KIZILCIK
  • Anasayfa
  • Siyaset
  • Dünya
  • Ekonomi
  • Kültür-Anma
  • Dergiler
  • Yazarlar

Başka kapitalizm yok

Ayrıntılar
Ömer Bedri Canatan
Sayı 33 (Bahar 2008)
20 Şubat 2026

Dünyayı çok ciddi bir açlık tehlikesinin beklediği, Mayıs başında IMF başkanı tarafından açıklandı. Dünya Bankası da âcil yardım çağrısı çıkardı. Dünya’da yeni savaşların çıkabileceği ihtimali üzerinde duruluyor. Bu durumu nasıl anlamalı?

Anlamak için uzun boylu düşünmek şart değil, anlayan anladı. Sebep “küresel ısınma” dediler. “Küresel ısınma” denilince herkesin aklı zehir gibi çalışmaya başlıyor. Fütüristler, astrologlar, TV aktivistleri, köşe yazarları dünyanın falına bakmaya başladılar. Duyan halklar tedirgin oldular, korktular, “küresel” tanrıya secde ettiler. Siyasiler, kavgayı bırakalım, birlik beraberlik içinde olalım, dediler. Dinler “sağduyu” fetvası verdiler, dua önerdiler. Her yerde böyle oldu, Türkiye’de de.

Eskiden de benzer durumlar, Afrika merkezli olarak yaşanırdı. On binlerce aç insan, göz göre göre ölürdü. En akıllı olanlar, suçu açlık baş gösteren ülkedeki beceriksiz, cahil yönetimlere yüklerdi. Daha az akıllı olanlar, sorumluluğu “gelişmiş ülkeler”e, Japonya, ABD ve Avrupa’ya yüklerdi. Dedikleri, bu refah toplumları “çok yediği için” açların aç kaldığıydı. Çok az akıllı olanları da, dünya nimetlerinin âdil paylaşılmasından söz ederdi.

Sonuçta Birleşmiş Milletler Gıda örgütü ve Dünya Bankası gibi örgütler gecikmeyle de olsa harekete geçer, açların karnının doyurulmaya başlandığı ilan edilirdi.

Daha önceleri, 18. yüzyılda Malthus adında bir papaz, dünya kaynaklarının dünya nüfusunu beslemeye her zaman ucu ucuna yettiğini ileri süren bir teori icat etmişti. Bu teoriye göre, nüfus arttıkça ölen insan sayısı da durmadan artacaktı, çünkü insanlar hem kitlesel ölçekte aç kalacaklar, hem de yetersiz besin kaynakları üzerinde rekabete girip birbirlerini savaşlarda kırıp tüketeceklerdi... Dünya kaynakları herkese yine ucu ucuna yeter hâle gelene kadar! Daha sonra Marksist ekonomi-politik, dünyada açlığın bir tüketim sorunu değil, üretim sorunu, dolayısıyla üretim tarzı sorunu olduğunu göstererek “bu teoriyi” kökünden kuruttuydu. Ne var ki, dünyada kapitalizm hâlâ sürdüğü için Malthus’çuluk da ikide bir şimdilerde olduğu gibi böyle hortlayıp duruyor.

Solcular, sosyalistler, komünistler bir zamanlar küreselleşme ve küresel ısınma henüz ortada olmadığı için, açlıktan ve savaşlardan “kapitalizmi” sorumlu tutmakta inatçıydılar. Kapitalist sömürüye karşı mücadelenin açlığa ve yoksulluğa, savaşlara son vereceği gibi güçlü bir varsayımları mevcuttu. Zamanla, milyarlarca insan bu mücadelede yenildi, mücadele bitti, durum değişti. Şimdi küresel ısınma adı altında yeni bir Malthus ‘çu “analiz”le karşı karşıyayız. Açlık ve yoksulluk ve bundan çıkan savaşlar şimdi daha da şiddetlenmiş olarak kendini gösteriyormuş. Yeni savaşlar bekleniyor. Durum, biraz daha vahim olarak aynı durum, ama “sebep” hakkındaki fikirler değişti. Şimdi sebep “küresel ısınma!” Vallahi de billahi de o! Küre ısındığı için gıda maddeleri azaldı deniyor. Mantık şöyle işliyor: “Küreselleşme” zorunlu nesnel bir gelişmedir. İnsanlığın çıkarınadır. Değerlendirilmelidir. Bazı kötü yan etkileri olabilir, bunlar da ancak ve sadece yine “küreselleşme” ile çözülebilir.

Mantık böyle işlediğinde şu durum ortaya çıkıyor: İyilik gördün. Teşekkür etmek için küreselleşmeyi arıyorsun, ara ki bulasın! Kötülük gördüysen, yakasına yapışmak için arıyorsun, gene yok! Sanki “ruh.” Bulmak, tanımak, dokunmak, anlamak için peşinden koşanlara da ortalığı sarmış sivri akıllı, yalancı, uşak tabiatlı, vicdansız taife, “Tanrının yanına kaçtı,” diyor.

Asıl felaket, bu yanılgıdır. Küre ısındı diye aç kalmaktan korkulan Türkiye’ye bakalım. 2001 krizinden çıkabilsin diye IMF Türkiye’ye 40 milyar dolar ve bir de Kemal Derviş bastırdı. Karşılığında istediği, “küreselleşmeye intibak” için zorunlu reformların yapılmasıydı. Reformların tarımla ilgili yüzü, geleneksel tarım alanlarının kısıtlanması ve klasik ürünlerden kaçılarak kivi, mango gibi alternatif ürünlere, koyundan, inekten, mandadan kaçıp angora, çinçilya, vb. yeni hayvanların peşinden koşulmasıydı. DTÖ’nün koşulları gereği üretici çiftçilere devlet desteği zaten yapı değiştiriyordu. Aynı şey, AB ile müzakere süreci nedeniyle de yapılmaktaydı. Tarıma destek, zaten, Özal’dan bu yana kurutulmuştu. “Terör” denilerek Güneydoğu’da kalan bakiye hayvancılık da yok edildi. Türkiye’nin protein damarları kesildi. Gidişatın bu olduğu-olacağı besbelliydi. Derviş’in programı da tütün, pancar, vb. birçok ürünü küreselleştirdi. Spekülatör sermaye tüm tarım potansiyelini denetimi altına aldı. Tarımda medenileşme adı altında, tarımcı köylüler oldukları gibi “medeniyet”e bağlandılar. Sözleşmeli çiftçi, ihracatçı çiftçi, ekolojik çiftçi vb. kılıklara sokuldular, geleneksel konumlarını yitirdiler. Bu yıkım süreci siyasette hiçbir çatışma yaratmadı. Tarımın, köyün ve köylünün sorunları toplumun gündeminden çıktı. Sadece, açlık ve kıtlık söz konusu olunca hatırlanır oldu.

Bunlar doğal, çok doğal. Kapitalizmde bundan daha iyisi zaten olamazdı. Ama gidişatın böyle olmasının sebebinin “kapitalizm” olduğuna tek bir Allahın kulu bile dikkat çekmedi. Herkesin fikri Küreselleşme hegemonyası altında ezilmişti. “Küreselleşme de küreselleşme!” diye çığırılıyordu. Emperyalizmden, sömürüden, sınıflardan söz edene geri kafalı, ilkel, modası geçmiş bir zihin dünyasının ucube kalıntısı gibi bakılıyordu. Bugünkü, açlık korkusu karşısında sözde kuraklıkmış, ısınmaymış, Allahmış bütün bunların sebebi tarzında yaşanan çaresizlik hâli bundan kaynaklanıyordu. Aklını başına devşirmek, işin özünü anlamaya çalışmak kimsenin aklına gelmiyordu.

Olaya önce “küreselleşme”den bakalım. Küreselleşme denilen şeye hâlâ nesnel ekonomik gelişme diye bakan evrensel salaklık Türkiye’de de pek makbul sayılmaktadır. Buna son zamanlarda kısmen fakat nedensiz gerileyen AB salaklığını da eklemek gerekir. Bu salaklık sadece devlet ve siyasette değil, bilim dünyasında da hâkimdir. Bir adım daha ileri gidelim, aman bildiklerinizi unutmayın diyen bir avuç çevre ve odaktan başka bütün toplum, bu uyuşukluğun içine yuvarlanmıştır.

Sadece söyleyip geçmek için belirtelim, dünyada gıda kıtlığı diye bir şey yok. Geçtik kıtlığından, fazlası var. Fazladan da geçtik, istense fazlalığın daha da fazla olabileceği bir dünya potansiyeli var. Şu anda bile 6,5 milyar insandan çok fazlasını, 7,5-8 milyar insanı rasyonel bir planlamayla yeterince beslemek mümkün. Gıda fazlalığı, gelişmiş kapitalist ülkelerde var. İstenirse daha fazlasını bile üretecek bilim-makina-insan ve sermaye gücü de yine gelişmiş ülkelerde var. Bu gelişmiş ülkeler ise emperyalizm dediğimiz gücü (ABD, AB, Japonya, eklerseniz Çin ve Rusya) ifade ediyor. Açlığın kendisini de, korkusunu da bu güç yaratıyor. “Küresel ısınma” teorisi de onların. (Böyle bir şey hiç mi yok diyoruz, yani “dünya çapında ısının yükselmesi” olgusu? Hayır. Dediğimiz şu: Küresel ısınmayı yaratan da, yerküre üzerinde süregiden her felaketin altında küresel kapitalizmin var olduğu gerçeğinin üstünü bu, “Isınma var!” yaygarasıyla örtenler de yine o kapitalizmin sözcüleri ve savunucuları. Bunu diyoruz.)

Şu kısa bilgiyi tazeleyelim. Dünya Ticaret Örgütü bütün dünyada ticareti tanzim ediyor. Bu, üretimi tanzim etmek anlamına geliyor. Çıkış noktası elbette dünya çapında “rasyonel” işleyen bir üretim ve ticaret düzeni kurmak. Kuruyor da. Japonya’nın Amerika’dan getirdiği ağaçla kürdan üretip Amerika’ya göndermesi, Japonya’daki ağacı orada “yemek çubuğu” olduktan sonra tekrar Japonya’ya gelmek üzere Amerika’ya göndermesi, rasyonelliktir! Neyin rasyoneli? Hâkim emperyalist ülkeler lehine düzenlenmiş kapitalist ticaretin rasyoneli. Dünyanın bütün umutları rasyonel emperyalizme bağlı kılınmıştır. Bu kadar da olmaz, bu “akıldışı”dır demenin de bir faydası yoktur. Çok denmiştir. Hattâ bunun “özel mülkiyet”ten kaynaklandığı da söylenmiştir, ama bu söylenenlerin artık hükmü kalmamıştır, küreselleşme her şeyi açıklamıştır(!)

“Açlık” denilen durumun hesabının kitabının (rasyonelitesi) nasıl çıkarıldığını, uzmanlık alanı da olduğu için, Kızılcık yazarı Orhan Aydın bize, yazı kurulunda anlattı: Ülke bazında alıyorsunuz. İnsanları saydınız. Temel gıda maddelerinin üretim potansiyelini de ölçtünüz. Verimlilik katsayısı da elinizde. Çarpıyorsunuz, bölüyorsunuz. Sonuç, ülkenizin enerji fazlası veya açığı olarak görülüyor. Fazlayı gereksinmesi olan ülkelere aktarıyor, açığı ise fazlası olan ülkelerden kapatıyorsunuz. Kriteriniz de zorunlu olarak kişi başına 2.400 kalorinin üstünde olacak ki “açlık” olmasın.

Gelişmiş ülkelerde hesap açlık sınırı olan 2.400 ve üzerinde iken, gelişmemiş geri ülkelerde günlük 2.400 kalorinin altında bir hesap işliyor. Yani bu ülkelerde, gelişmiş ülkelere göre sürekli, müzmin “açlık” söz konusu. Yapılan hesap da açlığın hesabı.

Bugün gürültüsü çıkan, yeni savaşlara yol açacağından korkulan “açlık” ne? Bunun da gerçekliği var. 2.400’ün altında kişi başı enerji “ölüm” değil, açlığın başladığı nokta. Bu açlık, “süreç” olan bir açlık. Kişinin günlük kalorisi 1.600’ün altına düştüğü zaman ölüme giden süreci içeren bir açlık. Hesabın kitabın 1.600 kaloriye göre yapıldığı, öteden beri devam etmekte olan ve açlıktan ölümü doğal olarak içeren bir rasyonellik. Hemen o gün, o hafta veya o ay değil. “Ölme süreci”.

Olsun! Dünya Bankası veya IMF “vicdan” mıdır ki alarm veriyor? Bu insanlar gelip zenginlerin ekmeğini mi alacaklar? Böyle bir şeyin olmayacağını en iyi küreselciler bilir: Günlük 1.600’ün altında yaşayan toplum ve topluluklarda bütün hayat süreçleri tembelleşmiştir. Giderek dumura uğrarlar. Bu toplumlar âdeta zaman ve tarih dışına düşmüşlerdir. Bu tür toplumları yenileştirmek, dönüştürmek, kendine yeterli olabileceği bir noktaya taşımak, onlara “kalkınma” dinamiği aşılamak, artık rasyonel hesaplarla yapılabilecek bir iş olmaktan çıkmıştır. Leontiyev bu imkânsızlığı, BM’nin uyguladığı, her biri 30 yıl süren 30 kadar ülke kalkınma programını sabırla izleyip keşfettikten sonra Nobel ödülü almış bir iktisatçı olarak, herkese hatırlatmıştır.

Bu durumda “dünya açlık tehlikesi menziline girdi” diyen sivri akıl(lı)lara söylenecek hiçbir şey yoktur. Onlar bizi şaşırtmaya, gelişmiş kapitalizmin durumu vaktinde görüp gerekli refleksi göstereceğine, yani sorunun “küreselleşme” ile çözüleceğine inandırmaya çalışacaklardır. Ardından kimileri de, gizli gizli, bu duruma yeni bir dünya savaşı çıkarmaktan başka hiçbir şeyin çare olmayacağını düşünmeye başlayacaklardır! Onların tahayyülünde kapitalizmden daha rasyonel hiçbir yaşam şekli yoktur. Kapitalizmin, keyfî değil, zorunlu olarak yol açtığı felaketlere karşı çareyi yine kapitalizmde aramamız gerektiğini söyleyerek kendilerini akıllı, dünyayı ve insanlığı aptal yerine koymayı sürdüreceklerdir.

Kapitalizmin yaşanan tecrübeden ders alması... Bu bir umut olabilirdi. Nitekim, dünyanın ahvalini beğenmeyenler bu beklenti içindedirler. Beyhude beklenti! Kapitalizmin “insanî gereksinme” yönünden bir rasyonalitesi olamaz. Onun rasyoneli kârla ilgilidir. Başka her şeyi aklın dışına çıkarmıştır. Buna bile razı olabilirdik, ama o daha da ileri gidiyor. Buna bakalım:

Bizim “insan” için bakarak “gıda” dediğimiz şey kapitalist sınıf ve bu sınıfın örgütlediği devlet-toplum-bilim-siyaset-ahlâk için gıda değildir, üretilen-satılan ve yeniden daha fazlası üretilen ve yeniden satılmak için bir kenara konulup bekletilen herhangi bir şeydir (mal). Bundan öte bir dünyası yoktur. Böyle olunca aç insanlar da insan değil, herhangi bir ŞEY’dir. Kapitalist sınıf için bu değişmez, sapmaz, yenilenmez, her gün tekrar edilen bir felsefedir de. Elindeki “gıda” (yaşam) fazlasını, bu felsefeyle koşullu olarak, ona gereksinmesi olan aç insanlara aktaramaz. İstese de aktaramaz. “Fazla”sını yakar da insana vermez. Verirse kendisinin de, içinde var olduğu ve iş gördüğü dünyanın da altının üstüne geleceğini bilir. Avrupa elindeki süt fazlasını ne yapıyor? Üretilmesi için kullandığı enerji kadar enerjiyi bir kere daha kullanarak süttozu yapıyor. Niye? Depolanması mümkün olsun diye. Bu ürün niçin ve kim için fazla? Elbette dünya kapitalist pazar kapasitesi için fazla. Ne yapılacak, “rasyoneli” ne? Daha çok depo yapmak, depolamak. Peki bir süre sonra Batı Avrupa limanlarında depolar dolup diğer ürünlere yer kalmayınca ve depo yapacak yerler tükenince, yani süttozu dağları ortalığı kaplayınca ne olur? Rasyoneli yapılır: Yakılır! Yok edilir!

Bundan başka bir kapitalizm olamaz.

Küre ısınmışmış, kuraklıkmış, dünya ticareti yanış yönetiliyormuş, geç kalınmış falan filan. İktisatçılar, planlamacılar, nakliyeciler, muhasebeciler, 10-20-50 milyon dolar maaşlı genel müdürler, ceo’lar, vs. Şimdi “kusur” bunların toplamında mı aranacak? Türkiye’de pirinç ve diğer tahıl ve bakliyat fiyatlarındaki patlama üç-beş uyanık spekülatörün devletten mal alıp stok yapmasıyla açıklanacak. Bunların hükümetin bakanlarının ortağı ve akrabası oldukları ifşa edilecek. İthalat yapılıp hadleri bildirilecek. Toplumun minnacık şüphesi giderilecek.

Kapitalizmi hiç kimse akıl edemeyecek.

Açlık allahtan, kapitalizmin allahındandır!

Ömer Bedri Canatan, Kızılcık, sayı 33, s. 52-54.

Sadun Aren

Ayrıntılar
Hüseyin Hasançebi
Sayı 33 (Bahar 2008)
28 Kasım 2025

Kızılcık dergisi yazarlarından hocamız, yoldaşımız, dostumuz Sadun Aren öldü.

Türkiye komünist hareketinin 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki, yani Soğuk Savaş dönemi sosyalist siyasi mücadelede önde gelen isimlerinden biriydi. Bu mücadelenin Sovyetçi, Leninci kanadındandı. 1965-1969 arasında Meclis’te TİP milletvekili olarak yaptığı bütçe konuşmalarında, keskin bir kapitalizm eleştirisi vardı, alternatif olarak sosyalist ekonomiyi gösteriyordu ve Türkiye bunları ilk kez ondan duyuyordu.

Sovyet sosyalizminin yıkılmasından herkes gibi o da derinden etkilendi ama sosyalizme olan inancı zerrece sarsılmadı. Sadun Aren sosyalizm için mücadeleden vazgeçmedi. Özellikle altını çizmek gerekir, Marksizmden hiç kopmadı, Leninizm defterini tarihteki onurlu yerine koydu, Türkiye’de sosyalizm için siyasi mücadelenin toparlanıp yeniden ayağa kaldırılması için, genç/orta yaş ve yaşlı devrimcilerin arasına girdi, onlarla birlikte düşünüp çare aramaya çalıştı. ÖDP farkında mıydı bilinmez ama, öldüğünde ÖDP onursal başkanıydı.

Aren’in komünist mücadeleye adanmış ömrünün büyük kısmının Soğuk Savaş döneminde geçtiğinin özellikle hatırlanması gerekir. Besbelli ki bu önemli nokta atlanarak Aren hakkında yazılar yazılacak, sözler söylenecek ve bunlar ister istemez eksik veya yanlış olacak. Nitekim ölümünün haftasında İstanbul’da yapılan bir anma toplantısında yapılan bazı değerlendirmeler, Kızılcık’ın bu konudaki hassasiyetini haklı çıkarıyor, en yakın siyasi arkadaşları tarafından yapılmış olsalar da, Aren’e haksızlık oluyor.

Aren’in 2. Dünya Savaşı’ndan sonraki yıllarda Mehmet Ali Aybar ve Behice Boran gibi, TKP’ye üye olduğu (Nihat Sargın) söylendi. Aren’in kendisi bu konuyu önemsemez görünürdü, TKP’ye üye olduğunu söylemediği gibi, üye olmadığını da söylemezdi. Bu bizim komünist mücadele tarihimizin kendine has özellikleri nedeniyle böyle oluyordu. TKP’ye üye olmak veya olmamak başka bir şey, “komünist olmak” başka bir şeydi. Örneğin 1951’de, partiyi toparlamak ve Kore’ye asker gönderilmesine karşı bir şeyler yapmak amacıyla “Merkez Komitesi” adıyla toplananların, genel sekreter seçmek için bekledikleri, ama kendisi gelmediği için seçemedikleri kişinin Hikmet Kıvılcımlı olduğunu söyleyen ve yazan kişi TKP’ye 1930’lu yıllardan önce üye olmuş bir kişidir (Mehmet Bozışık). Bu öyle bir “toparlanma”dır ki sonraki on yıllar boyunca da hiç gerçekleşmemiştir, gerçekleşmiş görüneni de partinin o zamanki ikinci adamı durumunda olan Mihri Belli tarafından reddedilecektir. TKP varla yok hükmünde olduğu için Türkiye’de bir değil, üç-beşten bile fazla komünist partisi kurulacaktır. Vak’a böyle olduğu için TKP tarihiyle epeydir ve bugün, isteyen istediği gibi yorum yaparak oynamaktadır. Bunun baş sorumlusu oynayanlar değildir elbette, onlar komünist mücadeleye “tutundukları yer”den ölümüne katılmış insanlardır, baş sorumlu dünya komünist hareketinin uzun yıllar tek, sonrasında en büyük çekim merkezi olan Sovyetler Birliği Komünist Partisi’dir. Bunun böyle algılanması en azından bazı bölümlerinin söylenen her yalanı kaldırır cinsten bir komünist mücadele tarihimiz olduğunun bilinmesi bakımından önemlidir.

Aren’e, dünyaya ömrünün son on yılında “puslu camın arkasından” baktığı için övgü dizenler, berrak camın arkasından baktığı altmış yıla sövmektedirler. Niye? O berrak cam dünyayı siyah-beyaz gösteriyordu diye. Ne demek bu? Yani Sadun Aren “puslu cama” gelinceye kadar kapitalizm-sosyalizm, emek-sermaye, ezilen-ezen, yöneten-yönetilen, haklı-haksız şablonunda düşünen ve mücadele eden bir adamdı. Bu bakışta hiçbir “derinlik” yoktu, o kadar ki, dünyaya böyle bakanların yaşamında aşk, sanat, coşku, şiir, vb. yoktu. Tanımasak, hakkında anlatılanlardan bilmesek, birlikte yıllarca siyaset yapmamış olsak Aren’in böyle biri olduğuna inanacaktık!

Soğuk Savaş dönemi komünistlerinin dünyaya siyah-beyaz bir camdan baktıkları doğrudur. Hüseyin Ergün, Aren’in 2000’lere kadar gelen ideolojik ve siyasal çizgisini böyle değerlendirdi. Ama insaf, bu zaten dünyanın bütün komünistlerinin özelliğiydi. 1956 yılında Macaristan, 1962 yılında Küba, 1968 yılında Çekoslovakya olayları dünya komünist hareketini ve zihinleri her defasında ikiye böldü, ama ortasından bölmedi. Sovyet yanlıları hep çoğunluk oldular, diğerleri marjinal. Sadun Aren de bütün bu olaylara SSCB veya Komintern cenahından bakmıştı. Burada yanlış veya doğru olduğu tartışılamayacak, bütün o dönem komünistleri –ve partileri– için geçerli olan tek bir devrim stratejisi söz konusuydu. Aren’in devrimci düşüncesi bu genel geçer komünist stratejinin bir parçasıydı. Olsa olsa Aren’i devrimci olduğu için eleştirmek gerekir. Bağlı olduğu devrimci stratejiyi kendisi yazmıştı, biz burada mealen hatırlatalım:

Soğuk Savaş dünyasının hemen bütün ülkelerinde komünistler iktidar stratejilerini Sovyetler Birliği’nin varlığına ve gücüne dayandırmaktaydılar. Bu komünist devrim stratejilerinin temel özelliği, devrimin kitlesel sınıf gücü ve siyasi örgütlenmesi gibi unsurlarını, “askeri” bir eksen üzerine örmesiydi. Komünist siyasi örgütlenme bu dönemde doğal olarak “militer” özellikler gösteriyordu. Komintern bu örgütlenmenin merkeziydi.

2. Dünya Savaşı içindeyken ve bittikten sonraki kısa dönemde gerçekleşen Doğu Avrupa sosyalist (halk) devrimlerinin Kızıl Ordu yardımıyla ve hattâ çoğunluğunun Kızıl Ordu himayesinde gerçekleşmiş olması tüm komünistler için ortak bir devrim stratejisi yerine geçmişti. DDR’den Kuczynski, hattâ bu dönemin devrimlerini, “özel tarihi koşullarda proletarya diktatörlüğü bir dış olgu” olarak ortaya çıkabilir diye teorileştiriyordu. Gerçi 60’lı yıllarda TİP Genel Başkanı Mehmet Ali Aybar, “Seçimle geleceğiz, iktidarı bize vermezlerse almasını biliriz,” diyerek başka bir “devrim yolu” ima ediyordu ama bu dahi son tahlilde SSCB’nin prestijinin ve gücünün bir denge unsuru olarak “seçimli Türk devrimi”nde kolaylaştırıcı olacağı hesabını içeriyordu.

Yani Sadun Aren ve o dönemin tüm komünistlerine göre, Türk sosyalistleri herhangi bir şekilde iktidar olduktan sonra Sovyetler Birliği’nin desteği ile kendini güvenceye alacak ve yukarıdan aşağıya hızla sosyalist düzenlemeleri yapacak, sosyalizmin sınıf temelini devrimden sonra böyle inşa edecekti.

Araya giren bunca zamandan sonra “Böyle sosyalist devrim stratejisi mi olurmuş?” demek kolaydır. Ne ki Sovyet modeli bir devrim düşüncesine sahip olanların siyasi devrim ve siyasi iktidarla ilgili çözümlemesi özetle bu idi ve Sadun Aren de böyle düşündüğünü söyledi ve yazdı.

Sovyet sosyalizminin yıkılmasından sonraki dönemde ve dünyada aynı tarihsel koşulların bir daha oluşmayacağını haklı olarak düşünen Aren, bu devrim düşüncesinden vazgeçmiş, dünyanın yeni koşullarına uygun bir “devrim” arayışı içine girmişti. Daha sonraki yıllarda yazdıkları, bu kez kapitalizmin içinde devinerek gelişen ve demokrasiyi mantıksal sınırlarına doğru açan bir mücadele ile sosyalizme varılabileceği yönündeydi. Sosyalizme götürecek olan, kapitalizmin özel bir gelişme varyantıydı ve bu tarz bir kapitalist evrimi emekçilerin mücadelesi garanti edebilecekti. Emekçilerin kararlı mücadelesi gene vardı. Bu mücadele olmazsa, kapitalizm öngörülen yönde gelişemezdi. Sosyalist siyasi mücadele bu nedenle önemini kaybetmemişti. İşin daha da ilginç olan yönü, Aren’de bu yeni görüşleri yine SBKP’nin, tarih sahnesinden çekilirken ortaya attığı “tez”ler kışkırtmıştı.

Aren bu yeni düşüncesiyle “mülksüzleştirenlerin mülksüzleştirilmesi” anlayışından açıkça koptuğunu, ama Marksizmden kopmadığını bizzat kendisi söylemekteydi. Buradan doğan çelişkiyi nasıl halledeceği ise, zaman sorunu ve ayrıca onun sorunuydu.

Ama bunlar “düşünceler” idi. Bir de “siyaset” vardı. Sadun Aren adı asıl saygınlığına, siyaset alanına geçildiği zaman kavuşuyordu. Onun sarsılmaz sosyalist kimliğiyle karşılaştığımız asıl eylem alanı da siyasetti.

Burada, bugün için yaptığı siyaset çözümlemesine katılmasak da, siyasi kimliği hakkında söyleyeceğimiz çok söz vardır. Sosyalist siyaset burjuva siyasete benzemez. İlkeli, inançlı, kararlı bir siyaset olduğu kadar, “vefa” gerektiren bir siyasettir sosyalist siyaset. Susulacak yerde susmayı, konuşulacak yerde mutlaka konuşmayı, Aziz Nesin’in dokundurmasıyla “sakız çiğnenmeyecek yeri bilmeyi” gerektirir. Aren’den hiçbir şey öğrenmemiş, ama sadece bunu öğrenmiş olanlar bile, değerini bilirler.

Anma toplantısında arkadaşlarından bazıları, örneğin Hüseyin Ergün ya da Sönmez Targan, kendisinin kalkıp onlara, “Ben sarhoş muyum?” deme olanağı artık kalmadığı için, fırsat bu fırsattır diyerek, onu “dönek”, yani “sosyalizmden dönmüş” biri gibi göstermeyi denediler. “Puslu Camın Arkasında” kitabını örnek gösterdiler. Buna cevap verilmelidir.

Aren 20. yüzyılın belli bir dönemiyle sınırlı kalan ve yıkılan sosyalizme küfretmedi, onu savunmuş ve kendi ülkesinde gerçekleştirmek için mücadele etmiş olmaktan pişmanlık duymadı ve bu sosyalizm yıkıldı diye sosyalizm için mücadeleden vazgeçmek gerektiğini hiç düşünmedi. Aksine, denenmiş ve başarısızlıkla sonuçlanmış bu sosyalizmin işçilere ve emekçilere dünya çapında çok şeyler kazandırdığının farkında olarak, yıkılışından sevinç duymadı, çok üzüldü. O deneyimden dersler çıkarmak ve bunları şimdiki sosyalizm mücadelesine taşımak gereğinden söz etti. Bu da onun bilim adamı özelliğine yakışan bir tutumdu, sosyalizme bir inanç değil, somut sınıfsal bir hedef olarak bakıyordu. Terim gözden düştü ama söyleyelim, Sadun Aren “bilimsel sosyalist”ti. Yerini değiştirip başka bir camın arkasına geçmedi. Ömrü boyunca arkasından baktığı cam buğulandı ve o, ordan bakmaya devam etti. Camın buğusunu silmeye çalıştı.

Oysa Hüseyin Ergün gibi bir çok Marksist, yer değiştirdiler, “berrak cam”ın arkasına geçtiler. Bu berrak cam, sosyalizm diye bir şey göstermiyor. Sadece kapitalizmi gösteriyor. En fazlası, kapitalizmden bir “adalet” çıkarmaya çalışan, ya da belki bu da olmayacaksa ondan sadece demokrasi dilenen bir bekleyişi gösteriyor.

Sonuç olarak, sosyalizme adanmış hayatlara eleştirici bakış, bu hayatın daha da etkinleştirilerek sürdürülmesine dönük olmalıdır. Sömürüsüz bir dünya için özgürleştirici bir mücadele içinde olmak bunu zorunlu kılar. Sömürüsüz bir dünya için mücadele, dünyanın değişen koşullarında yeniden inşa edilecekse, böyle bir şey kritersiz, ölçüsüz olmaz. Bunlar da, başka yerden, başka düşünce ve eylemlerden değil, bu mücadelenin birikiminden çıkarılacaktır. Bu olurken elbette bir “yanlış”-“doğru” tasnifi de yapılacaktır. Bu hem önemli, hem de çok kolaydır. Ama ondan daha önemli olanı, bu yanlışları ve doğruları, her şeyden önce özgür, yürekli ve fedakâr insanların biriktirmiş olduğunu unutmamak, bu da yetmez, bildiğini genç kuşaklara, kafasının arkasında başka bir ince hesap kurmadan, olduğu gibi aktarmaktır.

Fransa Mayıs 1968

Ayrıntılar
KIZILCIK
Sayı 33 (Bahar 2008)
1 Mayıs 2020

Öğrenciler direnişe geçmiş, on milyon işçi greve çıkmıştı.

Paris Nanterre Üniversitesi öğrencileri 22 Mart 1968’de rektörlük binasını işgal etmişlerdi. Nedeni Vietnam Savaşına karşı gösteri yapan arkadaşlarının tutuklanmasını protestoydu.

Öğrenciler Che Guevara Amfisinde toplanarak kapsamlı bir eylem programı hazırladılar, girişimlerine “22 Mart Hareketi” adını verdiler. İşgal 29 Mart’ta üniversitenin tamamını kapsadı.

Nisan boyunca Occident (Batı) denilen gruba ve Milli Öğrenci Federasyonu’na mensup faşistler solcu öğrencilere saldırdılar, amfileri bastılar. 2 Mayıs’ta sol eğilimli Fransa Öğrenciler Birliği’nin Sorbonne'daki bürosunu yaktılar. Aynı gün Occident grubu ve polis Nanterre’de 22 Mart Hareketi öğrencilerine saldırdı, rektörlük üniversiteyi süresiz tatile soktu. Olayı protesto etmek için 3 Mayıs’ta öğrenciler Sorbonne’un iç avlusunda protesto düzenlediler, ama polis üniversiteyi işgal etti. 20.000 öğrenci, öğretim üyesi ve destekçileri Sorbonne’a yürüdüler, polisle çatıştılar.

6 Mayıs’ta lise öğrenci birlikleri üniversite öğrencilerini desteklediklerini açıkladılar, ertesi gün eyleme katıldılar. Göstericilerin talepleri gözaltındaki öğrencilerin serbest bırakılması, Sorbonne ve Nanterre üniversitelerinin açılmasıydı.

fransa-68mayis-scSonraki günler Sorbonne’un bulunduğu Quartier Latin’de, St. Michel Bulvarında öğrencilerle polis arasında çatışmalarla geçti, 10 Mayıs gecesi barikatlar kuruldu. Polisin göstericilere uyguladığı, zorbalıktan, vahşetten başka bir şey değildi. O geceki devlet terörü aydınların önemli bir desteğini getirdi. Yönetimleri komünist eğilimli CGT ile sosyalist eğilimli CGDF konfederasyonları 13 Mayıs’ta bir günlük genel grev ve yürüyüş kararı aldılar. 1 milyon kişi “İşçi-Öğrenci-Öğretmen Birliktir” pankartı ardında yürüdü. Aynı akşam Başbakan Pompidou gözaltındaki öğrencilerin salıverildiğini ve Sorbonne’un tekrar açıldığını açıkladı. Öğrenciler ertesi gün Sorbonne’u işgal ederek orayı “özerk halk üniversitesi” ilan ettiler.

Grev 13 Mayıs’ta Nantes’da başladı, ertesi günler Cleon, Caen, Billancourt’daki Renault ve başka fabrikaların işçileri greve gittiler, grev dalgası Kuzey’den Paris’e, oradan tüm Fransa’ya yayıldı. Grevdeki işçi sayısı 17 Mayıs’ta 200.000 iken, 20 Mayıs’ta 2 milyona, 22 Mayıs’ta 4 milyona, bir kaç gün içinde 10 milyona yükselmiş, Fransa işçilerinin üçte ikisi greve çıkmıştı.

24 Mayıs’ta C. Başkanı General de Gaulle yaptığı konuşmada referandum önerdi ve iç savaş tehdidinde bulundu. Aynı gün Paris, Lyon, Bordeaux, Nantes ve Strasbourg’da işçi ve öğrenciler ile CRS denilen özel polis kuvvetleri çatıştılar, 2 sivil öldü, 500 kişi yaralandı. Pompidou’nun çağrısıyla hükümet sendikalarla pazarlığa oturdu, ama varılan antlaşmalara Renault’dan başlayarak işçilerin çoğu uymadılar. Bu arada 200.000 kadar köylü de hükümet karşıtı gösterilere başladı.

De Gaulle 29 Mayıs’ta gizlice Paris’i terk etti. F. Almanya’da savaş sonrası kurulmuş Fransız askeri üssüne gitti, komutanlarıyla toplantılar yapıp destek sağladı. Gerekirse sıkıyönetim ilan edecek ve 1871 Paris Komünü günlerinde olduğu gibi başkenti orduya işgal ettirecekti. 30 Mayıs sabahı radyo ve TV’den yaptığı tehditkâr konuşmada Parlamentoyu feshettiğini, genel seçim kararı aldığını açıkladı. Aynı gün Fransız sağı Champs Elysee’de 700-800.000 bin kişilik bir yürüyüş yaptı.

Hareket belirgin hedeflerden, siyasi programdan yoksun ve kendiliğinden olduğu için günler geçtikçe grevler tavsadı, işçiler işbaşı yapmaya başladılar, Haziran’ın ilk iki haftasında grevci sayısı 1 milyona düştü, giderek tükendi, öğrenci eylemleri sönülmendi. Sorbonne’daki işgal 16 Haziran’da kaldırıldı, üniversiteyi polis teslim aldı. Aynı gün seçimlerin birinci turu ve 23 Haziran’da ikinci turu yapıldı. Gaullist parti Fransa’nın seçim tarihinin en yüksek yüzdesini tutturarak, parlamentodaki iskemlelerin üçte ikisini kazanınca kriz sona erdi.

***

1968 hareketi Fransa’dan ibaret değildi. İtalya, F. Almanya, Britanya, ABD, Türkiye, Brezilya, G. Afrika, Şili, Japonya, Kuzey İrlanda, Venezuela, Arjantin, Uruguay, Bolivya, Meksika, G. Kore, Mısır, Tunus, Fas, Kongo, Moritanya, Fildişi Sahilleri, Hindistan, Pakistan, Laos, Filipinler, Tayland, Etiyopya, Dahomey gibi birçok ülkede öğrenci ağırlıklı başkaldırı hareketleri yaşandı. Pek çok öğrenci öldürüldü, hatta bazıları idam edildi.

Uluslararası devrimci dalga değişik ülkelerin sosyal ve siyasal yapılarına göre değişik sonuçlar verdi. Ulusal kurtuluş sürecindeki Üçüncü Dünya ülkelerinde bağımsızlık hareketine soluk kattı, faşist, militarist rejimlerde anti-faşist güçlere moral verdi.

Türkiye’de önemli bir siyasal atılıma, 1968-71 arasındaki öğrenci eylemlerine ve işçi sınıfı tarihimizin (15-16 Haziran 1970 büyük direnişine kadar uzanacak) en önemli grev dalgasına ivme kattı. O kadar kattı ki, 12 Mart 1971’de gelen askeri rejime rağmen sosyalist hareket, işçi hareketi ve toplumsal politikleşme 1974 sonrasında büyük bir sıçrama gösterecekti.

Batı Avrupa’da 1968 ne devlet bürokrasisini geriletebildi, ne de polis devletinde gedikler açabildi. Statükoyu değil ama toplumsal yaşamdaki birtakım önyargıları geriletti. ABD’de ise: a) Yurttaş Hakları Hareketi (Civil Rights Movement) ırkçılığa önemli darbeler indirdi, Afrikalı-Amerikalı nüfusun lehine demokratik kazanımlar sağladı, b) Kadın özgürlüğü (Women’s Liberation) Hareketi −kadınları da etkisi altında tutan− erkek egemen zihniyete karşı önemli sonuçlar elde etti. Genel olarak söylersek, Batı dünyasında 1968’in en olumlu meyveleri kadın hareketinin sıçrama göstermesi, feminist hareketin gelişmesi ve çevre bilincinin, eylemliliğin kitleselleşmesi oldu.

Kızılcık, sayı 33 (2008 Bahar).

Sayı 33 - İçindekiler

Ayrıntılar
Administrator
Sayı 33 (Bahar 2008)
6 Aralık 2009

S33 kapakSulukule "Blues"
KIZILCIK

Kosova vak'ası

2000 gün az şey mi?

Ergenekon

Hayat ağacı
Tekel / Sivri zekâ / Anti-metro / Foya / Niçün üç çocuk..? / Bir Tepegöz masalı daha / Linç! / Siz daha bağırın "... laiktir, laik kalacak!" diye / Diyalog / Putin / Sirkat / Tarrâka / Hıyarağası / Trafikte ölüm! / Şiraze / Yine 301, bir kere daha 301, hep 301! / Irak, yine Irak, 5 yıl sonra bir daha Irak!

Sadun Aren
Hüseyin Hasançebi

AKP halkımızın kaderi olamaz
İzzettin Önder

Allah akıl fikir versin..!
Halim Togan

Can Yücel'e göre kuvvetler ayrımı
Yalçın Yusufoğlu

İnkilap'ın yüzyıllık kısır döngüsü
Tevfik Çavdar

Almanya'da Sol Parti: Olanaklar ve sorunlar
Engin Erkiner

Ne jakobeni? Kim jakoben?
A. Hamdi Karsu

Ülke gündemi ve emekçilerin çıkarları
Cemal Candaş

Sağlık ve politika
Dr. M. Turgay Yerlikaya

Başka kapitalizm yok
Ömer Bedri Canatan

Brezilya
Zeki Yavuz

Zeytin dalı

Biz devrimi kiminle yapacağız?
İ. Barut

Çatı partisi

1 Mayıs sınıfları

Sanat-Kültür-Kitap
Paul Cezanne
Ayfer Coşkun

2. Meşrutiyet'in 100. yıldönümünde
Özgürlük savaşçısı Tevfik Fikret
Konur Ertop

Tanpınar'ı kurtarmak
Öner Ciravoğlu

Jules Dassin, Melina Merkouri
Refik Zerengil

İnternette Kızılcık turu
Uluslararası Marx Engels Vakfı (IMES) / Bella ciao kolektifi 

Belge
1 Mayıs 1977!
Cüneyt Ülsever (Hürriyet)

Öğrenciler direnişe geçmiş, on milyon işçi greve çıkmıştı
Fransa Mayıs 1968

Sayı 33'ün tamamına buradan (PDF - 12,9 MB) erişebilirsiniz.

Diğer bölümler

  • Hayat Ağacı
  • Polemik
  • Belge

kizilcik dergiler

Tüm dergiler (2000-2014)

Çok okunan yeni yazılar

  • KAPİTAL mi, MUKADDİME mi?
  • Dr. Hikmet Kıvılcımlı ve görüşleri
  • İttihatçı düşmanlığı anlamsız değildir
  • Liberaller
  • Dünya Barış Günü ve komisyondan beklentiler
Siyaset Ekonomi Dünya Kültür-Anma

© KIZILCIK 2000–2026. Tüm hakları saklıdır. · Hakkımızda