet basittir: Avrasya’ya hâkim olan dünyaya hâkim olur.
Özal’ın bu kadar iddialı bir lâfı nasıl telâffuz ettiğini bugünden bakınca anlamak zordur. Belki de, Yugoslavya’nın parçalandığı, Doğu Avrupa’nın çöktüğü, SSCB’nin dağıldığı koşullarda, ABD’nin bu geniş stratejik alana kısa süre içinde hâkim olacağını ve Türkiye’nin de, bölgenin doğuya uzanan bölümünün Türki olması hasebiyle burada önemli bir “taşeron” rolü oynayabileceğini düşündü. Gerçekten de strateji, eksene sıkı sıkıya bağlı kalıyor, ABD’nin hâkimiyet alanına sadece “Türkî” bir unsur katıyordu. Türkiye bu dönemde, Azerbaycan’dan hareketle Güney Kafkasya’ya ulaşmak, oradan Orta Asya’ya doğru bir iktisadi/siyasi nüfuz alanı oluşturmak için girişimlerde de bulundu, ancak bu strateji ülkenin iktisadi, askeri ve teknolojik gücüyle orantılı değildi. Ayrıca bu türden iddialı çıkışlar derhal karşı tepki doğurdu. “Türkî” alan Çin’in Uygur Özerk Bölgesine kadar uzanıyordu. Netice olarak, Çin, Rusya, Kırgızistan, Tacikistan ve Kazakistan’ın “Şanghay Beşlisi” adı altında stratejik bir ittifak kurmasıyla birlikte, Adriyatik’ten Çin Seddi’ne lafı gittikçe daha az duyuldu ve nihayet duyulmaz oldu.
Özal, hiç kuşkusuz dünya kapitalist sisteminin adamıydı ve haddini biliyordu; eksenden ayrılmadı ve dingili sağlam tuttu. Aynı şeyi Demirel ve Ecevit için de söylemek mümkündür. Hattâ Demirel’in bu “Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar” stratejisini, büyük petrol şirketleri lehine bizzat sabote ettiği, Türk istihbaratının kalkıştığı Azerbaycan darbesini Haydar Aliyev’e bizzat ihbar ettiği söylenir. Ayrıca Demirel Türkiye’de komünistler için cadı kazanları kaynatılırken, SSCB’yle iktisadi işbirliği yapmak, Sovyet yatırımlarını kabul etmek, Aleksey Kosigin’i ağırlamak gibi diplomatik ustalıklar sergileyen ve bunları dingili eğmeden yapabilen biriydi.
Ecevit de başbakanlığı döneminde eksene bağlı kaldı. Fakat ABD’nin Irak’a girerek Türkiye’yle sınır komşusu olmasını kuşkuyla karşıladı ve araya mümkün olduğu kadar geniş bir mesafe koymaya çalıştı. Her ne kadar gençlik yıllarında Kissinger’ın öğrencisi olmuşsa da, Kıbrıs Çıkarması sırasında ABD baskılarını bizzat yaşamış, Gladyo’nun gizli örgütlenmesini sezmiş bir siyaset adamıydı; üstelik İnönü’nün dış güçlere ilişkin temkinli tutumunu benimsemişti. ABD bölgeye askeri ve siyasi bakımlardan nüfuz ettikçe, Ecevit’in “çekinserliği” arttı; eksenden ayrılmadı, dingili de kaydırmadı ama ABD’yle olan mesafeyi artırdı, hattâ ABD’nin Türkiye’yi AB’ye doğru yöneltmesini bile kuşkuyla karşıladı ve belki de bu nedenle başbakanlığının son döneminde NATO’ya sıkıca bağlı generaller tarafından “çürüğe” ayrılmak istendi.
İTTİHÂD-I İSLÂM
AKP, lideriyle birlikte hiç kuşkusuz bir ABD imalâtı olarak Milli Görüş Hareketi’nin içinden doğdu ve “ılımlı İslam” projesinin uygulayıcısı olarak eksene sıkıca bağlı kaldı. 2002 seçimlerinden sonra Türkiye, “Ben BOP’un Eşbaşkanıyım” diyerek ortalıkta dolaşan tuhaf bir başbakan gördü. Bu gerçekten tuhaf bir durumdu. “Morisson Süleyman” bile böylesine müstehcen laflar ederek halkın içinde dolaşmamıştı. Fakat kimse bunu yadırgamadı. Aslında Eşbaşkan, Özal’ın, Demirel’in, Ecevit’in, hattâ Tansu Çiller’in bile dünya tecrübesine sahip değildi. Önceleri herkes kendisine verilen bu eşbaşkanlık rolünü yanlış anladığını ya da biraz abarttığını düşündü. O sırada Condoleezza Rice, Ortadoğu’da 22 ülkenin haritasını değiştireceklerini alenen ilân etmişti. Eşbaşkan âdeta özel şifrelerle konuşuyordu: “BOP’un merkezi Diyarbakır olacak,” sözüyle neyi kastettiği anlaşılamadı mesela. O bir Eşbaşkan idi ve ABD’yle birlikte Ortadoğu’yu şekillendirmeye adaydı.
İlk başlarda her şey normaldi. Fakat 2004 yılından itibaren dingilde hafif bir zorlanma başladı. Başbakan, İsrail’e karşı Batı’da terör örgütü olarak kabul edilen Hamas’ı desteklemeye başlamıştı. Bu destek, Davos’da yaşanan “Van minüt” çıkışıyla krize dönüştü. Dingil başlıkta oynamaya başlamıştı.
Başbakan bunu neden yapıyordu? ABD’de seçimleri kazanan Demokratlar’ın ve Obama’nın Netanyahu hükümetine söz geçiremediği, bu hükümetin aşırı baskıcı ve cüretkâr siyasetlerini eleştirdiği açıktı. Bu şartlarda AKP, “ılımlı İslam ülkesi” modeli olmanın yanı sıra, ABD nezdinde İsrail’in yerine getirdiği bölgesel işlevi üstlenmeye aday gibi göründü. Belirsiz bir “ittihâd-ı İslâm” anlayışıyla, başta Filistin olmak üzere Ortadoğu’nun mazlum halklarına sahip çıkıyordu. Aslında bu noktada henüz sistematik bir stratejik konsept söz konusu değildi. Yeni yaklaşım, daha ziyade bir “dayılanma” biçiminde, Kasımpaşa tarzında icra ediliyordu. Etkisiz olduğu söylenemez. Türkiye’de halk Cuma namazlarını müteakiben yeşil “Tevhid” bayrağı açıp nümayiş yapıyor, Ortadoğu ülkelerinin çarşılarında Türk bayrağının yanında Tayyip Erdoğan’ın fotoğrafları görülüyordu. Türkiye’nin başbakanını Cemal Abdül Nasır’a benzeten yorumlar yapıldı. Başka sonuçlar da oldu: kendi Müslüman Kardeşler Örgütü’yle başı belada olan Mısır başta olmak üzere bütün Ortadoğu hükümetleri, Türkiye’nin bu yeni İslami çehresini kuşkuyla karşıladı; İsrail hükümeti neredeyse, “Ya AKP devrilecek, ya da biz,” noktasına geldi ve Batı’da “eksen kayması” tartışmaları başladı.
Ortadoğu’nun hassas siyasi coğrafyasının ortasına meçhul bir cisim düşmüş gibiydi. Marmara gemisi olayından sonra, İsrail’le köprüler iyice atıldı. Uluslararası meşruiyet kazanma konusunda AKP’ye çok şey borçlu olan Suriye bile Türkiye’nin gerginlik siyasetiyle araya bir mesafe koyma ihtiyacı hissetti. Esad, İspanya gezisinde, Türkiye’nin tutumu yüzünden İsrail’le barış ihtimalinin azaldığını, savaş ihtimalinin arttığını söylemek zorunda kaldı. Savaşçı bir söylemle barışın ve arabuluculuğun bağdaşmadığı görülüyordu.
İşin tuhafı, AKP’nin Hamas’ı alenen desteklemesinin, özellikle Marmara gemisi olayından sonra Türkiye’de gayet normal karşılanmasıydı. İnsanlar, hatta olduğu kadarıyla Sol çevreler ve örgütler bile, esas sorunun Hamas’ı İsrail’e karşı korumaktan çok, Filistin halkını Hamas zulmünden kurtarmak olduğunu düşünemedi ya da bunu söyleyemedi. Evet, Başbakan’ın da dediği gibi, Hamas seçimle işbaşına gelmişti. Yani ortada “demokratik” bir yordam vardı. Fakat Hamas’ın seçimleri kazanır kazanmaz FKÖ bürolarını nasıl bastığı, bu hareketin yöneticilerine sokak ortasında nasıl meydan dayağı çektiği, Gazze bölgesinde şeriat hükümleri uygulamaya başladığı, kendi halkının güvenliğini düşünmeden sürekli uyduruk Scud füzeleri fırlatarak İsrail’i tahrik edip, kendi çoluk çocuğunu dünya kamuoyunun ilgisini çekmek ve saflarını güçlendirmek için İsrail ordusunun şiddetli saldırılarına nasıl kurban ettiği göz ardı edildi.
Yukarıda da belirttiğimiz gibi, bu noktada henüz sistematik bir stratejik konsept yoktu; dingil biraz kaymış olmakla birlikte henüz sağlamdı. Konsept yeni dışişleri bakanıyla birlikte gelecekti.
SEMPATİK BAKAN’IN KİTABI
Yeni Dışişleri Bakanı’nın iki önemli özelliği vardı. Birinci özelliği, 12 Eylül’ün Dışişleri Bakanı İlter Türkmen’in de defalarca belirttiği gibi, “aşırı sempatik” olmasıydı. Adam gerçekten de, değerli tiyatro oyuncusu, büyük komedyen, merhum Altan Erbulak’a, saçı, gülüşü, kırpık bıyığı, hatta ses tonuyla tuhaf biçimde benziyordu. İkinci önemli özelliği, koltuğunun altında Stratejik Derinlik adında kalın bir jeostrateji kitabı taşımasıydı. Dışişleri mensupları göreve gelirken, kendilerini bağlayacak ve manevra alanlarını daraltacak bu türden yükleri genellikle taşımazlar ve teori geliştirme heveslerini emeklilik dönemlerine saklarlar. Fakat Ahmet Davutoğlu, akademik bir danışman statüsüyle işe başladığı ve bakan olana kadar Dışişleri Bakanlığı’yla doğrudan ilişkisi olmadığı için bu türden kaygılardan uzaktı. Kitabıyla geldi.
Peki kitapta ne yazıyordu? Kitap esas olarak Türkiye’nin jeopolitik açıdan bir merkez ülke olduğunu öne sürmekte ve özel bir jeostratejik eksen tanımı yapmaktadır. Cumhuriyet tarihi boyunca Türkiye ilk kez, Osmanlı İmparatorluğu’nun doğal (jeopolitik) mirasçısı sayılmakta ve bir “Müslüman süper güç” olarak İslam dünyasını birleştirme potansiyeli taşıdığı öne sürülmektedir. Komünizm’in çöküşünden sonra Rusya’nın kendi imperium’una yönelmesi, eski imparatorluk topraklarına açılması gibi, Türkiye de Osmanlı İmparatorluğu’nun kadim bölgelerine açılmalıydı. Davutoğlu’na göre, Türkiye’nin jeostratejik konumu, tarihsel derinliği, Boğazlar’a hâkimiyeti, Balkanlar, Ortadoğu, hatta Orta Asya’yla olan bağlantıları, bu yönde büyük bir imkân sağlıyordu. Türkiye Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra dış güçlerin Orta Avrupa’da kurdukları türden sıradan bir ulus-devlet değildi. Soğuk Savaş sona erdikten sonra, Türkiye’nin kendi bölgesinde merkezi bir güç olmaması için hiçbir sebep yoktu. Türkiye’nin “periferal olma şansı hiç yoktur, [bu ülke] AB’nin, NATO’nun ya da Asya’nın kenar ülkesi (“sideline”) değildir,” diyordu Davutoğlu. Türkiye “Balkanlar’ın, Ortadoğu’nun ve Kafkasya’nın dışmerkezi (“epicenter”), genelde Avrasya’nın merkezi, Akdeniz’den Pasifik’e kadar uzanan Rimland’in ortasında yer alan bölge” durumundaydı. Dolayısıyla, Türkiye tarihsel ve coğrafi avantajlarını kullanarak, Batı’yla olan ilişkilerini bölgesel çok yönlü ittifaklarla dengelemeli ve yeni bir güçler ilişkisi oluşturmalıydı.
Buradaki “Rimland” terimine dikkati çekmek lazım. Gerçekçi Amerikan dış siyaset ekolünün kurucularından, çevreleme/containment siyasetinin babası Nicholas John Spykman’in geliştirdiği bu terim, II. Dünya Savaşı’ndan sonra ABD’nin Sovyetler Birliği’ni kuşatma siyasetinin temel kavramı olmuştur. Rimland’ın önemi, demografik ağırlığından, doğal kaynaklarının zenginliğinden ve endüstriyel gücünden gelmektedir. Rimland’in ortasında yer alan bir ülke (Davutoğlu’na göre Türkiye) bu kaynaklardan yararlanmak, yanı sıra bu kaynakları savunmak (ya da askeri gücünü kullanarak bu kaynakları kullanmak) bakımından en avantajlı konumda bulunmaktadır. Kitapta belli belirsiz bir öncelikler sıralaması da vardır. Osmanlı İmparatorluğu esas olarak güney ve batı ekseninde hareket etmişti, Davutoğlu’nun jeostratejisinde önceliğin güney yönünde olduğu ve bir tür “İslam İttihadı” önerdiği anlaşılmaktadır.
ABD’li stratejler, Davutoğlu bakan olduktan sonra bu kitabı tekrar tekrar okuyup hayretler içinde kalmış olmalılar. Sanki Amerika’nın ünlü jeostratejleri, Amiral Alfred Mahan, Halford Mackinder ve John Spykman mezarlarından çıkıp Ahmet Davutoğlu’yla yakın bir istişare halinde, Türkiye Osmanlı’nın imperium’una sahip çıkarak nasıl bir emperyalist ülke hâline gelebilir diye kafa patlatmışlar ve sonunda ortaya işte bu “derin strateji” çıkmıştır!
Aslında kitabın bir bütün olarak kendi içinde tutarlı ve mantıklı bir soyutlama olduğunu kabul etmemiz gerekir. Hipotetik olarak Türkiye kendisini elbette bir merkez ülke olarak görebilir. Dünya yuvarlak olduğu için herhangi bir ülkenin kendisini merkez ülke olarak görmesi ve kendi jeopolitiğinden hareketle ve ABD’nin tarihsel jeostrateji sözlüğünü kullanarak, hipotetik bir strateji geliştirmesi mümkündür. Ancak bu stratejinin reel imkânlarla desteklenmesi gerekir. Bu imkânlar, siyasi bağımsızlık, askeri ve endüstriyel teknoloji geliştirme imkânı, yetişmiş/eğitimli bir nüfusa sahip olmak şeklinde özetlenebilir. Bunlara belki, doğal kaynakların varlığını ve bu kaynakları kendi imkânlarıyla işleme kapasitesini de eklemek gerekir. Bunlardan yoksun olan, dışa bağımlı, üstelik otuz yıldır topraklarının neredeyse yarısında irredantist (de olabilecek) gerillalarla mücadele eden bir ülkenin bu kadar derin bir strateji uygulama imkânı olamaz.
Ancak şunu kabul etmek durumundayız ki, Ahmet Davutoğlu’nun stratejik çözümlemesi, ABD emperyalizminin taşeronluğuna ya da 1970’lerin ikinci yarısında sosyalist solun hararetle tartıştığı alt-emperyalizm konseptlerine uyarlanma imkânı bir yana bırakılır ya da bu imkân göz ardı edilirse, mevcut eksenin tamamen dışında yer almakta, bambaşka bir eksen önermektedir. “Eksen kayması” Davutoğlu’nun kitabında ifadesini tam olarak bulmaktadır.
MEKİK DİPLOMASİSİ!
Stratejik Derinlik geleceğe yönelik bir temenni olarak kalırken, yeni Dışişleri Bakanı mevcut eksen doğrultusunda açılmaya koyuldu. Obama Türkiye’yi ziyaret ettiğinde dört istekte bulunmuştu: Ruhban Okulu’nu yeniden faaliyete geçirecek; Ermenistan sınırını açacak; Ermeni konusunda tarihimizle yüzleşecek; ve Kürt açılımını gerçekleştirecektik.
Obama, hükümete kapalı kapılar ardında şöyle demiş olmalı: “Bizim Turuncu Devrim girişimlerimiz maalesef başarısızlıkla sonuçlandı; Ukraynalılar ve Gürcüler, Soros’un ve CIA’nın gayretlerine rağmen, Polonyalılar, Macarlar ve Romanyalılar gibi Amerikan tarzına ayak uyduramadılar; hatta Rusya paldır küldür Gürcistan’ın içlerine kadar tanklarını soktu; Çeçenler’de de mecal kalmadı; Özbekistan’da bir köprübaşı tutmuştuk, fakat Ruslar Kırgızları harekete geçirerek o köprü başını yıkıverdiler; Kafkasya ve Orta Asya stratejimiz çökmek üzere; bari siz Ermenistan’dan bir kapı açın, tarihinizle yüzleşin de hiç olmazsa orayı Ruslar’a kapatıp, Kuzey Kafkasya’ya doğru bir koridor açalım; bir de, biliyorsunuz, biz Kuzey Irak’tan bir kısım askerimizi çekiyoruz, Kuzey Irak yönetiminin aşağıdan ve batıdan Araplar, doğudan Farısiler, kuzeyden de sizler tarafından sıkıştırılıp ezilmesini istemiyoruz, zira malum petrol şirketlerimiz Kerkük’e yerleşmiş durumdalar, ayrıca orada askeri üslerimiz var, biz oradan ayrıldıktan sonra tam bir huzur istiyoruz ve bu huzuru PKK’yi MOAB bombalarıyla yok ederek sağlamamız Kürt yönetimi ve halkı açısından prestijimizi sarsar, siz de bir şey beceremiyorsunuz, bari onları affedin, dağdan iniversinler, nasıl olsa parlamentoda partileri var, kaynayıp giderler; belki ileride Kuzey Irak Türkiye Kürdistanı’yla federal bir yapı içinde birleşip Irak’tan koparak size bağlanır, petrolden de biraz nemalanırsınız; bütün bunların karşılığında, biz de şu AB’ye tam üyeliğiniz konusunda biraz bastıralım, hattâ Annan Planı bir işe yaramadığına göre, Kıbrıs meselesinde de elinizi biraz güçlendirelim” vb.
Hükümet bunun üzerine derhal “komşularla sıfır problem” kampanyasını başlattı; bir Ortadoğu Kissinger’ı gibi mekik diplomasisi uygulayan Dışişleri Bakanı huduttan hududa koşarak vizeleri kaldırmaya, herkese kardeşlik ilan etmeye, Başbakan muazzam heyetlerle Yunanistan’a gidip bu ülkenin Bakanlar Kurulu toplantılarına katılmaya başladı ve “Kürt Açılımı” (Milli Birlik, uhuvvet ve muhabbet projesi) ilan edildi. Kandil’deki PKK komutanları silahlarını bırakıp Danimarka’ya iltica edecekler, militanlar da aşağıya inip düz ovada siyaset yapacaklardı.
Hükümet bütün cephelerde aynı anda harekete geçti ve bütün cephelerde aynı anda bozguna uğradı. Ermenistan’ı Rus etki alanından çekip alamadıkları gibi, Azerbaycan’ı Rus etki alanına doğru ittiler; Suriye zaten İsrail’le gerginlik siyasetini dehşetle izliyordu, bu sokulganlık karşısında iyice âsâbı bozuldu. Yunanlılar ise bu aşırı muhabbete bir anlam verememiş olmalıydılar. Bu arada, “Biz güçlüyüz, ara buluruz!” tavrı, İran’la yapılan nükleer takas anlaşmasına, bu anlaşma da tam bir fiyaskoya dönüştü. Hükümetin eli, Heybeliada Ruhban Okulu’nu açıp, ardından Patrik Hazretleri’nin ekümenik vasfını kabul ederek, Rusya’daki Ortodoks Kilisesi’ne alternatif bir İstanbul Patrikliği kurulmasına bir türlü gitmiyordu (ne de olsa bir Millî Görüş damarı var derinlerde, seçimler de yaklaşıyor…).
Açılım ise müthiş bir saçılıma dönüştü. Aslında modern bir gerilla hareketi ve yüksek bir siyasi bilince ve esnekliğe sahip olan PKK, tasfiye edileceğini anladığı anda bütün gücüyle ve bir gerilla hareketi için görülmemiş derecede geniş bir coğrafyada saldırıya geçti. Bu kritik anda, Karayılan, “Ancak Birleşmiş Milletler gözetiminde silah bırakırız,” diyerek müthiş bir siyasi atak yaptı. Seçimler yaklaşıyor ve hükümet stratejik derinlikte kulaç atmakta zorlanıyordu. Gaz vermekten başka çare yoktu. Dışişleri Bakanı, Yahudiler’in kadim sözü “Seneye Kudüs’te” deyişini hatırlatan bir tarzda, “Mescid-i Aksâ’da namaz kılacağız,” falan diyerek ortalığı iyice germeye başladı. Hatta saçmalamaya başladı, fakat kimse yadırgamıyordu. Dünya tarihinde, “Komşularımızla tam entegrasyon istiyoruz,” diyen ikinci bir dışişleri bakanı var mıdır acaba?
Bu arada Hillary Clinton “telefon diplomasisi”yle kendisini mütemadiyen arıyor, İsrail’le arayı düzeltin, İran’a mesafeli olun, ne oldu Ermenistan sınırı, hani Ruhban Okulu, diye tazyik yapıyordu. Davutoğlu, Avrupa’nın otel odalarında İsrailli bakanla gizlice görüşüyor, Ermenistan’ı el altından ikna etmeye çalışıyor, Suriye’yi cesaretlendirmek için sürekli Şam’a gidiyor, Barzani’ye “ağbi” diye hitap edip yardım istiyor, Barzani ise, “PKK’yi affedin,” diyordu. Öcalan’la gizli müzakereler yürütülüyor, avukatları kendisinin, “Önümü açın ki PKK’yi iki günde bitireyim,” dediğini duyuruyorlardı. Hiçbir yazıya ve yoruma tesadüfen yer vermeyen The Economist, “Türkler ile Kürtler Bir Arada Yaşamalı mı?” gibi enteresan bir soruyu ortaya atıyordu.
Bu arada hükümet ABD ve NATO’nun âsâbını daha da bozacak stratejik bir hamleye hazırlanıyor, Rusya ve Ukrayna ile bir “Karadeniz İttifakı”nın kurulması için müzakereler yapıyordu. Böyle bir ittifakın kurulması, üç ülkenin Karadeniz’de denetim kurması, dolayısıyla bu suların ABD’ye kapatılması anlamına geliyor. Oysa ABD’nin Avrasya stratejisi, hatta Afganistan’daki savaşın lojistik desteği ve İran’ın kuşatılması açısından Karadeniz çok önemli. Ayrıca Karadeniz, Kafkas petrolleri ve nakil hatları, Orta Asya’ya yakınlığı nedeniyle önümüzdeki yıllarda neredeyse Basra Körfezi kadar önem kazanacak. Rus askerleri Gürcistan’a girdiklerinde, ABD ve NATO donanması boğazlardan geçerek Karadeniz’e açılmak istemiş, fakat Rusya’yla karşı karşıya gelmek istemeyen Türkiye hükümeti bu girişimi engellemişti. Aslında bu Karadeniz olayı yeni değildir. 1 Mart tezkeresi çevresinde yapılan müzakereler sırasında, ABD’nin Doğu Karadeniz kıyılarında üs istediği ve reddedildiği dünya basınında yer almıştı. “Karadeniz İttifakı”nın kurulması, Türkiye’nin NATO içindeki konumunu zorlayacak gibi görünmektedir. Bu konuda esas direnişin hükümet çevrelerinden değil, TSK’dan geldiği görülmektedir. Hükümet, kuşkusuz, İran’ın denizden kuşatılmasına yardımcı olmak, eşzamanlı olarak Rusya’yla karşı karşıya gelmek istemez. Fakat TSK’nın bu konuda, özellikle Montrö Sözleşmesi bağlamında, daha açık bir stratejik yaklaşım sergilediğini görüyoruz. Mesela, Genel Kurmay’ın resmî yayın organlarından Hava Kuvvetleri Dergisi’nin Ekim 2008 tarihli sayısında şu satırlara rastlıyoruz: “Karadeniz sahillerine NATO donanma üssü kurulması konusu, ABD ile Romanya ve Bulgaristan arasında yapılan ikili anlaşmalarla ortaya çıkmıştır. Karadeniz’de Montrö Sözleşmesi’yle ters düşülen bir oluşuma destek vermemiz, bizi Montrö Sözleşmesi’nin uygulanmasıyla ilgili zor duruma düşürecektir. Bununla beraber, NATO’nun bölgede önemli bir üyesi olarak bu oluşumun karşısında olmamız, bizi ABD/NATO ile karşı karşıya getirebilecektir. ABD, konuyu NATO nezdinde gündeme getirmiştir.”
Yani burada iki tarafı sorunlu bir değnek söz konusudur. Eski Hava Kuvvetleri Komutanı ile Karadeniz ve Boğazlar’dan sorumlu Kuzey Deniz Saha Komutanı’nın ve özellikle çeşitli amirallerin, “darbe yapacaklar, çocukları havaya uçuracaklar” denilerek ikide bir tutuklanmalarının bu meseleyle bir ilgisi var mı, bilemiyoruz. Bilsek de, “komplo teorisyeni” sayılmamak için, bir şey diyemeyiz.
İSYAN
Bu panaromik yazının bu noktasında bir toparlama yapmak gerekirse, Türkiye’nin dış siyaset ekseninin yerli yerinde durduğunu, ancak dingilinin kaydığını bir kez daha söylemek gerekir. Türkiye, aynı eksende, fakat dağılmış biçimde, savrularak yol almakta ve eksene karşı duyarlılığı her geçen gün biraz daha artmaktadır. AKP’nin Genel Başkanı, siyasi yolculuğunun başında şöyle demişti: “Bize göre demokrasi amaç değil, ancak bir araçtır. Hangi sisteme gitmek istiyorsanız, bu düzenlerin seçiminde bir araçtır. Türkiye, kendisine din olarak Kemalizmi almış, başka hiçbir dine hayat hakkı tanımayarak [onu] kitlelere zorla dikte ettirmiştir. Oysa en üst belirleyici İslam'ın ilkeleridir. Her şey ona göre belirlenir.” (İkinci Cumhuriyet Tartışmaları, derleyen, Metin Sever, Can Dizdar, Başak Yayınları 1993.) Aynı şekilde AKP’nin, Türkiye’nin Soğuk Savaş döneminin başından beri izlediği ekseni de kendi hedefleri açısından bir araç olarak gördüğü anlaşılmaktadır. Buna göre, ABD ve “ılımlı İslam” iktidarda kalmanın aracı, AB ise demokrat ve laik kamuoyunu avutma ve oyalama aracıdır. Daha pek çok araçtan söz etmek mümkündür; mesela Darbe Tehlikesi, TSK’nın ideolojik sert kabuğunu kırma, onun terfi sistemini ve bir askeri güç olarak dengesini bozma, onu ele geçirme ve profesyonelleştirme aracı; Anayasa Değişiklikleri ise AKP’nin kendi hegemonyasını erkler ayrılığı ilkesini ortadan kaldırarak yayma aracıdır.
Ancak oportünizm ve demagoji marjinal bir siyasi akımı uygun konjonktürde merkeze ve iktidara taşısa da, orada kalmasını sağlayamaz. Bir “yeni Osmanlı Devleti”, bir “Müslüman Süper Güç” kurmak için ekseni araç olarak kullanmak, ancak bir noktaya kadar mümkün olabilir. Bununla birlikte, AKP’nin ülke içinde tam bir hegemonya kurmak için elinden geleni yaptığı, Davutoğlu’nun “stratejik konsept”ini gerçekleştirmek için fırsat kolladığı, bu yolda dingili dağıtmasına rağmen, eksenden şimdilik kopmamaya çalıştığı açıkça görülmektedir.
Spekülasyon alanına girip, bundan sonra ne olabilir, diye soramaz mıyız? Çeşitli ihtimaller düşünülebilir. Eksen, dingili başka bir siyasi kimlik altında toplayabilir; ancak bu ihtimal zayıf görünmektedir; daha doğrusu, emperyalist bölgesel stratejinin zamanlama sorunları, bu tip uzun vadeli uygulamaları geçersiz kılabilir. Eksenin, 1961’den itibaren Türkiye’de uygulanan ulus-devlet modelini, bir an önce özerk, federatif bir yapıyla değiştirmek; ideolojiden tamamen arındırmak; ülkeyi siyasi, askeri ve iktisadi bakımdan bütünüyle kendisine bağımlı kılmak istediği görülmektedir. Bunun için, ikinci bir ihtimal olarak, mevcut parlamenter sistemin yerine, daha hızlı ve askeri çözümleri deneyebilir.
Üçüncü bir ihtimal, AKP’nin dağılmış olan dingili toparlaması, İslamî Devrimi’ni tamamlaması, Amerikan emperyalizminin bölgesel ve uluslararası taşeronu olarak alt-emperyalist bir Yeni Osmanlı devleti kurmasıdır. Tabiî bu bağlamda “İSYAN” ihtimalini de dışlamamak gerekir; çünkü bu, ulusların, halkların ve ezilen sınıfların tarihsel belleğine hakaret olur. Ancak demokratik bir devrimle kurulacak yeni bir Kurucu Meclis, çoğulcu, özgürlükçü, laik ve sosyal bir yeni devletin anayasasını hazırlayabilir.
Son bir ihtimal daha var ki, bu da dingilin toparlanamayacak hâle gelmesi ve eksenin çevresinde parçalanması hâlidir. Bu sonuncu durumda, kanlı bir iç savaşın ardından ortaya çıkacak tablo, biraz karikatürize edersek, şöyle olabilir:
Doğuda, Amerikan üsleriyle korunan, İsrail’e de muhtaç olduğu askerî/stratejik derinliği kazandıran, geniş bir “Bağımsız Birleşik Kürdistan” devleti. Orta Anadolu’da, doğusuyla sürekli savaş halinde, birinde yıldız olan üç hilalli bayrağa sahip bir Türk Cumhuriyeti. Ve nihayet Batı’da, Ortodoks Patrikliği’nin ve Hilafet-i Osmaniyye’nin merkezi, çelik ve camdan yapılmış gökdelenleriyle Hong Kong ya da Dubai’yi andıran, Boğaz sularında 6. Filo’nun sürekli karakol kurduğu bir İstanbul’un uluslararası finans merkezi olduğu; Akdeniz’e doğru turizm cennetleriyle kaplı, kerhaneleri ve kumarhaneleriyle ünlü, “AB müktesebatı”nı sindirmiş, gerçekten demokratik ve huzur içinde, mavi bayrağındaki yıldızların arasında bir Ortodoks Haçı ve modern bir Halife tuğrası olan, bambaşka bir ülke.
“İnsan ne korkunç bir yaratık, her duruma alışabiliyor!” demiş Dostoyevski.
- Ayrıntılar
- Orhan H. Aydın
- Sayı 39 (Yaz 2010)
GİRİŞ
Sosyoloji biliminin üzerinde durduğu üç önemli mesele vardır. Birincisi, çok farklı sosyal yapılardan gelen bireylerin bazı konularda gösterdikleri ortak davranış ve düşünüş biçiminin nedenidir. İkincisi, toplumdaki eşitsizliğin kaynağıdır. Üçüncüsü ise, sosyal değişimlerin açığa çıkardığı güçlerin niteliği ve bunların etki alanlarıdır.
Bu yazımızın konusu, yukarıda yaptığımız sıralamanın sonuncusuyla sınırlı olacaktır; yani Türkiye’de 1960’lı yıllardan bu yana yaşanan sosyal değişimlerin ne tür güçleri açığa çıkarttığı ve bunların etki boyutunun ne olduğu tartışılacaktır.
Sözünü ettiğimiz “değişim”i, özellikle “sosyal değişim” olarak belirtmemin nedeni ise, bu konunun tartışılırken kolaylıkla ekonomideki genleşmeler ve gelişmeler aracılığı ile Türkiye’deki değişimlerin açıklanmaya çalışılmasıdır. Benim amacım, sayısal karşılaştırmalar yaparak, istatistikten yararlanarak Türkiye’deki maddî kültürün ve tekniğin genleşmesini anlatmak değil. Çünkü, sayısal büyüklükler ve maddî genleşme bize kültürel duraksamanın, antidemoktatik gelişmelerin, değişime karşı gösterilen direncin kaynakları hakkında bilgi vermiyor. Aksine, maddî büyüme toplumda doğrudan doğruya “toplumsal gelişme ve kalkınma” olarak algılandığından, ileride başa gelebilecek olumsuz gelişmelerin de gözden kaçmasına neden oluyor.
20. Yüzyıl’ın siyasi tarihine baktığımızda, birçok Avrupa ülkesinde, olağanüstü ekonomik büyümenin ardından, yine olağanüstü bir “vahşet” , “kaos” ve “yıkım” yaşanmıştır. Avrupa’nın kültür ve sanat merkezi olarak bilinen kentlerinde, birden bire ırkçı faşist partiler yeşermiş ve palazlanarak Yüzyıl’ın unutulmaz katliamlarını gerçekleştirmişlerdir. Böylesine umut kırıcı olayların yaşanacağı ise, ne ekonomik büyüme rakkamlarına, ne tiyatroların koltuk sayısına, ne de o kentteki sanat etkinliklerinin çokluğuna bakarak tahmin edilebilirdi. Çünkü bu veriler nereden bakılırsa bakılsın çok olumlu bir görüntü sağlıyordu.
Ancak, madalyonun öbür yüzü çevrildiğinde, nefretin, kinin, öfkenin mayalandığı ve tehlikeli boyutlarda saldırganlık potansiyeli taşıyan alt-kültürlerin ortaya çıktığı görülebiliyordu.
Kültürün, sanatın, siyasi gösterinin, şatafatlı kentleşmenin ve renkli bohem hayatının altında, ilk bakışta pek farkedilmeyen “protofaşist” ve “militarist” iri bir gövde yatmaktaydı. Bu gövde doğrulup da iktidarı ele aldığında neler yapabileceğini tüm dünyaya göstermiştir. Avrupa 1919 ile 1945 arasında, önce belirli bölgelerde, daha sonra yaygın bir coğrafyada nazizm ve faşizm olarak adlandırılan vahşeti korkunç boyutlarıyla yaşamıştır.
Yukarıda kısaca değindiğim, 20. Yüzyıl’ın ilk yarısında yaşanan canavarlık o yıllarda dünyanın en gelişmiş, kalkınmış ve sanayileşmiş ülkelerinde ortaya çıkmıştır. Bu nedenle, günümüzü analiz ederken, değerlendirmelerimizin bizleri yanıltmaması için “gelişme”, “kalkınma” gibi sayısal verilere dayanan analizler ve bunların sonuçlarından çıkacak olumlamalara itibar etmedim. Gelişme ve kalkınma gibi sözcüklerin yerine “ sosyal değişimlerin sonuçlarına” yönelmek istedim ve “değişim” kavramını bunların önüne çıkarttım.
SOSYAL DEĞİŞİM KAVRAMI ÜZERİNE KISA BİR NOT
Batı toplumlarında “sanayi devrimi” olarak bilinen ve 18. Yüzyılın ortalarında başlayıp günümüze kadar devam eden süreçte yaşanan “sosyal değişimler”, sosyal ve siyasi tarih açısından en çarpıcı olanıdır.
Batı’nın sanayileşmesi sırasında ortaya çıkan değişimlerde sınıf çatışmalarının kaldıraç görevi yaptığı bilinmektedir. Bununla birlikte yapılacak yapısal analizlerde, sosyal değişimlerin yapıcı ve yıkıcı (disruptiv/integrativ) momentlerinin aynı ölçüde dikkate alınması gerekmektedir.
Bu konularda W.F.Ogburn (1886-1959) farklı bir sistematik geliştirmiştir. “Sosyal değişim” –social change– kavramını sosyoloji bilimine sokan da yine kendisidir. Ogburn geliştirdiği sistematikte olayın iki yönüne dikkat çeker: “Birincisi, karmaşık (kompleks) toplumların farklı yaşam alanlarında (aile/ekonomi/ hukuk/ eğitim gibi...) yaşanan sosyal değişimler farklı hızlarda (tempo/ritim) gerçekleşir; birinde diğerine nazaran daha hızlı bir değişim yaşanabilir. İkincisi ise, bir toplumda maddi değişimle sosyo-kültürel değişim arasında ortaya çıkan faz farkı her zaman gerilimlerin kaynağıdır.”
Ogsburn, farklı zamanlarda yaşanan değişimler konusunda daha da ileri giderek, toplumsal gelişmeye ivme kazandıran değişimlerin genel olarak tekno-ekonomik kaynağa dayandığını, ancak belli bir zaman farkıyla gecikmeli olarak maddi gelişmeyi izleyen sosyal değişimlerin kültürel tabiatlı olduğunu söylemiştir.
Ogsburn’un, tezlerinde hangi oranda haklı olduğunu tartışmasına girmeden –bu elbette sosyologların kendi aralarında yapacakları derinlemesine bir tartışmayla aydınlatılabilir, ancak fazlasıyla konumuzun dışına çıkılmış olur– makale boyunca onun bu tesbitlerini göz önünde tutacağımı belirtmek isterim.
KENDİLİĞİNDEN VE PLANLANMIŞ DEĞİŞİMLER ÜZERİNE
Batı toplumlarında yaşanan sanayileşme süreci, tamamen bu toplumların içinde bulunduğu sosyal, ekonomik, politik ve kendilerine ait kültürel koşulların bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır; bir bakıma “sanayileşme” Batı’nın kucağına doğmuştur denilebilir, yani “endogen” bir özellik taşır. Onun içindir ki, sanayileşme sürecinde ortaya çıkan sosyal değişimlere Batı toplumları nisbeten daha kolay uyum sağlamıştır.
Ancak diğer toplumlar sanayileşirken, özellikle Doğu toplumlarında, ağır kültür çatışmaları yaşanmıştır ve yaşanmaya devam etmektedir. Sanayi toplumunun nitelikleri doğu toplumlarının geleneksel yapısına uyumda zorlanmış, özellikle de Türkiye gibi “planlanmış sosyal değişim” öngören toplumlarda kültür çatışmaları daha da ciddi boyutlara varmıştır. Egemen siyasi güçler tarafından planlanan sosyal değişim süreci Türkiye’de 1923’den , Japonya’da 1868’den, Çin’de 1912’den ve Rusya’da 1917’den itibaren yaşanmaktadır. Bu ülkelerden bazıları, örneğin Japonya bu süreci “Enkulturasyon” olarak yaşamıştır, yani süreci kendi kültürüne adapte ederek sanayileşmeyi ve modernleşmeyi denemiştir. Türkiye ise, modernleşmeyi Batı kültürüne adapte olma zorunluluğu olarak algılamış ve süreci öylece yaşama yolunu seçmiştir, bu da sosyolojide “Akkulturasyon” olarak adlandırılmaktadır, yani düne kadar kendine yabancı olan bir kültüre uyma zorunluluğu da denilebilir.
Günümüz Türkiye’sinde, siyasi arenada süregelen tartışmaların çerçevesini de önemli ölçüde son doksan yıl boyunca denenen ve epeyce de zorlandığımız “Akkulturasyon” politikası belirlemektedir. Doğan tartışmaların tarafları siyaset pratiğinde kendilerini bu eksen etrafında tanımlamaktadır. Kemalistler ve ulusalcılar “Akkulturasyon” uygulamasını, “Kemalizm” olarak kendi dillerine çevirmiş ve bunu doktrin olarak benimsemişlerdir. Onlara göre, Batı kültürünü tartışmasız benimsemeyen ve iyi taklit edemeyenler karşı devrimci, gerici, şeriatçı unsurlardır. Modernizm yolunda kesintisiz bir ilerleme çizgisi üzerinde yol alan bu Kemalist iktidar biçimi, önüne çıkan engelleri de her zaman yıkmayı başarmıştır.
Özünde milliyetçi (ulusalcı), ancak antiemperiyalist olduğunu varsaydığı için de kendini “solcu” sanan bu ideolojinin mensupları, her ne hikmetse Batı modernizminin demokratik teammüllerini hiç dikkate almaz. Söylem daha çok, “ulusalcı-solcu” jargona uygundur, yani uluslararası siyasi arenada bilinen adıyla söz konusu olan, “nasyonal-sosyalist” siyasi kamptır. İçinde bol miktarda yabancı düşmanlığı, içe kapanma, kendine acıma gibi arabesk söylemi barındırmakla kalmaz, Batıcılığı fetişleştirdiği için Batı sistemiyle işbirliğinin en ince ayrıntılarını da barındırır, hattâ Batı’nın sistemine ters düşenler, onlara göre aynı zamanda “vatan hainidir”.
Günümüzde bunun en has temsilcisi CHP olduğuna göre, bu partinin işinin ne kadar zor olduğunu da bilmekte yarar var. Antikapitalist görünüp, onun bir numaralı işbirlikçisi olmak zor bir zanaat olduğu gibi, hiç bir şeyin değişmesini istemeyen radikal bir muhafazakar olarak keskin bir ideolojiyi tüm topluma dayatmak isterken, aynı zamanda kendisini değişimlerin şampiyonu gibi göstermek istemesi de epeyce maharet isteyen, zor bir iştir.
Bu görüşün karşısında yer aldığı düşünülen muhafazakar/liberal sağ partiler ise, CHP’den farklı yanlarına vurgu yapmak için sözünü ettiğimiz “Akkulturasyon” konusunda kendileriyle hemfikir olmadıklarını her fırsatta belirtmektedir. Çünkü, yıllar yılı kendine tamamen yabancı bir kültüre zoraki bir uyum sürecini yaşamış, istemiye istemiye, hafif sulandırarak da olsa, Batılı’laşma başlığı altında modernizmin koşullarına boyun eğmiş geniş bir seçmen tabanının baskısını ensesinde hissetmektedir. Hiç olmazsa namaza ve ezana sahip çıkarak, seçmen kitlesini yatıştırmaktadır.
Ancak, Batı’nın uluslararası kapitalist sistemine uyum ve onunla işbirliği konusunda, dolayısıyla bu anlamda modernizmle ve buna ait Batı kültürüyle hiçbir sorunu olmadığını da sıkça tekrarlamaktadır. Hem iktidarın, hem de muhalefetin Batı kapitalizmiyle bir sorunu olmadığı gibi, hızla gelişen maddi kültürün ortak kullanıcısı olma ve ülkeyi ekonomik büyüme ve kalkınma sürecinde tutma konusunda aralarında herhangi bir tartışma da yoktur.
Kavga daha çok, Ogsburn’un değindiği alanda çıkmaktadır. Benimsediğimiz ve kolaylıkla devraldığımız tekno-ekonomik gelişmenin nimetlerinden yararlanan ve bundan da bir şikâyeti olmayan bu toplum, acaba sosyo-kültürel yapısını ne ölçüde Batı’nınkiyle uyumlu hale getirebilecektir ? Getirmek zorunda mıdır? Getirmese ne olur?
Toplumun bu konularda hem tereddütü, hem gönülsüzlüğü, hem de işin doğası gereği gecikmesi söz konusudur.
DEĞİŞİMİN HANGİ EVRESİNİ YAŞAMAKTAYIZ ?
“Sosyal değişim, tekno-ekonomik gelişmeyi izler, yani onun gerisinden gelir.”
Yapılan bu saptamanın, değişimin dinamik yapısını dışlamadığını biliyoruz. Herşeye rağmen değişim kendine has ivmesiyle yol alır ve toplumların kültür yapısını, değer yargılarını, yaşam biçimini etkiler ve dönüştürür. Sosyal değişimin varacağı bir hedef, duraksayıp vazgeçeceği bir evre yoktur. Değişim süreklidir. Biz yalnızca güncel boyutunu irdeleyebiliriz, değişimin toplumda bugün için açığa çıkardığı sosyal olaylara ve güçlere bakıp, yakın gelecekte bizi nelerin beklediğiyle ilgili kafa yorabiliriz. Becerebilirsek, olumsuz, ya da kaotik gelişmeler konusunda uyarılarımızı yaparız.
Eğer varsa, başka zaman dilimlerinde, başka toplumlarda yaşanan benzer sosyal dönüşümler incelenerek, kendi toplumumuz için öngörülerde bulunabiliriz.
Hızlı bir sanayileşme süreci yaşamış Batı toplumlarına baktığımızda, sürecin aynı zamanda büyük göçlere neden olduğunu görürüz. Kent nüfuslarının hızla artması, akıp gelen göçün beraberinde katı bir taşra kültürünü de sürükleyip getirmesi, daha önce “küçük-kent” olan bir yerleşim yerinin, kısa sürede “büyük-kent” e dönüşmesi, yerleşik kentli nüfusla, yeni taşralı göçmenlerin kültürel sürtüşmesi, yoksulluk ve işsizlik gibi ağır sorunların da bunlara eklenmesiyle, daha önce değindiğimiz “sub (alt) kültürlerin” ortaya çıkmasına neden olur. Sosyal yapıdaki ayrışmalara etnik, dinî farklılıklar da katıldığında, yapı alabildiğine karmaşıklaşır (kompleks yapılar).
Türkiye benzer bir süreci 1960’lardan beri yaşamaktadır. Taşranın kentlere yığılması, sanayileşmeyle birlikte başlayan sosyal dönüşüme kendi rengini katmış ve bunun siyasi sonuçları da ortaya çıkmıştır. Taşra kültürü, yerleşik kent kültüründen etkilenmiştir elbette, ancak öte yandan taşra kültürünün belirgin özellikleri, kırsal göçten bunalan büyük kentleri ciddi biçimde etkisi altına almıştır. Üstelik gelen taşra göçünün bunu algılaması mümkün olmadığı için –çünkü, taşıyıp getirdiği taşralılık kendi öz kültürüdür, o kendi alışkanlıklarını ve geleneklerini yadırgamaz, aksine buna yabancı olan eski kentliyi yadırgar– kendini saran farklı kültürün şokunu yaşayan kentli, sosyal değişimin olumsuz yanının etkisiyle, ne tarafa döneceğini şaşırır.
Son elli yıl içinde tüm kentlerimizde yaşanan bu “değişimin açığa çıkardığı sosyal gücün” üzerinde durmakta fayda var. Bana göre, açığa çıkan güç “taşra kültürü”dür ve bunun belirlediği sosyal ve siyasi yapıdır.
Özetlemek gerekirse, yaşanan sosyal dönüşümün günümüzdeki en belirleyici özelliğinin “taşralılığın” ve buna ait kültürün kent yaşamına ve siyasete yaptığı güçlü etkidir.
TAŞRALILIK (Provinzialismus)
“Taşralılık” olgusunun benzer biçimde yaşandığı, ancak kültür geçmişi açısından birbirinden oldukça farklı iki coğrafyayı irdeleme şansımız var. Birincisi, sanayileşmeyi ve hızlı kentsel büyüme sürecini kendi sosyal, ekonomik ve politik kültürünün ürünü olarak yaşayan Almanya’yı; ikincisi, Batı’daki sanayileşerek kalkınma modelini kendine örnek alıp uygulamaya sokan Türkiye’yi. Bu farklı kültürdeki ülkelerin sanayileşirken yaşadıkları ortak sorunun, taşra nüfusunun nisbeten kısa zaman dilimi içinde büyük ölçüde kentlere akması olduğunu kabul edebiliriz.
Ancak, sanayileşmenin yarattığı büyük göçün farklı coğrafyada ve kültürdeki toplumlarda bir ortak payda yarattığını kabul etsek de, bu ortaklık yalnızca olayın kendisiyle sınırlı değildir. Olay farklı zaman dilimlerinde, farklı yoğunlukta yaşanmış olsa da, büyük göç sonucu yaşanan sosyal değişimin açığa çıkarttığı taşralılığın, bunun niteliğinin ve niteliklerinin ortaya konularak yapılan tanımının da büyük benzerlik taşıdığını söylemek mümkün.
Bu sorunu tartışmaya açmamızın nedeni, Türkiye toplumunun içine sürüklendiği bir açmaza, kaosa işaret etmek ve bugünkü siyasi söylemlerin (bununla hem iktidarın , hem de muhalefetin ve özellikle de muhalefetin söylemini kastediyorum) toplumun sivil alanlarını da etkileyerek, içinden çıkılmaz durumlar yaratacabileceğinin uyarısını yapmaktır. Bu nedenle, yakın tarihe göz atarak, faklı zaman diliminde yaşanmış toplumsal yıkımların nasıl mümkün olabildiğine bakmak, yeterince uyarıcı etki yapar düşüncesindeyim.
Taşra kültürünün zaafiyetlerinden yararlanan ultramilliyetçi, ultramuhafazakar ve ırkçı siyasi akımlar ve bunların destekçileri olan egemen sınıflar, subkültürün temsilcisi toplulukların kafasına enjekte ettikleri düşmanlıklarla ilgili olarak zihinlerde yarattıkları öfke, nefret, kin ve öc alma gibi duyguları daha sonra sonuna kadar istismar ederek gerçekleştirdikleri katliamlarla, bugün her yerde insanlık tarihinin benzersiz canavarları olarak anılmaktadır.
Yakın geçmişte 60 milyona yakın insanını savaşın cehenneminde kurban veren Avrupa’da artık aklı başında hiç kimsenin; ırkçılıkla, kör milliyetçilikle, katliamlarla, yokedici zaferlerle, diktatörlüklerle, militarizmle övünmemesinin nedeni tamamen yaşadığı insanlık dışı vahşettir.
1920’lerde Almanya’nın Münih kentinde liderliğini A.Hitler’in yaptığı nasyonalsosyalist (NS) bir siyasi hareket kendini göstermeye başlar. NSDAP (Nasyonal-sosyalist Alman İşçi Partisi) adını taşıyan bu siyasi parti 1923-1933 arasında –yerel ve uluslararası sermaye tröstlerinden ve muhafazakâr politik çevrelerden sağladığı maddî ve siyasi destek ve teşvikle– hızlı bir gelişme gösterir ve sonunda Almanya’da iktidara gelir. Partinin genel merkezi de kurulduğu kent olan Münih’tedir. NS-partisi Almanya’yı “İkinci Dünya Savaşı” olarak siyasi tarihe geçen ve ülkenin baştan sona yıkımına neden olan bir kaosun içine sokar.
Savaş 1945’ de bittikten sonra olaylar tüm ayrıntısıyla büyüteç altına alınır ve Avrupanın geriye doğru 25..26 yılı incelenir. Bu incelemede, farklı mesleklerden birçok bilim adamının ve yazarın en fazla ilgisini çeken konulardan bir de, Nazi-hareketinin nasıl olup da Münih kentinde ortaya çıktığıdır. Prusya olarak anılan Almanya’nın kuzeyi militarizmiyle ve milliyetçiliği ile ünlüyken, “Neden Münih ?”, sorusunun yanıtı aranmıştır. Çünkü, 1900’lerin başında, Münih Almanya’nın kültür ve sanat başkenti gibidir, bütün Almanya da bunu böyle bilmektedir. Hattâ Hitler bile iktidara geldikten sonra bu kente “Kültür Başkenti” adını vermiştir. Yarattığı imaj buydu.
20. Yüzyıl’ın başlarında Almanya’nın önemli yazar ve sanatçıları, Münih’in ünlü bohem bölgesi Schwabing’de yaşıyordu. Resim sanatında Kandinsky, Franz Marc, Paul Klee, A. Macke gibi ünlüleri bünyesinde barındırmış, “Blaue Reiter” akımını yaratmış,, mimaride “ Jugendstil” in öncüsü olmuş, Thomas Mann, Heinrich Mann, Brecht, Feuchtwanger, E.Toller, Erich Mühsam, J.Becher, Ricarda Huch, Ödon von Horvath, Oskar Maria Graf gibi ünlü edebiyatçılara ev sahipliği yapmış olan Münih, bunun dışında müzik, tiyatro ve opera gibi sanat dallarında da sanatçıların tercih ettiği bir kent olmuştur.
20. Yüzyıl’ın başında Schwabing-bohemi modernizmin en parlak öncüsü idi, hatta altın çağını yaşıyordu da denilebilir. Ancak bu parlak kültürel zenginliğin yanısıra Münih, bir yığın fanatiği, aşırı uçlarda gezinen tipleri ve kriminal kişilikleri de bünyesinde barındırıyordu. Kültür başkentinin işte bir de böylesine karanlık bir yüzü vardı. Bunun 20’li yıllarda palazlanarak nazi hareketine yataklık ettiği sonradan tartışmasız biçimde kabul edilmiştir.
Münih’te 19. Yüzyılın ortalarından itibaren yaşanan hızlı büyüme ve sanayileşme, yukarıda sözünü ettiğimiz kırsal göçe neden olmuştur. Taşra kültürü Münih’in sosyal altyapısında protofaşist zeminin yapılanmasına neden olmuştur. Birinci Dünya Savaşının ardından yaşanan ağır ekonomik koşullar, hiperenflasyon, açlık, işsizlik gibi başedilmesi zor koşullar Münih halkının kendini bulmasını, yaslanacağı güvenli bir yönetime karar vermesini epeyce zorlaştırmıştır. Yelpazenin bir ucundan diğerine savrulup durmuştur, ancak yaşanan bir sürü yıpratıcı çatışmanın ardından ileride acısını çok fazla çekeceği bir rejimde karar kılmıştır. Münih’lilerin Nazilere yol veren bu tercihleri hem kendilerini, hem Almanya’yı felakete sürüklemiştir.
Münih halkının siyasi tercihlerinde belirleyici unsur, Schwabing-boheminin hümanizması, ya da modernizminin temsilcileri değildi. Belirleyici olanın daha çok, kentin bazı semtlerindeki kozmopolit yaşamın kaba bir milliyetçilikle eleştirilmesi, özgürlükçü ve liberal politikalara karşı çıkılması olmuştur, denilebilir. Taşralı yığınlar sanatçıya, entellektüellere düşmanlık beslerken, tiyatroları basıp, oyunları sabote ederken, Münih’in yerlisi olan,varlıklı eliti de o sıralarda siyasi arenadaki antidemokratik uygulamaları –işlerine öyle geldiği için– sonuna kadar destekliyorlardı. İleride balyozun kendi kafalarına ineceğini hesaba katmadan.
19. Yüzyıl’da Almanya’nın gelişmesinde en etkin rolü üstlenmiş olan üniversiteler, 1920’li yıllara gelindiğinde giderek artan biçimde ırkçı fanatizmin, milliyetçi histerinin ve kaba bir taşralı kültürün egemenliğine girmiştir. Örneğin, o günlerin en saygın sosyologlarından Max Weber, Münih’in orta yerinde ırkçı bir saldırı sonucu öldürülen sol politikacilardan Eisner’in katili olan Graf Arco’yu kınaması üzerine amfiden Nazi yanlısı öğrenciler tarafından şiddet kullanılarak uzaklaştırılmıştır.
1920’de Üniversitenin fizik fakültesince bir konferans için davet edilen Albert Einstein da, Yahudi olması nedeniyle saldırıya uğrama ihtimalinin yüksek olduğu konusunda uyarılmış ve bu konferans yine Nazi yanlıları tarafından engellenmiştir.
Münih’te yabancı düşmanlığı 20’li yıllarda o kadar ileri gitmişti ve ilkelleşmişti ki, aşağılama ve saldırılar Alman olmayanlarla sınırlı kalmıyor, Bayern’li (Bavyera’lı) olmayan diğer Almanları da kapsamaya başlamıştı. O tarihlerde Münih’i ziyaret eden Berlin’li gazeteci Kurt Tucholsky daha sonra izlenimlerini notlarına geçirirken şöyle yazar: “Bayern eyaletini ve özellikle de Münih’i ziyaret etmek isteyen turistlere ve bununla beraber Bayern’nin dışında yaşayan Almanlara akıl almaz zorluklar çıkaran Bayern bürokratları, bunları yerine getiremeyenlere çeşitli cezalar uyguluyor ve Bayern’li olmayan herkese düşmanca davranıyor. Bir Kuzey Alman için neredeyse Nicaragua’ya seyahat etmek Münih’i ziyaret etmekten daha kolay. Bayern’lilere has ulusal bir bira-göbeğine (epey irice bir göbek) sahip olmayan herkes Münih’te “yabancı” muamelesi görüyor. Özetle Münih’te bu adamların yapmak istedikleri açık bir Prusya düşmanlığıdır. Bu tavırları Münih’in Almanya’nın en aptal, en dar kafalı şehri olduğunun kanıtıdır, ayrıca da türünün en berbat örneğidir...”
Bu türden abartılı bölgecilik ve yarattığı dar kafalı milliyetçilik sonunda o bölgeyi, ya da eyaleti halkıyla beraber kendi içine kapatan, aşırı muhafazakâr ve herkese kuşkuyla yaklaşan taşra kültürüne mahkum eder.
1920’li yılların ortalarına gelindiğinde, nasyonal sosyalistler Münih’teki kültürel havayı artık yeterince zehirlemişlerdi. O yılların en ünlü orkestra-şefi Bruno Walter’in Yahudi olduğu için Wagner ve Beethoven gibi Alman bestecilerin eserlerini çalmasının sakıncalı olduğunu iddia eden Naziler, Bayern Eyalet Meclisi’nde bu konuda bir yasak getirilmesini talep etmişlerdir.
1918 de doğduğu kent olan Augsburg’tan Münih’e göç eden yazar B. Brecht, başlangıçta çok mutlu olduğu Münih kentini 1924’de terk ederek Berlin’e gider. Nedeni de, son zamanlarda Nazi gruplarının tiyatro binasına gelerek oyunlarını sık sık sabote etmesidir. Oyun sahnelenirken ayaklarıyla tepinip, şarkılar söyleyerek tiyatro izleyicisini ve oyuncuları rahatsız etmek, Nazilerin o günlerde en belli başlı işlerinden biriydi.
“Kültürün başkenti” olma özelliğini hızla kaybeden Münih için daha sonra yapılan değerlendirmede, Münih’in geçmişte kazandığı bu olumlu sıfatının, aslında aldatıcı bir yakıştırma olduğu, Münih’in gösterişe dayanan kültürel etkinliklerinin yalnızca göz boyama niteliği taşıdığı, biraz eleştirel bakıldığında Münih’in kültür yaşamının geçmişte de epeyce yüzeysel ve ruhsuz olduğunun görülebileceği iddia edilmiştir. Münih’in kültür yaşamının yalnızca yüzeysel değil, aynı zamanda oradan buradan ithal edilmiş ruhsuz taklitlerden ibaret olduğu da söylenmiştir. Münih Almanya’nın en aptal kenti ünvanını diğer ünvanlarına eklerken, bunun nasıl hakedildiğine de bakmak gerekir. O yılları ayrıntısıyla inceleyen uzmanlar, Münih’in olumsuz sıfatlarının, onun yeteneksiz politikacılarının, darkafalı yurtdaşlarının, gerici basınının, yaygın bir yabancı düşmanlığının ve güvenlik güçlerinin kaba davranışlarının sayesinde ortaya çıktığını belirtmiştir.
Yirminci Yüzyıl’ın ilk çeyreğinde Avrupa’nın merkezindeki bir ünlü kentinde yaşanan olaylardan örnekler verirken ister istemez bugünün Türkiyesi’nden kesitler aklıma geldi. Kentlerimizde giderek kök salan ve benimsenen taşra kültürünün etkilerini siyasi arenada görmek mümkün. Taşra göçünün dengesiz unsurlarını örgütleyip kullanmak isteyen siyasi akımlar, onların vatanı koruma ve kurtarma adına işledikleri suçların, aynı zihniyeti paylaşan güvenlik güçleri ve sivil/askerî bürokrasi tarafından nasıl hoşgörüyle karşılandığını biliyoruz.
Hrant Dink’i öldürten zihniyetin sorumsuzca kullanılan robotlaşmış kadrolarının nasıl her sosyal ve siyasi olayda ortaya çıktığını görüyoruz. Son günlerde İnegöl’de bir futbol takımının amigosunun, “Burası İnegöl, buradan çıkış yok!” diye avazı çıktığı kadar bağırıp ve başkalarını da bağırtıp, ırkçı saldırısını gerçekleştirdiğine herkes şahit oldu.
Yaşamı boyunca aklını kullanmamış faşist bir kaatilin, nasıl Nobel Edebiyat ödülünü almış yazarımızı, “Orhan Pamuk akıllı olsun, akıllı...” diye tehdit ettiğini de gördük.
Siyasi cinayet işlemiş cahil, yeni yetme bir psikopatla güvenlik güçlerinin, olaydan sonra nasıl hatıra fotoğrafı çektirdiğini de gördük. Yalnızca Hristiyan oldukları için bazı insanların öldürülmelerinin caiz olduğu konusunda ikna edilebilen ne kadar çok gencimiz olduğunu da gördük.
Beethoven’in 9. Semfonisinin çalınacağı konser salonunu doldurup, konserden önce “Onuncu Yıl Marşı”nı ter kan içinde, bağırarak söyleyen bir güruhu da gördük. Bunu da vatanı kurturmak için yaptıklarını söylüyorlardı.
Bugün Atatürkçü, solcu, ilerici, sanatsever, vatansever, çalışkan, becerikli ve bunun gibi bilumum sıfatları taşımasından gurur duyulan bir belediye başkanının, üniversite rektörüyken sakıncalı olduğu için B. Brecht’in oyununu nasıl yasakladığını da biliyoruz.
Etnik ve dini temele dayanan tartışmalar ayyuka çıktığında, ilerici, solcu, aydın, sanatçı geçinen kişilerin birdenbire nasıl da milliyetçi/ırkçı söylemi benimseyerek, televizyon ekranlarında boy gösterdiğini de biliyoruz. Bir zamanlar savaş karşıtı, antimilitarist, sosyal demokrat Schwabing boheminin seçkinleri savaş ilan edildiğinde orduya gönüllü yazılmak için nasıl kuyruğa girdiyse, bizdeki sanatçı ve aydınların bazıları da siyasetin ateşi yükseldiğinde aynı refleksle ırkçı akımın peşine takılmakta mahsur görmemektedir.
Ellerine İstanbul’un şehir planı tutuşturulup da patrikhaneye molotof kokteyli attırılan taşralı milliyetçi vatansever gençler, başka bir defasında da Beyoğlu’nda açılan fotoğraf sergisini basıp çerçeveleri kırmışlardır. Bunlarla yapılacak küçük bir mülakatın, bu güruhun o güne kadar hiç bir sergiye gitmediğinin ve Beyoğlu’ndaki sergi salonunu da tamamen tarif üzerine bulabildiğinin ortaya çıkacağına neredeyse yüzde yüz eminim. Aynı, hayatında ilk defa tiyatro salonuna giren 1920’lerin Nazi gençlerinin, orada marş söyleyip Brecht’in oyununu engellemeleri gibi...
Münih’lilerin savaş öncesi Berlin’e ve Prusyalılığa duydukları olağanüstü nefret, öfke ve düşmanlık, bizdeki birçok Anadolu kasabasında ve kentinde bugün aynı biçimde İstanbul için beslenen duyguları andırır. Bunu futbol maçlarında yaşanan olaylardan, orada topluca atılan sloganlardan, koro halinde edilen küfürlerden anlamak mümkündür. Metropol düşmanlığı, kendine yabancı olan kültüre düşmanlıkla önemli ölçüde özdeştir.
Irkçılık bizde son yıllarda tehlikeli boyuta ulaşmıştır. Yukarıda da anlatmaya çalıştığım biçimde, toplumun her kesiminde kendini hissettiren protofaşist birikim artık aydın ve sanatçılar tarafından da kullanılmaya başlamıştır. Türkiye toplumsal bir kaosa doğru yol almaktadır. Yükseltilen ırkçı söylem her yerde kendine taraftar bulmaktadır.. Bu özellik şu anda dünyanın çok az ülkesinde görülmektedir. Irkçılık yapmak neredeyse birçok çevrede övgüyle karşılanmaktadır. Irkçılığın –bırakın serbest oluşunu– neredeyse alkışlandığı nadir ülkelerden biriyiz; ve artık yaptığımızın ırkçılık olduğunun bile farkında değiliz.
Muhalif, ya da muktedir tüm siyasanın bir an önce ultramilliyetçi, ultramuhafazakâr söylemi mahkûm eden bir tavır sergilemesi gerekir.
Yaşanan tüm örneklerden görünen o ki, Türkiye siyasetinin kendine çizdiği yol bu toplumu bir felaketle karşı karşıya bırakabilir. Taşra kültürünü yüceltip, onun üzerinden ve onu kullanarak ulaşılacak seçim başarıları cazibesini korudukça, ülkenin bir yıkımla karşı karşıya kalma ihtimali oldukça yüksek görünüyor.
Demokrasi yolunda sağlanacak iyileşmelerin siyasi çıkarıyla örtüşmediğini kabul eden kişi ve kurumlar, kendilerini otoriter ve totaliter akımlaran kucağına bırakır. Ama bunlar genellikle –dünya siyasi tarihinde birçok kez görüldüğü gibi–, tam muktedir olduklarını düşündükleri gün hüsrana uğrarlar.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 39 (Yaz 2010)
Referandum tartışmaları bütün gündemimizi kaplamışken, Vatan Gazetesi’nde AİHM’deki Hrant Dink davasıyla ilgili haber bu ülkede ve bu devlette neyin ne olduğu, nasıl olduğu yolunda herkese yeni bir kanıt vermiş oldu.
Devletin Hrant Dink’i korumadığı, öldürüleceğine dair Emniyet ve Jandarma’nın bilgisi olduğu halde önlem almadığı gerekçesiyle Dink ailesinin AİHM’ne açtığı davaya Hükümetin gönderdiği ve Mahkeme dosyalarına giren savunmayı --Vatan Gazetesi kaynaklı haberle-- basında ve duyarlı İnternet sitelerinde okuduk.
Dışişleri Bakanlığının hazırladığı savunma metninin tamamının alınıp basında ya da hiç değilse Internet’te yayınlanması ve bir belge olarak arşivlerde saklanması gerekir. Çünkü savunma yapılmamış, Hrant Dink’e saldırılmıştır.
1- Hrant Dink Türklüğü tahkir etmişmiş, bu nedenle hüküm giymişmiş. Hrant Dink öldürülmeden önce bu hükmü İnsan Hakları Mahkemesine götürmüştü. AİHM Hrant Dink’in açtığı bu dava ile Dink ailesinin cinayetten sonra açtığı davayı birleştirmiştir. Yani Hrant Dink öldükten sonra AİHM’ndeki dava düşmemiştir. Bu anlamda Türk Hükümetinin kendi adliye kararını savunma gerekçeleri arasında göstermesi ne biçim bir hukuk nosyonudur, bilinmez. Olsa olsa aczdir.
2- Hükümet, Mahkeme kararına dayanarak Dink’i Türklüğe hakaret etmekle suçlamaktadır. Dink’in mahkûmiyetine neden olan TCK 301. Maddeyle ilgili dava süreci için “Ceza yargılaması için acil bir toplumsal ihtiyaç vardı” denilmekte yazının “halkı tahrik eden kışkırtıcı etkisi” nden bahsedilmektedir. Toplumsal ihtiyacın ne olduğunu saptamak siyasetçi yaklaşımıdır, hukukta “toplumsal ihtiyaç gereği yargılama” diye bir kavram yoktur.
ÖNLEM ALMADIK, YARGILADIK
3- Dink’in öldürüleceğini birden fazla devlet biriminin bildiği halde önlem almadığı yolunda Davacı Dink ailesinin suçlamasına Hükümetin verdiği yanıt bir kez daha esef vericidir: “Devlet yaşam hakkını korurken önleyici tedbir almasını gerektiren bilgilere sahip olması gerekir” denilmektedir. Oysa Trabzon Emniyet’i Dink’in öldürüleceğini kendi istihbarat elemanıyla saptamış ve İstanbul Emniyet’ine bildirmişti. Keza Trabzon Jandarma Teşkilatında görevli bir astsubay aynı bilgiyi Alay Komutanı Ali Er’e bildirmiş, o önlem için hiçbir harekette bulunmamıştır. (ama bu bilgiyi Jandarma Genel Komutanlığı’na bildirmemiş olması düşünülemez.)
4- Hükümet “Cinayetten hemen sonra katil yakalandı ve ilişkide bulunduğu 39 kişi gözaltın alındı bir kısmı tutuklandı” diye yazmıştır. Bu kadar acz artık gülünç bile değildir. Zira kendisine isnat olunan “Öldürüleceğini bildiğiniz halde hayatını önlem almadınız” idi. “Maktul öldürüldükten sonra failleri yakaladık” demek savunma değildir.
ÖLDÜRÜLDÜĞÜ İÇİN MAĞDUR DEĞİL
5- Savunmadaki bir başka nokta “Hrant Dink öldürüldüğüne göre 301’den aldığı cezanın mağduru olmamıştır. Yani. Mağdur olmadığına göre bizim suçlanmamız gerekmez. Kara komedi gibi bir cümler. Hüküm giydi ama hapiste yatmadı, çünkü öldürüldü.
Alay mı ediyorsunuz?
Ya da Ziya Paşa’nın dediği gibi “Sen herkesi kör, âlemi sersem mi sanırsın?”
6- Savunma devamla şöyle deniliyormuş: “AİHM içtihatlarına göre yaşam hakkını ihlalden bahsedebilmek için “Mağdur gerçek ve yakın biçimde tehdit ediliyor muydu, bu tehlikenin önüne geçmek için makul tedbirler alındı mı?” sorularının sorulması gerekir. Dink gerçek ve yakın biçimde tehdit edilmiş olsaydı koruma için yerel makamlara başvuru ve koruma isterdi”
a) Bursa’dan gönderilen Ahmet Demir imzalı tehdit mektubunu Savcılığa vererek koruma talebinde bulunmuştu.
b) Yukarıda sözünü ettiğimiz mahkeme duruşmalarına tehditkâr linç kalabalıkları Adliye binası önünde toplanıyorlardı.
c) Kaldı ki, kişi koruma talebinde bulunmasa bile, Devlet kendi elemanlarıyla aldığı istihbarat gereği önlemlere başvurmak zorundaydı.
d) 1. C.Başkanı Kemal Atatürk’ün yetimhaneden alarak evlat edindiği Sabiha Gökçen’in ailesi öldürülmüş Ermeni asıllı bir kimse olduğu Agos Gazetesi’nde yayınlandıktan bir süre sonra Hrant Dink Vali Muavini tarafından Vilayet’e çağrılmış ve odada bulunan iki kişi Dink’ten haberi tekzip etmesini, yoksa hayatından endişe duyacaklarını söylemişlerdi.
Hrant Dink uzun süre yazmadığı bu görüşmeyi Agos’ta yayınladıktan kısa bir süre sonra öldürüldü.
7- Önceden bilindiği halde önlem alınmadığı suçlamasına yanıt olarak olaydan sonra 21 idari soruşturma alt alta sıralanmış. Bu soruşturmalar sonucunda Adliye’ye verilen hiçbir emniyet mensubu yok. Cinayetten önceden haberdar jandarma yetkilileri için açılan dava ise görevi ihmalden ibaret.
Ama asıl önemlisi, “önceden biliyordun, önlem almadın” iddiasına Devlet’în verdiği yanıt “önceden bilenleri cinayetten sonra sorguladım” den ibaret. Oysa sorulan, NİÇİN ÖNLEM ALMADIN? sorusuydu.
SOYKIRIM KURBANI İLE SOYKIRIM SAVUNUCUSU
Ve nihayet Türkiye Cumhuriyeti’nin savunmada verdiği örnek Almanya’da Kuhnen adlı bir Neo-Nazi’nin AİHM’deki davasıyla Hrant Dink’în AİHM’deki 301 davası koşut gösterilmiş.
Kuhnen isimli şahıs F. Alman yasalarında suç olan Nasyonal sosyalizmi övdüğü ve savunduğu, ırkçılık yaptığı ve” soykırım olmamıştır” dediği için hüküm giymiş ve AİHM’ başvurmuş, Mahkeme ise Kuhnen’in sözlerinin Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi 10. Maddesindeki ifade özgürlüğü kapsamına girmediğini, o görüşlerin Sözleşme Dibacesi’nde belirtilen temel değerlere aykırı olduğunu belirterek Kuhnen’in talebini reddetmişti,
Türk Dışişleri Bakanlığı işte bu neo-Nazi hakkındaki AİHM kararını emsal göstermiş ve Hrant Dink’in de benzer bir suçu işlediği için mahkûm edildiğini söylemiştir.
Her ne kadar TRT-1 de 15. 08. Pazar günkü “Politik Açılım” programına katılan Adalet Bakanı Sadullah Ergin o görüşleri paylaşmadığını söylediyse de, sözler önemli değildir, sigara dumanı gibi dağılıp giderler, kalıcı olan AİHM dosyalarındaki metindir, Türkiye Cumhuriyeti’ni o bağlamaktadır ileride de unutulmayacak bir tarihsel öneme sahiptir.
Sayın Davutoğlu, Sayın Erdoğan o metin sizin bakanlığınızın, sizin Hükümetinizindir, yani bugün de, siz gittikten sonra da Türkiye Cumhuriyetinin metnidir. Gelen tepkiler üzerine Dışişleri Bakanlığı savunma metninde cinayetin mazur gösterilmediğini, sadece yasaların zikredildiğini, onları esas alan kararların hatırlatıldığını söylemiştir.
Ve nihayet soyu İttihatçı Türkçüler tarafından kırılmış, kendisi faşist Türkçüler tarafından öldürülmüş bir insanın soykırım savunucusu bir Naziyle koşut tutulmuş olması acıdır. Bunu Türkiye Cumhuriyeti adına Dışişleri Bakanlığı’nın yapmış olması asla bağışlanmayacak ve ileride de unutulmayacak bir kabahattir.
- Ayrıntılar
- Oğuz Oyan
- Sayı 39 (Yaz 2010)
GİRİŞ: 2000’LER NASIL ŞEKİLLENDİRİLDİ?
1) 1990’LARA DAİR BAZI ANIMSATMALAR
(i) 1990’lar koalisyon hükümetleri dönemiydi. Bu dönemin siyasi şekillenmesini belirleyen ana eğilim, bütün siyasi partilere yayılan liberalleş(tir)me dalgası oldu. 24 Ocak 1980’de başlayan, 12 Eylül 1980 askeri darbesiyle desteklenen, ANAP’ın 1983-1991 iktidarıyla pekiştirilen ekonomide liberalleşme ve küreselleşme süreci, ANAP sonrası dönemi de etkileyecek biçimde tüm siyasi sisteme içselleştirilecekti. IMF-DB ikizlerinin telkinleri kadar, neoliberal politikalara yatkın olan Çiller (1993-96) ve Yılmaz (1997-99) Hükümetlerinin ideolojik/siyasal konumları da bu süreci hızlandırdı. Erbakan (1996-97) Hükümetinin sistemi zorlayan “Âdil Düzen Programı” ilk altı ayda uygulanamaz duruma düşerken, neoliberal yönelişle kısmen çelişen bu REFAHYOL koalisyonunun ömrü bir yıldan uzun olamadı.
Liberalizm/küreselleşme yönünde bir dönüşümün “kaçınılmaz” olduğuna ikna edilen yönetim kademeleri, 1990’ların ikinci yarısında geleceği bağlayıcı yeni taahhütlere girişeceklerdir. AB’nin üyelik havucunun cazibesiyle 1995’te Gümrük Birliği ilişkisine imza atılması ve 1996’da Birliğe girilmesi, Türkiye’deki planlama anlayışının dışına çıkılarak VII.Plan (1996-2000) metnine liberal vizyon kazandırılması ve 2000’lerde uygulamasına tanık olunacak tarımda Doğrudan Gelir Desteği’nin Plan hedeflerine alınması, 1998’de IMF ile –ihtiyaç dışı– bir Yakın İzleme Düzenlemesi gerçekleştirilmesi ve böylece 9 Aralık 1999’da imzalanacak Stand-by Düzenlemesine zemin hazırlanması, vb. bu çerçevede anımsatılabilir.
(ii) Bu dönemin ilginç bir özelliği de, zayıf koalisyon dönemlerinde ekonomi bürokrasisinin alan kazanması ve “uluslararası finans bürokrasisiyle” güçbirliğine yönelebilmesi oldu. Bürokrasinin, Osmanlı’nın son yüzyılını anımsatırcasına, yerli siyasilerin tarım ve diğer alanlardaki sözde popülizmini altedecek biçimde bir dış otoritenin devreye sokulması yönünde çalışması ve bu çerçevede IMF/DB ile yeni ekonomik düzenlemelerin devreye sokulmasını etkileyebilmesi, bu dönemin kaydadeğer yeni bir bağımlık ilişkisidir. Böylece, Türkiye’de siyasetçinin iplerinin ve ekonomide karar alma düzeneklerinin IMF/DB aracılığıyla dış hegemonik güçlerin denetimine geçmesi süreci 1998’den itibaren yeniden çalışmaya başlayacaktır.
(iii) Koalisyon hükümetleri döneminin üçüncü önemli eğilimi, merkez sağ ve merkez solun aşırı sağ lehine zemin kaybetmesiydi. Bu zemin kaybetme, önceleri, ANAP için 1987-89 sürecinde daha çok SHP ve DYP lehine çalışmış, SHP için ise 1989-1991 döneminde DSP lehine uç vermişti. RP ve MHP ittifakının 1991 seçimlerinde artış eğilimine giren oyları, henüz onyılın başında dinci-milliyetçi sağdaki yükselişi haberliyordu. 1991-1995 dönemi DYP-SHP Koalisyonu, her iki iktidar partisini aşındıran bir sürece dönüşecekti. Ama muhalefetteki ANAP da bu süreçten nasibini alacaktı. 1991-1995 koalisyonunun ekonomik ve sosyal politikalarının başarılı olamadığı, üstelik 1994 krizine yol açtığı, Güney Doğu ve Doğu’da çok yüksek insani ve ekonomik maliyetleri olan büyük bir iç çatışmanın yaşandığı ortamda yapılan 1995 genel seçimleri, iktidardaki kitle partilerinin (1995 Şubatında CHP-SHP birleşmesine rağmen) oy kaybıyla ve Refah Partisi’nin ipi birinci sırada göğüslemesiyle sonuçlandı.
DYP-SHP Koalisyonu, “tarihi bir uzlaşma” olarak topluma sunulmuştu. Gerçekte ise, merkez solun, merkez sağ güdümünde, daha fazla bir sistem partisine dönüştürülmesi alıştırmasına dönüşmüştü. 1986’da ANAP’la başlayan özelleştirmelerin bu dönemde hızlanması ve 5 Nisan 1994 kararlarıyla emekçi ve çiftçi aleyhine bir IMF programına SHP’nin angaje edilmesi, merkez solun “emek yanlısı” olma iddiasını da aşındıracaktı. 1991-1993 dönemini kapsayan birinci koalisyon protokolünün daha solda duran –ama pek de uyulmayan– hükümleri, Çiller’in Başbakanlığı döneminde hazırlanan ikinci koalisyon protokolünde metinde bile yer bulamayacaktı. Aslına bakılırsa, SHP açısından asıl kritik hata, Çiller liderliğinde 1993’te yenilenen koalisyonda yer almaya devam kararı olmuştu.
1995-96 döneminde bir yıllık ANAYOL (ANAP-DYP) koalisyonu denemesinden sonra 1996’da kurulan REFAHYOL (RP-DYP) koalisyonunun önü 28 Şubat 1997 tarihli askeri muhtırayla kesilecekti. Post-modern denilen bu müdahalenin de Atlantik ötesi uzantıları olduğu ve asıl hedefinin Büyük Ortadoğu Projesi ile bağlantılı bir “Amerikancı İslam” (“ılımlı” İslam) hareketinin inşası olduğu bugünlerde daha iyi anlaşılmakta.
İzleyen ANASOL-D koalisyonu ve DSP azınlık hükümetleri dönemlerinde kaydadeğer iki gelişme olacaktı: Birincisi, yukarıda değindiğimiz Temmuz 1998’de IMF ile uzun sürecek bir yeni bağımlılık ilişkisinin başlatılması; ikincisi, 1999’da PKK lideri Abdullah Öcalan’ın yakalanması (veya Türkiye’ye teslim edilmesi)... Bu sonuncu olayın önemli etkisiyle, 1999 seçimlerinde DSP ve MHP, oylarını öngörülmedik biçimde tırmandıracak ve üçlü koalisyonun bir ve ikinci sıradaki büyük ortakları olacaklardır. Ancak, sistemin henüz tam denetimi altına girmemiş olan bu koalisyon ortaklarına 1 Ocak 2000’den itibaren IMF’nin çok kapsamlı bir stand-by düzenlemesiyle çeki-düzen verilmesi ve Dünya Bankası’nın daha önce görülmedik biçimde bu programın yapısal düzenleme mimarı olarak tam gövde sahneye sokulması, Türkiye’de ekonominin ve siyasetin yeniden yapılandırmasına atfedilen önemi göstermekteydi.
2) 2000-2002 EKONOMİK VE SİYASİ KRİZİ
(i) 2000 yılında IMF ile girişilen stand-by düzenlemesi, 1998’de olduğu gibi, Türkiye bir dış ödemeler dengesi sorunu yaşamadığı yani gerekli koşullar oluşmadığı halde başlatılmıştı. Döviz kuru çıpasına dayalı –yani kademeli bir sabit kur sistemine bağlı– bu ekonomik istikrar ve yeniden yapılandırma programından, beklenebileceği gibi, daha birinci uygulama yılı sonunda büyük bir cari işlemler açığı ve bunun sonucunda güçlü bir devalüasyon ve mali krizle çıkılacaktır. Programın başında Türkiye’de varolmayan dış açık sorunu IMF programının uygulamasıyla yaratılacak ama çöküşün sorumluluğu (Anayasa kitapçığı masalıyla) yerli siyasetçilerin üzerine yıkılacaktır. 2001 Şubat çöküşünün Koalisyon Hükümeti üzerinde yarattığı korku ve panik, DB üzerinden ekonomi bakanı ithal edilmesi, daha hızlı yapısal düzenleme dayatmalarına gidilmesi (15 günde 15 yasa) ve IMF çevreleriyle anlaşma tazelenmesiyle sonuçlanacaktır. Böylece yaratılan krizin etkisiyle programın “kaçınılmazlığı” daha da vurgulanmış olacak ve Türkiye’nin elinden iktisadi/mali/kurumsal politika araçları daha kolaylıkla sökülüp alınacaktır. Ekonomik gereklere dayanmayan 2000 programının aslında bir iktisadi-siyasi şekillendirme programı olduğuna ilişkin Bağımsız Sosyal Bilimcilerin saptamaları, 2002’de Ecevit Hükümetini dağıtan siyasi krizle daha fazla paylaşılır olmuştu; bugünlerde herhalde daha bütünsel bir kavrayışın önü açılmıştır.
(ii) IMF/DB programının pek dikkati çekmeyen bir yan etkisi daha olacaktır: Bölgesel kalkınmaya aktarılan bütçe ödeneklerinin kökten sınırlanması… Üstelik, tam da büyük iç çatışma dönemi bastırılmış ve kısmen küllenmiş, örgüt itibar kaybetmiş, yani bu bölgede kapsamlı bir ekonomik ve sosyal program uygulanmasının en elverişli ortamı oluşmuşken! GAP yatırımları dahil tüm altyapı ödenekleri, AKP’nin ilk 5 yılını da kapsayacak şekilde 2007 sonuna kadar sembolik düzeylere indirilecektir. Ama bu arada IMF/DB ikizleri, sıkı koşullarla bölgeye bütçeden harcama yapılmasını engellemelerinin üçüncü yılında, manidar bir şekilde, “köye dönüş” ve benzeri projeler için bölgeye kendi üzerlerinden (Ankara’yı dışarıda bırakarak) fon aktarılmasını gündeme getirebilmişlerdi! Bu girişimler, bölgeye kaynak aktarılmasının engellenmesinin, harcama daraltıcı programın bir yan etkisinden ziyade bölgeye doğrudan müdahaleyi içeren amaç setinin önemli bir ögesi olduğunu akla getirmekteydi.
(iii) 2000-2002 döneminde muhalefet safları da ilginç bir siyasal yapılandırmaya sahne olacaktır. IMF Programı uygulamaya konulduğunda Meclis içi muhalefet sıralarında DYP ve Refah Partisi’nin uzantısı olan Fazilet Partisi (FP) oturmaktaydı. Fazilet Partisi, IMF programına daha köşeli bir karşı çıkışı dile getirmekteydi. Bu arada Fazilet Partisi’nin liderliğini ele geçirmek için aday olan A. Gül ve çevresindekiler Recai Kutan, yani Erbakan karşısında Kongreyi kaybetmişlerdi. Türkiye siyasi tarihinin çok öğretici bir örneği de bu süreçte yaşanacaktı: Kongreyi kaybedenler (ki bunlar daha sonra AKP kurucusu olacaklardır), bu sırada Fazilet Partisi’nin de kapatılması için yürütülen inceleme sürecinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı’na Partinin kapatılmasına destek verecek kanıtları taşıyanlar da olmuşlardı. O kadar ki, ek kanıtların çokluğu karşısında, Başsavcı ek bir iddianame hazırlamak zorunda kalacaktı! Takiyye eğitiminden geçmiş olan bu ekip, Fazilet Partisi 22.6.2001’de kapatıldıktan hemen sonra Saadet Partisi (SP)’nin 20.7.2001’de kurulmasını bekleyerek 14.8.2001’de Adalet ve Kalkınma Partisi’ni kurmuş olacaklardı. SP’nin milli görüş çizgisinin devamı olarak kurulmuş olması, değiştiği yolunda bir retorik geliştiren AKP’nin işine çok yarayacaktı. Böylece 2002 erken seçimlerinden bir yıl önce, iktidara ve IMF programını uygulamaya talip olacak “muhafazakâr-liberal” siyasi hareket hazırlanmış durumdaydı.
(iv) 2000 Kasım ve 2001 Şubat krizleri aslında 1980 sonrasındaki neo-liberal programların ve yürürlükteki IMF/DB reçetelerinin iflâsı olmakla birlikte, Türkiye daha sağa kaydırılarak “sistem” içinde tutulacaktı. 1990’larda başlayan merkez sağın erimesi süreci 2002’de tamamlanmış oluyor; siyasal İslam daha önce merkez sağın kontrolünde bir hareket iken, şimdi merkez sağı da kontrolüne alarak tek başına iktidar olacak kıvama geliyordu. Siyasal İslam, 1995’lerdeki RP döneminde kısmen taşıdığı “anti-kapitalist” söylemin tam tersini benimseyerek neo-liberal küreselleşme ideolojisinin militan bir savunucusuna dönüşüyor, ABD’nin Irak’a müdahalesinde Kuzey Cephesi açılmasını kolaylaştırma taahhüdünü henüz iktidara oturmadan verebiliyor, böylelikle meşrûiyetini dinde, liberalizmde ve dış desteklerde bulan –ve ayrıca, bağımsızlıkçı Kemalist ideolojiyi ve cumhuriyetçi kurumsal yapıyı geriletme misyonunu da üstlenerek– yeni tür bir iktidar modeli sunuyordu. Kısacası, Cumhuriyet tarihinde ilk kez, iç siyasal meşrûiyetini dış destekler üzerinden kurmaya çalışan bir bağımlı iktidar modeli, bir yıllık partileşme süreci içinde tek başına iktidara oturabiliyordu.
3) AKP DÖNEMİNİN OLUŞTURDUĞU SÜREKLİ KRİZ ORTAMI
Peki, büyük bir iktisadi-siyasi altüst oluşla açılan 2000’li yıllar, Kasım 2002 seçimlerinde koalisyonun üç partisini ve muhalefetteki DYP’yi baraj altına yollayarak ve AKP’nin çoğunluk hükümetine ortam hazırlayarak acaba yeni tür bir siyasi istikrar mı müjdeliyordu? Yoksa bu tek parti hükümetini özel kılan nitelikleri, siyasi krizi geride bırakmak yerine nitelik değiştirerek onu bu dönem için sürekli mi kılmıştı?
Gerçekte, Cumhuriyet değerleri ve kurumlarıyla çatışma içine giren ve onları kendine göre başkalaşıma tâbi tutan AKP hükümeti, Cumhuriyet döneminin en önemli siyasi krizini doğuran siyasal hareketin de adı olacaktır.
Türkiye’de 2000’li yıllarda siyasetin krizi, son çeyrek yüzyılın yükselen hareketleri olan siyasal İslam ve Kürt milliyetçiliğinin, iktidarı ve ülke gündemini belirlemeye başlamış olmasından kaynaklanmaktadır.
Siyasetin krizini alışılmadık bir düzleme taşıyan ise, her iki yükselen toplumsal hareketin de dış güçlerden medet uman ve destek alan bir yapıda oluşmasıdır. Dış destek ile bu hareketler arasında hem neden hem de sonuç ilişkisi bulunmaktadır. Bunun anlamı, Türkiye’deki siyasal krizin sadece Türkiye’nin bir iç meselesi olarak ortaya çıkıp gelişmemiş olmasıdır. Kriz büyüdükçe, yani ülke giderek daha fazla zaafa uğradıkça, dış dinamiklerin belirleyiciliği zemin kazanmakta, hattâ dış güçlerle örtük koalisyonlar kurulmakta, ülkenin bağımlılık ilişkileri derinleşmektedir.
Siyasal İslamın merkezi yönetimde 9 yıla yaklaşan damgası, yerel yönetimlerin önemli bölümünde ise 10 yıllık bir dönemin vizesini almış bulunması; Cumhurbaşkanlığı, YÖK ve kısmen yargıyı kendine bağlaması; karşı devrimci icraatında önemli tutunma pozisyonlarını (kadrolaşma, mevzuat, eğitim, sağlık, sosyal yardımlaşma ağları, dinci dernek ve vakıflar) elde etmiş olması; merkezi ve yerel yönetimlerin rant dağıtma kanallarını kontrolü altına almış olması; Ergenekon dâvasını ve telekulak fütursuzluğunu birer sindirme silahı olarak kullanma olanaklarını geliştirmesi; askeri kesimin stratejik/taktik hatalarını lehine çevirmesi ve dış istihbaratı da kullanarak TSK’yı etkisizleştirmesi/Dolmabahçe türü pazarlıklara zorlaması; vergi denetimlerinin medyaya karşı kullanılması ve böylece büyük sermayenin sindirilmesi gibi gelişmeler hem iktidarın kendine güvenini arttırmış hem de bu gücün karşısında durabilecek cepheyi daraltmıştır.
Bugün gündemde olan Anayasa paketi referandumu tam da “demokrasiyi ve yargıyı kendine göre biçimlendirme” anlayışının tezahürü niteliğindedir. Batı tipi demokrasilerde yürütme-yasama-yargı arasında kurulmuş olması gereken güçler ayrılığı, sekiz yıllık AKP döneminin de “katkılarıyla” bugün artık Türkiye’de yasama-yürütme arasında mevcut bulunmamaktadır. Yasama çoğunluğu koşulsuz bir biçimde yürütmenin emrine girmiştir. Bunun tek istisnası 1 Mart 2003 tezkeresinin oylaması olmuştur ama bunun yeni bir örneğinin oluşması olasılığı da (Anayasa’da parti kapatmanın zorlaştırılması değişikliğinin geçmemesini saymazsak) artık neredeyse yok gibidir. Ama şimdiki asıl tehdit, iktidar partisinin yargıyı da tam kontrolü altına alma isteklerinden kaynaklanmaktadır. AKP’nin Anayasa paketi tam da bunu amaçlamaktadır. Bunun gideceği son durak faşizan ve otoriter bir güç merkezileştirmesinden başka bir şey değildir ama iç ve dış dünyaya demokrasi girişimi olarak pazarlanabilmektedir. Karşı-devrimci yüzü açığa çıkan bir iktidar eliyle gerçekleştirilmek istenen bu tasarım, siyasette ve toplumda gerginlikleri büyütmekte, yargının çeşitli katmanlarını bu gerginlik içinde taraf olmaya itmekte ve TSK’yı cepheden hedef almaktadır. Bu bir çözülme sendromudur.
II- CHP’nin ÖNÜNDEKİ YENİ PERSPEKTİFLER
1) 2002-2010 SÜRECİNDE CHP’NİN TARZ-I SİYASETİ
(i) Cumhuriyet Halk Partisi, 12 Eylül dönemini saymazsak, 1999-2002 dönemini kendi tarihinde ilk kez parlamento dışında tamamladıktan sonra 2002’de iki partili bir oluşumun anamuhalefet partisi olarak sorumluluk üstlendi. 2007-2010 döneminde dört partinin grup kurduğu Meclis’te gene anamuhalefet partisi konumunu korudu. Bütün bu dönem boyunca CHP dikkatini daha çok Meclis içi muhalefet üzerinde yoğunlaştırdı. Ama Meclis dışında da “demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devleti” kavgasının başını çekti.
Meclisteki muhalefet tarzının bazı özellikleri ve sonuçları kısaca özetlenebilir:
a) CHP, AKP’nin hukuk dışına ve özellikle anayasal hukuk dışına çıkma çabalarına karşı önemli mücadele örnekleri verdi. Özellikle 2002-2007 döneminin iki partili yapısında bu konuda üstlendiği sorumluluk daha büyüktü. Bu dönemde bağımsız bir Cumhurbaşkanı olarak Sayın Sezer’in yürüttüğü denetim çabaları da CHP’nin uğraşlarıyla tam bir tamamlayıcılık ilişkisi içinde oldu, birbirine katkı ve destek sağladı. CHP, yasama denetimini parlamentoyla sınırlı tutmayarak anayasal denetim düzeneğini sonuna kadar kullandı; AKP’nin hukuku hafife alması veya etrafından dolaşma ısrarı, bu konuda CHP’nin belki de tarihi bir rekor kırmasına yol açtı. Aynı nedenle Sayın Sezer de anayasal denetimi en çok kullanan Cumhurbaşkanı oldu. 2002-2007 dönemi Anayasal denetim bakımından bir zirve oluşturdu. Sayısal veriler de bunu kanıtlamakta (Gülen, 2009, s. 196 vd.):
– Ekim 2002-Haziran 2007 döneminde TBMM’de kabul edilen 582 yasadan (uluslararası sözleşmelerin onaylanmasına dair 327 yasa bunun dışındadır) 60’ı (%10’u) Cumhurbaşkanı tarafından TBMM’ne geri gönderildi. Bunların 28’inde Cumhurbaşkanı’nın uyarıları sonuç verdi.
– Cumhurbaşkanı, yürürlüğe giren 511 yasanın 21’i (%4’ü) için Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu.
– CHP ise, yürürlüğe giren yasaların 103’ünü (%20’sini veya her beş yasadan birini) Anayasa Mahkemesi’ne götürdü. Haziran 2007’de sonuçlanan 59 davadan 35’inde iptal istemi, 11’inde yürürlüğün durdurulması istemi kabul edildi.
– Böylece AKP’nin taşınmaz malların kullanımına/talanına, özelleştirme uygulamalarına, eğitim sağlık ve sosyal güvenlik alanında hak kayıpları doğurmaya, sağlıkta piyasalaştırmaya, mali kontrol ve denetimi köreltmeye ve genel yönetimi etkisiz kılmaya yönelik pek çok yasal düzenleme girişimi Anayasa’ya aykırılık yönünden sonuçsuz kaldı.
b) Hukuka ve Anayasa’ya aykırı yasaların bir bölümüne sendikalar, demokratik kitle örgütleri, STK’lar, üniversiteler, yargı organları, CHP ve Cumhurbaşkanı Sezer ile birlikte tavır aldılar. Bu nedenle AKP’nin bazı girişimleri hukuk engeline takılmak dışında bu tür toplumsal tepkiler nedeniyle de askıya alınmak zorunda kaldı.
c) CHP, doğrudan bir emek partisi olmadığı halde, iktidarın sermaye lehine, emek aleyhine çalışma koşullarını yeniden düzenleme çabalarına, esnek çalıştırma koşullarını egemen kılma ve işçi haklarını temelden geriletme düzenlemelerine karşı sendikal konfederasyonların toplamından daha büyük bir direnç gösterdi. (İş Kanunu ve sosyal güvenliğe ilişkin düzenlemeler buna iyi birer örnektir).
d) CHP, iktidarın kamu yönetimi temel kanunu gibi düzenleme girişimleriyle, merkezî ve yerel yönetimi piyasanın taleplerine göre yeniden yapılandıran, yerelleştirme görüntüsü altında temel kamu hizmetlerini piyasa koşullarına terkeden ve yurttaş yerine “müşteriyi” koyan, kamu yönetiminin bütünlüğünü parçalayan, hesap vermekten ve denetimden kaçışı özendiren, rant kanallarını kendi yandaşlarına yönlendiren, yeni mali bağımlılık ilişkileri yaratan eğilimlerine karşı önemli başarılar elde etti (Oyan, 2004, s. 5-13).
e) CHP, son Anayasa paketine kadar, AB uyum düzenlemeleri çerçevesinde AKP’nin Meclise sunduğu Anayasa değişikliklerine, bunları iyileştirme yönündeki çabalarını sürdürerek, esas itibariyle destek verdi.
(ii) Peki CHP neyi eksik veya yetersiz yaptı? Satırbaşlarıyla sayalım:
a) Meclis dışı çalışmalara, demokratik kitle örgütleriyle ve özellikle sendikalarla ilişkilere yeterince ağırlık vermedi; seçim dönemleri dışında kitleleri toplamaya özel bir ilgi ve çaba göstermedi; toplumun AKP’ye ve büyüyen eşitsizliklere yönelik tepkisini yeterince örgütleyemedi.
b) Bu bağlamda iktidara sol perspektiften yeteri kadar yüklenemedi; halkın gerçek gündemini yakalayamadı; sınıfsal temelli muhalefetten kaçındı; salt kendi emeğiyle yaşamını kazanan ücretli ve küçük üretici kesimlerin gücünü açığa çıkaramadı veya siyaset dili kitlelerle yeterli bağı kurmasını engelledi. (Kılıçdaroğlu ile birlikte bu kesimler yeniden siyaset sahnesine çekilmeye başlandı). Buna karşılık, IMF’yi ve büyük sermaye çevrelerini karşısına almamak veya karşısındaki cepheyi genişletmemek temelinde fazla dengeci bir siyaset anlayışı götürdü.
c) Demokrasinin sınırlarını genişletmek konusunda yeterince inisiyatif kullanamadı; daha çok reaktif konumda kaldı. Örneğin seçim barajını aşağı çekme gibi ön alıcı ve iktidarın gerçekte demokrat olmayan yüzünü açığa çıkarıcı önerileri yapabilmek için genel başkan değişimini beklemek durumunda kaldı. Veya yaptığı öneriyi gündeme taşımakta yetersiz kaldı; örneğin Türk Silahlı Kuvvetleri İç Hizmetler Kanunu’nun 35 inci maddesinin değiştirilmesi konusu Sayın Baykal tarafından önerilmiş olmakla birlikte, bu konuda ısrarcı olunmadı; oysa bu önerinin 27 Nisan 2007 e-muhtırasının hemen sonrasında CHP Grubu tarafından bir kanun teklifine dönüştürülmüş olması, CHP’ye çok büyük bir itibar sağlardı.
d) Güneydoğu veya Kürt meselesinde öneri geliştirmekte veya mevcut çözüm önerilerini topluma ulaştırmakta zayıf veya edilgen kaldı. (Kürt meselesinin çözümsüz kalması, Türkiye’nin geleceğini ipotek eder bir ortama sürüklenmesine, dıştan güdümlü adımlar atılmasına neden olmaktadır. Bu meselenin bir çözümü olacaksa, bu ancak anti-emperyalist köklerinden referans alan bir CHP tarafından gerçekleştirilebilir).
e) Parti örgütünün yeniden yapılandırılması, gençlik ve kadın kollarına dinamizm kazandırılması, yönetimlerin gençleştirilmesi konularında belirleyici adımlar atılamadı. Parti üst yönetiminin gerçek bir işbölümü temelinde yeniden yapılanması sağlanamadı. Örgüt içi demokrasinin işleyişinde daha sağlıklı, örgüte daha fazla güven duyan, önseçim veya eğilim yoklamasına daha fazla yer veren yapılar oluşturulamadı.
f) Parti kendisini iç ve dış dünyaya yeterince iyi anlatamadı; halkla ilişkilerinde yetersiz kaldı; medyanın iktidar yanlısı (veya iktidar karşısında sinen) tutumuna karşı yeterli önlemler alamadı, zamanında araçlar geliştiremedi. Özellikle dış dünyaya karşı savunma pozisyonunda kaldı; yabancı dilde yayın yapmadığı ve dış temasları daha etkili bir biçimde örgütlemediği için meydanı AKP ve onun yandaşı siyasi liberallere bıraktı.
2) CHP’NİN ÖNÜNDEKİ KRİTİK HEDEFLER
CHP Genel Başkanına yönelik olarak Mayıs 2010’da düzenlenen komplo, Türkiye’de siyasete müdahalenin sadece iktidar yapılarıyla sınırlı olmadığını bir kez daha kanıtladı. CHP bu süreçten, beklenilenin aksine, güçlenerek çıktı. Kendisine yönelik saldırıyı bir fırsata dönüştürmesini bildi. CHP’de genel başkanın sorunsuz değişimi, hem son iki yıldır toplumda yıldızı parlayan bir genel başkan adayının Parti yapısında kabul görmüş olması, hem de Partide sürekliliği temsil eden Genel Sekreter’in çabalarının birleşmesiyle mümkün olabildi. CHP’nin önünde şimdi yukarıda sayılan yetersizliklerin hızla giderilmesi durmaktadır, ki bunların bir bölümünde şimdiden önemli mesafeler katedildiği görülmektedir.
CHP’nin önünde şimdi üç kritik hedef bulunmaktadır:
Bir, 12 Eylül 2010 tarihindeki Anayasa referandumunda iktidarın sivil dikta heveslerine güçlü bir darbe vurmak;
İki, 2011 Genel Seçimlerinde iktidar olmak;
Üç, iktidar sürecinde 1991-95 döneminin yanlışlarını tekrarlamamak ve böylece birden çok dönem boyunca iktidarda kalmayı başararak AKP’nin kamu yönetiminde, yargı sisteminde, toplumsal dokuda yol açtığı tahribatı onarabilmek.
Şimdi bu hedeflere varmak için Partinin yeni örgütlenme ve siyaset yapma biçimleri üzerinde kendi iç gündemini belirlemesi gerekecektir.
3) TÜRKİYE’DEKİ DIŞA BAĞIMLI YAPININ SORUMLUSU SAĞ SİYASETLERDİR
Türkiye, 1980’de başlayan üçüncü küreselleşme dalgasına 24 Ocak-12 Eylül evliliğiyle hazırlıksız bir biçimde eklemlenmiş, dolayısıyla sınai gelişmesini tamamlamadan ticaret eksenli bir işbölümünü benimsemek durumunda kalmış; 1984’ten itibaren kamu kesimi hesapsız bir iç ve dış borç sarmalına sokulmuş; 1989’da bu defa finansal serbestleştirmeye (sermaye hareketlerinin serbest bırakılmasına) koşar adım geçerek sıcak paraya yüksek getiriler sunan bir ekonomi hâline getirilmişti. Ama bu yapı onu dış şoklara açık hâle de getirdiğinden 1994 ve 1999 mali krizlerini büyük daralmalarla geçirmişti. Ardından Türkiye 2000 yılında IMF/DB ile radikal bir yapısal programa itilmiş, tarımsal yapılarda büyük tasfiyelere yol açılmış, ekonomi düşük kur-yüksek faiz kıskacına sokularak sıcak paraya ve ithalata dayalı bir yapı oluşturulmuş, büyük dış açıklara yol açan ithalatın finansmanı içinse özel sektörün dış borçlanmasından, kamu varlıklarının özelleştirilmesinden, yabancılara toprak satışından medet umulmuştur. Ekonominin dışa bağımlılığı arttıkça tıpkı Tanzimat sonrasında olduğu gibi kendisine dışardan program, “reform”, bakan ve hükümet dayatılan ülke konumuna düşürülmüştür.
Peki bu bağımlılık ilişkilerinin oluşmasında sağ ve sol siyasi hareketler arasında belirleyici farklılıklar olmuş mudur veya var olduğu bilinen farklılıklar korunabilmiş midir?
Çok partili yaşamın 60 yılının sadece 10 yılında CHP’li veya SHP’li koalisyonlar yer almıştır. SHP-CHP’nin katıldığı son hükümet koalisyonu üzerinden 15 yıl geçmiştir. Dolayısıyla, ekonomideki bugünkü dışa bağımlılık, büyüyen gelir dağılımı dengesizliği, düşen reel ücretler, artan yoksulluk ve işsizlik, çözülen köylülük ve tarım, istihdam yaratma kapasitesini yitirmiş sanayi, teknoloji üretemeyen ve hattâ teknolojik bilgiyi satın alamayan edilgen yapı, bölgesel sorunun çözümsüzleşmesi, sonuçta giderek pekişen bu bağımlı yapıda dış siyasi ödünler noktasına gelinmesi, esas itibariyle sağ iktidarların eseridir.
Yalnız burada DSP’nin siyasi sorumluluğu üzerine özel bir ayraç açmak gerekecektir. 1999-2002 döneminin DSP-MHP-ANAP koalisyonu (hattâ 1997-1999 arasındaki DSP’li hükümetler), ülkenin IMF/DB yörüngesine girmesini kolaylaştırıcı rolü nedeniyle önemli bir sorumluluk taşımıştır. Bu, 1990’lı yıllarda merkez solun sistem tarafından kuşatılmasının, bağımsızlıkçı köklerinden uzaklaşmasının doğrudan bir sonucudur. CHP/SHP hareketi şimdiye kadar bu kadar kritik bir kopuşa sürüklenmemiştir. Her ne kadar 1991-95’in SHP’li koalisyonlar döneminde Partili bakanların bir bölümünde liberal basıncın etkisiyle eksen kaymalarından söz edilebilirse de, bu sağa kayma, 2000’lerde IMF ile girişilen tarzda bir teslimiyet çizgisine asla varmamıştır.
Tekrar başa dönülürse, bugün ekonominin ve toplumun yaşadığı sorunların asıl kaynağı, sağ siyasi hareketler ve onların dış dünyayla kurdukları bağımlılık ilişkileridir. Son sekiz yılın dinci-liberal sağ iktidarı, bu bakımdan geçmiş tüm sağ iktidarlardan nitelik olarak farklı bir teslimiyet çizgisinin meşrulaştırıcısı olmuştur. Bu bakımdan kendisine biçilen rolü layıkıyla oynamıştır da denilebilir. Ama içerde zayıflama belirtileri, dış politikada zaman zaman kontrol dışına çıkan eksen kaymaları, dünya hegemon gücü açısından, bir alternatifinin de hazır tutulması ihtiyacını büyütmektedir.
4) EKONOMİDE SADECE MAKİNİST DEĞİL RAYLAR DA DEĞİŞMELİDİR
Bir CHP iktidarının sol karakterinin en temel ayırım çizgisini, uygulamaya talip olacağı ekonomik program oluşturacaktır. Bu durumda bazı sorular akla gelmektedir:
AKP’nin “solda” bir simetriğinin oluşturulması niyetleri devam etmekte midir? AKP’ye Kemal Derviş çizgisinde liberal sol bir alternatif hazırlama çabaları son bulmuş mudur? CHP’yi yeniden şekillendirme çabaları acaba tek hamlelik bir operasyon muydu, yoksa bunun devam senaryoları yazılmakta mıdır? AKP’nin uyguladığı IMF politikalarını (Mayıs 2008 sonrasında IMF’siz IMF politikalarını) daha iyi uygulamaya talip olmak çizgisine indirgenmiş liberal bir CHP ekonomik programı uzak bir olasılık mıdır? Bu can alıcı soruların ucu bugün için açık mı, yoksa şimdiden doyurucu karşılıkları var mı?
Bize göre, CHP Genel Başkanı’nın bir halk iktidarını, toplumun en savunmasız katmanlarının taleplerine öncelik veren bir halkçı düzeni sürekli vurgulamasının gösterdiği ilk şey, CHP’yi liberal bir programa sıkıştırmanın güçlüğüdür. Esasında Türkiye’nin “mali kural” gibi bütçe sınırlamaları içine sokularak, tarımda, bölgesel kalkınmada, sanayide, sosyal güvenlikte, yoksullukla mücadelede iddialarını gerçekleştirmesi beklenemez. Bölüşüm öncelikleri olan sol bir programı benimseme durumundaki CHP’nin bu tür kısıtlar altına sokulması hiç beklenmemelidir. Dış ve iç sermaye çevrelerinin telkinleriyle sağ iktisadın en radikal kanadının anayasal iktisat zorlamaları içine hapsolmuş bir Türkiye, emek yanlısı politikalar uygulamaya hazırlanan CHP’nin Türkiye’si olamaz.
Bugünkü yapısal sorunlarından kurtulabilmesi için Türkiye’nin kendisine yeni bir yol çizmesi gerekmektedir. Daha iyi bir lokomotife değil, doğru hedeflere döşenecek yeni raylara ihtiyaç vardır. Dünya bugün neo-liberal küreselleşme modelinin tıkandığını fark ederken ve bu modele etkili düzeltmeler getirmeye çalışırken, dış ekonomik ilişkilerde yer yer korumacı önlemlere geri dönüşler olurken, devletin piyasalara müdahalesi kaçınılmazlaşırken ve hattâ olası bir neo-liberal dönem sonrasının koşulları tartışılmaya başlanırken, Türkiye’yi bugün yöneten muhafazakâr-liberal zihniyetin büyük bir imanla bağlı kaldığı modelin aşılmasını da CHP’nin gerçekleştirmesi gerekmektedir. Gerçi Türkiye’de yaklaşık 10 yıldır uygulanan ekonomik programın sonuna gelindiğini ve yeni politikaların gerekli olduğunu –hiç olmazsa aşırı değerli TL’den, bunun sonucu olan dışa kanamadan ve dış açıklardan kurtulma gereğini– şimdi artık birçok çevre dile getirmektedir; ama CHP’nin savunması gereken daha köklü bir dönüşümdür. Hindistan, Çin, G. Kore gibi Uzakdoğu örnekleri, Latin Amerika deneyimleri, son 30 yılda uluslararası finans kuruluşlarının önerilerine uyanların değil, uymayanların küresel sistemden daha kazançlı bir biçimde yararlanabildiklerini kanıtlamıştır. Şimdi bunun Türkiye modelini oluşturmak niçin mümkün olamasın?
İşte tam bu noktada CHP’ye tarihi sorumluluklar düşmektedir. Türkiye’ye gerekli olan, öncelikle bir zihniyet devrimidir. Kendi aklına ve gücüne güvenmeyi; bağımsızlığı ve ülke çıkarlarını öncelikli olarak koruma reflekslerini geliştirmeyi yeniden öğrenmek ve bunu ülke insanının tüm davranış kodlarına içselleştirmek konusunda CHP’ye tarihî bir düzeltme görevi düşmektedir.
5) CHP, AVRUPA SOSYAL DEMOKRASİSİYLE AYNI EKONOMİK PROGRAMI SAVUNAMAZ
Avrupa sosyal demokrasisi, 1980 sonrasındaki yeni küreselleşme sürecinde çeşitli Avrupa ülkelerinde uzun iktidar deneyimleri yaşadı. Bu partiler, sistemin egemen blok tarafında yer alan ülkelerini, bu bloğun ortak çıkarları doğrultusunda, küresel sisteme entegre olarak yönettiler. Bu, Batı’nın sosyal demokrat partilerinin liberalleşerek iyice sistem partilerine dönüşmelerine, sistem tarafından tamamen ehlileştirilmelerine yol açtı. Onların bölüşümcü hedefler doğrultusunda devlet müdahalelerini ve kamu harcamalarını savunan ilkelerini, dünyada kalkınmacı politikaları destekleyen ve küresel dengesizliklere karşı tavır alan üçüncü dünyacı dayanışmalarını, ulus-aşırı şirketlere karşı eleştirel konumlarını tarihe gömdü; tüm “sivri” uçlarını törpüledi. Bu partiler, iktidar deneyimleri sırasında, hâlâ bağımsızlık reflekslerini yitirmemiş, özelleştirmelere karşı eleştirel konumu benimseyen gelişmekte olan ülkelerin sol partilerine soğuk bakmaya başladılar. Aralarındaki çelişkiler giderek uzlaşmaz bir noktaya sürüklendi. Bunu kendi çıkarları açısından gidermenin yolu, gelişmekte olan ülkelerdeki merkez sol hareketleri de sistem partileri haline dönüştürmekten geçiyordu. Bunu başardıkları yerler oldu. Türkiye sağı açısından tam başarı elde edilirken, Türkiye solu açısından ancak kısmi ve geçici başarılar elde edilebildi; Türkiye solundaki bağımsızlık refleksleri tam olarak köreltilemedi. İşte AB sosyal demokrasisinin CHP karşıtlığı ve 2000’lerdeki AKP sevdası bu koşullarda yeşerdi.
Gelişmekte olan ülkelerde sol-demokrat partilerin iddia ve taleplerini, işgüvencesini sağlamaya, kayıtdışılıkla mücadeleye, Dünya Bankası tarzı yoksulluk programlarına ve kendilerine önerilen kimlik/cinsel eşitlik siyasetine indirgemeleri yeterli ve doğru bir mücadele pozisyonu oluşturmamaktadır. Gelişmekte olan ülkelerde, bu arada Türkiye’de, kamu ekonomik girişimlerini (KİT’leri) tamamen tasfiye edecek, kamu harcamalarındaki artışı sınırlandıracak ve özellikle kamu yatırım ve kamu sosyal harcamalarını sınırlayacak tarzda tasarlanacak bir “kamuda yeniden yapılandırma” modeline sol-demokrat partilerin angaje olmaları veya kamu ekonomisinin bu yönde şekillendirilmesine kayıtsız kalmaları mümkün değildir. İki nedenle:
Birincisi, bu ülkelerde gerek devletin gerekse sosyal devletin boyutu esasen çok küçüktür; dolayısıyla devletin küçültülmesi yaklaşımı anlamsızdır. Ama daha da önemlisi, anlamsızlığın ötesinde yanlıştır. Yanlıştır, çünkü, faiz harcamaları dışarıda tutulduğunda, gelişmekte olan ülkelerde kamu harcamalarının millî gelir içindeki payı gelişmiş ülkelerdekinin yarısı bile değildir; oysa gelişmiş ülke olmanın olmazsa olmaz koşulu kamu hizmetlerinin geliştirilmesidir; dolayısıyla gelişmekte olan ülkelerde devletin güdük olan boyutu büyütülmelidir; yani iddia edilenin tam tersi yapılmalıdır. Sosyal ve ekonomik yönlü kamu hizmetlerinin geliştirilebilmesi ve bölgesel dengesizliklerin aşılabilmesi içinse devletin çok yönlü mali/ekonomik araçlara gereksinimi vardır.
Türkiye gibi ülkelerde sol-demokrat partilerin devletin küçültülmesi ve/veya merkezi yönetimin yetkilerinin yerel yönetimler lehine ufalanması yaklaşımına kolayca kapılmamaları gereğinin ikinci nedeni, gelişmekte olan ülke devletlerinin dış dünyaya karşı belirli bir bağımsızlık alanına sahip olabilmelerinin olmazsa olmaz bir varlık ve egemenlik koşulu olmasındandır. Bu da ancak ulus-devlet olma konumunu koruyabilmekten geçmektedir. Ancak bu şekilde yabancı ülkelerin ve ulus-aşırı şirketlerin basınçlarına karşı direnebilecek çapta kurumsal bir yapı ayakta tutulabilir ve stratejik ekonomik alanlarda tutunma pozisyonları ve gerekirse kamu girişimleri korunabilir.
***
Batı’nın sosyal demokrat partileri bugün toplumlarına merkez sağdan farklı bir toplum projesi sunamamanın derin krizini yaşıyorlar; bu nedenle Almanya’da, Fransa’da, İtalya’da, İngiltere’de vs. iktidarı kaybettiler. Bu nedenle artık başka ülkeler için bir rol modeli olma cazibesini de yitirdiler. Gerçi başta İngiltere olmak üzere Batı Avrupa’nın dünyanın hegemon kutbu olarak oynadığı tarihi rol ve bu ortamda yeşeren sosyal-demokrasinin özgül karakteri, onun hiç bir zaman kendi dışında tekrarlanabilir bir model olmasına pek olanak vermiyordu. Son 30 yılın deneyimleri bu özgüllüğü daha da pekiştirdi. Bu bağlamda “sosyal-demokrasi”nin bir kavram olarak dahi, gelişmekte olan ülkelerde ve bu arada Türkiye’de Batı Avrupa’daki anlam kalıbı içinde kullanılmasının kavramsal ve tarihsel olarak sorunlu olduğu ifade edilebilir.
CHP gibi anti-emperyalist bir Kurtuluş Savaşı içinden geçerek kurulan ve bağımsızlıkçı karakteri başat olan bir siyasal formasyonun, Batı’nın hegemonik ilişkilerinin sağladığı dış artık ürünle bölüşümcü politikalar uygulayabilen siyasal formasyonlarıyla aynı dili kullanması, aynı ortak noktalardan hareket etmesi sanıldığından daha zor olabilir. Ama CHP’nin daha sol bir çizgiyi temsil ettiğini kavramak o kadar da zor olmayabilir.
Eğer bugün bile CHP’ye model olarak Batı Avrupa sosyal demokrasisi gösteriliyorsa, Türkiye’nin liberalleri Avrupalı kimi sosyal demokratlardan veya Avrupa Sosyalist Partisi’nin bazı yönetim kademelerinden gelen işaretlerle CHP’yi yargılamaya kalkışıyorlarsa, bunun ideolojik bir zorlamadan başka bir şey olmadığını ve arkasında öncelikle Avrupa’nın derin çıkar ağlarının bulunduğunu kabul etmek gerekecektir.
Batının sosyal demokrat partileri kendi sorunlarına çözüm üretemezken, bazen eski sömürgeci alışkanlıkların da etkisiyle, gelişmekte olan ülkelere program dayatmaya, daha da kötüsü, IMF/DB programlarını önermeye eğilimlidirler. Oysa, eşitsizlikleri derinleştiren mevcut küreselleşme biçimine eleştiri yönelten, küreselleşmeye sosyal bir alternatif kazandırmaya çalışan siyasal hareketlerin dünya çapında taban kazanması, Batı Avrupa sosyal demokrasisinden değil, özellikle gelişmekte olan ülkeler üzerinden, Türkiye’den, Latin Amerika’dan ve benzeri coğrafyalardan güçlü bir destek alarak inşa edilebilecektir. Bu bakımdan, CHP’nin küresel sistem tarafından şekillendirilmeye karşı kendini koruması sadece kendi geçmişi ve geleceği açısından değil, Türkiye’nin, Ortadoğu’nun, hattâ dünyanın geleceği açısından kritik bir öneme sahiptir.
Bugün gelinen noktada, son yılların bütün kazanımlarını korumak ve geliştirmek kaydıyla, CHP’nin yeni anlayışlarla, yeni çalışma yöntemleriyle, yeni örgütlenme biçimleriyle, yeni kadrolarla ve kuşkusuz yeni liderliğiyle doğru hedeflere yürümesi zorunluluğu kendini dayatmıştır. “Siyasal İslam”ın iktidara kök salmasını durdurmanın önemi, Türkiye için, CHP’nin başarı veya başarısızlığıyla ölçülemeyecek kadar yaşamsaldır. Bu beklentiye cevap vermek sorumluluğu Parti yönetiminin ve örgütünün omuzlarındadır. CHP, bilinçle, kararlılıkla, doğru seçilmiş kadrolarla, emekten yana bir programla bu tarihsel sorumluluğu yerine getirmek göreviyle karşı karşıyadır.
***
KAYNAKLAR
Gülen, Fikret (2009), “AKP’nin İktidar Olduğu Dönemde Yasama Faaliyetleri (2002-2007)”, İlhan Uzgel, Bülent Duru (der.), AKP Kitabı, Bir Dönüşümün Bilançosu, Phoenix Yayınevi, Ankara, s.195-224.
Oyan, Oğuz (1999), “Devleti Yeniden Biçimlendirme Çabaları ve Sendikal Tavır”, Türk-İş Yıllığı 99, 2 inci Cilt: Yüzyıl/Binyıl Biterken Dünyada ve Türkiye’de Durum, Türk-İş Araştırma Merkezi, Ankara, s. 13-28.
Oyan, Oğuz (2004), “Türkiye’de Kamu Yönetiminin Yeniden Düzenlenmesi: Bir ‘Reform’ Aldatmacası”, CHP Yerel Yönetim Dergisi, Sayı 10, Aralık 2004, s. 5-13.
Oyan, Oğuz (2008), Bizim Düşlediğimiz CHP. CHP’de Liberal Kuşatmaya Geçit Yok, 26-27 Nisan 2008 tarihinde toplanan CHP’nin 32. Olağan Kurultayı’nda dağıtılan broşür, 24 s.
- Ayrıntılar
- İzzettin Önder
- Sayı 39 (Yaz 2010)
GENEL MANZARA
2008 yılının sonlarına doğru ABD’de finans kesiminde patlak veren ve kısa sürede ABD’de reel kesime geçen, daha sonra da AB bölgesine sıçrayarak tüm yerküreye yayılma eğilimi gösteren küresel krizin sona geldiği tahminleri yapılırken, bu kez de Yunanistan’da derin bir kriz başgösterdi ve başta Almanya ve Fransa olmak üzere, IMF’nin de desteği ile, tüm AB ülkelerini tedirginlikle yangını söndürmeye yönlendirdi. İş bununla da bitmedi, bu kez de İspanya ve Portekiz’de çalışanların gelirlerinin geriletilmesi projeleri gündeme geldi. Bu arada İngiltere’de oluşan çok büyük boyutlarda kamu açıkları da ilgilileri telaşlandırdı.
Farklı evrelerde farklı boyutlarla ortaya çıkan kriz dalgalarına karşı alınan önlemlerin etkilerinin tam olarak tartışılıp bir karara bağlanmasına mahal kalmadan, peşpeşe patlayan dalgalar kamu yetkililerini şaşkına çevirirken, dünya çapında rezerv para olarak kabul edilen doların patronu FED (ABD Federal Merkez Bankası) kabaran dalgalar arasında kendisine kesin bir rota çizmekten âciz kalmakta ve akademik çevrelerden de çok yoğun eleştiri oklarına hedef olmaktan kurtulamamaktadır.
ABD’de akademik çevrelerin ünlü simaları da krizi ve krize karşı alınan önlemleri yorumlarken, kimi zaman meslekdaşlarını suçlamaktan, kimi zaman da ekonominin iyi yönetilmediği gerekçesi ile yöneticileri hedef almaktan kaçınmamaktadırlar. Ancak, bundan üç beş yıl evvel birilerinin kalkıp da Merkez Bankaları siyasetten bu denli bağımsız olamaz ya da piyasalar bu kadar serbestleştirilmeyip üzerlerinde kısmî devlet denetiminin bulunması kaçınılmazdır ya da finansal işlemler denetlenmelidir gibi savlar ileri sürseydi, bugün tam da eleştirilerini bu noktada yoğunlaştıran tüm profesyonel ekonomistler şiddetle karşı çıkar ve bu eleştirileri yapanları geçmişte kalmış fikirlerin nostaljik temsilcileri olarak nitelerlerdi.
Kapitalizmin üçüncü derin krizini yaşama şansına kavuşmuş olan, küreselleşmecilerin ifadesiyle eskilerde kalmış fikirlerin nostaljik temsilcisi konumundaki ekonomistlerin en büyük şansı ve hattâ zaferi “küreselleşme”yi ve onun kurallar manzumesi olan “Vaşington Uzlaşması”nı insanlığın büyük bir zaferi gibi dalgalandıran ve kimseye söz hakkı tanımayan Nobel-yaldızlı profesyonel akademisyenlerin ne hallere düştüğünü görmek olmuştur! Halklara yazık olmadı mı? Tabii ki, oldu! Keşke onlar da siyasal tercihlerini farklı biçimlerde yapabilecek bilinç düzeyine ulaşmış olsalardı! Dileyelim ki, tüm yaşanan acılar ekonomik sistemde köklü bir dönüşüme yol açamasa da, hiç değilse büyük kitleler için “yanlış bilinç”ten kurtulma kapılarını aralamış olsun! Halklar, aralanan bu kapıdan kapitalizmin olgunlaştıkça nasıl saldırganlaştığını ve dünyamızı üçüncü kez bir paylaşım savaşına dahî sürükleyebilecek kadar pervasız olduğunu idrak etsin! Halklar, aralanan bu kapıdan görsün ki, kapitalizmin asıl dürtücü gücü insana ya da topluma hizmet endişesinden değil, tam tersine, önündeki tüm engelleri yıkarcasına aşarak kendi birikimini ve gücünü pekiştirme hedefinden gelmektedir. Böyle bir sistemin bireysel haklar alanında olduğu kadar siyasal düzlemde de demokrasi kurallarıyla bir alâkası yoktur.
ÇEKİRDEK DOKU
Su yüzüne çıkan görüntüleri Platon’un “mağaralardaki hayaller” görüşüne benzeterek, sadece hayallerin yüzeysel tanımlanmasıyla yetinmeyip, diyalektik metodla, çekirdek dokudaki oluşumlarını ele alarak, yaşadığımız krizi, krizin çevreye yayılım sürecini, krize karşı geliştirilen ve alınan önlemlerin çözümlenmesini yaparak ancak meseleyi anlaşılabilir ve daha ileri boyutlarda tartışılabilir konuma getirebiliriz. Açıktır ki böyle bir çözümleme, sistem-içi bakış ya da sisteme eleştirel bakış açılarından farklı olacaktır. Ben buradaki çözümlemeyi, sisteme eleştirel bakış açısından yaparken, aynı zamanda, yeri ve sırası geldikçe de, sistem içi eleştirilere de yer vererek, bu tür yaklaşımların oluşumu açıklamadaki yeterlilik gücünü test etmeye, daha doğrusu yetersizliklerini göstermeye çalışacağım.
Yaklaşık bir buçuk yıl evvel, Aralık 2008 yılında bu dergide kriz konusunu tartışırken şöyle bir tanımlama yapmışım: “.... birikim dürtüsü ile tetiklenen sermayedar piyasa için üretim yaparken, bir yandan sermaye birikimi nedeniyle hızlı ve yüksek miktarda üretim gerçekleştirmekte, diğer yandan da (sermayelerarası rekabet sonucunda) makinalaşma nedeniyle daha az emek kullanarak işsizlik yaratmakta, böylece artan üretime karşın piyasaların (üretimdeki artış hızında) genişlemesini engellemektedir. Üretim sürecinde istihdam edilen emek ile sermaye arasındaki gelir bölüşümünün teknoloji düzeyi yükseldikçe emek aleyhine gelişmesi de piyasaların daralmasında önemli bir faktördür.” Bu açıklama şu iki noktayı çok net olarak ortaya koymaktadır: (1) krizler sermaye dokusunun işleyiş sürecinde oluşan arz ve talep dengesizliği sonucunda ortaya çıkan sistemik bir olgudur; (2) eğer birinci sav geçerli ise, krizlerin önlenmesi dışsal önlemlerle olanaksız olup, ancak sermayenin mülkiyet biçiminin ve böylece gelişim sürecinin denetlenmesi ile mümkündür! Kriz ve krize karşı alınan önlemlerin analizinde sistem-içi ve sistem-dışı bakış açıları arasındaki temel fark da bu savdan kaynaklanmaktadır.
Hal böyle olunca, bence, önce “kriz” sözcüğü etrafında şekillenen bir yanlış algılamayı düzeltmemiz gerekmektedir. Genelde, biz kriz olgusunu bir tür patlama ya da çöküş olarak algılıyoruz, çünkü sistemdeki patlama anı bilincimize çıkmaktadır. Oysa, aynı deprem olgusunda olduğu gibi, krizler de belirli bir zaman kesitinde birikim yapıp olgunlaştıktan sonra patlama şeklinde tezhür etmektedir. Krizlerin birikim aşamasına “kronik kriz”, patlama aşamasına ise “akut kriz” dersek, krizlerin sermaye birikim sürecinde devamlı yaşanan bir olgu olduğunu ve kapitalizmin temel dürtüsünün de sermaye birikim süreci olduğu kabulünü yaparak, kapitalizmin kriz üreten patolojik bir yapıya sahip olduğunu rahatlıkla ileri sürebiliriz. Algılama düzeyi itibariyle akut patlamaların dikkatimize giriyor, buna karşın kronik kriz aşamalarının bilinç dışında kalıyor olmaları, bunların sistemik anti-kriz mekanizmaları ile perdeleniyor ve erteleniyor olmasından kaynaklanmaktadır.
Kapitalizm kronik krizini reel sektörde, sermayenin organik bileşiminin emek aleyhine değişmesi ve bu sürece bağlı olarak yaşanan arz ve talep arasında giderek açılan farktan kaynaklanan kâr sıkışması nedeni ile yaşarken, devamlı olarak talep yönünü destekleyici ve kronik krizin akut hâle dönüşmesini engelleyici politika önlemleri geliştirmiş ve bunları başarılı bir şekilde devreye sokmuştur. Kriz erteleyici en masum ve dikkat çekmeyen önlem reklam sektörünün gelişmesidir. Reklam sektörünün kapitalist sisteme katkısı, bir hizmet sektörü olarak ek istihdam yaratmasından çok, talep düzeyini yükselterek piyasada oluşan durgunluğun önünü almasından kaynaklanmaktadır. Lionell Robbins’in iktisat öğretisi tartışmalarında “sonsuz ihtiyaçlar” kavramını ön plâna çıkarmasının tarihsel dönemine (1932) baktığımızda, böyle bir atılımda kapitalizmin piyasaların genişletilmesine olan ihtiyacının rolünü açıkça görürüz.
Kapitalizmin piyasaları genişletme politikasının en güçlüsü, Keynes’in ünlü Genel Teori başlıklı eserine dayanılarak, İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında Batı dünyasında uygulamaya koyulmuş olan “sosyal devlet politikaları”dır. Birinci Paylaşım Savaşı, 1917 Devrimi ve 1929 Krizi kapitalist dünyayı dehşete sürüklerken, Keynes’in Marx’ın teorisini tersinden okuyarak ünlü eserini yayınlaması sisteme bir süre için rahat nefes aldırmıştır. Marx’ın “üretim fazlası” görüşünü Keynes’in “tüketim noksanı” olarak yorumlaması ve eksik tüketim alanının kamu bütçesi operasyonları ile doldurulması önerisi, İkinci Paylaşım Savaşı sonrasında kapitalist dünyaya “pembe dönem” olarak adlandırılan bir dönem yaşatmıştır. Bu proje sermaye dışı kesime üretim araçları mülkiyetine girme olanağı vermeden, kamu kesimi alanının genişletilmesi ve açık bütçe politikaları yoluyla salt gelir dağılımının bir miktar düzeltilerek piyasaların genişletilmesi amacını gütmekte idi. Dönemin koşullarına baktığımızda, bir yandan komünist dünyanın genişlemesi, diğer yandan yoğun emekçi mücadeleleri ve özellikle de sermayenin sonu gelmez piyasa talepleri sosyal politikaların önünün açılmasını kolaylaştırmıştır. Bu yönü ile bir tür aldatmaca ve sipariş sistem olarak görülmesi gereken sosyal devlet politikalarının sermaye dışı kesimlere fazla bir şey kazandırmadığı gibi, tam tersine, tarihin sermayeden yana akışını kolaylaştırdığını ileri sürmek yanlış olmasa gerek. Nitekim, günümüzde komünist korkusunun olmaması ve yoğun emekçi mücadelelerinin yaşanmaması yanında, sermayenin piyasa gereksinimi de küreselleşme ile karşılandığından sosyal devlet politikaları derin bir kriz içindedir. Görülüyor ki, bir kazanım diye adlandırılan sosyal devlet politikaları da, buradaki konumuz açısından, sermayeye yönelik piyasayı genişletme hizmetinden ve böylece kronik krizin akut safhaya geçmesini önlemeden öte bir işleve sahip değildir.
Keynesyen talep-yanlı piyasaları genişletici politikalar sonucunda ulus-devlet sınırları içinde sermayenin daha da büyüyerek olgunlaşması, daha ileri düzeyde büyüyebilmesi için ulus-devlet sınırlarının aşılmasını zorunlu kılmıştır. Sosyal devlet politikaları devreye sokulduğunda nasıl toplumlar hak elde ediliyor sevincine ulaşmışlarsa, günümüzde yaşanan küreselleşme olgusu da bir medeniyet yürüyüşü aşaması olarak halklara tanıtılmaktadır. Oysa, en basit anlatımıyla küreselleşme; kâr sıkışıklığı krizine girmiş olan merkez sermayenin bir yandan faktör piyasalarını diğer yandan da ürün piyasalarını genişletmek amacıyla tüm yerküreye yayılma dayatmasından başka bir şey değildir.
Piyasaları genişletici ve kronik krizleri önleyici önlemler kategorisinde hızlı manevraları ile devreye giren bir sektör de finastır. Aynen reklam alanında olduğu gibi, finans sektörü de bir yandan yeni istihdam alanı olarak görülebilir olmakla beraber, bu sektörün sistem bağlamındaki asıl işlevi, toplumun gelecekteki gelirini şimdiye çekerek, piyasaları genişletmektir. Zira, finans sektörünün yapısı ve işleyişine baktığımızda, reel sektörde oluşturulan “artık değer”in kredi olarak piyasaya enjekte edilerek, yeni tüketim ve bunun kamçılayacağı üretim alanları açmak, yâni sömürü alanlarını genişletmek, bunu da belirli bir faiz (sömürü) karşılığında bireylerin gelecek dönem gelirleri üzerine ipotek koyarak yapmak demektir. Finans sektörünün reel sektörden daha hızlı gelişmesi ve sistemi ani şoklara sokması salt bu sektördeki işlemlerin elektronik hızda yapılıyor olmasından değil, bu sektöre girenlerin kapitalist dürtü ile davranış sergilediklerinde reel sektörde bulunmayan ek olanaklardan yararlanma şansına sahip olmalarından kaynaklanmaktadır. Şöyle ki, reel sektör, reel üretim bazında genişleme ve yayılma olanağına sahipken, finans sektörü bilanço ve kâğıt üzerinde yayılma imkânını kullanabilmektedir. Reel üretim tabanında bir kredi enstrümanı, bir başka finans kurumuna belirli bir iskonto haddinden satılarak yeni kredi olanağı yaratılabilmektedir. Her kredi olanağının finans sektörü ve yöneticilerine yeni kazanç sağlama kapısı olarak yorumlandığında, finans sektörünün ne denli hızlı büyüyebileceğini, hatta reel sektör tabanından uzaklaşabileceğini görmek zor olmasa gerek. Bunun da ötesinde, yanlış öngörülerle oluşturulmuş değersiz tabanlı krediler ya da zamanla geri dönüş olanağı kalmadığından dolayı değersizleşen krediler (subprime mortgages/credits) dahi yine belirli bir faiz haddinden iskonto edilerek başka kredi kurumlarının aktifinde yer aldığında, aktife dayalı yeni kredi olanakları yaratılmış olmaktadır.
Böylece kar topu gibi yuvarlanarak büyüyen, büyüdükçe hem finans hem de reel sektör değerlerinde balonlar yaratan, ancak reel sektördeki değişim değerleri itibariyle üretici sektör tabanından uzaklaşan finans sektörü en ufak bir halkadaki kopuşta peş peşe yıkılma tehlikesi ile karşı karşıya gelmektedir. Finansal sektörün bu denli tehlikeli boyutlarda büyümesi, her kumar oyununda olduğu gibi, oyun sürerken kimsenin dikkatini fazla çekmediği gibi, tam tersine, kumarı kızıştırarak, akan çeşmeden kaplarını doldurmaya çalışan avantacıları da coşturabilmektedir. Krizin ilk aşamalarında milyarlarca dolarlık değer kayıplarının ortaya çıktığını ifade etmek, aslında reel bir değerleme olmayıp, reel sektörde karşılığı olmayan hayalî köpük değerlerin gerileyerek söndüğünü ve ilk değerlerine gerilediğini ifade etmektir. Nitekim, ABD’de mortgage borçlarının ödenememesi yorumu, kredi borcunun ne borçlunun emek değeri karşılığı ile ne de bizzat ipotekli taşınmazın piyasa değeri ile ödenebilir olduğu şeklindedir. Kredi sahibinin emek değeri, kapitalist sistemde reel sektörde yaratılmış olan bir reel değeri, taşınmazın piyasa değeri ise bu varlığın başka bir reel değerle değişim oranını gösterir. Başka bir deyişle, her iki değer de, reel sektörde değişim karşılığı olan değerdir. Balonlaşmış finansal borcun ödenememesi, yaratılmış balonun reel bir değişim değeri olmadığını göstermektedir. Bu itibarla, krizin ilk anında milyarlarca finansal değerin gerilediğini ya da değersizleştiğini ileri sürmenin fazla bir anlamı yoktur, zira o değerler zaten gerçek değer ifade etmeyip yapay olarak şişmiş değerlerdir. Finansal alandaki balonların patlaması, ilk ağızda, ekonomide reel bir kayba işaret etmiyor olmakla beraber, ekonomide gelir dağılımını değiştiriyor olabilir. Şöyle ki, elindeki kâğıt değerli iken bunu nakde çeviren ya da ipotekli evinin değeri şişmişken evi satan bireyler, piyasa dalgalanmaları karşısında geç davranan bireylere göre avantajlı konumda olurlar. Ancak, krizin ikincil reel etkisi ve psikolojik olarak gelişen diğer etkilerinin reel sektörü geriletmesi krizin reel etkileri olarak görülür.
Reklam sektörünün gelişmesine, sosyal devlet politikalarının yaygınlaştırılmasına, finans sektörünün reel sektör tabanından koparcasına olağanüstü büyümesine rağmen, öyle anlaşılıyor ki, tüm talep yükseltici işlevlerle devreye sokulmuş olan politik ve ekonomik araçlar yetmedi ki, 2008 krizi patlak verdi. Yâni, operasyon arz yönüne dönmüş oldu! Ya da, Harry Magdoff’un deyimi ile “Sömürgesiz Emperyalizm Dönemi” başlatılmış oldu! Küreselleşmenin ardından derin krizin gelmesi, hiç bir şekilde salt finansal balonlarla açıklanamayacak bir oluşumun sonucudur. Bu oluşum, talep desteklerinin yetersiz kaldığı aşırı olgunlaşmış kapitalist dönemde artık bazı sermaye dokularının değersizleştirilerek, arz ayarlamasının kaçınılmaz olduğunun işaretini vermektedir.
Ekonominin yükselme dönemlerinde küreselleşme politikaları yoluyla çevresel ekonomileri emperyalist ilişkilerle sömüren merkez ekonomiler, kriz dönemlerinde de yine küreselleşme politikalarıyla krizin maliyetini çevreye saçarak hafifletme yoluna gitmişlerdir. Kapitalizmin en olgunlaşmış ve en kırılgan dokusunda patlak vermiş olan kriz, küreselleşme sürecinde hızla çevresel ekomilere yayılırken, merkez ekonomilerin aldığı önlemlerin merkezdeki yıkıcı etkisi çevresel etkilerle hafiflemekte, çevre ekonomilerin aldıkları önlemler ise yine çevresel etkilerle merkeze önemli avantajlar sağlamaktadır. Reel ve finans sektörlerinin çok sıkı şekilde birbirine bağlanarak, küresel düzlemde bir tür üretim ve finans zinciri oluşturması sonucunda olumsuz etkiler güçlü alanlardan zayıf alanlara, olumlu etkiler ise ters yönde haket etmektedir. Örneğin, ABD’de krizin ilk şokunu hafifletebilmek için FED milyarlarca doları piyasalara saçarken, doların uluslararası rezerv para olma niteliği nedeniyle ABD’deki enflâsyonist etkisi gereği biçimde hissedilmemiştir. Buna karşın, Türkiye’de otomotiv sektöründe getirilen ÖTV indirimi de yurt içi ve yurt dışı üretici ve imalatçılara önemli yeni faaliyet alanı sağlamış oldu. Görülüyor ki, üretim ve finans süreçlerinin uluslararası düzlemde birbirine zincirleme bağlanması, yükseliş ve kriz dönemlerinde, farklı şiddetlerde olmak üzere, daima güçlü para ve güçlü üretim alanı lehine olumlu sonuç yaratmaktadır.
KRİZİN AVRUPA AYAĞI VE YUNANİSTAN
ABD’de patlak veren krizin derhal AB ekonomilerine yansımasını bir sıçrama olarak değil, potansiyel kriz ortamının ufak bir ateşleme ile açığa çıkması şeklinde yorumlamanın daha doğru olduğu kanaatindeyim. Zira, AB bölgesi de, ABD’den geri olmakla beraber, dünyanın ileri kapitalist bloklarından biri olduğu ve uzun süredir durağanlık aşamasında bulunduğu bilinmektedir. Euro alanında en geri ekonomiler topluluğu olan Doğu Avrupa ülkelerinin son krizde çöktükleri de bilinmektedir. Batı Avrupa ekonomileri tarafından finansal genişleme ve reel üretim destek alanı olarak devreye alınmış olan Doğu Avrupa ekonomileri, finansal krizin yaygınlaşması neticesinde ilk çöküş sinyallerini veren ekonomiler konumunda idiler. Euro para birliği Fransa ve Almanya’yı görece avantajlı kılarken, güçsüz ekonomileri zor durumda bıraktı. Güçlü ekonomilerin yan kuruluşları ve finansal operasyonları ile ayakta durmaya çalışan Euro alanı perifer ekonomileri, üretimin daralması ve finansal olanakların sıkışması sonucunda önemli güç kaybına uğradılar. Batılı bankaların bu ekonomilerdeki şubeleri birikmiş fonlarını merkeze taşıyınca, Doğu Avrupa ekonomilerinin durumu iyice vahimleşti.
Yunanistan da merkez Avrupa ekonomileri ile Doğu Avrupa ekonomileri arasında bir konuma sahip olarak, Doğu Avrupa ekonomilerinin çöküşünü izleyen ikinci dönemde gücünü kaybetmeye başladı. Yunanistan’ın gücü Balkan ülkelerinde yürüttüğü finansal işlemler yanında, tekstil, giyim eşyası, bazı tarım ürünleri gibi az sayıda kalemlerden oluşan ve ciddî sanayi ürünü ihtiva etmeyen ihracata dayanıyordu. Dış ülkelerden sağlanan finansal getirilerin durması yanında, dış pazarların daralarak ihracatın gerilemesi de Yunanistan’ın dış ödemeler dengesini olumsuz etkiledi. 2008 yılı sonu itibariyle carî işlemler açığının millî gelirin % 15,6’sı gibi olağanüstü boyutlara çıktığı Yunanistan’da, aynı dönemde verimsiz bir vergi sistemi ve yüksek kamu harcamalarına bağlı olarak yılda ortalama milli gelirin % 5 oranını aşan oranlarda seyreden ve 2009 yılında da % 13,5’a çıkan bütçe açığı sonucunda 2009 yılı sonu itibariyle borç stoku milli gelirin % 120’sine varan oranlara ulaşmış idi. İç ve dış açıklarla boğuşan Yunanistan’da bu durumda iç dinamikler koşulunda krize müdahale gücü kalmamıştı.
Dolar alanı karşısında yer almış olan Euro alanı içindeki Yunanistan’ın bu durumu ABD ve IMF’den çok AB blokunu tedirgin etti. Irak işgalinden beri su yüzüne çıkmış olan dolar- euro alanlar mücadelesinde, son krizde FED’in çaresizce etrafa savurduğu dolarlarla dolar alanının göreli zayıflaması karşısında, sıranın Euro alanına gelmesi kaçınılmazdı. Zira, “Son Borçlanma Kaynağı” olarak FED’in çevreye saçtığı dolarlar, bir yandan ABD’nin ihtiyacı olduğu ihracata katkı yapma potansiyeli taşırken, diğer yandan da doların rezerv para olma prestijini sarsarak, göreceli olarak Euro alanına avantaj sağlıyordu. Yunanistan krizi hakim paralar alanı savaşında önemli bir etki yaratarak bu kez de Euro alanının hakimiyetini tehdit etmeye başladı. IMF’yi de yedeğe alarak, Almanya ve Fransa’nın devreye girip Yunanistan’a malî destek sağlamasının birincil amacı dolar alanı karşısında euro alanını fazla yıpratmamaktır. Bu nedenle, Avrupa Merkez Bankas’na (ECB) yüklenerek euro arzının sınırsızca genişletilmesi yerine, ülkelerin elbirliği yapması yoluna gidildi.
Yunanistan krizini onarma programı çerçevesinde Avrupa Merkez Bankası (ECB) Yunanistan’ın kredi notunu düşürmeyerek psikolojik destek sağlamış oldu. Yunanistan’a asıl maddî desteği, IMF destekli Euro bölgesi ülke bakanlarının kararı ile, yaklaşık dörtte biri Almanya’dan gelen, Yunanistan millî gelirinin yaklaşık üçte biri tutarında 110 milyar euro dolayındaki malî yardım oluşturmuştur. İlk elden gelen bu desteğin tüm sorunları çözmede yeterli olmayacağı açıktır. Bu yardımın yanında Yunanistan’a da klâsik IMF reçetesi hazırlanmış bulunmaktadır. Nitekim bu reçetede, devlet bütçesinde harcamalar sınırlanacak, ücretler ve maaşlar geri çekilecek, kamu yatırımları yavaşlatılacak, özelleştirmelere hız verilerek ekonomide verimliliğin arttırılmasına (!) çalışılacak gibi standart önlemler sıralanmıştır.
Son küresel krizin AB ülkelerine de sıçramasıyla, doğal olarak, dolar ve euroya olan güven sarsılarak altına hücum arttı, dünya piyasaları sarsıldı, bundan da öte borç reddi ya da borçların silinmesi düşünceleri kafalarda oluşmaya başladı. Zira Yunanistan durumunda, millî gelirin üzerinde bir borcun millî gelirin üçte biri dolayındaki bir destekle çözülmesinin olanaksız olması karşısında merkez ekonomiler üç nedenden korkuya kapıldılar. Birinci olarak, Yunanistan’ın, henüz bu yola girmiş olmamakla beraber, borç reddine gitmesi ya da borç silme talebinde bulunması olasılığının diğer borçlu ülkelere örnek teşkil edebilir olmasıdır. İkinci olarak da, Yunanistan’ın borç temerrüdüne düşmesi, o ülkede finansal ve reel yatırımları bulunan merkez ekonomileri de güçsüz bırakabilir ve dünya borsalarını ciddî olarak sarsabilir. Üçüncüsü de, büyük propagandalarla yeryüzüne yerleştirilmeye ve oturtulmaya çalışılan küresel kapitalizm zaafiyete uğrayabilir ve çözülebilir. Böylesi bir çözülmeden, açıktır ki, birleşmeden yarar gören merkez ekonomileri zarar görür.
Yunanistan krizinin anatomisini genel hatlarıyla böylece ortaya koyduktan sonra, yapılan yardımların nedenini, muhtemel sonuçlarını ve hakim para alanları savaşındaki rolüne de değinmek gerekmektedir. Birinci konu olarak Yunanistan krizine yönelik kurtarma yardımının iki ana nedeni olduğu ifade edilebilir. Bunlardan birincisi, küreselleşme ile birbirine sıkı sıkıya bağlanmış ekonomilerde, hele de Avrupa Birliği’nde olduğu üzere, para birimlerinin de aynılaştırıldığı ekonomik birliklerde krize giren bir ülke kendi başına krizden çıkmada zorlanacağı gibi, krizi aynı para birimindeki ülkelere de hızla yayma eğilimi taşıyor olmasıdır. Krizin ilk patlak verdiği ABD’deki önlemlere baktığımızda, önlemin omurgasını hızla piyasalara para sürmenin oluşturduğunu görüyoruz. Böyle bir politikanın uygulanabilmesi ise, para kontrolünün siyasal denetim içinde bulunan merkez bankası sistemi bulunmasını gerekli kılmaktadır. AB ekonomilerinde ise, Avrupa Merkez Bankası (ECB) kurulması neticesinde euro bölgesindeki ekonomilerin böyle bir münferit devlet otonomisi olmadığı için, ilk ve âcil önlemi uygulama şansı söz konusu olamamaktadır. Öte yandan, Yunanistan özelinde ise, hükümetin elini kolunu bağlayan önlenemez kamu açıkları ve carî işlemler açığı da çıkış kapılarını tümüyle kapatıyordu. Bu itibarla Yunanistan’a dış yardım kaçınılmaz olmuştu.
Bu konuda ileri sürülen ikinci neden de, yine küreselleşme ve ekonomilerin birbirine kenetlenmesi nedeni ile, Yunanistan ile ilişki içinde bulunan ekonomilerin krizden hızla olumsuz yönde etkilenme potansiyeli taşıyor olmasıdır. Yunanistan’daki olumsuz ekonomik koşullar, bu ülkeye ihracat yapan ya da orada finansal işlemler sonucunda kâr sağlayan diğer ülkeleri de hızla krize sürükleyebilme gücüne sahiptir. Böylesi yakın ekonomik bağımlılık koşulu nedeni ile Yunanistan krizinde AB ülkeleri büyük bir panik yaşadı ve bu konuda ellerinden gelen gayreti esirgemedi.
Yunanistan euro bölgesinde olduğu kadar, kapitalist dünyanın da bir üyesidir. Hal böyle olunca, bir yandan kapitalizmin bir üyesinin çöküşüne engel olmak, diğer yandan da bu çöküşün ya da çöküşün dayatabileceği politik çözümlerin açığa çıkmasını önlemeye çalışmak merkez kapitalizmin ana işlevidir ve bu durum bizzat merkez kapitalizmin avantajınadır. Şöyle ki, kapitalizmin yükselişi ve insanlık tarihinin önemli bir aşaması olarak algılanan küreselleşme aşamasında tüm dünyaya saçılan, “tarihin sonu” ya da “ideolojilerin sonu” gibi bizzat kendisi ideolojik olan ifadelerin değersizleşmesini ve ters-yüz edilmesini engellemek tüm kapitalist dünya için olduğu kadar, özellikle de emperyalist güçler açısından fevkalade önemlidir. Yalnız bırakıldığı durumda, Yunanistan krizinin derinleşerek kapitalist güçlerin ve emperyalistlerin kesinlikle arzulamadıkları şekilde borcun silinmesi ya da borcun reddi yolları denenebilirdi. Böyle bir durum, kapitalizm üzerinde kuşku oluşturacağı gibi, ondan da öte ve mühim olarak, alacaklıların haklarının ortadan kalkmasına neden olurdu. Euro bölgesi AB ülkeleri dışında bu endişe başta ABD olmak üzere tüm emperyalistleri derin endişeye sevk eder. Bilindiği üzere, 1980’lerin ortalarına doğru Latin Amerika ülkeleri’nin gerçekleştirdiği Cartegana toplantısında borç reddi dillendirildiğinde, ABD derhal harekete geçerek, ülkelerle teke tek pazarlıklar sonucunda, gerçekten borçların bir bölümünü silmenin yanında, çok geniş özelleştirmelerle bu ülke ekonomilerine hakim olarak, borç reddi işlemini oldukça sessizce kapatmayı başardı.
Yunanistan krizi dolar-euro hakim para alanları kavgasını da ortaya çıkardı. Bilindiği üzere, doların dünyaca rezerv para olarak kabul edilmiş olması neticesinde, ABD müdanasızca ithalatını finanse edebilmekte, dünyanın en borçlu ekonomisi olduğu halde en düşük faiz haddinden borçlanabilmekte ve kendi potansiyellerinin çok üzerinde bir refah düzeyinde ekonomisini sürdürebilmektedir. Bu durum euro alanını rahatsız ettiği gibi, aynı olanaklardan yararlanma yolunda harekete geçmesini de tahrik etmektedir. Yine hatırlanacağı üzere, Fransa’nın Rusya Federasyonu ile anlaşarak Irak petrolünü euro üzerinden işleme sokması, ABD’nin Irak’ı işgali son buldu. Zira, böyle bir operasyon euro alanını dolar alanı aleyhine genişletiyor ve ABD’nin var olan olanaklarını tehdit ediyordu.
Küresel krizin ilk dönemlerinde ABD Merkez Bankası’nın (FED) piyasalara olağanüstü boyutta dolar sürmesi doların dünyada değer kaybetmesine yol açmıştı. Bu süreci geri döndürebilmek için FED bu kez fazlalık paraları piyasadan çeşitli yöntemlerle toplamaya çalıştı. Ekonomiler “likidite tuzağı”nda seyrediyor olduğundan, yâni faiz indirimi yoluyla yatırımların canlandırılması olanaklı olmadığından, dolar üzerindeki faizin bir miktar yükseltilmesinde bir sakınca görülmedi. Dolara çok fazla değer kazandırılmak da istenmedi, çünkü düşük değerli doların ABD’nin ihracatını yükselteceği görüşü benimsendi. Dolayısıyla düşük değerli dolar üzerinde farklı yönlerdeki kurgulama FED’i zor durumda bırakıyordu. Düşük değerli dolar kısa dönemde ABD’nin ihracatını geliştirebileceği gibi, doların dünya çapında rezerv para olma özelliğini yitirmesi durumunda ise, uzun dönemde ABD’nin ithalatının rahat finansmanını engelleyebilirdi. FED ince hesaplamalarla bu hassas dengeyi sağlamaya çalışmaktadır. Ancak, bu konuda FED’in elini rahatlatan önemli bir olgu, doların uluslararası alanda olağanüstü boyutlarda yayılı ve işlem görüyor olması, piyasaya sürülen milyarlarca doların içte ciddî enflâsyona yol açmasını engellemesidir. Zira, eğer piyasalara bu denli aşırı boyutta dolar sürülürken doların dünya piyasalarında değer kaybı, içte enflâsyonla dengeleniyor olsa idi, ABD’nin ihracatı yükseltme hayalleri boşa çıkardı.
Yunanistan krizi bu kez de euroyu göreve çağırdı. Önemli miktarda euronun piyasaya sürülmesi, euronun dolar kadar uluslararası dolanımı olmamasına da bağlı olarak, euro/dolar paritesini 1,28 dolayına kadar geriletti. Devamlı olarak 1,5 paritesi dolayında, hatta zaman zaman onun üzerinde seyreden euro/dolar paritesinin böylesi gerilemesi euronun piyasalarda değer kaybına uğraması anlamına gelmektedir. Euro böylesi değer kaybına uğrarken dünya piyasalarında ve Türkiye’de doların yükseldiği görüldü. Bu durum, dolar-euro hakim alan çatışmasında doları öne çıkarırken, kısa dönemli ihracat olanaklarının bu kez AB blokuna geçtiği sinyalini de vermektedir. Ancak, yukarıda da ifade ettiğim gibi, hakim bölge parası oluşturmanın birincil görevi uzun dönemde ülke veya bölge ithalatının finanse edilmesi, ikincil görevi ise kısa dönemde ihracatı teşvik etmektir. Birbiri ile çelişkili olan bu iki görev arasında uzun dönemli amacın daima önde olduğu düşünüldüğünde, Yuınanistan krizi ABD karşısında AB blokunu ve dolar karşısında euroyu güçsüzleştirmiştir, denebilir.
AB bloku euronun dolar kadar güçlü rezerv para olmadığı bilinciyle, euro saçmada ABD kadar cömert olmadığı gibi, yardımın maliyetinin oldukça kontrollü bir şekilde karşılanabilmesi için de özel bir itina göstermeye çalışmaktadır. Zira, piyasadaki euro miktarının yükselmesinin AB blokunda enflâsyon yapma durumunda iç ve dış talep kısılacağından, krizden çıkmada önemli bir etken zayıflatılmış olur. Bu bağlamda, Avrupa Merkez Bankası’na (ECB) fazla yüklenilmeden, başta Almanya olmak üzere, münferiden ülkeler kamusal fonlardan fedakarlıkla desteği sürdürmeye çalışmışlardır. Bu nedenledir ki, Almanya Başbakanı Merkel, ABD’ye örtülü mesaj niteliğinde olarak, euro bölgesinin istikrarının önemli olduğunu belirtmiş ve AB ülkeleri maliye bakanları bu amaca yönelik olarak ülkelerin kamu finansmanının güçlendirilmesi, malî istikrarın korunması ve bir Avrupa destek mekanizması kurulması gerektiği konusunda anlaşmış bulunmaktalar.
Yunanistan’a yönelik yardımın bir yandan içte enflâsyon yaratmaması, diğer yandan da dünya piyasalarında euro-dolar paritesinin aşırı şekilde euro aleyhine seyretmemesi için yardımın bedeli, başta Yunanlı emekçiler olmak üzere, tüm AB ülke emekçileri üzerine yıkılmaya çalışılmaktadır. Yunanistan ve AB ülkelerinde dayatılan bütçe disiplini ilkesi kamu yatırımları ve kamu personel ve sair sosyal harcamalarda yapılan kısıntıları ifade etmektedir. Bütçede kısıntı yapılarak piyasadan çekilen talebin yerini piyasaya çıkartılan euroların alması durumunda aşırı enflâsyonun önü alınmış olmaktadır. Yardımın böyle planlanması, kriz sonrası sınıflar arası gelir dağılımının da önemli ölçüde değişmiş olacağını göstermektedir. Zira, finans kesimine ve kuruluşlara yapılan destek yardım üst gelir gruplarını korurken, bütçe kısıntısı yoluyla orta ve düşük gelir seviyeli halk kesimlerinin erimesi söz konusu olmaktadır. Kaldı ki, Yunanistan’daki yabancı firmalara ve finans kesimine yapılan yardımlar, yatırımların sahibi olan merkez ülkelerdeki ana firmalara ve alacaklı konumdaki Almanya ya da Fransa gibi merkez ülkelere ödenti olarak geri dönmüş olacaktır.
GENEL DEĞERLENDİRME VE SONUÇ
Kapitalizmin üçüncü büyük küresel krizinin ABD’de çıkmış olduğu savı ne denli şaşırtıcı bir ifade ise, bunun uzantısında krizin şimdilerde de Yunanistan’ı vurduğunu ileri sürmek de o denli aldatıcıdır. Çünkü, kapitalizmin olgunlaşma krizi doğal olarak ABD’de çıkacaktı, çünkü ABD en üst düzeyde olgunlaşmış bir kapitalist ekonomidir. Böylece baş veren krizin çevresel konumlu ekonomileri vurması da çok doğaldır, çünkü merkezde patlayan kriz bağlı olduğu ağ içinde krizin yükünü, malî kırılganlık düzeyi yüksek olan çevreye yayar. Hemen tüm AB ülkelerinde borç stokunun milli gelire oranı % 100 oranının üzerinde seyretmektedir. Örnek olarak, dış borç milli gelir oranı; İngiltere’de % 408, Almanya’da % 180, İtalya’da % 130, İspanya’da % 171, İsveç ve Norveç’de % 200 dolaylarındadır. Bu tabloya ilaveten, hemen tüm ülkelerde borsalar çöküşte, işsizlik oranları ise % 10 dolaylarında seyretmektedir.
“Kriz” ve “zengin ekonomiler” olgularının karşı karşıya gelmeleri ne denli çelişkili bir durum sergiliyorsa, fert başına yüksek gelirli ekonomilerde kamu borçlarının ya da dış açıkların bu denli yüksek olması da aynı derecede çelişkili bir manzara arz etmektedir. Kapitalizmin işleyiş sürecinde bu tür çelişkilerin açıklanması nasıl yapılabilir! Acaba, sistem sonuna mı yaklaşmaktadır, yoksa yönetsel ve politik düzeyde ciddî hatalar mı yapılmaktadır? Kapitalizmin işleyiş dinamiklerini anlayabilmek ve kriz olgusunu bu dinamiklerde bir yere oturtabilmek için bu sorulara akademik anlamda tutarlı yanıtlar oluşturmak durumundayız. Kapitalist sistemlerde devletin işlevleri ile işe başlarsak duruma aydınlık kazandırabiliriz. Kapitalizmde devletin temel işlevi, özel sermaye birikimine katkı yapabilmek için, Marksist anlamda sabit ve değişir sermaye kullanım alanlarında oluşan maliyetleri kamulaştırıp sosyalizasyonu yoluyla tüm ekonomiye yayılmasını sağlamaktır. Bu temel göreve ilaveten, 1970’lerden beri yükselen “arz yanlı ekonomi” doktrini çerçevesinde sermaye üzerindeki kamusal yüklerin hafifletilmesi politikasının uygulanması nedeniyle de kamusal finansman yükünün sermaye dışı kesimlere atılması sonucunda kamusal finansman biri açık finansman diğeri de dolaylı vergiler olmak üzere iki kaynaktan karşılanmaya başlandı. Sonuçta, ekonomilerde milli gelir ve fert başına gelir yükselirken, kamusal finansman artan gelire koşut olarak yükseltilemedi. Sermaye kesimine dahil yüksek gelirli gruplardan vergi alınamayınca ekonomide gelir dağılımı bozuldu ve buna paralel olarak da piyasaların büyüme hızı yavaşladı. Böylece varsıl ekonomilerde arz ve talep dengesizliği ve kâr oranı gerilemesi yaşanırken, kamusal finansmanın açık vermesi neticesinde kısılan kamu yatırımları ise daralan özel sektör faaliyetini destekler ya da ikame eder vaziyette devreye giremedi. İşte, genel hatlarını açıklamaya çalıştığım bu süreç sonucundadır ki, kapitalist dünyada varsıl ekonomiler oluşurken, gelir dağılımı bozulmakta, kamu kesimi açığı yükselmekte ve krizler yaşanmaktadır.
Özel kesim krize girerken kurtarma operasyonu amacıyla derhal kamu kesimi devreye girdiğine göre, hangi gerekçe ile, krizlerin önlenmesi amacıyla da olsa, kamu kesiminin olağan koşullarda da belirli büyüklükte olması politik olarak tercih edilmemektedir sorusuna verilecek yanıt ise şöyledir. Dikkat edilirse, kriz esnasında kamunun devreye girmesi, birinci yönü ile geçicidir, ikinci yönü ile de sağlanan malî destek sermaye mülkiyetine dahil olmadan gerçekleştirilmektedir. Son krizde ABD’de ve, daha cılız boyutta olmakla beraber, AB ekonomilerinde devletin bazı finans kuruluşlarının özellikle de çürük fonlarını satın alması ve bazı kuruluşlara hissedar olarak girmesi tipik bir kapitalist devlet mantığı ile yürütülen kurtarma operasyonu olduğu gibi, özel sermaye mülkiyetinde devamlılığı değil, geçici durumu ifade eder. Ülkemizde buna çok uyan bir örnek, zarar ettiğinde devlete devredilen, kâra geçtikten sonra tekrar özel kesime aktarılan Asil Çelik olayıdır. Oysa, krizi önlemek için de olsa, olağan dönemlerde büyük ve yatırımcı bir kamu kesiminin varlığı özel kesime rakip ve önünü tıkayıcı bir işlev görürür.
Kriz patlak verdikten sonra büyük devletler ve IMF gibi örgütler, itfaiye misali, derhal krizi baskılamaya koşarlar. Zira krizler, iyi denetlenemedikleri durumda finansal alanda alacaklılara zarar verebileceği gibi, küresel finansal ve reel akışları da aksatarak sistemi sarsar. Böyle bir olumsuz durumda yine güçlüler ve alacaklılar zararlı çıkar. Bu nedenle, krizlerin önlenmesi kaçınılmazdır, ancak alınan önlemlerden kimlerin yararlanacağı ve kimlerin maliyetleri yükleneceği meselesi toplumda sınıfsal konumlar itibariyle şekillenir. “Batmasına göz yumulamayacak kadar büyük” kuruluşlar yardımlarda aslan payını alırken, küçük kuruluşlar iflasa sürüklenir. Böylece, hem arz denetlenmiş hem de büyük kuruluşlar daha da büyümüş ve daha da monopolist bir doku kazanarak krizi atlatmış olur. Öte yandan, krizin yükünü ise, işsizlik, bütçe olanaklarının kısıtlanması ve iş dünyasında sömürünün derinleştirilmesi süreçleri ile emekçi kesimi ve yaygın halk kitleleri çeker.
Kriz dönemlerinin tipik oluşumları arasında altın ve sair değerli madenler gibi her dönemin geçerli akçesi maddelere aşırı hücum olur. Nitekim, bu kez de altın fiyatları tüm dünyada ve Türkiye’de büyük bir hızla arttı ve gelecekte daha da artacağı tahmini yapılmaktadır. Borsalarda olduğu gibi, altın piyasasında da avantajlı çıkabilmek için toplumun üst gelir dilimlerinde olmak gerekmektedir. Toplumun dar ve orta gelirli kesimlerinin altına yatırım yapma gücü olmadığından, krizden kendilerini koruma şansları söz konusu olamamaktadır. Sonuçta kriz sınıflar arasındaki uçurumu iyice derinleştirmekte ve sömürüyü kabul edilebilir hale getirmektedir. Zaten, kriz esnasında sermayenin muradı da budur!
Yunanistan krizinin İspanya, Portekiz, hatta İngiltere’ye sıçradığı ifadelerini de, bu ülkelerin de krizden etkilenerek kendi krizlerini yaşadığı şeklinde yorumlamak daha doğru olur. Bu cümleden olarak, İspanya ve Portekiz’de ücretlerin baskılanması ve kamu harcamalarının denetim altına alınması, bu ülkelerin krizden korunmaya çalışırken, bir yandan kendi emekçi sınıflarını ezmek, diğer yandan da yükü komşu ülkeye atmaya çalışmasından başka bir şey değildir. Ancak, yukarıda da söylemiş olduğum üzere, küreselleşmenin bir sonucu da reel ve finansal alanlarda birbirine bağlanmış ekonomileri birbirinden ayrı düşünmenin söz konusu olmadığıdır. Hele de, AB ülkeleri gibi paralarını da tektipleştirmiş bloklarda ülkeleri münferiden değil, toplu halde düşünmek daha anlamlıdır. Zaten, Almanya’nın Yunanistan krizi karşısında tüm AB ülkelerini malî disipline ve istikrar programına uymaya çağırması da, böylesi birbirinden kopamamazlık anlamı taşımaktadır. Krizlerde sermayeler arasındaki savaş hızlanırken, aynı durum ekonomik birlikler arasında da yaşanmaktadır. Piyasaların aşırı daralmasına yol açmadan, karşıt blokun zayıflaması ya da zayıflatılması güçlü bloka önemli avantajlar sağlar. Son krizde AB ile ABD arasındaki çatışmanın oldukça su yüzüne çıkmış olduğu görülmektedir.
1929 Krizi’nin bilançosu İkinci Paylaşım Savaşı’nda kapatılmış idi. Son krizin hesabının ne kadar süreceğini ve ne şekilde kapatılacağını tarih gösterecektir. Ne var ki, kapitalizm tarih sahnesinde durduğu sürece, hissetmediğimiz kronik krizler yaşanmaya, kronik krizlerin sorunu çözmede yetersiz kaldığı noktada ise akut krizleri algılayacağımız bilimsel bir gerçekliktir. Hal böyle olunca, ne 1929 Krizi’ne ne de son krize ateşleyici bir neden bulmaya çalışılmamalıdır. Örneğin, son krizin mimarı olarak ABD’de Merkez Bankası gösterilmekte ve Merkez Bankası’nın (FED) faizleri düşürdüğü, bunun sonucunda da ekonomik aktörlerin olağanüstü “hayvansal dürtü” (animal spirit) ile davranış sergileyerek finans kesiminin aşırı büyüdüğü, asit fonların oluştuğu ve aktif değerlerin aşırı şiştiği söylenmektedir. Evet, bu tablo doğrudur; hemen tüm analistler de manzarayı böyle vermekteler. Ancak manzarayı böyle vermek, akademik hiç bir anlam taşımadan, sadece “veri” toplamaktan öte bir anlam ifade etmemektedir; böylesi yaklaşım bilgi oluşturmak olup, bilimsel yaklaşım değildir. Çünkü, akademik ifade diyalektik mantıkla “nedensellik” üzerinde dururarak, tabloyu oluşturan parçaların ortaya çıkış sebeplerini ve aralarındaki ilişkiyi açıklayarak ortaya koyar. Diğer bir ifade ile, diyalektik anlatım oluşumun sürecini ve nedensellik ilişkisini ortaya koyar. Evet, FED bir dönemde faizleri indirdi, çünkü ekonomi durağanlaşmıştı ve bir ivmeye gerek duyuluyordu. Ekonomik aktörlerin “hayvansal dürtü” ile hareket ettikleri meselesine gelince de, kapitalizmin insanlara kazandırdığı davranış biçimi budur; sistemin işleyiş sürecinin bireysel davranışlarda bundan başka bir tür etkisi beklenemezdi ki! Bir bankacının çok güzel ifade ettiği gibi, “Müzik çalarken dansa devam edilir.” Müzik bitince batmamak için de, müzik esnasında olağanüstü büyüklüğe kavuşmak gerekmektedir. Bunu hayvansal dürtü olarak ortaya koymak yanlıştır. Çünkü, belki bir iki cins hariç, hiçbir hayvan ne denli yırtıcı olursa olsun, aç olmadığı ve saldırı tehdidi almadığı sürece etrafa saldırmaz. Oysa, kapitalist dürtü bireyi bunun tam tersinde tetikler; az kazanan daha kanaatkâr olurken, zenginleşen bireyler ulaştığı durumla yetinmeyip daha saldırgan olmaktadır!
ABD’de başlayan ve başta AB ekonomileri olmak üzere tüm yerküreye yayılan kriz karşısında alınmış olan önlemlerle krizin etkileri hafifletildi mi ya da tümüyle kriz aşıldı mı, sorularına verilebilecek yanıt, kocaman bir “belli değil” dir! Böylesi muğlak yanıt vermenin iki temel nedeni var. Bir defa, krizin oluşturduğu genel psikolojik ve güvensizlik havasının dağılması oldukça güçtür ve çok zaman alacağa benzemektedir. İkincisi de, krizin çökerttiği ekonomik faaliyetlerin ve yükselen işsizliğin talep üzerindeki olumsuz etkileri de kısa sürede silinemez. Kaldı ki, halen çalışma alanındaki çoğu personelin de işten çıkarılma kuşkusu devam ettiğinden, taleplerin baskı altında tutulması kaçınılmazdır. İleriye yönelik olumsuz düşünmeye sevkeden diğer bir unsur da, gerek dolar gerekse euro olarak piyasalara sürülen milyarlarca tutarında paranın ileriki dönemde hangi kanallarda ve nasıl ortaya çıkacağı hakkında kimsenin kesin bir kanaatinin olmamasıdır. Bu paraların piyasalara çıkması durumda enflâsyonist etki yükselecek, atıl tutulduğu durumda ise, bu denli para ihracının gerekçesi ortadan kalkmış olacaktır. Nihayet son bir nokta da, son dönem kurtarma operasyonlarının kamu bütçeleri üzerindeki olumsuz etkisinin ekonomilerde yük dağılımı ve toplam talebi olumsuz yönde etkilemesidir. Zira, bütçe disiplinine yönelinmesi durumunda bir yandan kamu harcamalarında, diğer yandan da istihdam alanında yeni daralmalar gündeme gelecektir. Şu hale göre, bir yandan krizin birincil etkilerinin tam olarak silinmemiş olması, diğer yandan da krizin etkilerini telafiye yönelik alınmış olan önlemlerin ikincil etkileri ve bu etkiler grubunun bileşkesinin ekonomiler üzerindeki genel görünümü hiç de iç açıcı gözükmemektedir. Bu görüntü ve olasılıklar ileriki dönemde de ekonomilerin bir hayli dalgalı bir dönemden geçeceğinin işaretidir. Uzun dalgalı krizin etkileri hafifliyor olarak algılansa da, sistem yeni kriz tohumlarını üreterek, şimdilik, yoluna devam edecektir!
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 39 (Yaz 2010)
12 Eylül Anayasa Değişikliği Referandumu’na karşı siyasal tutum açısından Türkiye solu “Evet’çiler”, “Hayır’cılar” ve “Boykot’çular” olmak üzere üçe ayrıldı. Solun oyunun sayısal değeri ne ki siyasi değeri ne olsun denilse yeridir. Fakat solun “Evet” ve “Hayır”ları, keskin bir sahiplenmeye büründü. Kendi örgütlenme ve gelişme sorunlarına uzun zamandır bu kadar iştahla sarılmamış olan solun büyük bir hevesle Referandum’un bir parçası hâline gelmesi şaşırtıcı oldu. Türkiye solunun zihin coğrafyasında önemli ve telâfisi güç bir tahribat olduğu anlaşılıyor. Bu tahribatı AKP ve CHP de farketmiş olmalı ki, propagandalarında “Evet’çi” ve “Hayır’cı” solcuları tepe tepe kullandılar. Kullanılan solcular ise gördükleri bu ilgiye şaşırdılar, sola iade-i itibar edildiği zehabına kapıldılar. Kavga onların kavgasıymışçasına yırtındılar.
Önce “Evet’çi” solculara bakalım ve AKP’nin sahte ve riyakâr “demokratizm”ine kendini kaptırmanın büyük bir ahmaklık olduğunu baştan söyleyelim. Her birinin ve cümlesinin şeytana papucunu ters giydirecek kadar kurnaz olduğunu yakından bildiğimiz “Evet’çi” solcu ve sosyalistlerin ahmak olmadıklarını da ekleyelim. O zaman niye, “Evet!”?
Referandum’a sunduğu değişiklikler manzumesine bakarak AKP’nin 12 Eylül Anayasası’na karşı olduğu sonucunu çıkaran ve bu nedenle “Evet’çi” olan bir solcu ve sosyalisti siyasetten bîhaber olarak peşinen damgalamakta beis yoktur. AKP 12 Eylül Anayasası’na hangi nedenle karşı olacakmış ki? Temsil ettiği sermaye kesiminin çıkarını koruyup kollamada anayasal bir güçlük yaşadı da mı bunu güçlü bir değişiklikle aşmaya çalışsın? 12 Eylül Anayasası’nın “yürütmeyi egemenleştiren” genel çerçevesi AKP iktidarından daha çok kime yaradı?
“Evet’çi” solculuğun bir gerekçesi de, AKP’nin merkeze “çevre”den geldiği, siyasileşmiş İslamî geleneğin doğasından intisap ettiği bir erdemle zaten “darbe karşıtı” olduğu gibi saçma sapan bir algılamadır. Türkiye’de gerçekleşmiş bulunan bütün askerî darbelerden en büyük yararı sağlayan siyasal zümrenin siyasi İslamcılar olduğunu AKP bilmiyor olabilir mi? Hadi o bilmiyor diyelim, ama Evet’çi solcular bal gibi bilirler. “Önümüz açılacak!” diye etekleri zil çalan bugünün Evet’çi solcuları gibi o günün İslamcıları da 27 Mayıs askeri darbesinden ziyadesiyle hoşnuttular. DP’nin siyasal likidasyonuna varan Demirel’in AP’si içinde, neredeyse olayın başına geçmeye cüret etme mertebesinde meydanı boş bulmuş ve palazlanmışlardı. Aynı İslamcılar, aynı saikle 12 Mart askerî diktatörlüğünü de selamlamış, örneğin Yeni Asya’cılar, “Bu ses tarihimizin sesidir. Bu ses sanki Mohaç’tan gelen sestir. Bu ses Malazgirt’ten yükselen bir sestir,” (10 Şubat 1971) diyecek kadar heyecanlanmışlardı. 12 Eylül Anayasa hazırlığını duyuran MGK sözcüsü Muharrem Ergin, “Bir huzur ve sükûn müessesesi olarak dinin cemiyet hayatındaki yeri büyüktür ve İslam, Türklüğü koruyan çok önemli bir manevî silahtır,” derken 12 Eylül Anayasası’nın kimleri himayesi altına alacağını da haber vermişti. Gülen ve Cemaatinden başka Tayyip Erdoğan’ın göbeği ve gönlüyle bağlı bulunduğu İskender Paşa Dergâhı ve Millî Görüş cemaatlerinin 12 Eylül ve Anayasası’nın sadık “Evet’çiler”i olduklarını herkes bilirken bizim bugünkü “Evet’çi” solcularımız bilmezler mi? Diyelim ki, askerlerle İslamcılar bu kadar yakın olamaz gibi bir hurafeleri var. Çoğu o gün siyaset sahnesindeydi. “Laik- okullar birer anarşi yuvası hâline geldi. Bu laik okullardan yetişen gençlere memleket idaresi teslim edilemez,” diyenin 68’in Genel Kurmay Başkanı Cevdet Sunay olduğunu unuttular mı?
Besbelli ki her şeyi, hattâ siyaseti bile unutmuşlar. AKP için önemli olan, tesis ettiği sermaye hâkimiyetinin bu anayasa ile yürüyüp yürümediğidir. Yürüdüğü besbellidir. Şurasını veya burasını yontmasına gelince, elbette yontmak zorunda. Çünkü bu anayasa 1982 yılında yazılırken ortada küreselleşme diye bir hadise yoktu. Sermaye sınıfının istediği, o günkü çıkarına uygun böyle bir anayasaydı. Bu anayasayı, çokça ve yanılgıyla söylendiği gibi “5 General” yapmamıştı. Koç’ların, Narin’lerin, Süren’lerin ve bir cümle azgınlaşmış holdinglerin, bu 5 generale o günkü çıkarlarının kılıfı olacak bir anayasa için yaptıkları baskı ve yönlendirmeyi de hatırlamak gerekir. Dünya “monetarizm” denilen yenileşmiş bir emperyalist ekonomi siyasetinin pençesindeydi. Soğuk Savaş dönemiydi ve antikomünizm bütün dehşetiyle sürmekteydi. SSCB ve sosyalizm henüz çökmemişti. Askerî faşist diktatörlük Türkiye solunu henüz daha tam anlamıyla sindirebilmiş değildi. Solcu, sosyalist kıyımına yeni başlanmıştı. Hukuk denilen şeyin ırzına geçilmiş, elli milyonluk koca bir toplumun bekaası sıradan beş generalin eline geçmişti. Bu anayasa, işte o günlerin anayasasıydı. Aradan geçen zamanda Soğuk Savaş bitti, sosyalizm yıkıldı, Küreselleşme başladı. Buna bağlı olarak Türk sermaye egemenliğinin koşulları değişti. Buna paralel doğan yeni ihtiyaçlar gereği 12 Eylül Anayasası 1987’den beri yeri geldikçe sermayenin gereksinmeleri doğrultusunda ve Küreselleşmenin getirdiği yeniliklere adapte edilerek zaten değiştirilmekteydi. DTÖ’nün Türkiye üzerinde ekonomik egemenliğini tesis için Ecevit “Tahkim”e açık olsun diye Anayasa değişikliği yaparken anayasal rejime bugün AKP’nin dokunduğundan daha hafif dokunmuyordu. AKP’nin de referanduma sunduğu değişikle yapmak istediği, sermayenin değişen ihtiyaçlarını yerine getirmeyi sürdürmekten ibarettir. Bu partinin “demokratikleşme” diye en küçük bir derdi yoktur. Olsaydı eğer, 12 Eylül Anayasası, işçi ve emekçilerin örgütlenme, grev ve direnme hakkını kökünden yoketmiştir, bunlara el atardı. Olsaydı örneğin yüzde 10 seçim barajı yerinde durur muydu? Bu seçim barajı “Evet’çi” solcuların da oylarını, o halde aynı zamanda onurlarını çöpe atmaktadır. Bu hakikati sineye çekerek demokrasiden yana olunabilir mi? İşçi ve emekçilerin haklarından sözetmeden nasıl demokratizm olabiliyor? Bunun gibi daha bir çok nokta, hâlen geçerli olan faşist siyasal çerçeve ile AKP arasında hiç bir çelişki bulunmadığına kanıtken “Evet’çi” solcu olmanın akıl karı bir iş olmadığı açıktır.
“Evet’çi” solcuların niye Evet’çi olduklarına açıklık getirmek için kala kala “Geçici 15. Madde” kalıyor. Bir “Evet’çi” sosyalist, Referandum “12 Eylül’ün koruyucu zırhını deldiği için”(Oya Baydar, vb...) Evet’çi olduğunu açıklamış. Evet deyip hazıra konmaya dünden hevesli olduktan sonra neyin hangi zırhı deldiğinin ya da delmediğinin ne anlamı var?
Şu da çok kötü ve hiç yakışmıyor: “Evet’çi” solcular, AKP’nin kendilerine “12 Eylül ile hesaplaşma” imkanı tanıma amacında olduğu vehmine kapılarak görülecek hesaplarını da bir bir saydılar. Mamak’ta işkence, göçmenlikte hasret, çekilen yoksulluk ve çocuğuna içirecek süt bulamamak...Bu mudur hesap? İşkencecisini affedenleri biz affetmeyiz, var mı ötesi.
Bir nokta daha: “Evet’çi” solculara “liberalleşmişler” diyerek bir bakıma, “Artık ne söylese yakışır!” demiş, “Biz liberalleştik!” diye yanıt vermelerine de fırsat vermiş oluyoruz. Öyle yağma yok! Bunlar bugün yaptıklarını aynı zamanda solcu-sosyalist olarak yapıyorlar. Bununla da övünüyorlar. Orda kalsalar iyi, geçmişten ders almamış, sınıf mücadelesinin kabalığından kendini arındırmamış, dünyadaki değişimden bîhaber, inatçı mankafa-dinozor saydıkları kendileri gibi düşünmeyen solcuları ıslah etmek gibi büyük bir iddiaları da var. Kimseye lâf bırakmayacak kadar çok konuşuyorlar, kibirlerinden yanlarına varılmıyor. Kendi geçmişleriyle hesaplaşmaya harcadıkları gayretin binde birini 12 Eylül ile hesaplaşmaya harcasalardı, bu hesap bugüne çoktan görülmüş olacaktı, bunu farketmiyorlar.
O zaman nasıl bir sol düşüncedir ki AKP’nin siyasal vizyonuna “demokratizm”i yakıştırıyor ve AKP rüzgâra karşı iki damla işese bunu özgürleşmeye doğru bir gelişme sayıyorlar!
“Evet’çi” solcular için güya bunun bir tarihi var. Türkiye’de burnu sürtülmesi, hakkından gelinmesi, devlet ve toplum üzerindeki etkisinin sıfırlanması gereken bir Kemalist Cumhuriyet devleti var. Demokratikleşmenin AB standartlarına yükseltilmesini bu engelliyor. Siyasi literatürdeki adıyla bu militer ve zorba devletten kurtulmadıkça Türkiye’de demokrasinin önü açılmaz ve Türkiye AB demokrasisine üye olamaz. AB düzeyinde bir demokrasiye ulaşmadan da sosyalistlerin ve solcuların mücadelesinin önü açılmaz. Kim yaparsa yapsın, bunu sadece sivil siyasetin üstündeki askeri vesayeti kaldırmak için yapmış olsa bile, desteklenmelidir. AKP bunu yapmak istiyor ve bu nedenle 12 Eylül Referandumu’nda solcuların ve sosyalistlerin desteğini hakediyor. Mantık bu!
“Sosyalistlerin ve solcuların mücadelesinin önünün –başkaları tarafından– açılması!” Elbette bu da sol bir düşüncedir ama solun ecdadına da bulaşmış, siyasi sefalet denmeyi hakeden bir sol düşüncedir. “Kendi yolumu kendim açarım,” demek ve bunun gereğini yapmak varken Demokrat Parti ülkeyi demokratikleştirecek ve bizim de önümüzü açacak hesabıyla o zaman ki Türkiye solunun yarısı, Sabiha-Zekeriya Serteller, M. Ali Aybarlar Bayar-Menderes hareketinin kuyruğundan yürümüşlerdi. O günün bu tür “Evet’çi” solcularına göre DP Türkiye’ye, Kemalizmin ve tek parti despotizminin hakkından gelmiş bir demokrasi getirecekti.
O günkü “Evet’çi” solcuların önünün ne kadar açıldığı malum iken üç aşağı beş yukarı aynı sınıf temelli siyasi geleneğin 2010’daki versiyonu AKP’den medet uman çağdaş “Evet’çi” solcuların önünün ne kadar açılacağını kestirmek hiç de zor olmaz. Hâkim siyasi atmosfer 12 Eylül Referandumu’nda “Evet”in kazanacağını gösterdiğine göre, önü açılacak olan “Evet’çi” solcuların yakın bir gelecekte nasıl şahlandıklarına da tanık olacağız demektir! Ama kendi tarihlerinden ders çıkarmalarına yardımı olur düşüncesiyle hatırlatalım: Solun ve sosyalist mücadelenin önünün mecazi anlamda başka sınıfsal zümreler tarafından “açıldığı” Türkiye’de hiç olmamış değildir. Hatırlansın, azgınlaşan Kemalizm idi bu ve 27 Mayıs’taydı. Bu günün “Evet’çi” solcularının çoğu o günün kısa pantalonlu ve kulağına sol karsuyu kaçmış gençleriydiler. İnkâr etsinler bakalım, 27 Mayıs ile birlikte önlerini kimin açtığını ve 12 Mart ile birlikte kimlerin kapattığını...
AKP’de vehmettikleri “anti-Kemalist” misyona odaklanan solcu, sosyalist “Evetçi”lerin birer tilki tüccar hâline geldiklerini de unutmayalım. Kendileri konuşup yazıyorlar: AKP’li olmamışlarmış. AKP’nin demokratizminin sınırlı, hatta sadece kendi yolunu açmak hesabında olduğunun farkındaymışlar. Ama bu, sola da “fayda” sağlıyormuş. AKP Kemalist despotizmin ve militarizmin hakkında geldikten sonra onlar artık bu işlerle uğraşmak zorunda kalmayacak, nefes alıp kendi işlerine (sosyalizm için mücadele) bakabileceklermiş. “Evet!” demeleri bundanmış.
Ne kurnazlık! Çar’ı meşrûtî monarşiye zorlayan (1906) Anayasacı Demokrat KADET’lere kuyruk olmak Troçki’nin aklına gelmişti, fakat Lenin böyle bir şeyi akıl bile edememişti!
“Evet’çi”ler kendilerini kandırmanın ucuz bir yolunu daha bulmuşlar: “Yetmez ama evet!”
Biz sormasak da hayat soracak: Peki, sana yetmeyen ve yeten nedir? AKP’ye yeten size niçin yetmemektedir? AKP kendine yetenin peşindeyse neyin peşindedir ve siz niye size yetenin değil de AKP’nin peşindesiniz? AKP’nin “askerleri sivil mahkemelerde yargılama” yolunu açma niyetinde olması mı heyecanlandırdı sizi? Bu kadar saf olunamaz. Sizi “sivil” olanı da yargıladı bu mahkemelerin, “askerî” olanı da. Aradaki farka fit oluyorsunuz. Özgürlük ufkunuz bu kadar mıdır?
Gelelim “Hayır’cı” solculara, sosyalistlere. Olaya Evet’çi solcuların sıkıştıkları yerden bakmaktadırlar. Aynı şeyi görmekte fakat Evet’çi solcuların Evet dediğine onlar “Hayır” demektedirler. O zaman niye Hayır? Elbette “yetmediği için Hayır!” Bu demektir ki solcu-sosyalist Hayır’cılar, katılımı yükseltmiş olmak pahasına, “Hayır” kazanırsa hiçbir şey kazanmayacaklarını bile bile kendilerinin olmayan küçük bir kavgaya girmektedirler. Üstelik bir de, bu Referandum’da en doğru siyasal tavır hâline gelen boykotçuluğu küçümseyerek. “Hayır”, son sözdür. Bu nedenle “Hayır”cı solcu-sosyalistler, son sözlerini söylemediklerini isbat ve kendi oylarını CHP’li ve MHP’li Hayır oylarından ayırmak için “başka bir şeyler” daha söylemek (yapmak) zorundadırlar.
Referandumu boykot bir kaç nedenle en doğru siyasal tavır olacaktır. Birincisi, katılım düşecek, katılım özellikle yüzde 60’lara kadar düşürülebilirse, “Evet” ya da “Hayır”ın kazanmasının kıymeti harbiyesi kalmayacaktır. İkincisi, boykot ayrıca, taleplerini net çözüm formülleriyle ortaya koymaya başlayan Kürt özgürlük hareketine jesti aşan bir destek sağlayacaktır. Üçüncüsü, Referandumu boykot edenler son sözü saklı tutmuş olacaklardır. Ve nihayet boykot, solcuları ve sosyalistleri, bu gülünç demokrasi tartışmasının onun bunun bir parçası olmaktan kurtaracaktır.
- Ayrıntılar
- Administrator
- Sayı 39 (Yaz 2010)
Kürtlerin kendi istedikleri gibi yaşama iradesi
KIZILCIK
Hayat ağacı
Kuşatma / Gelin nasıl bölünmeyiz, onu konuşalım! / AKP'nin referandum kitapçığından / Sanki... / Başbakan Erdoğan YARSAV'a karşı ! / Açtırmayın kutuyu! / Dikkat! / İşte size "açılım"! / "Ne var bunda?" / O kadar demokratik neye yetiyor? / Artistlik / "Dış düşman" "iç düşman"dan iyidir / Şeyh Sait / Makam / YAŞ'ta yaşanan küçük kirli işler / Amanos'larda temizlik / "Blackwater"! / Avundukoğlu'ndan bugüne
Küresel kriz, Yunanistan, AB ülkeleri ve Euro
İzzettin Önder
Referandum: Evet'çi, Hayır'cı, Boykot'çu solculuk
Hüseyin Hasançebi
CHP'nin gelecek perspektifleri
Oğuz Oyan
AİHM Dink Dâvâsı'nda savunma yerine saldırı
Değişimin hangi evresindeyiz?
Orhan H. Aydın
Kızılcık sopası
AKP çadır tiyatrosu 2010 güz açılımı ve T. Erdoğan'ın sazanları / Başka kimler yok ki! / YSK neyin nesi?
Evet, Hayır, ikisine de Hayır!
Yalçın Yusufoğlu
Cumhuriyet Halk Partisi
Özcan Çağlar
Seçme sınavları niçin yapılıyor?
Cemal Candaş
AKP'nin üçüncü dönemi açılırken
Kaan Toker
Referandumda oylanacak olan 12 Eylül Anayasası'dır
Cemal Polat
Birikimin görünmeyen hamalları kadınlar
Nevra Akdemir
Sanat-Kültür-Kitap
Giovanni Bellini
Ayfer Coşkun
Yüz yaşında ölümsüz iki şair, iki candan dost
Cahit Sıtkı Tarancı ve Ziya Osman Saba
Yalçın Yusufoğlu
Halide Edib'in biyografisi: yazılan ve yazıl(a)mayan
Yeşim Dinçer
Savaş ve barışa ödenen bedeller
Bülend Tuna
Dinle Alman ulusu!
Thomas Mann
Belge
Kolektif cinayet girişimi
Orhan Alkaya (Radikal)
Devlet otoritesini göstermek için, 17'sinde astılar
Erdal Eren
Sayı 39'un tamamına buradan (PDF - 11,8 MB) erişebilirsiniz.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 39 (Yaz 2010)
“Şunun bunun taşeronu!” “Etnik milliyetçiliğe tapınma!” “Savaş ağaları!” “Bittiler... Son çırpınışları!”... Malûm teraneler! Hepsi, Kürt özgürlük hareketinin modern yapılanmasının katettiği mesafeyi ve bugün vardığı aşamayı hazmedemeyen, bunu Kürtlere çok görenlerin örtülü/örtüsüz aklına pelesenk! Ulusalcısı, liberali (ve liberal solcusu) aynı nakaratta buluşuyorlar, çünkü aynı maksadı paylaşıyorlar:
PKK’nin tasfiyesi!
PKK’nin tasfiyesinden sözetmek, daha hâlâ, bu ülkede bunca (12-15 milyon) Kürdün yaşamadığı varsayımı üzerinde kumdan şatolar inşa etmektir. Bu insanların kendi kimliklerine düşkün, gururlu insanlar olduklarını, Türkçeden gayrı kendi anadilleri olduğunu inkârdır: büyük çoğunluğunun üzerinde yaşadıkları topraklarda kendilerine ait bir tür siyasî organizasyona sahip olma hak ve iradesini hiçe saymaktır.
Çözüm –ve barış– için ister istemez PKK’nin dolaylı veya dolaysız muhatap alınması mı gerekiyor? Hâşâ! Devlet kimi muhatap alacağını tam bilemese de, kimi asla almayacağını her zaman bilir. Önce beli kırılana ya da teslim bayrağını çekene kadar, devlete emanet edilmiş kaç hayatın daha karşılıklı harcanmasına malolacaksa olsun, savaşa devam... Ondan sonra “barış”! Yani Kürtlersiz barış!
Bunda asker olsun, sivil olsun inat edenlerin indinde barıştan kastın son tahlilde ve icabı halde 12 Eylül’den aşağı kalmayacak bir zulüm ve hukuksuzluk dönemi, yani adıyla sanıyla bir Pax Turcica olacağı kesindir. Kürt halkı bu saatten sonra buna boyun eğmez. Türklerin de aklı ve vicdanı şaşmamış olanları öyle bir “barış”ın suçunu kimseyle paylaşmayacaklardır.
Her şey, her olgu, her yeni gelişme PKK’nin tasfiyesi diye bir şeyin fiilen gerçekleşmeyeceğini gösteriyor. Çünkü Türkiye Kürtlerinin bir vakitler Sadun Aren hocanın dediği gibi “Kendi istedikleri gibi yaşama” özlemiyle devinmekte olan Kürt özgürlük hareketi bugün vardığı aşamada PKK’yi soğurmuş, kendine maletmiştir. PKK somut ve nesnel bir gerçeklik olarak, elindeki silahla değil, Kürtlerle vardır. Her renkten ve meslekten Türk milliyetçilerinin C.Başkanının ağzından, “Bittiler, tükendiler, hiç bir çareleri kalmadı, son demlerini yaşıyorlar!” diye mızıldanmaları bundandır. Onlar PKK’yi kasdederek, “Bitti, tükendi” dedikçe Kürt halkı giderek daha da pekişen bir iradeyle karşılarına dikiliyor. Kürt sorununun çözümü cumhurbaşkanlarının, başbakanların, ordu kumandanlarının, muhalefet liderlerinin –yani devletin– “âkil iradesi”ne ve “insancıl vicdanı”na bağlı olmaktan çıkıyor.
Kürt ve Türk anaların ağlamaması kadar, Kürtlerle Türklerin, örtülü/örtüsüz Türk milliyetçilerine rağmen her iki halkın ortak değerlerini birlikte yaşatmaya ve savunmaya, ucu “Başka Bir Dünya”ya açık ortak geleceklerini kurmaya elverecek sahici bir barışa kavuşmalarının yolu bu gerçeğin idrakinden geçecektir.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 39 (Yaz 2010)
Kutlama programı Timur Selçuk ile başlıyor ve Ruhi Su Dostlar Korosu ile sürüyor. Ardından Mustafa Kumlu çıkıyor kürsüye ve yuhalanıyor, inmek zorunda kalıyor. Tekel işçileri Kumlu’yu kürsüden indiriyorlar. Sonra kürsü sahipsiz kalıyor ve KESK başkanı Evren’in konuşması dışında konuşma olmuyor, kimilerine göre yüz elli bin, kimilerine göre beş yüz bin kişi –bir yandan henüz gelenler, bir yandan gidenler– dağılma sürecine giriyor.
1 Mayıs 2010 Taksim’in kısa özeti bu.
Tabiî ki herkes kendi penceresinden bakıyor.
Siyasi hareketler, sol gruplar, sendikalar, köşe yazarları, AKP’ciler, orta yolcular. “Savaştık, kazandık!” diyenler. “İşte demokrasi bu!” diyenler. “Ergenekon gitti, 1 Mayıs temiz geçti,” diye sevindirik olanlar...
Kızılcık okurları o gün ve ertesi gün nelerin olduğunu ve yazıldığını takip etmişlerdir.
Geniş olarak tekrarlamaya gerek yok. İki ana başlık altında değerlendirebiliriz. Birincisi: “Savaştık, kazandık!” söylemi. Neyin savaşı idi, kimle beraber nasıl savaştık ve ne kazandık sorularından bağımsız bir kazanım algısının siyaseten bir şey ifade etmediğini ve hiç bir işe yaramadığını görmek lazım. Bir şeyin kazanım olarak algılanması için (tabiî ki Marksistler için) sınıf savaşımında işçi sınıfı lehine ve sermaye sınıfı aleyhine bir durum yaratılmış olmalıdır. Sınıfsal dengelere şu ya da bu oranda bir etkide bulunmayan bir şeyi kazanım olarak algılamak bir kayıp olarak da okunabilir.
Taksim’de onca yıl sonra yine 1 Mayıs kutlaması yapılması bizatihi bir kazanım olmamıştır, ama kazanıma çevrilebilir bir şey olmuştur. Sonrası süreçte bunu kazanıma çevirme başarıldı mı, ya da önümüzdeki süreçte başarılacak mı, orası hiç belli değil. Ancak zarar hanesine de yazılmadığı söylenebilir. Bunda kısmen Tekel işçilerinin rolü olmuştur. Kürsü Kumlu’ya bırakılmayarak bir anlamda sermayenin hükümetinin etki alanının genişletmesinin aracı bir sendikal anlayışa teslim olunmamıştır. Ne ki, bu bir kazanım değil, olsa olsa kaybın önlenmesi idi. Bu sayede, ertesi gün, sermayenin son dönem hükümetinin oynadığı “demokratlık” rolü için 1 Mayıs’ın medya aracılığı ile malzeme olarak kullanılması her şeye rağmen kısmen gerçekleşebildi.
Buradan ikinci söyleme, “AKP demokratik açılıma devam ediyor,” söylemine geçebiliriz. “Ergenekon” karşıtı tüm liberal, okumuş yazmış, kendine solcu, vs. diyen kişiler tarafından yoğun bir şekilde dile getirilen bu söyleme karşı kimse, “Yahu sekiz yıldır bunlar iktidarda değil miydi, İstanbul’u hapishaneye çevirmiyorlar mıydı?” sorusunu sormuyor. Aslında kimin sormasını bekliyoruz ki? Daha az önce olmuş olanı unutan ya da belki unutmak isteyen –ki bu olgu, sahiden çok kötü durumda olduğumuzu gösteriyor– bir toplum olarak öyle bir sorunun sorulmasını beklemek saçma.
Peki, bundan sonra ne olur, ne olacak?
1 Mayıs Taksim’de kutlanıyor artık! Seneye 1 Mayıs neyin günü olacak? Taksim’e çıkışımızın yıldönümü mü?
Hiç bir şey kendiliğinden bir anlam barındırmıyor. Anlam, süreç içerisinde, ya da başka bir ifade ile mücadele içerisinde kazanılır. Mücadeleden uzaklaştıkça onun yerini simgelerle doldurmaya başlıyoruz. Gerçek mücadele konularının yerini onların simgeleri alıyor.
Böylece bir cins gölge boksu yapmış oluyoruz. Gölge boksunu kazanınca da kendimizi gâlip ilan ediyoruz. Sonra yeni bir gölge maçına çıkıp yeni oyunlar oynuyoruz.
Tüm bunlar gerçek mücadele sahnesinde olmamanın ya da olamamanın getirdiği sonuçlar.
“1 Mayıs’da Taksim!” mücadelesini bu kadar küçümsediğimizi düşünüyorsanız biraz 1 Mayıs tarihine göz atın. Sovyetler Birliği dışında ilk 1 Mayıs resmî tatili Hitler Almanyası’nda gerçekleşmiştir. Bu olgu bile gölge boksu ile gerçek hayat arasındaki farkı ortaya koymaya yeterlidir.
İşçiler ve bütün çalışanlar, emeğiyle yaşayanlar için 1 Mayıs’ların önemi –her 1 Mayıs’ta Taksim’de olmanın da bizler için özel önemi– işçi sınıfının burjuvaziden bağımsız örgütlü mücadelesinin temel kıstaslarından biri olmasından ileri gelir. 1 Mayıs 2010, o hedefin bir simge olmakla kalmayıp hızla bir OLGU olmaya yönelmesi gereğinin o gün Taksim’de olan ya da olmayan herkese (iyimser bir kestirimle) hatırlatmışsa... maksat hâsıl olmuştur!
Olmuş mudur?

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma