- Ayrıntılar
- Ömer Bedri Canatan
- Sayı 30 (Haziran/Temmuz 2007)
Türkiye’de şiddet belirgin biçimde artmakta. Daha da artacağı düşünülmekte ve bundan korkulmaktadır. Nereye varabileceği konusunda fikir yürütenlerin çizdikleri gelecek resimlerinin en iyimser olanları bile tüyleri diken diken etmektedir. Etnik, dinî, kültürel ve ideolojik kaynaklı kanlı iç çatışmaların kapıda olduğuna işaret edenler çoğalmaktadır. Konu siyasal alanda da ana tema hâline gelmiştir ve 2007 genel seçimine bu sıcak atmosfer içinde gidilmektedir. Cumhurbaşkanlığı seçimi ile ilgili süreçler Türkiye’de şiddetin, ilerlemiş bir hâmilelik dönemini ima etmektedir. Ancak fikirler ve düşünceler daha ileri gidememekte, bu noktada durmaktadır. Türkiye hâmile ise, ne doğuracağını bilen bulunmamaktadır. Bugünden bilinemeyen bu husus, 22 Temmuz seçim sonuçlarının öyle değil de böyle tecelli etmesine havale ediliyor.
Yükselen şiddetin nedenlerine bakıldığında durum değişmektedir. Türkiye’nin içinden bakan bilim, siyaset ve medya çoğunluğunun gösterdiği neden başka, Türkiye’nin dışından, dünyadan bakanların gösterdiği neden başkadır. Bu da, ayrıca, yükselen şiddetin nedenleri ve kaynakları konusunda kafa karıştırmaktadır. Gerçi içerden bakanlar da Batı’nın yüksek düşünce araçlarını ve siyaset dilini aynen benimseyip kullanmakta, birbirinden çok farklı nedensel kaynakları ve amaçları olan değişik şiddet biçimlerinin hepsine birden “terör” demeye getirmektedirler; şiddetin üstüne bu tanım temelinde gidilmesini istemektedirler. Bu da çok doğru ve doğal bir şey gibi gözükmektedir. O zaman elbette, bu eğer terör ise, onun üzerine, tekeli devlette tek meşrû şiddetle gitmekten başka bir yol bulunmuyor ve bilinmiyor. Türk devlet ve siyaset yapısı zaten toplumsal olayların üzerine, tekelindeki şiddeti hattâ çoğu zaman meşrûiyet sınırını aşan ölçüde kullanarak gitmeye teşne olduğu için sonuç ateşe benzin dökmekten başka bir şey olmuyor. Bu durumda düşünmek gerekir: Türkiye’deki toplumsal şiddet eğiliminin toplumsal sonuçlar yaratmaya aday bir dinamiği var ve bunun ne olduğunu anlamak için olaya değişik açılardan yaklaşılmalı.
Batı’nın düşünce ve siyaset araçlarını kullanarak Türkiye’nin içinden bakanlar nasıl şiddetin kaynakları konusunda çok laf edip hiçbir şey söylemiyorlar ise, bizzat Batı’nın kendisi de, az laf ediyor ama o da hiçbir şey söylememiş oluyor. Batılı Türkiye gözlemcilerinin ve analistlerinin Türkiye’de tırmanan şiddetin nedeni hakkında görebildikleri tek şey, buna “laik”ler ve “İslamcı”lar arasındaki çatışmanın yol açtığıdır. Türkiye “laik”ler ve “İslamcı”lar olarak ikiye bölünmüştür. Devlet laikleri, demokrasi de İslamcıları desteklemektedir. Aralarındaki çatışma hem “demokrasi”ye, hem de “devlet”e zarar vermektedir. AB ve ABD, bu zararlı çatışmada ve elbette Türkiye’nin yüksek menfaatleri açısından “demokrasi”ye destek çıkmaktadır. Bunun somut siyasî karşılığı, Türkiye’nin yoluna, seçimden geçtikten sonra da AKP ile devam etmesinden ibarettir. Bu kestirme, çarpık, ayrıca Türkiye’de iliklere işlemiş liberal görüş ve siyasetin de gerçek yüzünü deşifre eden bir yaklaşımdır. Hal böyle olunca, şiddetin nedeni olduğu varsayılan toplumsal kutuplaşmanın öteki kutbu da ortaya çıkmaktadır. Bu da bir bütün olarak devletçiler, ulusalcılar, bayrakçılar, ırkçılar, CHP-MHP siyasî blokunda ifadesini bulan ve sol siyasî güçlerin önemli bir kesiminin de kendini içinde bulduğu yurtseverler blokudur.
Bu tabloya soğukkanlılıkla bakan kimi çevreler, kişiler ve siyasî gruplar “faşizm” tehlikesinden söz etmektedirler. Böyle bir kutuplaşma “demokrasi” ile “devlet”i birbirinden ayırıp karşı karşıya getirmekte ve sonuç olarak da her ikisini birden sahipsiz bırakmaktadır. Bu durumda devleti tutanların da, demokrasiyi tutanların da eli ister istemez faşizme varacaktır. Bu görüşte olanlara göre sağa da kaçsak, sola da kaçsak faşizme yakalanmış olacağız. Bayrak da bizi faşizme götürüyor, türban da. Ulusalcı görkemli bayrak mitinglerinin faşizme kitlesel taban oluşturmaya dönük bir sermaye faaliyeti olduğunu ileri süren görüşü de, AKP ve arkasındaki sermaye güçlerinin İslamî faşizme veya aynı anlamda olmak üzere “parti devleti”ne götüreceğini ileri süren görüşü de, doğrudur diye değil, şiddetin kaynaklarını irdelerken doğru istikamette gidebilmek için ciddiye almak gerekir.
“Terör” sayılan şiddetin değişik türleri bulunduğuna göre, aynı zamanda değişik nedenleri de olmalıdır. Bir de bu yönden bakalım.
PKK terörü denilen bir şey ve buna karşı devletin ve hükümetin, ordu ve özel güvenlik birimleri aracılığıyla uyguladığı bir karşı şiddet politikası var. Bu şiddetin kaynağı elbette farklı ve kim ağzını açarsa, nedenlerinin, bu devlet ve bu toplumun kurulduğu koşullarda aranması gerektiğini söylüyor.
Büyük kentlerimizde ayyuka çıkan, kendini çeteleşmeler ve hırsızlık-kapkaççılık biçiminde gösteren özel bir şiddet türü daha var. Buna güvenlik zafiyetlerinin ve artan yoksulluğun yol açtığı söyleniyor. Yoksulların karnını doyuran sosyal yardım politikaları izlenebilirse duracağı umulan bu şiddetin nedenini İslamcı kesim, genel ahlâkın bozulmuş olmasıyla açıklayıp, yoksulluğun üzerine iaşe torbaları, Ramazan çadırları, Fak Fuk Fonlarla ve vakıf sadakalarıyla giderken, ulusalcılar kanadı modern güvenlik (baskı) tedbirlerinin arttırılmasını öneriyor.
Bir şiddet türü de papaz Santoro, Hrant Dink ve Malatya’da üç Hristiyan misyonerin öldürülmesi gibi, daha derin siyasal ve ideolojik anlamları olan vahşi cinayetlerle kendini göstermektedir. Devlet ırkçı değil, İslamcılar ırkçı değil, milliyetçilerimiz, ulusalcılarımız ve yurtseverlerimiz de ırkçı değil ama bu cinayetlerimiz tamamen Türk ırkçılığına işaret ediyor... Bu nasıl oluyor?
Adliye önlerinde işlenen “adalet” cinayetlerinin haddi hesabı yok. Kadına karşı uygulanan erkek şiddeti ayrı, toplumsal şiddet ayrı olmak üzere Türkiye tam bir Batı Ortaçağı’nı andırıyor. Farklı toplulukların farklı biçimde, Kürtlerin ise “Töre cinayeti” biçiminde sürdürdükleri şiddetin ise önü bir türlü alınamıyor.
Bu noktada, şiddet olmasa konusu da olmayacak olan medya, “bilim”i yardıma çağırıyor. Revaçta olan “bilimsel” öngörülerse, insana bakışta tek penceresi “Freud” olanları. Bize öğretiyorlar: Emzik emerken açık etmişiz içimizdeki şiddet güdüsünü. Dinimizde yokmuş ama şiddet, yanlış dinsel yorumlarımızda varmış. Babalık duygumuz da bu toplumsal şiddeti arttırıyormuş. Devletin egemen ideolojisinin de teşvik edici rolünü unutmamak gerekirmiş. Yoksulluk da yaygınlaştı ve toplumsal değerler sistemimizi erozyona uğrattı, bu da görülmeliymiş. Kültürümüz de asıl olarak şiddeti hoş görmeyen bir kültürmüş fakat o da deforme olmuşmuş. Kim etmiş? Niçin etmiş? Bunlar belli değil.
O zaman bilimle gidelim bu şiddetin üzerine: Dünya Bankasından yardım alıp yoksullara ekmek verelim. İşsizliğe çare bulalım. Dilimizi yumuşatmamız, kışkırtıcı konuşmaktan da kaçınmamız lâzım. Avrupa hoşgörü kültürünü kültürümüzün temeline yerleştirmemiz, şiddetle şöyle ya da böyle hiçbir alış verişi olmayan (!) dinimizi doğru öğretmemiz, insan haklarına ve bunun içinde özellikle kadın haklarına kafamızda, toplumda ve kurumsal olarak devlette daha geniş bir alan açmamız lâzım. Avrupa Birliği yolundan geri dönmenin şakasını bile yapmamak lâzım. Devletin de Kürtlere karşı biraz insaflı olması lâzım. Siyaseti kin ve nefretten arındırmamız lâzım, vb., vb....
Bütün bunları bir kenara koyarak artan bu şiddete başka ve yeni bir açıdan bakamaz mıyız? Bakarsak ne görürüz?
“Terör” veya “toplumsal şiddet” diyerek sadeleştirdiğimizi sandığımız, ama büsbütün anlaşılmaz kıldığımız bu azgın toplumsal şiddet eğilimini, herkesin aklını bir parça karıştırmış olan liberal özgürlükçü, serbestiyetçi, Avrupacı yaklaşım, yani sermaye birikim konseptini buna hapsetmiş kapitalizm azdırıyor olmasın? Buna hemen itiraz yükselecektir. “Liberalizm şiddeti savunmaz!” denecektir. Böyle bakmak “sınıfçılık”a şartlanmış olmak demektir; sınıfçılık eninde sonunda şiddetin en büyüğüne (devrime) götürür denilerek karşı çıkılacaktır.
Olsun! Nereye götürürse götürsün, biz eskiden bilip şimdi unuttuğumuz sınıfçı yerden bakalım. Liberal itirazda hiçbir haklılık, doğruluk, bilimsellik payı yoktur. Liberalizm kafaları büsbütün karıştırdığı için artan şiddetin kaynağını açıklamakta hükmü de yoktur. Ayrıca –ama son tahlilde– Türkiye’de yükselen bu şiddet liberalizme karşı yükselmektedir, çünkü şiddeti o yaratmaktadır. Bunu açalım:
Buradan sözü hemen ekonomi ve siyaseti yöneten örgütlü alana aktarmalıyız. Çünkü şiddetin kaynakları buradadır. Örneğin sadece Kürtlerde olduğunu varsaydığımız, ama başka toplulukların başka biçimler altında devam ettirdikleri “töre cinayeti” denilen şeyi bu bölgenin feodal tarihinden ve bugünkü toplumsal yapısından bağımsız düşünemeyiz. Bölgenin bugünkü yapısını da bir "iç sömürge" gibi şekillendiren ve demokratik-modern bir kültür doğrultusunda dönüşümü engelleyen, bölgede kendi temelini –ve çıkarını– bunda gören Türk tekelci burjuvazisinden ve kuruluşundan beri devletiyle et ve tırnak olan Türk tekelci sermayesi değilse, kimdir? Sadece kendi çıkarı gerektirdiği için liberal olan bu tekelci sermaye gücü, şimdi mi görüyor töre cinayetini?
Ülkenin 5-15 milyon nüfuslu büyük kentlerini yaşanmaz hâle getirdiği söylenen kapkaççılık ve hırsızlık gibi şiddet eylemlerine bakalım. Nedeni, siyasete, bilime, medyaya, liberal düşünceye, polis şeflerine göre “genel ahlâkın bozulması” ve “yoksullaşma” imiş. Yani yoksullar ahlâksız olurmuş! Devlet Bakanı Ali Babacan ya da Libadiye Camii avlusunda bal ve köy peyniri satan imam ahlâklı oluyor da, Dolapdere mukimleri veya bağı bahçesi yakıldığı için İstanbul’a göçmüş, burada toplumsal hayatın dışına itilmiş Kürt çocukları ahlâksız! Ahlâkî çöküntü veya yoksulluk denilen şey durup dururken mi ortaya çıktı ve yaygınlaştı? Bu dediklerimiz, liberalleşme derinleştikçe artıyorsa, bu bir rastlantı olabilir mi?
Lâmı cimi yok, toplumun AB ve küreselleşme denilen süreçlere intibakını da zora sokacağından ve liberalleşmenin önünü tıkayacağından endişe edilen şiddete yönelim doğrudan doğruya siyasal ve ekonomik liberalleşmenin ürünüdür. Ama liberal sermaye dalkavukları şiddet eğilimini, özgür piyasa ekonomisinin gelişmesine karşı “millî” bir tepki olarak niteliyorlar. Yani “millî” birileri özgürlük istemedikleri için şiddete başvuruyorlar. Hiçbir şey açıklamayan bu açıklama apaçık olan şeyi gizliyor. Şiddeti liberal kapitalizmin bizzat kendisi, ve pek tabii ki “ulus devlet” eliyle uyguluyor. Tekelindeki bilimi, medyası, siyaseti, hattâ üzerinde mutlak bir hegemonya oluşturduğu sivil toplumdaki kurumsallaşmış uzantıları vb. araçlarıyla toplumun bütününe yayıyor. Şiddet kapitalizmin ayrılmaz bir sektörüdür. Bunda itiraz edilecek, anormal sayılacak, şaşılacak ya da tartışılacak bir yön de yoktur. “Özgür piyasa” denilen şeye, bunun engelleri olan “şey”leri bertaraf etmeden ulaşmak mümkün müdür? “Özgür piyasa”ya geçiş iradesini siyasî iktidar olarak örgütlemek ve iktidar olarak tutmak, “şiddet”i zorunlu kılmaktadır. Liberal söyleme “değişim” olarak yerleşen şey gerçekte budur ve toplumun alışkanlıklarını, kültürünü, yaşam felsefesini ve kendini algılayış biçimini kökten ve toptan değiştirmeyi hedeflemiştir. Bunun için elbette şiddet gerekir. Başka nasıl olacak? Liberal kapitalist konseptin “Türkiye versiyonu” diye ayrıca bir şey olamaz. Yani liberalizm içerdeki engellerine ve yarattığı sorunlara göre esneyemez, emperyalist kapitalizmin dünya çapındaki amaçlarına ve programına mutlak anlamda bağımlıdır ve ülkesine özgü siyasette seçeneksiz olmasının nedeni budur. Amerikancı ve Avrupacı olunmadan liberal olunamıyor, nedeni budur. Tersinden de doğru; ister din iman sahibi ol, ister azgın allahsız bir faşist, Amerikancı veya Avrupacı olunca liberal oluyorsun.
Sömürücü sınıf pozisyonundan uygulanan şiddet yasaldır ve devlet şiddeti olarak gözükmektedir. Aynı şiddet sömürülen, ezilen, dışlanan, horlanıp aşağılanan insanların, toplumsal grupların ve sınıfların eline düştüğü zaman satıra, falçataya dönüşmektedir. Savunma amaçlı şiddet araçlarından da (örgütlülük) yoksun bırakılmış olmaları nedeniyle bu kesim olabildiğince doyabilmek için alabildiğine şiddete başvurmaktan başka çaresi olmadığını kitaplardan değil, hayattan öğreniyor. Ayrıca bu kesim insanlarının “terörist” sayılmaları için adam öldürmeleri gerekmiyor. Onların parmaklarını oynatmaları bile şiddet tanımına sokulmaları için yeterli oluyor.
Toplumsal şiddetin kaynakları konusunda bir buzlu cam gibi görüş daraltan unsurlardan biri de “devlet şiddeti”ni tanımlarken başvurulan çarpıtmadır. Bu bir hastalıktır ve sağlı solludur. Başımızda bir devlet var, topluma şiddet uygulamaktadır. Uygulamazsa, devlet şiddeti diye bir şey kalmamış olacaktır. O zaman ne oluyor? Bu İçişleri Bakanı Aksu bakanlıktan çekilsin, devlet şiddeti dursun! Şiddetçi polis şeflerini alın görevden devlet de rahatlasın, toplum da! İyi ama “özgür piyasa”da bu insanlar sadece İstanbul vilayetinde otopark, çay bahçesi, vb. ile rantlardan, uyuşturucu ticaretinden, vb. oluşan 3-5 milyar dolarlık meşrû ve yasal bir pazarı yönlendiriyorlar. Onların yerine kimi koyacaksın? Sanatçı ruhlu insanları mı? Kenan Evren resim yapıyor. Türkeş bile şiir okumuştu, hem de Nâzım’dan! Demek ki devlet şiddeti sanat veya edebiyat veya felsefe işi değil, sınıf işi bir şeymiş.
Devlet hâkim sınıfların şiddet aracından başka bir şey değildir. Bunu sınıfçı bakış söylüyor diye, yanlış mı oluyor? Bu doğrudan daha doğru bir genellemedir. Buna itiraz etmek yerine, Türk devleti ölçüsünde şuursuz şiddet uygulayan başka devlet yoksa veya az bulunuyorsa buna kafa yorman, o devletlerin şiddetini göğüsleyen toplumları geçmişine, örgütlenmesine, devlete karşı mücadele tecrübesine bakman gerekir. Bu zahmetli bir iş olacaksa, o zaman kendi devletinin kuruluşuna, onu kimin nasıl kurduğuna, İlhan Selçuk’un “Kemalizm yoktan var etmektir” demesindeki anlama bakacaksın. Demek ki Türk devleti yoktan var edilmiştir. Yani maddî temelleri oluşmamışken oluşturulmuştur. Türk devletinin ilginçliği ve biricikliği de buradadır. Türk milliyetçiliğinin neden aynı zamanda ırkçılık olduğunun açıklaması da buradadır. Bunlara açıklık kazandırmaya çalışacaksın.
Liberal şiddeti, ya da şiddetin kaynağındaki liberal kapitalizmi görebilmek için kitap karıştırmak gerekmez, hayatın çıplak gerçekliğine bakmak daha doğrudur.
Önce şunun farkında olunmalı: Günümüzde artık liberal olmayan kapitalizm kalmamıştır. Bu liberal kapitalizmi, şurada liberal partilerin, burada sosyal demokratların veya hattâ komünistlerin, başka bir yerde askerlerin ya da sivil despotların yönetiyor olması gerçeği değiştirmiyor. Kapitalizmi yönetmek açısından bütün siyasî ve ideolojik farklılıklar gibi farklı ekonomik programlar da ortadan kalkmış, bunun nasıl olacağının uluslararası kuralları oluşmuş ve oturmuştur. İşin bu yönünün ayrıca dünya çapında bir ideolojik hegemonyası da büyük ölçüde kurulmuştur; kurulamayan yerlerde silahla kurulmaktadır. Şu anda yeryüzüne yayılan şiddetin sebebi budur.
Bu, sözünü ettiğimiz liberal kapitalizmin ülkeden ülkeye değişmeyen özelliği, en başta işçi sınıfına olmak üzere, liberal kapitalizmin yıkıp yok ettiği tüm çalışan/çalışmayan emekçi toplum katmanlarına karşı, en çabuk sonuç verecek olanı önce olmak üzere, şiddetin bütün biçimlerine başvurmasıdır. Latin Amerika’da köylüleri, Güney Kore’de veya Bangladeş’te işçileri, Türkiye’de bir de ayrıca kırda oldukları için Kürtleri, Afrika’da hâlâ ekmek diye direten yoksulları kırıp geçirmektedir. Silah gerekmeyen yerde en büyük toplumsal şiddet aracı hâline getirdiği işsizliği kullanmaktadır. İşçi sınıfını sendikalarının çoğunu etkisizleştirip teslim almıştır; hepsini öldürmek istemektedir. Türkiye’de mevcut, tarım dahil 15 milyonu işçi 23 milyon çalışandan hepi topu 1 milyonunun örgütlü olmasından da rahatsızlık duymaktadır. “Demokratikleşme paketleri”nin biri gidip öbürü gelmekte ama hiçbirinde “işçi” veya “sendika” sözüne rastlanmamaktadır. Sendikalaşma, sektörlerin yarısında yasaktır. Manisa’da çevre yıkımına karşı yüz bin, Ordu’da devlet-tekelci fındık politikasına karşı seksen bin yoksulun meydanlara çıkması medya’da ancak magazin haber olabilmektedir.
Liberal kapitalizmin amacı, 20. yüzyıl kapitalizmine damgasını vurmuş, hattâ bir çok ülkede kapitalizmi yıkabilmiş olan işçiler ve emekçiler sınıfını paramparça ederek aynen korumak, yani işçi sınıfının sınıf örgütlü bir toplumsal güç olarak varlığına son vermektir. Kapitalizmin kendi doğal mecrası içinde özgürce gelişebilmek için yapmak zorunda olduğu budur. Bunu ikna ederek, korkutarak, kandırarak yapmak olanaksızdır. Fiilî şiddet kullanılması kaçınılmazdır. Kullanılmaktadır. 1 Mayıs’ta işçilere kendi geçmişlerini çağrıştırır ve eski sınıf mücadeleleri ruhunu geri çağırır diye Taksim Meydanı’na çıkan işçilere devletin panzerle ve gaz bombalarıyla saldırmasının başka ne gibi bir nedeni olabilir?
Günümüzde şiddetin kaynağı “mülksüzleştirme”dir dedikten sonra, artan şiddet hakkındaki görüşümüz berraklaştığı gibi, burdan çıkış yolu üzerine görüş geliştirmek de kolaylaşmaktadır. Kitleleri liberal kapitalizm, yani insan ve toplum hayatı hakkında sorumluluğu reddeden kapitalizm yoksullaştırmaktadır; dolayısıyla, kapitalizme karşı mücadele, aynı zamanda şiddete karşı verilen bir mücadeledir.
Türkiye’de toplumsal şiddetin yükselmekte olduğu gözle görünür bir hâdise hâline gelmişse, bunun üzerine düşünelim.
Bugünkü toplumsal şiddet sınıf zeminine oturmuyor, bambaşka bir problematik üzerinden gelişiyormuş gibi, devleti ve cumhuriyeti savunanlarla, demokrasiyi savunanlar karşı karşıya gelmişler görüntüsü var. Şiddet bu çatışma mecrasında artacaktır korkusu yayılıyor. Nisan-Mayıs aylarındaki milyonluk “bayrak mitingleri” buna delil olarak gösteriliyor.
Böyle gören veya gösterenler, devletin devlet ve demokrasinin de devlet olduğunu unutuyorlar. Ancak meseleye dünyanın ve Türkiye’nin siyasal mücadeleler tarihini de hesaba katarak konuşanların söyledikleri başka bir şey var: Bu mitingler yoluyla faşizmin kitlesel tabanı hazırlanmaktadır. Çünkü bu mitingleri Genelkurmayın uzantısı olduğu besbelli bir dernek ve yandaşı çevreler düzenlemektedir. Bunların söylemleri böyle bir yorumu destekler mâhiyettedir. Baykal da, açıktan, kendi siyasetinin önü tıkanırsa Türkiye’nin açık faşizme mecbur kalacağını söyleyip durmaktadır. Karşıt kutbu oluşturan AKP’nin de bir İslamî faşizme açılan kapıları zorladığı söylenmektedir (Aydın Menderes). Demek ki 22 Temmuz seçiminden önceki ve sonraki tüm demokratik gürültü, sağlı ve sollu faşizmin işini kolaylaştıracak diye bir kanaat topluma pompalanmak isteniyor.
Toplumsal şiddet eğer önümüzdeki dönemde siyasete sınıf çıkarlarının çatışması olarak değil de, bugünkü siyasal kutuplaşma üzerinden yansıyacaksa, bundan hakikaten korkmak gerekir. Hâkim sermaye zümresinin siyasetteki uzantılarının halkın sırtından geliştirdikleri bu çatışmada en büyük zararı halk kendisi görecektir. Yapılması gereken, fuzûli iç barış çağrılarını artırmak veya faturası gene emekçi halk tarafından ödenen uzlaşma kültürünün çığırtkanlığına soyunmak değil, şiddetle gerçek kaynağında cebelleşmektir. Ulusalcılar ile demokrasiciler uzlaşsalar da, çatışsalar da mülksüzleştirme, yani şiddetin gerçek nedeni sürecektir. O durumda kitleler, başka çıkış yolu bulamadıkları için şiddetten daha çok medet umar hâle geleceklerdir. Çünkü liberal kapitalizm şiddetsiz yolabildiği, mülksüzleştirme politikasının açık ya da örtük şiddet olmaksızın uygulandığı ve başarı sağladığı tek bir örnek görülmemiştir. Bugün de siyasal demokrasinin sınırları açısından bakıldığında tek meşrû şiddet, liberalizmin şiddeti olarak tanımlanmaktadır. (Dünyanın bütün liberal ekonomilerinin baş tacı “esnek istihdam” ilkesi ve uygulaması çalışanlara fütursuzca uygulanan şiddetin ta kendisidir.) Mülksüzleştirme devam etsin, fakat şiddet de olmasın isteniyorsa, yoksulların kendilerine uygulanan şiddete o şiddetle mütenasip bir karşı şiddetle direnmeleri (sözgelimi, bir iş yerinde birkaç işçinin işten atılmasına karşı birçok iş yerinde birçok işçinin birden toplu greve çıkarak karşı durması) meşrû sayılmalıdır. Liberaller demokrasi tanımını, böyle bir “şiddeti” meşrûlaştıracak kadar genişletirlerse, artık şiddet uygulamak zorunda kalmayacaklardır. Var mıdırlar buna?
Bu soruya liberal kapitalizmin dehşetle bakacağı sır değildir. Ama tek çıkış yolu da budur. Solun, yani sınıf siyasetinin başarmak zorunda olduğu şey, liberal kapitalizmin kendine hak bilip, çalışanlar için meşrû saymaktan fellik fellik kaçtığı sınıf şiddetinin bütün biçimlerini meşrûlaştırmak ve “demokrasi mücadelesi” denilen şeyi bu içeriğe kavuşturmaktır.
Özetleyecek olursak: Toplumsal şiddet denilen şey, toplumun içine yuvarlandığı marazî bir durum değil. Yoksullukla, değerler sisteminin aşınmasıyla filan hiçbir ilgisi yok. Kaynağı, mülksüzleştirme siyaseti. Bu siyaset bugün liberal kapitalizmin tekelinde ve dünya çapında işleyen bir çarkın Türkiye uzantısı. Buna bir cevap verilmelidir. Aksi halde mülksüzleştirme artarak süreceği için, toplumsal şiddet dedikleri şey de artarak sürecektir. Verilecek cevap sınıfsal olmak zorundadır. Devletin şöyle devlet veya böyle devlet olması hâkim sermaye zümresinin, “halkın meselesi” hâline getirdiği, gerçekte kendi meselesidir. Şiddetin bu zeminde siyasallaşması hâkim sermaye zümresinin şu veya bu kesiminin önünü biraz daha açmak içindir. Halkın hayatını zindana (faşizm) çevirmek içindir. Kürt meselesinde gelinen özel aşama da bu hesaba doğal bir faktör olarak ekleniyor. Bu, tehlikeli bir gidişattır.
Ne derseniz deyin, sonunda çivi çiviyi sökecek. Sökümün veya çözümün “sol” çivisi nerede?
- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 30 (Haziran/Temmuz 2007)
Bu yazıda, “eşitlik” ve “özgürlük” kavramlarının kendi aralarındaki ilişkiye ve ikisinin birden gerçek yaşam süreçleriyle olan ilişkisine bakmaya çalışacağız. Bu da nereden çıktı, bir ihtiyaç mıdır? Bunu bir ihtiyaç olarak görmemizin nedeni, günümüzde sosyalizm için mücadele konusunda süregiden ve çoğu spekülatif nitelikte olan değişik tartışmalara, yaşanmış ve bitmiş sosyalizm deneyimini de gören bir genel çerçeve içinden yürüyerek katılmak içindir. Reel sosyalizmin birdenbire ve “kendi içinden” yıkılışı sosyalist düşünce ve sosyalist siyasî etki alanında büyük bir hasar yaratmış, denebilir ki bugünün korkuyla kaplanmış dünyasını ortaya çıkarmıştır. Sosyalist düşünce ve siyasî eylem alanında sadece ne yapacağını bilmezlik değil, neyi nasıl düşüneceğini bilmezlik de egemen olmuştur. Elbette kimse bir başkasına neyi nasıl düşüneceğini öğretecek durumda değildir, olumsuz olan da bu değildir, olumsuzluk bu durumun sosyalist düşüncenin yeniden hareketlenmesini engellemesinde, yeni bir temel varsayım kurulmasına, yeni sosyalist siyasî mücadeleler kurgusuna yasak koymasında gözükmektedir. Her ne denirse densin, sosyalist düşüncenin asıl ilgi alanı, “eşitlik” ve “özgürlük” kavramlarını birlikte veren bir dünyanın nasıl kurulacağı ve bunun, bugünden başlayan somut adımlarının nasıl atılacağıyla ilgili konulardır. Yani biz (sosyalist düşünce dünyasında olanlar ve kalanlar) bugün ne yapmalıyız ve bunu nasıl yapmalıyız sorusuna cevap aramak için düşünmeliyiz.
“Eşitlik” ve “özgürlük” kavramları, birbirlerinden bağımsız kavramlar olarak ve tarihsel gelişim içerisinde değişen içerikleriyle çokça tartışmaya konu oldukları gibi, son iki yüz elli yıl içinde insanın toplumsal eylemine yön verecek bir etkinlik kazanmışlardır. Sadece sosyalist düşünceler alanını ilgilendiren kavramlar değildir bunlar; dinlerin, felsefî düşüncenin, siyasetin ve sanatın da ana teması olmuşlar, denebilir ki insanın pratik ve düşünsel tarihi ile bu iki kavramın tarihi bütünleşmiştir. Birbirinden çok ayrı tarihsel mecralar içinden gelişip gelen bu iki kavramı ikiz kavramlar haline getiren ise 19. yüzyılın sol, anarşist ve kısmen de komünist düşüncesidir. Sosyalizmin, bugün de sürmekte olan teorik tartışması ister istemez bu iki kavramla birlikte gelişecektir. Bu iki kavramla bizim kurduğumuz ilişki ve bu iki kavramın kendi aralarındaki ilişki sosyalist düşünce ve eylem alanı için önemli bir sorun oluşturmaya devam etmektedir, fakat biz güncel tartışmalar içinde bunun pek farkında değiliz. Her tartıştığımız konunun temelinde aslında “eşitlik” ve “özgürlük” kavramlarının diyalektiği bulunmaktadır. Örneğin bugün İran’ın veya İran’a benzer geniş âlemin Batı’yı toptan karşısına alan tavrı önünde sosyalist düşüncenin ortak bir görüş geliştirmesi imkânsızdır. Özgürlük kavramını, bütün somut ilişkilerinden kopardıktan sonra benimseyen bir sosyalist görüşün bu İran tavrına yakınlık göstermemesi doğaldır. Bu tavır özgürleşmeye hepten kapalıdır. Ama öte yandan “eşitlik” kavramından eşitlikçi bir felsefeye varabilmiş olan herhangi bir sosyalist görüşün de, Müslüman dünya ile de bire bir örtüşmeyen bu tavırla kendisi arasında kurabileceği ortaklıkların sınırı yoktur. Ama bu yaklaşımın özgürlük kavramıyla ve özgürleşmeyle de bir ilgisi yoktur. İşte sosyalist düşünce alanıyla ilgili ve “eşitlik” ve “özgürlük” kavramlarıyla bağlı bir “teorik sorun” misallemesi!
Gerçi “sosyalizmin teorik sorunları” dediğimiz şey, ortada somut bir sosyalizm uygulaması hiç yokken ve bilinmezken de vardı ve tartışılmaktaydı, araya yetmiş yıllık somut bir uygulama girdikten ve bittikten sonra da aynı yoğunlukta var ve tartışılıyor.
Sosyalizm uygulaması bilinmezken tartışma çok daha yaygın ve hararetli bir tartışmaydı. Tartışmanın zengin bir felsefî içeriği vardı. Tartışma bütün dünyayı içeriyordu. Hem geçmişe dayanıyor, hem de bütün tarihi silip atmaya, yeni bir tarih yaratmaya, hattâ daha yüksek bir soyutlamada “insanın tarihi”ni başlatmaya soyunuyordu. Bugün ise sosyalizmin teorik sorunlarıyla ilgili tartışma, pek çok Marksist çevre, kişi, ekol tartışmadan çekilmeleri, tartışma içinde kalanların ise çoğunlukla ya uçuk ya da ürkek ve bölük pörçük bir tartışma yürütmeleri nedeniyle daraldı. Tartışmadaki daralmanın önemli bir nedeni, yetmiş yıllık sosyalizm uygulamasının apansız yıkılmış olmasının verdiği şaşkınlık ve ortaya çıkardığı yeni sorunlar ve sorular olmalıdır. Ama bundan daha önemli başka nedenler de var. Bu çok geniş bir konudur ve kapitalizmin yeniden eylemli bilimsel eleştirisiyle birlikte gelişecek, değişik tartışma mecraları oluşacaktır. İlk akla gelen birkaç tartışma konusuna burada işaret edebiliriz:
Sosyalist siyasete ve mücadeleye, bilhassa işçiler başta olmak üzere, kapitalizmin sürekli ve artan ölçüde yoksullaştırdığı, dışlayıp siyasal sistem dışına çıkardığı emekçi nitelikli yığınlar ilgi göstermiyorsa bu mücadele görünür bir siyasal ve toplumsal dinamik olamıyor, ya entelektüel bir katman faaliyeti olarak kalıyor, ya da panik halindeki orta katmanların belli bir konsepti bulunmayan güncel talepleri arasına sıkışan ve güncel siyasetin çarkları arasında ezilen bir tartışma oluyor. Ekoloji-insan tartışması, insan-doğa ilişkilerinin tartışılması, cennet (Kuzey)-cehennem (Güney) tartışması, yoksulluk tartışması, küreselleşme ve küreselleşmeye karşıtlık tartışmaları bu nitelikte tartışmalardır. Bu tartışmaların yarattığı yeni bir düşünce alanı vardır ve sosyalist düşünceyi de kendine çekmektedir. Çünkü somut dünya sorunlarıyla doğrudan ilgili bir tartışmadır bu alan ve sosyalist düşüncenin de mutlaka cevap bulmak zorunda olması ölçüsünde önem kazanmıştır. Aynı zamanda oldukça eylemli bir alan olması nedeniyle buradan, kapitalizme karşı mücadeleye katkı ve zengin bir içerik sağlayacak ömürlü çelişkiler de hiç çıkmıyor değil. Ancak, “yeni toplumsal hareket”ler de denilen bu alan dinamikleri sınıfsal nitelikli sosyalist bir konseptin bütünlüğü içinde yer almadıkları için etkin olamıyorlar. Bu alandaki çelişkileri dikkatli bir çözümlemeden geçirip kendi konseptini esnetebilen burjuva sistem partileri veya siyasî akımları, veya bu çelişkilere odaklanıp ihtisaslaşan akademik dünya tarafından kolayca yutuluyorlar. Örneğin Afrika’da, kıta insanını ortadan kaldıracak bir tehdit hâline gelen AİDS Güney Afrikalı Komünistlerin gayretleriyle, çözümü siyasal nitelikte olan bir insanlık sorunu olarak kavranırken dünya sermaye sınıfı bu aynı sorunu, Hollanda sömürgeciliğinin halen de sürmekte olan rolünü örtbas ederek, evet gene bir insanlık sorunu, ama gene sermaye dünyasında çözülecek bir sorun hâline getiriyor. Bu ve benzeri “dünya sorunları”, “insanlık sorunları” böylelikle “kapitalizmin sorunları” olmaktan çıkıyor, sermaye sınıfı tarafından çirkef bir hümanizma konusu olarak, gene sermaye tarafından sıkıca örgütlenmiş ve manipülasyonla yönetilen bir orta sınıf faaliyetine havale ediliyor.
Sosyalizmin teorik sorunlarıyla ilgili klasik tartışma bugüne kadar bu alana hiç bakmadığı ve orta sınıfın entelektüel faaliyeti ile ilişki kurmaktan ısrarla kaçındığı için, sözünü ettiğimiz bu alanla ilgili düşünsel araçlardan da yoksundur ve bir tespit olarak söylersek, klasik sanayi proletaryası zeminine hapsedilmiş komünist çizginin geçmişte Avrupa kıtasında uğradığı ağır siyasal yenilgi bu noktayla yakından ilgilidir. İş işten geçtiği ve artık ancak bir fantezi konusu olabileceğini bilerek söylersek, Avrupa işçi sınıfı kapitalizme karşı ekonomik, siyasî ve ideolojik mücadelesinde en azından Soğuk Savaş’ın ilk on-yirmi yılındaki kadar güçlü kalabilse ve tekelci Avrupa sermayesini dar bir alana sıkıştırabilseydi, bunun için enternasyonalist bir fedakârlığa soyunmasına da gerek kalmadan kendi sınıf çıkarı temelinde sağlam durabilseydi, belki de reel sosyalizm yıkılmayacak, yıkılsa bile arkasından ortaya çıkan dünya, bugünkü dünya olmayacaktı. Neyse ne, sosyalist düşüncenin bugünkü teorik sorunlarından biri de toplumun orta katman dinamikleri ile ilişkinin nasıl kurulacağı noktasına, yani Avrupalı komünist hareketin önceki tarihinde yapamadığının bugün yapılabilmesine düğümlenmiştir.
Başka bir teorik tartışma alanına bakalım: Kapitalizmin eylemli bilimsel eleştirisi yönünden bugüne kadar belirleyici olmuş ve öncülük gibi bir misyon yüklenmiş olan Batı yarım küresinde sosyalizm için siyasî mücadele büyük ölçüde tarihsel köklerinden kopmuş ve parlamenter mücadele ve çoğulcu demokrasinin sınırları içine çekilmiştir. İhmal edilmeyecek ve işçi sınıfı sosyalizmi için, sadece bugüne kadarki mücadelesi açısından değil, dünya kapitalizmi içindeki fiziksel etkinliği nedeniyle de bundan sonraki sosyalizm mücadelesinin aslî gücü olacağı besbelli olan Avrupa işçi sınıfının bugünkü durumu da bir açmaza işaret etmektedir.
Avrupa’nın klasik işçi partileri işçi sınıfından kopmuşlardır ve bunu, işçi sınıfının kendilerinden kopması olarak okumuşlardır. Bu okuma şekli, işçi sınıfının ahmaklaştığı ya da ahmaklaştırıldığını söylemek anlamına gelir. Yani işçiler kendi çıkarlarından kopmuş, sermaye sınıfının çıkarlarına, kendi seçimleriyle bağlanmış olmaktadırlar demeye gelir. O zaman onlar da, işçi sınıfını yeniden kazanmak için arkasından gitmiş olmaktadırlar! Hattâ bu gidişatın onları orta sınıfla buluşturacağını da umarak umutlanmışlar, her bir Avrupalı komünist partisi, bürokratik sosyalizm diye gördüğü reel sosyalizmden koptukça kendi bürokratik kozası içine çekilmiş, bazı istisnalarıyla da eriyip gitmiştir. Bu süreçten Avrupa sağı güçlenerek çıkmış, bugünkü Avrupa doğmuştur. Açık olan şudur: Avrupa işçi sınıfı yerindedir. Avrupa’daki komünist siyasî hareketin arkasından gitmemiştir. Reel sosyalizm ile, bir işçi evreni içinde kurulmuş ilişkisi parçalanmıştır. Yani bilinci parçalanmıştır. Korkuya kapılmıştır. Avrupa ile Rus sosyalizmi arasındaki duvar ortadan kalktıktan sonraki koşullarda işçi sınıfının siyasî mücadelesinde bu gerileme bu bakımdan bambaşka bir nedene işaret etmektedir.
Avrupa’da emekçi kitleler, programlarını ve hedeflerini beğenmiş olsalar bile sosyalist-komünist-sol programlara parlamenter güç kazandırma konusunda ürkek ve çekimser davranıyorlarsa, bu, programlarını hayata geçirebileceklerine inanmadıkları içindir. Bu inançsızlık reel sosyalizmin çökmesi veya çökertilmesi hadisesiyle yakından ilgilidir. Çünkü işçiler ve diğer emekçi toplum kesimleri ve orta katmanlar, bu partilere ulusal sınırlar içinde böyle bir güç verilse bile, iktidar olduklarında programlarını gerçekleştirmelerine uluslararası kapitalist gücün izin vermeyeceği inancı içindedirler. Bu inanç boş bir inanç değildir, somut deneyimlere dayanmaktadır. Reel sosyalizmin yıkılmasından sonraki süreçte Avrupa sermayesi bütün gücünü işçi sınıfının tarihsel birikimini yok etmeye çevirdi. Komünist partileri zaten boşlukta kaldıkları için bu sert rüzgârda döküldüler. Avrupa sermayesi sosyal demokrat işçi partilerinin yakasına yapıştı, onları fena halde silkeledi, sınıfsal konumlarını da paramparça etti. Bu kadarını yapabilen kapitalist sınıf, fazlasını yapar diye işçilerin yüreğine derin bir korku sindi. Gelinen bu durumda o sınıftan, ayağa kalkmasını beklemek haksızlıktır. Bugünkü durumda Avrupa işçi sınıfı hem kapitalizme karşı mücadele yönünden siyasal birlikten, hem de günübirlik sınıf mücadelesini yürütmek bakımından da öncü sendikal birlikten yoksundur. Bu vakıa, sosyalizmin teorik sorunlarıyla ilgili tartışmaya, Troçkist siyasî akımlar ve çevreler tarafından hemen, otomatik, bir somunu söküp başka bir yere takma mekanizmiyle, “Dünya devrimi” olarak taşınmaktadır. Avrupalı Marksist aydınlar, apışıp kalacakları eylemli bir kapitalizm eleştirisi görmedikleri için de, durumla ilgili bir yığın Marksist fantezi üretmeye yönelmişlerdir. Klasik komünist partisi çevrelerinden ise, bunlar zaten SBKP eksenindeyken edindikleri bir zihin bürokrasisi ile teorik açılımları kendilerine yasaklar hale gelmiş bulundukları için, sosyalizmin bugünkü temel teorik tartışmasına Avrupa’dan bir katkı çıkmamakta veya gelen katkı, faraza Pakistan’dan gelen katkıdan daha parlak veya daha fazla olmamaktadır. Teorik tartışma geleneği Avrupa merkezli bir gelişim tarihine sahip olduğu için sosyalist düşünce alanı da Avrupa ile birlikte çökmüş olmaktadır.
Kapitalizm bütün enerjisini yitirmemiştir. Kendi doğrusal gelişmesi üzerinde bir noktada son bulmayacağı aritmetik kesinlik kazanmıştır. Sermaye birikim süreciyle ters düşmediği yerde, teknolojinin de avantajlarını kullanarak klasik dokusu içindeki unsurların yerini değiştirmek, yeni unsurlar katıp işleyiş zincirini yeniden kurmak gibi girişimlerle kendi bünyesinde esaslı bir değişimi gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Bunu dünya çapında gerçekleştirebileceği güçlü araçları da vardır. Emek sermaye ilişkilerini yeni bir kalıba dökmek ve işçi sınıfının yapısal özelliğini esnetmek gibi amaçları da içeren bir plan dahilinde ve adım adım, yeni bir dünya kapitalizmi şekillenmektedir. Bu gelişme sosyalist düşüncenin önüne yeni bir dizi soru çıkarmaktadır. Bu soruların doğru sorulup sorulmadığı da belli değildir, çünkü hemen hepsi, deneysel sonuçlardan yoksun olarak sorulmaktadır. Hızla değiştiğini gözlemlediğimiz bir dünya ile ilgili sorulmuş bu sorularla sosyalizmin teorik sorunlarına bir açıklık getirmek mümkün olamamaktadır. Bu da doğaldır. Hangi olgu geçici, hangisi kalıcı, bu kesinleşmemiştir. “Eğilim” olarak görünür hâle gelen bir gelişme kısa bir süre içinde ortadan kalkabilmektedir. Bütün bunlar gelen bir dalganın habercisi olsalar bile o dalganın ne olduğunu tanımlama güçlükleri vardır. Uzun ömürlü olacakmış gibi görüntü veren olgular bile hemen, ertesi gün çökebilmektedir.
Bu nedenle belli bir durumda hayatla, sınıf mücadelesiyle, kapitalizmin gelişmesiyle, dünyanın hangi istikamete gittiğiyle ilgili verilmiş kesin yanıtlar bir sonraki durumda havada kalabilmektedir. Mevcut Marksist silahlarla açıklanmasında güçlük yaşanan pek çok somut hadise var. Örneğin:
- Mâli sermayenin, olağanüstü hâle gelebilen yıkıcı veya yapıcı rolü nedeniyle ele geçirdiği dünya çapındaki siyasal inisiyatif kalıcı mıdır, yoksa dünyanın fiziki ihtiyaçlarından ve üretimden bağımsız konumu nedeniyle şişebileceği bir sınırda patlayacak bir balon mudur?
- İşçi sınıfı(ları) sermayenin nesnel karşıtı olmaktan dolayı karşı oldukları kapitalizmin “uyumlu” bir parçası haline geldikleri için kapitalizmi yıkacak güç buradan başka bir toplumsal mekâna mı kaymaktadır? İşçiler kendilerini kurtaracağını düşündükleri için sosyalizmin peşinden gittiler ve fakat kendilerinin kurtarmak zorunda kaldıkları bir sosyalizm ile karşılaştılar. Kuruluşu işçilere, onların fedakârlığına, sabrına ve kuşaklar boyu harcanmasına dayanmayan bir sosyalist varsayım geliştirmeden, işçileri ve emekçileri yeniden sosyalist bir gelecek tasavvuruna çekmek kimin harcıdır ve nasıl yapılacaktır?
- Merkez kapitalizm, dünyanın geri kalanıyla, hâlâ kendisi için yaşamsal olan bağlarını sürdürüyor olsa bile, acaba o dünyadan giderek kopmakta mıdır? Bu dünyanın bu gidişata itirazı, giderek yaygınlaşmakta olan kanlı direnişlere ve savaşlara yol açmaktadır ve acaba bu yoldan kurulmak istenen emperyalist bir yeni dünya hegemonyası, merkez kapitalizmi çökertecek (Petras) bir çelişkiyi de içinde barındırmakta mıdır? Bütün imparatorluklar genişledikçe merkezden zayıflamış ve çökmüşlerse tekelci sermaye imparatorluğu da böyle mi çökecektir?
- Reel sosyalizmin yıkılışıyla doğan boşluğu doldurmaya çalışan emperyalist kapitalizm, karşı tarafta (eski sosyalist ülkeler) oluşan entegrasyon iradesine rağmen büyük güçlüklerle yüz yüze gelmektedir ve âdeta yeni bir soğuk savaş dönemine girilecekmiş gibi bir süreç doğmaktadır. Bu süreç, dünyada yeni bir gerilim yaratmaktadır, kapitalizmin kendi kendini yıkıcı çelişkilerini ima etmektedir, buradan ne çıkacaktır?
- Reel sosyalizmin eleştirisi aynı zamanda “tek ülke sosyalizmi”nin eleştirisi olarak şekillendi ve bugünkü dünyanın çözümlenmesi konusunda Troçki’ye takılıp kaldığı yerden bir adım ileri gidemedi. Bugünkü kapitalist dünyanın tek ülke sosyalizmine olduğu kadar sosyalizme hepten kapalı çehresinde hangi ışık görülmektedir ki, “dünya devrimi”ni beklemek ya da ummak gibi, Eyüp Peygamber sabrını çağrıştıran sosyalist düşünceler ileri sürülmektedir?
Bu ve benzeri birçok soruya, yaşanmış ve yıkılmış sosyalizm deneyiminden bağımsız cevap bulmaya çalışanları, altından kalkılması güç bir işe soyundukları için kutlamak gerekir. Reel sosyalizm deneyiminden bağımsız bir gelecek zaman masalı yazılamaz. Buna bakalım.
REEL SOSYALİZMİN YIKILIŞ NEDENLERİ
Reel sosyalizmin niçin yıkıldığını bilmek önemli midir? “Eşitlik” ve “özgürlük” kavramlarının çözümlemesine reel sosyalizm tecrübesi ışığında girişmenin ilerletici bir özelliği vardır. Sosyalizmin teorik sorunlarıyla ilgili bugünkü tartışmaya bu yıkılış öyküsü yeterince yansımamıştır. Reel sosyalizmin yıkılış öyküsünü, en azından onun kuruluş öyküsü ölçeğinde hatmeden sorunlar hakkında inandırıcı tek kelime yazılamaz.
Reel sosyalizmin kim tarafından, niçin yıkıldığı sorusuna geçerken değindiğimiz bir önceki sayımızda (Kızılcık, sayı 29) dikkatleri Rus toplumunun ve SSCB’yi oluşturan toplumların dokusuna bakmadan, sadece SBKP üzerine çekmiş ve reel sosyalizmi kuran parti tarafından, planlı bir operasyonla tasfiye edildiğini söylemiştik. İleri sürdüğümüz bu nokta üzerinde biz de yeterince durmadık. Çünkü şimdi söylenecek çok şey çok kişiye absürt gelebilecektir. Bunda şaşılacak bir şey de yoktur. Herkes reel sosyalizmin ekonomik gelişme-gelişememe gibi bir tarihsel açmazda kendi içinden yıkılıp gittiğini düşünürken bizim açıklama tarzımız Reel sosyalizmin tasfiyesini bir “devletler arası ilişki” gibi göstermektedir. Şunu demektedir: Rusya (Gorbaçov) sosyalist sistemin Avrupa kanadından tamamen vazgeçtiği anda tasfiye de başlamış oldu. Bu aynı zamanda Rusya’yı Avrupa’nın içine atmak demekti, çünkü Avrupa’nın sosyalist bölümünü sistemin dışına çıkarmadan Rusya’yı Avrupa’ya sokmak olanaksızdı. Gorbaçov Berlin duvarını yıkarken yakalandı ama geç yakalandı. Tasfiye planının bu bölümünü tespit edebiliyoruz. “Birleşik Almanya” korkusuyla yatıp kalkan Fransa (Miterand) ve İngiltere’nin (Taçer) karşı çıkmalarına rağmen Gorbaçov’un duvarı yıkmakta direnmesi planı ele veriyor. Bu önemli, çünkü konuyla ilgili soru, reel sosyalizmin halkın tepkisi nedeniyle mi, yoksa halka rağmen mi yıkıldığıdır. Bu sosyalizm, bizzat onu kuran parti tarafından tasfiye edilirken halkın susmuş, seyretmiş olması, reel sosyalizmin halka rağmen yıkılmadığına işarettir. Reel sosyalizmi bizzat yaşayan insanlar yıkılışa herhangi bir direniş göstermemiştir. O zaman şunu söylemek zorundayız: Reel sosyalizm “sosyalizmden beklentiler”e cevap veremediği için yıkılmıştır. Yıkanın eli serbest kalmıştır. Bu durumda konuyu “sosyalizmden beklentiler”in ne olduğuna doğru derinleştirmemiz lâzım gelir. İşte burada akla, gerçekliğe, hakkaniyete ihtiyaç doğar.
“Sosyalizmden beklenti”ler konusu, reel sosyalizmin eleştiri noktasında büyük önem taşır. Eleştirinin doğru zemine oturmasını sağlar. Tartışmayı fantezi olmaktan çıkarır. Spekülatif olmaktan kurtarır. En önemlisi de bu tartışmayı bugüne ve geleceğe bağlar. Bunu yaparken bile sınırsız bir tartışmaya yol açmasın diye tartışma kabul etmez bir tespitten yola çıkabiliriz. O da şudur: Sosyalist toplumlarda yaşayan sosyalistler ile sosyalist olmayan toplumlarda yaşayan sosyalist insanların sosyalizmden beklentileri çok farklı olur, nitekim de böyle olmuştur. Bu o kadar böyledir ki, sosyalist gerçekçilik denilen sanat ve edebiyat akımının, sosyalist olmayan ülkelerde yaratılması olanaksızdır fikrini, hem sosyalist, hem de kapitalist ülkelerde yaşayan sanatçı çevreleri kabullenmek zorunda kalmışlardır. Bunu anlamadan reel sosyalizmin yıkılış nedenleri konusunda teorik bir tartışma geliştirmek olanaksızdır çünkü, yıkılışın sırrı bu farklılıkta yatmaktadır.
Peki, sosyalist bir ülke kurmaya çalışan veya kurulmuş bir reel sosyalizmi yaşayan insan sosyalizmden ne bekler?
Sosyalist bir ülke kurmaya girişen herhangi bir sınıflı toplumun farklı kesimleri farklı beklentiler içinde olsalar bile genel olarak tanımlanabilir ortalama bir beklenti vardır. En azından Rus Devrimi için sosyalizmden beklentilerin ne olduğu gözükmektedir. Bunlar, önceki kapitalist toplumun onlardan esirgediği, veremediği, hiçbir zaman veremeyeceği anlaşıldığı için çalışan yığınların kapitalizmden kopmalarına ve sosyalist siyasî akımın peşinden gitmelerine neden olmuş şeylerdir. Sosyalizmden beklentilerin kurulan sosyalizmi belirlemesi ise eşyanın tabiatındandır. Halkın sosyalizmden beklentilerinin kurulan sosyalizmi nasıl belirlediğine bir örnek olsun diye aktaracak olursak bu noktayı anlamamız kolaylaşır: Aleksandra Kollontai ilk devrim hükümetinin hazine bakanlığına atandığını radyodan öğrenmiştir. Sabah hazırlığını bitirince Kışlık Saray’a gidip görevine başlayacaktır. Kapısının zili çalınır. Silahını kemerine sokup kapıyı açtığında, karşısında ihtiyar bir mujik durmaktadır. Mujik, “Kutlarım yoldaş Kollontai!” der ve cebinden sararmış, buruşuk bir makbuz çıkarır. “Osmanlıyla savaşta Çar benim atımı ödünç almış, bu makbuzu vermişti. Devrimci hükümetimiz atımın bedelini öder artık!” Kollontai güler, Kışlık Saray’a birlikte giderler. Kollontai, “Bana devrimci hükümetin hazinesinin yerini gösterin” der oradakilere. Böyle bir yer yoktur. Kollontai hükümet üyesi arkadaşlarından makbuzun bedelini toplar ve öder. Makbuzu da, “Bu devrimci hükümetin ilk harcamasıdır, iyi saklayın!” diyerek oradaki görevlilere teslim eder.
Rusya için bakılınca siyasî devrimi destekleyen halkın “sosyalizmden beklenti”si barış-toprak-iş gibi görünür. Bunlar, maddi ve manevi her şeyin yitip gittiği bir tarihi anda toplumsal hayata yeniden başlamayı ummak için gerekli ve zorunlu ilk çıkış noktasından daha fazla bir şey değildir. Bu, yeni bir hayatı (sosyalizm) inşaya başlamak için hem sebeptir, hem de inşa edilen sosyalizmi belirleyecek olan genel çerçeveyi çizmektedir. Bu aynı zamanda sosyalist düşünce ve irade için de çizilmiş bir sınır anlamına gelmektedir. Devralınmış koşullar tarafından sosyalizmden maddi beklenti ekmek, konut, eğitim, sağlık, yol, su vb. belirlenmişse, sosyalizme buradan başlanacak demektir. Kim yeniden yaratacaktır, bu noktada sadece düşünce, irade ve inanç olarak var olan sosyalist toplumsal hayatın maddi temellerini? Elbette “işçi”ler. Bu demektir ki, “işçiler” gene “işçi” olarak kalacaklar ve kendilerini kurtaracağına inandıkları ve bunun için ölümü göze aldıkları sosyalizmi onlar kurtaracaktır. Kurtardıkları sosyalizmin bekledikleri sosyalizm olması zorunlu bir şeydir. Reel sosyalizm öyküsü böyle başlar.
Denir, denmiştir ve denmektedir ki, bu başlangıç noktasında “eşitlik” var ama “özgürlük” yok, o halde “sosyalizm” de yok, çünkü sosyalizm “eşitlik” ve “özgürlük” durumunu birlikte veren veya vermesi zorunlu olan bir toplumsal ilişkiyi varsayar. Eşitlik ve özgürlük ilişkisine, o halde aynı zamanda reel sosyalizmin eleştirisine buradan girilebilir. Bu eleştiri, reel sosyalizmi yaşamamış olan sosyalistlerin eleştirisidir. Elbette çok değerlidir, üretkendir, ama “dışarıdan”dır. Dışarıdan olduğunu hesaba katmayan reel sosyalizm eleştirisi ciddi bir eleştiri düzeyine yükselmemiştir. Bu eleştiri, “eşitlik” ve “özgürlük” kavramları arasındaki ilişkinin istismarına dayandığı için sosyalizm için mücadelenin bugünkü sorunları karşısında da silahsızdır.
Çağının anarşist, sol ve sosyalist düşüncelerinin aksine Marx’ın düşüncesinde sosyalizm ile eşitliği birbirine bağlayan herhangi bir vurguya rastlanmaz. Ama buna rağmen Marx’ın düşüncesinin “eşitlik”, hattâ mutlak eşitlik olarak algılanması ve anlaşılması için pek çok neden vardır. Bu nedenle Marx’tan Marksizme intikal eden kuvvetli bir eşitlik fikri bulunmaktadır. Bu eşitlik fikri, özgürleşmenin de koşulu olarak anlaşılmıştır. Yani, nihaî amaç özgürlük ise, buna “eşitlik”ten geçilerek varılacaktır. “Eşitlik yoksa, özgürlük de olamaz!” denmiştir.
Marx’ın sosyalizm hakkındaki düşüncesinin böyle anlaşılmasının nedeni, yanlış veya eksik anlaşılmasından kaynaklanmaz, işçi sınıfının taşıyıcı tarihsel rolüne dayanmasından kaynaklanır. İşçiler Marx’ın düşüncesinden bunu anlamışlar ve sosyalizmden eşitlik beklemişlerdir. Özgür kaldıkları (oldukları) anda ilk yapacakları iş eşitliği gerçekleştirmektir. Eşitlik üzerine akıl patlatmış olduklarından değil, doğrudan, somut ihtiyaçlarının karşılanmasında eşitlikten paylarına düşecek olanı hakkettikleri için. Bu, aynı zamanda onların Marx’ı herkesten iyi anladıklarının ispatıdır. Eşitlik aslında işçilerin hayattan beklediği, özlediği şeydir, hayatı kazanmak istemelerindeki temel saiktir. Sosyalizm düşüncesi ve siyaseti onların bu beklentisine denk düşen şeyler vazettiği için daha çok işçilerden rağbet görmüştür. Eşit olunmayınca özgür de olunamayacağı düşüncesi, çok doğal, hattâ söz konusu olan, köleleştirilmiş bir sınıf olarak işçiler ise ve özgürlüğü de eğer bizzat onlar getirecekse, bunun eşitlikten geçilerek gerçekleştirilmesi şarttır gibi gözükmektedir. Bu algılama işçi sınıfının güdüsü veya eylemi ile sınırlı kalmaz, bir düşünce planı oluşturur. Niçin?
Şu nedenle: İşçi sınıfı özgürlüğü, başkaları için değil kendisi için ister. Ama bu öyle bizim bildiğimiz, sadece soyutlamada anlaşılan “özgürlük”e benzemez. “Eşitlik” için özgürlüktür bu. Eşitlikten önce gelen özgürlüktür. Eşitlik denilen duruma giden yolu açması için zorunlu olan özgürlüktür. Eşitliği sadece amaçlayan değil, aynı anda içeren özgürlüktür. Bu nedenle bütün yaşam süreçlerini içine alan özgürlüktür. Bu, işçi sınıfının “sadece kendisi için” istediği bir özgürlük olduğu için aynı zamanda bencildir, somuttur, “çıkar” olarak kendini gösteren bir özgürlüktür. Diğer bütün özgürlük tanımlarından farkı, paylaşılabilir nitelikte olmasıdır ve bu da işçi sınıfının toplumdaki belli durumundan ve konumundan dolayıdır.
İşçi sınıfının, bulunduğu durumdan özgürlüğe yükselişinin manivelası Marx’ta kesinkes proletarya diktatörlüğüdür. Bilhassa son elli yılda Marksist düşünce ve siyasî akımlardan rağbet görmemiş olsa da gücünü koruyan bir felsefî önermedir. Orada kalmaz. Çok somut bir önermedir, çünkü proletarya diktatörlüğü aslında demokrasi olan bir devlettir; ısrarla böyle olduğu vurgulanmasına rağmen özgürleşme eylemi olarak anlaşılmamıştır. Niye? Çünkü sadece işçileri özgürleştirmektedir. Sadece burjuva sınıfı özgürleştiren “demokrasi” demokrasi olmuştur da, sadece işçileri özgürleştiren demokrasi, demokrasi sayılmamıştır. Sadece işçileri ve çalışanları özgürleştirdiği için Marx’ın teorisinin ekseni olan proletarya diktatörlüğü elbette eksik bir özgürlüktür. Ancak bu eksik özgürlükten tam özgürlüğe, bir sırat köprüsünden geçilerek gidilmektedir. İşte bu devlet olgusuyla ilgili köprü, teorik olarak hâlâ değil ama, deneysel olarak her şeyi berbat etmiştir. Buradan, yani işçi sınıfının siyasal egemenliği olarak demokrasiden toplumun tümünü kapsayan bir özgürlüğe geçebilmek için geçilmesi gereken köprü üzerinde her şey birdenbire çökmüştür.
Buradan sosyalizmin teorik tartışma sorunları arasına eklenmesi gereken, “Eşitlik” ve “Özgürlük” kavramlarıyla, sıkıca bağlı temel konulardan birini yakalamak mümkündür: “Devlet meselesi”! Bu mesele reel sosyalizmde çözülememiş bir mesele olarak kalmamış, ters dönmüş ve sorunu daha da içinden çıkılmaz hale getirmiştir.
Marksist teorideki “devlet meselesi” açısından reel sosyalizm tecrübesinin, özgürlüğün kazanılmasından sonraki ilk beş yılına, yani devrimden, yani (özgürleşmeden) hemen sonraki sürece bakarsak, “eşitlik” ve “özgürlük” denklemi yönünden sorun şöyle görünür: İşçi sınıfının “devlet”i ile birlikte, sonuçta eşitliği de veren bir özgürleşme yolunu katetmesi, ancak “özel bir devlet biçimi” ile mümkün görülmüştür. Bu konuda sosyalist teoride sonu gelmemiş ve gelmez bir tartışma vardır. Bu tartışma teorik planda, reel sosyalizm tecrübesinden sonra da sürmektedir. Reel sosyalizmin dışardan eleştirisinin temeline de bu konu yerleşmiştir. Denilir ki, bu “özel devlet”, yani kendi kendini yok edebilir nitelikte bir devlet 1871’de Paris, 1917’de Rus devrimlerinde görünmüştür. Birincisi kısa sürede ortadan kaldırılmış olan “Komün”, ikincisi ise, azmanlaşarak bilinen klasik –bürokratik– devlete dönüşen “Sovyet”tir. Rus işçi-köylü devletinin (Sovyet) ve buna aynı yapı ile katılan cumhuriyetlerle birlikte oluşmuş Birleşik Sovyet Devletinin neden kendi kendini yok edemediği ve devletsiz bir topluma geçemediği sorulmaktadır. Buna bir çırpıda, kolayca yanıt verenler vardır. Bu görüş, Sovyet devlet biçimi “Parti” ile birleştirilince “Parti Devleti”ne dönüştü ve hem “demokrasi” olmaktan çıktı, hem de kendi kendini yok etme dinamiğini kaybetti demektedir. Sovyet’in parti ile birleştirilmesi planı Lenin’e aittir ve bu plan Sovyet’in, bırakalım kendini yok eden devlet olamamasına, “devlet olamaması”na dayanmaktadır. Devlet olabilmesi amacıyla parti ve Sovyet örgütleri birleştirilmiştir. Eleştirinin itirazı bunadır. Yani, “Devlet olmayan devlet” ile “Proletarya diktatörlüğü!, Parti olmayan parti ile siyasî mücadele! Sendika olmayan sendika ile sınıf mücadelesi!, Jilet olmayan jilet ve traş önerilmektedir. Neden olmasın ki? Amma,... Bu parti, (SBKP) dar bir siyasetken kılı kırk yarabilmekteydi. Çağının karmaşık yapısını (emperyalizm), Marksizmin merceğinden bakarak çözebilmekteydi. Büyük bir devrime öncülük edecek olan aklı yaratabilmekteydi. Yani aslında bu parti, safları darken sınıf bilincinin en yüksek noktasındaydı. Fakat devlet olunca ister istemez toplumun sentezine dönüşmek zorunda kaldı. Çünkü toplumun sentezi olmayan devlet akıl dışı bir şeydi.
Partinin toplumun sentezine dönüştüğü evrim şunu göstermiştir: Özgürlükten devlet olmaya doğru giden süreç, özgürlükten eşitliğe doğru gelişen toplumsal dönüşümün paraleli bir süreçtir. Sosyalizmden, dolayısıyla kurucu partiden ve nihayet parti devletinden beklenen şey eşitliktir, elde edilmiş olan eşitliği korumasıdır. Zaten özgürlük, sonuçta eşitlik için gerekli değil miydi? Bu nedenle parti, kendisinden beklenen neyse onun yoluna girmiştir. Eşitliğe doğru çok hızlı bir gelişme olmuştur. Eşitliğin hızla kurulması, bunun için gerekli olan ve devrimle kazanılan özgürlüğü, kendini yıkan bir özgürlüğe dönüştürmüştür. Bilincin bunu fark etmediği, tartışmaya açmadığı, çare aramadığı söylenemez. Tartışılan, sadece, eşitleştirmedeki hızdır ve işin özü de budur. Eşitlik olarak sosyalizmi, bunu bir an önce isteyen topluma hazır bir tepsi içinde vermeyi doğru bulan hemenci görüş ile, eşitliği “topluma mal etmek” yoluyla gerçekleştirmeyi doğru bulan sabırcı görüş arasında (Stalin-Buharin) kanlı bir çatışma dönemi yaşanmıştır. Bu da bir sınıf çatışmasıdır. Çıkarları devrimde birleşen sınıfların “devrimden beklenti”leri ayrıştığı andan itibaren başlayan bu çatışma reel sosyalizmi belirlemiştir. Kimse bizden böyle bir şey beklemiyor ama, bu olaya bir “hüküm” giydirmek şartsa, “özgürlük iyi veya doğru kullanılamadığı için kaybedildi” demek yanlış olmamalıdır. İyi ama, doğrusu hangisidir? Deneysel olarak özgürlüğün hızla eşitliğe doğru bükülmesinin yanlış olacağı görülmüştür. Ancak karşıt görüşün deneyiminden yoksunuz. Buharin şöyle demişti: “Bizim sosyalizmimiz, saksıya dikilmiş bir fidandır. Stalin bu fidanı, çabuk büyüsün diye ucundan tutup yukarı doğru çekmektedir. Bu yapılırsa kökleri topraktan çıkabilir. Yapmamız gereken, saksıyı sulamak ve sabırla büyümesini beklemek olmalıdır.” Doğrudur da, sulanan saksı toprağında (Rusya) “yabani otlar”ın büyüyeceği de gün gibi açıktır. Demek ki dikkati ve eylemi “Eşitlik” ve “Özgürlük” denklemini bozmamaya yoğunlaştırmak gerekir. Bu da, bugünden sonrası için şunu verecektir: Gereksinme, kendini yok etmeyi, planıyla birlikte baştan ilan etmiş bir devletedir. Devlet kendini sadece, kendisi tarafından değil, kendisi dışında ve toplum tarafından tanımlanmış bir “ortak çıkar”ı ilke düzeyinde mutlaklaştırmak suretiyle yapabilir. Bu da somutta devletin kendini bir süreç içinde “topluma devretmesi”yle olabilir. Bu aynı zamanda toplumun devleti devraldığı bir süreç demektir. Bunun, devletin küçültülmesi ve sivil toplumun güçlendirilmesi şeklindeki tezle ilgisi yoktur. Bu, “devletin demokratikleştirilmesi” türünden bir saçmalığa da vardırılamaz. Reel, somut bir şeydir. Devlet belli bir durumda neyi niçin yapmak için gerekli ise, bu görevin toplumsal örgütlenme aracılığıyla ikame edilmesidir. Buna ekonomi, eğitim, sağlık, güvenlik gibi her konu dahildir. Bütün bunlar “piyasa” gerektirmeyen ve her defasında “piyasa” gerektirdiği sınırdan veya tıkanma noktasından geri dönüşün de kurgulandığı bir konsepti zorunlu kılar. Ancak bu süreç içinde bir “işçi devleti”, işçilerin gene işçi kalmalarına rağmen yok olabilir. Devletin yok oluşu varsayımıyla işçi sınıfının kendi kendini ortadan kaldıracağı varsayımını örtüştürmemek gerekir. Görüldü ki, işçi sınıfı ortadan kalkmıyor, tersine büyüyor ve genişliyor, devlet de, bürokratlaşarak, yozlaşarak, en sağlam özgürlük dinamiği olan Partiyi de yozlaştırarak, olduğu yerde kalıyor.
“EŞİTLİK” VE “ÖZGÜRLÜK” ÇATIŞMASI
“Eşitlik” ve “özgürlük”, tek başına alındığında masum ve hareketsiz kavramlarmış gibi görünürler ama yan yana konulduklarında birbirlerine karşı hemen harekete geçerler. İkisini birleştirip bir varsayım oluşturmaya kalkıştığınızda durum daha da karmaşık hale gelir. Çünkü bu iki kavramın, mantıksal sınırlarına götürüldüğünde ancak fark edilen, birbirini yok eden özellikleri vardır.
İnsanın toplumsal bir varlık olarak herhangi bir zamanda tanımlanmış bir özgürlük talebine rastlanmış değildir. Özgürlüğün uç yorumlarından birini felsefe haline getirmiş bulunan Sartre bile özgürlüğü düşünürken kendine sınır koymayı bilmiştir: “İnsan özgür olmaya mahkûm edilmiştir. Ama bu düşünsel ve moral bir şey değildir. Fiziksel ve toplumsal bir şeydir,” demiştir. Özgürlüğün fiziksel ve toplumsal olması, tam da reel sosyalizmdeki özgürlük tanımına bükmektedir. Lenin, esasen, elde edildiğinde ne yapacağımızı bilmediğimiz, ne için kullanacağımıza kafa yormadığımız bir özgürlük tanımını reddetmiştir. İnsan bireyi özgürlükle ilişkisini, somut tatlar ve tatminler üzerinden kurmadıkça onu anlayamaz, kavrayamaz. Bu nedenle toplum bizim soyutlamada kavradığımız bir özgürlük tanımıyla yetinemez, özgürlüğün, aynı zamanda eşitliğe ve eşitlikten elde edilecek kazanımlara (nimetlere) götüren bir yolu da ima etmesi gerekmektedir.
Bu durumda insan tarih içinde bir hareket gibi görünür, ama salt özgürlük olarak bulunduğu bir duruma rastlanmaz. Bu demektir ki insan tarihsel hareketi içinde özgürlüğü aramakta olan bir varlıktır. Aynı şekilde eşitliği de aramaktadır. Ancak gökte değil, düşüncede değil, eşitliği fiziksel dünyada aramaktadır. Zira eşitlik fiziksel bir durumdur. Dokunulur, ölçülür, tadılır bir şey olmalıdır özgürlük. Üşüyen insan, aç insan, varlık koşullarını özgürlükte bulamayan insan özgür olmayan insandır. Özgürlükte eşitlik vadetmeyen hiçbir şey eşitlik vadetmiş olmayacaktır.
Özgürlüğün fiziksel ve toplumsal bir şey olarak algılandığı durumda bile kavramın illüzyonu ortadan kalkmamaktadır. Örneğin Berlin duvarına aynı anda her iki tarafından da bakılmıştır. Doğu tarafından bakanın, duvarın arkasındaki dünyayı bir cehennem gibi tahayyül etmesi, o dünyanın ne kadar özgür bir dünya olursa olsun, insanları eşitlemediği için özgür de kılamayacağı varsayımından kaynaklanır. Batısından bakanlar için de tersi söz konusudur, duvarın ötesindeki dünyayı bir eşitlik cehennemi olarak tahayyül etmişler, orada yaşayan insanları birer köle olarak düşünmüşlerdir. Ancak şu olmuştur: Duvarın Batısından Doğuya kaçana hiç rastlanmamış, ancak Doğusundan duvarın Batı yakasına kaçanlar, duvarı adım adım aşındıracak sonra da yıkacak kadar çok olmuşlardır. Burada konu çatallaşmaktadır. Duvarın Doğusundan Batı tarafına kaçanların eşitlikten kaçtıkları, orada özgürlüğü bulacaklarını düşündükleri akla geliyor. Gerçekten de “eşitlik” birçok insan için iyi, ama aynı zamanda bazı birçok insan için de kötü bir şey midir? Eşitlikten kaçmanın anlamı nedir?
Eşitlik kavramının yapısında bir sakatlık vardır. Kolay kaçılabilir, bırakılabilir bir şeydir. Elde edilmesi için uzun gayretler gerekmez. Birdenbire, bir anda olabilir bir şeydir eşitlik. Eşitleştirici bir felsefe toplumsal gücü eline aldığı anda eşitliği hemen kurabilir. Fiziki olanı eşitlediğiniz takdirde insanlar otomatik olarak eşitlenmektedirler. Bu eşitliği bir güçle kurduğumuzu düşünelim. Bu güçten artık, eşitlik durumunu korumak zorunda olduğunuz için hiçbir zaman kurtulamayacaksınız demektir. Eşitlik ancak, kendisinden daha güçlü bir irade varsa yaşayacaktır. Dolayısıyla, bir yerde güç, bir yerde eşitlik bulunacaktır. Eşitlikten kendi kendini korumasını beklemek abestir. Rus devriminin ilk bildirisi “Sizi eşit kıldım!” demek olmuştur. Gerçekten de herkes aynı anda eşitlenmiştir. Bundan, amacı değiştirmeyen bir “manevrayla” (NEP) geri dönülmüş, ama sonra tekrar, kaçınılmaz biçimde aynı yola yeniden girilmiştir. “Eşitlik” bir “güç”ten, ama kendisi dışında bir güçten doğar. An meselesi, karar meselesidir. Elbette aynı zamanda “devlet” meselesidir. Hiçbir felsefî önerme “Eşitlik”ten daha kolay gerçekleştirilemez. Eşitliğin kendini devlet olarak örgütlemesi ile özgürlüğün kendini devlet olarak örgütlemesi farklı şeylerdir. Eşitlik, devleti kendi dışında, kendi himayesi için, yani himayesine girmek için örgütler. Örgütlediği devlet ne kadar kuvvetli ve hattâ ebedî ise, eşitlik de o ölçüde garanti altında ve kalıcı olacaktır. Oysa özgürlüğün devlet olarak örgütlendiği durum bambaşkadır ve bu da sınıfsaldır. Özgürlüğün sınıfsal olmayan tanımı yapılamaz. Özgürlüğünü devlet hâline getirmeyi başaran Fransız burjuva sınıfı (1789) işte “Özgürlüğün diktatörlüğü!” diyerek (Marat) noktayı koymuştur. İşçi sınıfı da aynı şeyi söyleyebilirse, sorun kalmayacaktır.
Bugün artık eşitlik ve özgürlük kavramları arasındaki ilişkiyi yeniden kurabiliriz. Bu aynı zamanda gereklidir de. Çünkü muazzam bir tecrübe yaşanmıştır ve bunun bundan sonraki sosyalizm için mücadeleye çok yönlü etkileri olacaktır. Bu aynı zamanda sosyalizmin silahlarını yenilemesi, yeni bir değerler sistemi oluşturması, daha güçlü varsayımlar geliştirmesi bakımından da üstünde durulması gereken bir konu olacaktır. Olmaya, olumlu veya olumsuz, başlamıştır da.
Özgürlük kavramıyla sosyalizm arasındaki ilişkinin daha geniş ve daha derin bir perspektif içermesi, işçi sınıfının yapısında, diğer sınıflarla ilişkilerinde, kapitalist toplumu sosyalist topluma dönüştürmede büyük potansiyelleri olan tekelci mülkiyetin güç ve yapısındaki değişmeyle yakından ilgilidir.
Şu sıra dünyanın, sınıf mücadelesi yönünden “hareketli” gözüken bölgelerine ve tek tek noktalara bakıldığında, bunların “özgürleşme” mücadelesi olduklarını söylemek güçtür. Güçtür çünkü bunların her biri emperyalizmin yerel ekonomik ve siyasî ilişkiler sistemine karşı varlık savunması temelinde gelişen mücadelelerdir. En azından şimdi böyledirler. Eşitlik ve özgürlük ilişkisi açısından bakıldığında bu hareketlerin sosyalizme dönük bir dinamiği vardır. Neresinde vardır? Bunlar daha çok eşitlik veya adalet fikrini güçlendiren veya bu fikirlerin motive ettiği hareketlerdir. Varsa eğer, yerel sosyalist güçler de bu hareketlerin içinde veya yakınında durmaktadırlar. Bunlar “özgürlük” konusunda ses vermeyen hareketler oldukları halde dünyanın dört bir yanındaki “özgürlükçü” sol, sosyalist, komünist çevreler, kişiler, bu hareketlere “barış” dışı saiklerle destek ve sempati göstermektedirler.
Felsefî ve siyasî anlamda özgürlükçü olduklarından kimsenin zerre şüphesi bulunmayan ve çoğu da dünyanın tanıyıp saygı duyduğu aydınlar olan bu insanlar bu hareketlerde “özgürleşme” adına ne bulmaktadırlar? İşin sırrı da buradadır. Bizim görmediğimiz, ama onların gördüğü hiçbir şey yoktur, bu eşitlikçi, adaletçi, yaşamaya soluk arayan toplumsal hareketlerde. Bu hareketleri destekleyen insanlara “Batı'nın vicdanı” diye bakmak da haksızlıktır. Onlar kimsenin vicdanı olmak istememişlerdir. Sadece iyi çözümlenmiş bir özgürlük anlayışına sahip oldukları için sağlam bir yerde durmaktadırlar. Çünkü, eşitlik ve özgürlük varsayımı nasıl kurulursa kurulsun, bu mücadeleler olmaksızın asla özgür olunamayacağının bilincidir burada söz konusu olan. Neresinden bakılırsa bakılsın, insanın başkaldırısı olarak görünen ve dünyayı bir cehenneme çevirme potansiyeli taşıyan bu hareketlere bir de ayrıca hangi çivileri söktükleri, hangi dipten gelen dalga üzerinde sörf yaptıkları yönünden bakmaya çalışanların ancak özgürlükten söz etmeye hakları vardır. Bu noktaya iyi bakılmazsa tıkanmış dünyanın yolunu açmak için, “Lenin’e dönmek” ten söz edenler olabileceği gibi, “Stalin’e dönmek”ten söz edenler de olacaktır. “Stalin’e dönmek” burada herhangi bir toplumun kendi doğal gelişmesini yaşamak istek ve iradesinden başka bir şey değildir. “Lenin’e dönmek” ise özgür olabilmek için her şeyden önce kendini özgürleştirmektir!
Dünyanın “özgürlükçü” potansiyelinin hemen bütün birikimine tek başına sahip olan Batı’ya baktığımızda ne görüyoruz? Özgürleşme dâvasını “demokrasi”ye bağladığından beri Batı en son ve en tam özgürlükten vazgeçmiş görünüyor. Bunu üstelik kendi demokrasi tarihini baskı altına alarak yapabiliyor. Batı’nın, sınıf kıyamlarına karşı en vurucu silahı felsefesiydi. Şimdi yerinde yeller esiyor. Batı’daki işçi sınıfının içinden unuttuklarını yeniden hatırlamak gibi sesler gelmiyor değil ama... “Yeni şeyler söylemek lâzım” elbette ama hafıza büsbütün boşalmış ise, yeni şeyler de söylenemiyor. Demek ki özgürleşebilmek için eşitlikçi tüm düşünceleri, inançları ve mücadeleleri çöpe atmak gerekmiyor, çünkü bu mücadeleler olmaksızın özgürleşme de olamıyor. Ve elbette, ufkunu demokrasinin ufkuyla sınırlamış özgürleşmeci düşüncenin de bir hükmü bulunmuyor.
Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 30, s. 70-79.
- Ayrıntılar
- Zeki Yavuz
- Sayı 30 (Haziran/Temmuz 2007)
“İlk defa bu ülkenin akıl almaz genişliğini sezmeye başladım. Aslında ülkeden çok kıta demeli: üç yüz, dört yüz, beş yüz milyon insanı barındırabilecek dev bir dünya, ancak binde biri kullanılan el değmemiş bereketli toprakların altında paha biçilmez bir zenginlik. Yapılmakta olan bunca işe, inşaata, üretime ve organizasyona rağmen ülke daha gelişiminin başında. Brezilya’nın gelecek nesiller için önemi, en cüretkâr hesaplarla bile kestirilemez. Böylece, gereksiz bir sürü eşyam gibi, beraberimde getirdiğim Avrupalı küstâhlığı hızla ortadan kayboldu. Dünyamızın geleceğine baktığımı biliyordum.” Avusturyalı yazar Stefan Zweig, 1941’de yazdığı Geleceğin ülkesi: Brezilya kitabında, geride bıraktığı faşizm ve savaşın dehşetine rağmen muhteşem doğasına, ilkel, ancak huzurlu yaşamına, konuksever insanlarına hayran olduğu bu ülkeye övgüler düzüyordu. (Ne var ki, hümanist yazar, savaşın tüm dünyayı sardığı, faşist istilânın doruğuna çıktığı 1942 yılı başında, hayal kırıklıkları ve bunalım içinde Rio de Janeiro yakınındaki Petropolis’de karısıyla birlikte yaşamına son verecekti.)
O yıllarda kırk milyonluk Brezilya, savaşın yıkımından uzakta (başlangıçtaki iyi ilişkilerine karşın, Nazi Almanyasına ve İtalya’ya 1942’de savaş açmasını saymazsak), bir “kahve ülkesi” olmaktan çıkıyor, başkan Vargas’ın Estado Novo’sunda (Yeni Devlet) hızla sanayileşiyor, kentleşiyor, enerji, madencilik, imalat, inşaat sektörleri devlet girişimleriyle katlanarak büyüyordu. Daha 1930’da Arjantin’in dörtte biri kadar kişi başına gelirle yoksul ülkeler arasındaki Brezilya, elli yıl boyunca ancak Japonya ve Finlandiya’nın aşabildiği bir hızla kalkındı. Bir dönemine “Brezilya mucizesi” de denilen, 1973’deki petrol krizine rağmen sürdürülebilen bu gelişme, “kayıp on yıl” olarak görülen 1980’lerde borç krizleri ve aylık %80’leri geçen hiperenflasyonla sekteye uğradı. Yirmi yıllık askerî diktatörlük toplumsal çalkantılar içinde 1985’de sona ererken, çare olarak denenen anti-enflasyonist istikrar programları, neoliberal bir yeniden yapılanmanın yolunu açtı. Bu sancılı dönüşümler içinde askerî diktatörlüğe ve neoliberalizme direniş içinde boy veren, ülkenin en büyük sendikası (CUT), tarım işçileri hareketi (MST) ve sol muhalefetin desteklediği İşçi Partisi (PT) liderinin, hem de tüm dünyada ve Latin Amerika’da işçi hareketinin gerilediği bir ortamda, 2002’de başkan seçilmesi ise, çok farklı beklentilere yol açtı. Beş yıldır tüm dünyada geniş ilgi gören, Dünya Sosyal Forumu’nun başladığı Porto Alegre’den 2001’den beri “başka bir dünya mümkün” diye dünyaya seslenen, bazen taban tabana zıt tahmin ve yorumlara konu olan Brezilya’da olanlar ve ülkenin geleceği, dışarıdan bakanlar için aslında kendilerinin ve dünyanın geleceğine dair bir ipucu bulma kaygısından ötürü büyük ilgi çekiyor. En azından bizim için bu böyle. Acaba bu yılın başında başkanlığının ikinci dönemine başlayan Lula’nın ülkesinde dünyanın geleceğine dair bir söz mü söyleniyor?
Brezilya, sekiz buçuk milyon kilometre karelik toprağıyla Latin Amerika’nın yarısını kaplıyor. Batı Avrupa’dan ve (Alaska hariç tutulursa) ABD’den daha büyük bu topraklarda, daha çok kıyı şeridinde ve kentlerde (%84) toplanan dünyanın beşinci büyük nüfusu yaşıyor. Sayılı metropoliten bölgelerden Sao Paulo (18,5 milyon) ve Rio de Janeiro (11,5 milyon) ile birlikte 190 milyonluk bu nüfusun yarısı çalışma çağında. Brezilya ekonomisi, bir trilyon dolara dayanan (2006 tahmini: 966 milyar dolar) milli gelirle (GSYİH) dünyada onuncu sırada. 1930 öncesindeki gibi dünyada en büyük üreticisi ve ihracatçısı olduğu kahve, artık ihracat gelirinin üçte ikisini değil, küçük bir yüzdesini (%2,5) oluşturuyor. İhracatının yarıya yakını (%40) birinci ya da ilk sıralarda geldiği şeker, portakal suyu, sığır (170 milyon büyük başla dünyanın en büyük sürüsü Brezilya’da), domuz ve tavuk eti, soya, tütün, muz, karabiber, mısır gibi tarımsal ürünler. Sanayi üretimi tarımı geçen kırk yıl, mâmul mallar ihracatı kahveyi geride bırakalı otuz beş yıl olmuş. Minas Gerais’da 1815’de demir, kireçtaşı ve kömür işlemeyle başlayan demir-çelik sektörü, şimdi demir cevheri ihracatında dünyada ikinci (15 milyar dolarlık cirosuyla dünyanın ikinci büyük maden şirketi Companhia Vale do Rio Doce, CVRD, geçen yıl Çin’e 55 milyon ton demir cevheri sattı). Petrokimyada, Meksikalı Pemex ve Venezuelalı PDVSA ile birlikte bölgenin üç petrol devinden biri olan Petrobras (cirosu 56 milyar dolar), geçen yıl ülkenin petrolde kendine yeterli hale gelmesini sağladı. Derin denizlerde uzmanlaşan ve günde iki milyon varil petrol üreten şirket, aralarında Türkiye’nin de olduğu ülkelerde sondajlara ve ihracata yönelirken (Lula’nın ileride OPEC’e girme isteği biliniyor), bir yandan da şeker kamışından etanol ve diğer biyoyakıtlarla, alternatif enerjilerde öncülük yapıyor (ülkede taşıtların dörtte üçü etanol kullanabiliyor). Brezilya dünya etanol ihracatının da yarısını elinde tutarken, yirmi yıl içinde petrol ihtiyacının onda birini karşılamayı hedefliyor*. Ekonominin bir başka temel taşı, Sao Paulo’nun ABC sanayi bölgesinde toplanan ve yılda iki buçuk milyon (2007) taşıtın üretildiği yabancı sermaye ağırlıklı otomotiv endüstrisi. Çimento, ilaç, elektrikli âletler, beyaz eşya, tekstil, kâğıt gibi önde gelen diğer sektörlerin yanında bir başka büyük ihracatçı, Boeing (ABD), Airbus (AB), Bombardier (Kanada) ile birlikte dört büyük sivil uçak üreticisinden biri olan Embraer. Askerî uçak da üreten şirket (motorları ABD’li General Electric’den geliyor), savaş gemileri yapan, yeni bir nükleer denizaltı projesi sürdüren diğer üreticilerle beraber, ki Brezilya dünyanın beşinci büyük silah satıcısı, 1860’lardaki Paraguay savaşından beri büyük bir savaşa girmemiş ordunun kendine yeterliliğini sağlıyor.
Öte yandan sanayileşme, hayvancılık ya da tarım faaliyetleri nedeniyle uğradığı büyük kıyıma rağmen (1970’den beri Türkiye büyüklüğünde bir alan orman olmaktan çıktı), dünyadaki yağmur ormanlarının yarısını, tatlı su kaynaklarının beşte birini ve yüz binlerce hayvan ve bitki türüyle dünyanın en büyük biyolojik çeşitliliğini barındıran Amazon ormanlarının yüzde altmışı Brezilya’da. Tüm çevre tehdidine karşın Amazon havzasının muazzam hidroelektrik potansiyeli (enerji tüketiminde dünyada sekizinci olan Brezilya, 1990’ların ortasından beri zaten hidroelektrik enerji üretiminde üçüncü sırada) ve henüz Kuzey Amerika’daki mekanizasyon düzeyine ulaşmamış tarımın gelişme payı da hesaba katılmalı.
Peki bu muazzam kaynaklar kapitalist dolaşım ilişkileri içinde ne ifade ediyor? Örneğin, aralarında Latin Amerika ve Afrika ülkelerinin olduğu 60 kadar kahve üreticisine, 91 milyar dolarlık dünya kahve pazarından ancak 9 milyar dolar kalıyor. Aslan payını Nestle, Kraft, Procter & Gamble, Sara Lee ve Tchibo gibi ABD ve AB şirketleriyle süpermarket zincirleri alıyor. Lula’nın Hindistan’ı yanına alarak, çöken DTÖ Doha görüşmelerini canlandırmak istemesi, ABD ve AB ile masaya oturarak “adil ticaret”i, tarım ürünlerinde gümrük duvarlarının indirilmesini gündeme taşıması bundan. Brezilya’nın dünya ekonomisine entegrasyonu, neoliberal programlar sonrasında artmış durumda (2004’de dış ticaretinin milli gelire oranı %40). İhracatı 2001-2007 arası ikiye katlansa da dünya ticaretindeki payı yirmi yıldır pek değişmedi (ithalatta %0,8, ihracatta %1,1). Ticaretinin yarısını ABD (2007’de %20) ve AB (2007’de %24,4) ile yapıyor. İthalatta ABD, Arjantin ve Almanya, ihracatta ABD, Arjantin ve Çin başı çekiyor ve dış ticareti 2001’den beri fazla veriyor (2007’de 45 milyar dolar).
Öte yandan Ocak ayında Venezuela ve Arjantin’le birlikte duyurulan Gran Gasoduto del Sur (Venezuela petrolünü Amazonlardan geçirerek tüm kıtaya dağıtacak, 23 milyar dolara 2009-2017 arasında yapılması planlanan dünyanın en uzun petrol boru hattı) gibi dev altyapı projeleri, Nisan ayında katılacağını açıkladığı ve bölgede Dünya Bankası ve IMF’ye alternatif olabilecek Banco del Sur (“Güneyin Bankası”na başlangıçta Venezuela 1,4 milyar dolar, Arjantin 350 milyon dolar vermeyi planlıyor; bu iki ülkenin 31,3 ve 37,5, Brezilya’nın ise 110,5 milyar dolar döviz rezervi var) ve nihayet 1991’de kurulan ve geçen yıl Venezuela’nın da katıldığı Mercosur’un (Güney Ortak Pazarı) tüm kıtayı −Meksika ve Panama hariç− kapsayan, AB’yi model alan Unasur’a (Güney Amerika Milletler Birliği) doğru evrilmesi bölgesel entegrasyonda dikkate değer gelişmeler.
Ülkedeki bazı toplumsal göstergeler ise, üretim ilişkilerindeki güç dengeleri ve paylaşımın çizdiği bir başka tabloyu ortaya koyuyor. Kişi başına milli gelir, sağlık, eğitim gibi kriterleri de içeren BM İnsani Gelişme Endeksine (HDR 2006) göre Brezilya, ancak 68. ya da 69. sırada. Asıl çarpıcı olan (aslında “mucize”nin de püf noktası), 1960’lardan beri bozulan gelir dağılımı ve 0,57-0,58 civarındaki Gini katsayısıyla son on ülke arasında olması (Lula döneminde Bolsa Familia gibi yoksullara yardım programlarıyla küçük bir düzelme olsa da). Kalabalık kentlerde geniş halk kesimleri, favela denilen teneke mahallelerde (Rio ve Sao Paulo nüfusunun üçte biri) işsizlik ve yoksullukla boğuşarak, çete savaşlarıyla, polis kurşunlarıyla iç içe yaşıyor (yalnız Rio de Janeiro’da yılda altı bin cinayet işleniyor; son 25 yılda “şiddet” sonucu bir milyon kişi öldü). Kırsal alanlarda ise, ekilebilir toprakların üçte ikisi, nüfusun yüzde üçünün elinde. Tüm çiftlik sahiplerinin %1’i (on bin dönümden büyük toprağı olanlar), çiftlik arazilerinin %39’unu ellerinde tutuyorlar. Bölgenin en büyük sosyal hareketi MST, bir buçuk milyon topraksız tarım işçisiyle, yirmi yılı aşkın süredir bu yapıya karşı toprak reformu mücadelesi veriyor ve işgâllerle adalet arıyor.
Brezilya, gerçekten “geleceğin ülkesi” mi? Yoksa eski bir deyişteki gibi, hep öyle kalacak mı? Tarık Ali’nin sözünü ettiği “Karayip korsanları” arasına girip, Güney Amerika’daki “umut ekseni”nin omurgası olabilir mi? Doğum sancıları çeken ve dünyanın beşinci büyük ekonomisi olacak Unasur, ör. Meksika’yı NAFTA yerine kendi çekim alanına sokabilir mi? Tek kutupluluktan çıkmakta olan dünyada, Brezilya başka bölgelerde ittifaklar arayıp gerçekten dünyanın gidişine, emperyalizmin ve neoliberalizmin hegemonyasına karşı etkili bir müdahalede bulunabilir mi? Yoksa tam tersine, Lula’nın, PT, CUT, MST ve diğer sol güçlerin, elleri kolları “piyasanın görünmez eliyle” bağlanmış mı? Dahası, bazı eleştirenlerin iddia ettiği gibi, Lula ve PT yönetimi, bir “seçim partisine” dönüşüp yolsuzluklara gömülerek ve hükümet olmak için sermayeyle ittifaka girerek neoliberal programı klâsik sermaye partilerinden de cüretkârca uygulamayı sürdürecek mi? Sorular ve beklentiler daha da uzatılabilir, ancak bunların düşünülebilir olması bile bölgedeki ve Brezilya’daki sınıf mücadelesinin canlılığına işaret ediyor. Yanıtı kuşkusuz Yirmi Birinci Yüzyıl’ın başında âdeta eski yüzyıllardan gelen bir partiyi, tarım işçileri, kilise taban cemaatleri gibi hareketlerin desteğiyle iktidara taşıyan ve de orada tutan yoksul yığınların, örgütlü emeğin kararlılığı ve yaratıcılığı belirleyecek. Ancak şimdiden denebilir ki, Latin Amerika’dan esen umut rüzgârları, Brezilya olmaksızın dünya ölçeğinde taşları oynatamayacak.
Brezilya’nın bugününü anlamak için, ülkenin siyasi, ekonomik ve sosyal mirasına bakmak iyi bir başlangıç noktası olacak. Bu yazıda, Brezilya’nın beş yüz yıllık tarihinin özellikle 19. yüzyıldan sonrası, sermaye birikimi ve dünya ekonomisine entegrasyonu açısından üç dönemde ele alınacak**: 1) Birincil mallara dayalı ihracat ekonomisi, 2) ithal ikameci sanayileşme dönemi; 3) ihracata dönük neoliberal dönem. Yayınlayacağımız bir sonraki yazıda ise, Lula’nın başkanlığı (2002) sonrası gelişmeler, ülkedeki toplumsal muhalefetin potansiyeli ve sorunları, tarihi bağlamında ve çeşitli özgüllükleriyle işlenecek.
SÖMÜRGEDEN ESKİ CUMHURİYETE: ŞEKER, ALTIN VE KAHVE
Pedro Alvares Cabral, 1500 yılında Brezilya’nın kuzeydoğusuna ayak bastığında, altı yıl önce Papa’nın metal mührünü taşıyan İspanya ve Portekiz krallıkları arasındaki Tordesilhas Anlaşması’na göre, 46. boylamın doğusundaki bu toprakların kendi payına düştüğünü biliyordu. Bu kıyılarda barış içinde yaşadıkları anlaşılan birkaç milyon yerlinin payına ise savaş, göç ve salgın hastalıklar düşecek, 19. yüzyıl ortasında sayıları yüz bine inecekti (Peru, Bolivya, Guatemala gibi ülkelerin aksine, bugün Brezilya’da, çoğu Amazonlarda kalan üç yüz bin yerlinin önemli bir ağırlığı yoktur). Portekizliler, aradıkları değerli madenleri bulamayınca iki yüz yıl tropikal ormanlarla kaplı kıyı şeridinden, Bahia, Pernambuco gibi kuzeydoğu eyaletlerinden kereste taşıdılar, şeker kamışı ektiler, rafineriler kurdular. Plantasyonlarda, köleleştirilen yerlileri ve 1560’dan itibaren Afrika’dan getirdikleri köleleri çalıştırıyorlardı. Zamanla tek ürünle kaplanan ve 17. yüzyıl ortasına dek (bir dönem Hollandalı, Batı Hint Şirketinin elinde) en büyük şeker üreticisi olan bölge, üretimin Antillere kayması ve Portekizli Bandeirantes çetelerinin Minas Gerais (Genel Madenler) eyaletinde, altın ve elmas bulmasıyla terkedildi ve kuraklaştı (bugün de Brezilya’nın en yoksul eyaletleri kuzeydoğudadır). Güneyde 18. yüzyıl boyunca kısa sürede Ouro Preto gibi yüz binlerce kişilik maden kentleri doğdu (altın tükenince buradan da geriye maden çukurları, terk edilmiş evler ve sömürge sanatı örneği kiliseler kalacaktı), ülkenin başkenti 1763’de Salvador de Bahia’dan, Rio de Janeiro’ya taşındı.
Napolyon’un İspanya’yı fethinin ardından gelen 1820 İspanyol devrimi ve Latin Amerika’daki bağımsızlık dalgası, kıtadaki güç dengelerini altüst etti. İspanyol bölgesindeki Libertador’lardan Simon Bolivar, Kolombiya, Venezuela, Ekvator’u (“Büyük Kolombiya”), San Martin, Arjantin’i, Bernardo O’Higgins, Şili’yi özgürlüğüne kavuşturacak, ancak pan-Amerikan idealler, kıtanın büyüklüğü, Katolik, yoksul beyaz nüfusun edilgenliği ve yerlilerin (Meksika hariç) kayıtsızlığı karşısında gerçekleşmeyecekti. Brezilya’da ise, Portekiz aristokrasisi ve kurumlarının bölünmesi sonucu, 1822’de kraliyet ailesinden Dom Pedro imparatorluğunu ilan etti. Ülkenin bağımsızlığını pratikte İngiliz donanması sağlamış, İngiltere anlaşmalarla çıkarlarını sağlamlaştırarak, Avrupa’ya batı yarımkürede müdahale ve sömürge hakkı tanımayan yayılmacı Monroe Doktrinini (1823) açıklayan ABD’nin ardından, yeni devleti tanımıştı.
İber sömürgeciliğinin yerini İngiltere’nin alması kıtada kapitalist ilişkilerin belirleyiciliğini arttırdı. Toprağın serbestçe alınıp satılmasını, yerlilere ve kiliseye ait toprakların tarıma açılmasını sağlayan 1850 Toprak Kanunu, 19. yüzyılın ilk yarısından itibaren Rio de Janeiro’dan başlayarak Sao Paulo ve Parana eyaletlerinde orman arazilerine yayılan, yüz yıldan fazla sürecek kahve egemenliğinin önünü açıyordu. 1880-1919 arası Amazon bölgesi dünyanın en büyük kauçuk sağlayıcısı oldu (sonraları Güneydoğu Asya’nın seri üretim yöntemleriyle rekabet edemedi), gıda, tekstil gibi dayanıksız tüketim malları üreten ilk sanayi kuruluşları ortaya çıktı. Gene de, serbest ticaret yanlısı tüccar ve çiftçilere, liberal orta sınıf kurumlara karşın ülke, nehir ve liman çevreleri, katır kervanlarının güzergâhı dışında dünyadan kopuk bir tarım ülkesiydi. Çiftliklerde, köleler ve daha çok (gizli bir ırkçılıkla) Avrupa’dan getirilen beyaz işçiler çalıştırıyordu. Nüfusun çoğunluğunu (1800’de üçte ikisi) oluşturan ve 19. yüzyıl ortalarında sayıları üç milyonu bulan Afrikalı köleler yalnızca huzursuzluk yaratmıyor (ör. Sudan’dan Bahia’ya getirilen Müslüman köleler 1807-1835 arası dokuz kez başkaldırdı), kapitalist iç pazarın gelişimini de engelliyorlardı. Özgür emeğe göre, kölenin üretkenliği düşük, satın alınması, yetiştirilmesi ve idâmesi daha pahalıydı. İngiltere’nin de baskısıyla köle ticareti, (ABD’nin güneyi gibi) gecikmeli olarak 1851’de yasaklandı (dünyada yasaklanışı 1815), kölelik ise 1888’de kaldırıldı. Kölelerin bir kısım güneydoğudaki merkezlere göçü hızlandırırken, 1855-1874 arasında sayıları çeyrek milyonu bulan Avrupalı göçmenlerin akımı hızlanacak (1875-1960 arası beş milyon kişi), bu göçmenler, sanayi sermayesiyle birlikte gelişen işçi sınıfına Marksist görüşleri de taşıyacaklardı.
Ücretli emeğin serbest kalması, 1873 dünya krizine rağmen, 19. yüzyılın ikinci yarısında yabancı yatırımların artması, altyapıdaki gelişmeler (1855’den itibaren demiryolları), kilise ve ordu içindeki tartışmalarla dayanakları zayıflayan monarşi, 1889’da kansız bir darbeyle devrildi. Eski Cumhuriyet (1889-1930), gevşek bir federal yapıda, café com leite (sütlü kahve) denen, Sao Paulo kahve oligarşisiyle Minas Gerais’deki hayvancıların çıkarlarına dayalı bir politika izleyecekti. 1930’lara kadar kahve kültürü güneydoğuda, şeker kamışı ve pamuk da kuzeydoğuda yoğunlaşmıştı. Birinci Dünya Savaşı öncesi ticaret hadleri genelde hammaddelerden yanaydı. Dünyadaki kahvenin 1911’de %80’ini üreten Brezilya’nın ihracat gelirinin dörtte üçü kahve fiyatlarına bağlıydı ve yoksul, seyrek nüfusu, zayıf altyapısıyla (1930’da 70 bin millik yolun yalnız 566 mili asfalt) başlıca ABD (1928’de ihracatın %45’i, ithalatın %26,6’sı), İngiltere, Almanya, Fransa ve Arjantin’le ticaret yapıyordu. ABD, 1880-1913 arası Latin Amerika’ya ihracatını yedi kat artırmış, savaş sonrası (1917’de) rakipsiz kaldığı bölgede, ticaretin yarısını ve ekonomik egemenliği −Arjantin dışında− silâh zoru, resmi işgâl olmaksızın eline geçirmişti. Brezilya, kahve arzını ve fiyatını, dış finansmanla ve stok tutarak kontrol edebiliyordu. Elde edilen gelir yeni plantasyonlara yatırıldığında, arz artışı, düşen fiyatlar, ek destek ve borçlanma döngüsü, ekonominin mevcut birikim modeliyle kendi ayakları üzerinde durmasını engelliyordu. Nitekim 1929 dünya ekonomik krizinde hızla döviz rezervleri tükendi, stok artışı ve talep yetersizliği kahve fiyatlarını çökertti (1929’da 11 pence iken, 1931’de 4 pence). Dünya ticaretinin %60 gerilediği bir ortamda üç yılda ihracat geliri üçte bire düştü, ithalat %70 azaldı. İflas, işsizlik, yoksulluk, orta sınıflarda ve kentlerin işçi kesimlerinde yaygın hoşnutsuzluk ortamında, 1920’lerde Eski Cumhuriyete ve kahve oligarşisine karşı pozitivist modernleşmeci bir anlayış ve ulusal demokratik taleplerle başarısız isyanlara girişen tenentes (teğmenler) hareketinden de esinlenen milliyetçi Rio Grande do Sul valisi Getulio Vargas, 1930 seçimlerini yitirmesine karşın askerî bir isyan başlattı, ardından generallerin de onay vermesiyle iktidara geldi.
O zamana dek Brezilya ekonomisine damgasını vuran, sömürgecilerin merkantilist arayışlarıyla başlayan ve Avrupa ticaret sermayesinin yönlendirdiği, tarımsal mallar ve kıymetli maden ihracatının ardışık evreleri olmuştu. Avrupa sanayisine girdi sağlayan kapitalizm öncesi dönem, İngiltere’nin hâkimiyetindeki uluslararası ekonomik sistemin hareketlerine ve Avrupa kapitalizminin doğuşu sırasındaki iş bölümüne bağlıydı. Liberal bütçe, para ve ticaret politikaları, laissez-faire (bırakınız yapsınlar) karşılaştırmalı üstünlükler yaklaşımı, İngiliz sermayesinin altyapıda, sanayi tesislerinde, finansal hizmetlerde ve kahve ihracının pazarlanmasında hâkimiyetini kolaylaştırıyordu. Sıkı para politikalarına karşın dünyadaki eğilimi izleyerek ekonomi 1920’lerde hızla büyüdü, sanayileşme ve kentleşme artmaya başladı. Uluslararası pazara yüksek düzeyde bağımlılığın, ki yerli sanayi de, yatırım malları ithali için kaynak yaratan ihracatın performansına bağlıydı, doğal sonucu olan çöküş, yerli aktörleri önlemler düşünmeye sevk ederken, şokun etkisiyle inisiyatifi, gelişen sanayi sermayesi alacaktı.
“YENİ DEVLET”TEN “BREZİLYA MUCİZESİ”NE: İTHAL İKAMECİ SANAYİLEŞME
Onbeş yıl aralıksız iktidarda kalacak Vargas, elde kalan 70 milyon çuval kahvenin (üç yıllık dünya tüketimi) 1931-1938 arası imha edileceği Brezilya’da, ABD’deki New Deal benzeri devlet müdahaleleri ve korumacı önlemlerle, sosyal güvenlik sistemi, gizli oy, kadınlara oy hakkı, yargı bağımsızlığı gibi reformlarla (1934 anayasası) krizin etkilerini hafifletmeye, bir yandan da 1932’de isyan çıkarmış coronelismo’yu (“albay” denilen tarımın güçlü patronları) geriletmeye ağırlık verdi. 1933-1936 arasında, yatırım ve sermaye malları ithalatında düşüşe rağmen, mevcut kapasitenin kullanımıyla, güneyde kahveden pamuğa geçiş ve yeni pazarlar bulunmasıyla ekonomi, yıllık %8 büyüdü (pamuk %25, tekstil %16,8). Sanayileşmeyle gelişen sınıflar ve krizin keskinleştirdiği çelişkiler, dünyadaki kutuplaşmanın da etkisiyle (Brezilyalı komünistler, sokaklarda faşist Integralismo hareketiyle çatışıyor, 1935’de, eski bir tenente olan Luis Carlos Prestes’in önderliğinde başarısız bir askerî ayaklanma başlatıyorlardı) çok geçmeden Vargas yönetimini daha net bir çizgiye sürükledi.
Vargas, komünist komplo bahanesiyle 1937’de (adını Portekiz’deki Salazar faşizminden alan) Estado Novo’yu (Yeni Devlet), kendi yetkilerini artıran, yasama özerkliğini kaldıran, partileri kapatan, eyalet yöneticileri ve belediye başkanlarının atanmasını, sansürü, ölüm cezasını getiren, öte yandan sosyal hükümleri koruyan, eğitim, kültür, ailenin korunması haklarını veren yeni bir anayasayla birlikte ilan etti. Merkezi yönetimi güçlendirmesine rağmen, tarımın en önemli gelir kaynağı olduğu eyaletlerde, büyük toprak sahiplerine dokunmadı (eski güç ilişkileri 1950’lere dek sürdü, toprağın büyük çapta yeniden dağıtımı hiç gerçekleşmedi). İş günü süresi ve asgari ücretin düzenlenmesi gibi popülist önlemlerine sanayi kentlerinde işçilerden destek almasına karşılık, sendikaları korporatist bir kontrol altında tutarak grevlere izin vermedi, radikal işçi hareketini ezdi, 1950’lere dek nüfusun yarısının okuma yazma bilmediği ülkede basını sansürledi. Kırdan kente göç eden kitlelerin kontrollü biçimde üretim sürecine sokulması, hızlı büyümenin asli unsurlarından biriydi. Bu dönemde, farklı sınıfları ve grupları yapısal dönüşüm programı etrafında birleştirmenin siyasi aracı olan milliyetçilikle beslenen aktif bir devlet, sermaye birikiminin ana kurumu oldu. İthal ikâmesine yönelik bir plan doğrultusunda (SSCB’nin krizden etkilenmemesi, en büyük sanayici birliği FIESP de dâhil, her kesimde planlamanın prestijini artırmıştı) stratejik sektörlerde devlet girişimleri, bütçe ve para politikaları, yabancı sermaye kontrolleriyle iç pazara yönelen ulusal şirketlere öncelik verildi.
1945’te dünyada esen özgürlük rüzgârlarıyla, komünist partiye de izin veren, tüm organlara seçimle gelme, yasalar önünde tam eşitlikle hak ve özgürlükleri genişleten yeni bir anayasadan, Vargas’ın siyasal af ilanı ve sendikalarla gelişen ilişkisinden tedirgin olan ordunun, iktidara el koymasıyla geçirilen bir ara dönem sonrasında, Vargas’la (1951’de yeniden seçildi) sürdürülen program, tarımdan sanayiye kaynak aktarımı ve yabancı sermaye kullanımıyla tekstil, ilaç ve otomotiv endüstrisini, Amazona ulaşan yeni karayollarıyla madencilik ve ormancılığı, dev tarım-sanayi kompleksleriyle mekanize tarımı geliştirecek, gıdada ithal ikâmesi tamamlanacaktı. Vargas’ın ordu zoruyla 1954’deki intiharından önce son girişimi ise, dev petrol şirketi Petrobras’ı kurması oldu.
Başkan Kubitschek (1956-1960), Programa de Metas ile yarı mamul ve dayanıklı tüketim malları üretimine ve muazzam bir altyapı hamlesine odaklanarak, modernizmin abidesi yeni başkent Brasilia’yı, kent plancısı Lucio Costa ve mimar Oscar Niemeyer’e 41 ayda kurdurdu (1960). Öte yandan dış koşullar değişmiş, genişleyen ABD sermayesi gelişen Brezilya iç pazarına yönelmişti (1966’da 300 firmanın 1 milyar dolarlık yatırımı vardı). Ulusal sermayenin, sınırlı kaynakları ve geri teknolojisiyle bocalaması, 1950’lerde kahve gelirlerinin gerilemesi (1966’da ihracatta payı hâlâ %60’dı), hızlı gelişimin getirdiği enflasyonist baskılar, ithalatın kısıtlanması, büyüme oranında düşüş ve 1959’da dış borçların bir milyar doları aşmasıyla IMF devreye girdi. Ancak Kubitschek, devalüasyon, petrolde devlet tekelinin, yakıt, gübre, tahıl desteklerinin kaldırılması gibi istekler karşısında anlaşmayı reddetti. İşçi ücretlerindeki reel artışa karşın büyük bölgesel dengesizliklerle yükselen hoşnutsuzluk ve 1961’de ekonomide gerileme siyaseti dalgalandırdı. Yeni başkan Quadros’un istifası, sol eğilimli Joao Goulart’ın başa geçmesi, IMF’ye direnişi sürdürmesi, 1962’de ABD’yi Uluslararası Kahve Sözleşmesine ikna etmesine karşın kahveye gelen vergilerle bu çabanın boşa çıkması, 1963’deki zorunlu devalüasyon, Planlama Bakanı, ithal ikâmeci modeli kuramsallaştıranlardan, kalkınma iktisatçısı Celso Furtado’nun hazırladığı, uluslararası sermayenin beklentilerinin (memur maaşlarını düşürme, bütçe açığını kapatma, daha çok devalüasyon) aksine büyüme ve düşük enflasyonu birlikte hedefleyen Plano Trienal’in başarısızlığı (enflasyon %80’i buldu), Goulart’ın halkın desteğiyle toprak reformuna yönelmesi, sonunda sermayenin, tüm bu reformcu girişimlerin birkaç yıl önce Küba’da olduğu gibi devrimle sonuçlanmasından korkmasıyla 1964 darbesiyle noktalandı.
Latin Amerika’da on beş yıl sürecek askerî darbeler dizisinin ve Brezilya’da yirmi bir yıllık askerî dönemin başlangıcında General Castelo Branco (1964-1967), ABD ile sıkı ilişkileri olan Planlama Bakanı Roberto Campos’a PAEG (1964) planını hazırlattı. (ABD, Goulart karşıtı kampanyaya verdiği parayla, darbe sırasında kıyıdaki savaş gemileriyle, son yıllarda belgelendiği gibi CIA’nin akıl hocalığıyla darbecileri desteklemiş, askerî hükümeti hemen “demokratik güçler”in başarısı diye tanımıştı.) Enflasyon ve bütçe açığını denetleme amacıyla Merkez Bankası kuruldu, devlet tahvilleri enflasyona endekslendi, sıkı para ve kemer sıkma politikaları eşliğinde krediler üretkenlik kriterine göre sınırlandı, ömür boyu istihdam kaldırıldı, işten atılanlar için maaşlardan kesilen vergilerle bir fon oluşturuldu, toprak reformu rafa kaldırıldı, hükümet denetimindeki sendikalara baskı yoğunlaştırıldı ve reel ücretler düşürüldü. Ekonominin durgunluğa girdiği ilk yıllarda, “gerekli müdahaleleri” yapıp kışlaya döneceğini söyleyen “ılımlı” Branco ile “devrimin” sonuna kadar götürülmesini isteyen, soğuk savaş ideolojileriyle donanmış “sertlik yanlılan” arasındaki çekişme, 1965’de muhalefetin eyalet seçimlerindeki başarıları karşısında ikincilerin lehine sonuçlandı.
Askerî yönetimin bildirilerinin sürekli anayasayla çelişmesi sonucu generaller, seçici bir kurulun belirleyeceği başkana kanun hükmünde kararname yetkisi veren, iki parti dışında (biri resmi ARENA, öbürü icazetli muhalefet MDB) tüm partileri kapatan, seçimleri eyalet düzeyiyle sınırlayan (en büyük 500 yerleşimde seçimi engelleyen), yargı özerkliğini, toplantı ve gösteri özgürlüğünü kaldıran, “kamu güvenliği” için askerî polisi kuran, her alanda gözetim bürokrasisi yaratan bir anayasa (1967) yaptılar. İki yıl sonra bununla da yetinmeyerek, anayasaya olağanüstü hali, ölüm ve sürgün cezalarını, gözaltılarda hâkim zorunluluğunu dondurmayı, özel askerî mahkemeleri, seyahat özgürlüğüne kısıtlamaları eklediler. Mareşal Costa e Silva ve eski gizli servis şefi General Medici (1967-1974) döneminde grev yapan işçileri, sokak protestolarına ya da şehir gerillacılığına kalkışan öğrencileri, onları destekleyen Katolik grupları, kısaca tüm muhalefeti ezecek yeni ordu birimleri kuruldu, eski başkanlar dâhil binlerce kişiye siyasi yasaklar getirildi, basına sansür uygulandı, on binlerce kişi yargısız hapse atıldı, işkenceden geçirildi. Toplumsal muhalefetin tamamen susturulmasıyla birlikte, Maliye Bakanı Delfim Netto’nun (1967-1974) yönetiminde fiyat ve ücret denetimi sürdürüldü, borsa kuruldu, gradualismo (ılımlı geçişçilik) ile, ücretlerin bastırılmasıyla artan kârlardan, ihracat ve yabancı sermaye girişinden gelen fonlarla, yatırımlar, para arzı ve krediler kademeli olarak artırıldı. Bu dönemde yarısı Brezilya, Arjantin ve Meksika’ya giden ABD’nin bölge yatırımları, 1970’de 15 milyar dolardan 1981’de 38 milyar dolara çıkacaktı (ABD’li şirketler 1970’lerin sonunda otomotiv sektörünün %90’ına hâkim oldular). Ayrıca Kennedy yönetiminin Castro’ya karşı başlattığı 22,3 dolarlık Alliance for Progress (İlerleme için ittifak) yardım programı da ek fonlar sağlıyordu. Devlet kilit sektörlerde varlığını sürdürerek, devlet girişimleri, çok uluslu ve ulusal özel şirketler arasındaki üçlü iş bölümünü düzenledi. Askerî dönemin en baskıcı kesitinin, büyümenin %10-12 olduğu 1968-1974 arasındaki “Brezilya mucizesi” ile örtüşmesi, aynı zamanda devletin emek ve her türlü muhalefet üzerindeki tahakkümünün sermaye birikimi açısından işlevselliğini sergiliyordu.
İthal ikâmeci inisiyatif, 1973 ilk petrol krizinde büyüme oranları düşmesine karşılık, sanayinin dikey bütünleşmesini (karmaşık sermaye mallarının yerli üretiminden kilit girdilere, petrol ve diğer yakıtlara) amaçlayan II. Ulusal Kalkınma Planı ile sürdürülebildi, yeni yatırımlarla (haberleşme, hidroelektrik santraller, madencilik ve imalat, atom enerjisi) ve daha fazla ihracatla bir süre daha hızlı büyüme sağlandı (1971-73 %12, 1974-76’da %8 ve 1977-79’da %6’ya yakın). Ancak devlet girişimleri, fiyatlarını özel sektörü destekleme ya da enflasyonla mücadele amacıyla düşük tuttuğundan yeni projelere kaynak bulamıyor, daha fazla petrodolara başvuruyorlardı (bu ilişkilerin pragmatik sonucu, dış politikada ABD, İsrail yanlısı tavrın dengelenmesi oldu), dış borçlar hızla artıyordu (1973-79’da yılda %25,8). ABD’deki faiz oranlarının tetiklediği 1982 uluslararası borç krizi (Meksika’nın dış borcunu ödeyememesi ardından 33 ülke erteleme için başvurdu) ve ekonomide gerileme, Brezilya ekonomisini artık kısa sürede kurtulamayacağı bir krize soktu. Dış borçları on bir yılda on misline (1983’de 350 milyar dolar) çıkmış tüm Latin Amerika ülkeleri gibi, en borçlu ülkelerden Brezilya’da da gelişme dinamiği tıkandı, devletin mali kapasitesi tükendi, fiyatlar tavana vurarak 1980’Ierin sonunda hiperenflasyona (1980’de %100, 1983’de %200, 1987’de %500), durgunluğa, üretim ve doğrudan yabancı yatırımlarda keskin düşüşlere yol açtı. Reel asgari ücretin 1980’ler boyunca ciddi düşüşü, dünyanın en kötü gelir dağıtımına sahip beş ülkesinden biri olan Brezilya’da yoğun bir grev dalgasına neden oldu.
Askerî yönetim, 1984’de milyonlarca Brezilya’lının başkanı doğrudan seçmek için sokaklara dökülmesine rağmen seçmenler kurulunun seçtiği bir başkana (daha doğrusu, onun âni ölümü üzerine, gene askerlerin desteğini alan Jose Sarney’e) Haziran 1985’de görevi devretti ve (geçiş çok daha uzun sürecek olsa da) askerî dönem resmen kapandı.
Sonuç olarak, 1929’daki Büyük Bunalım, savaş ve hemen sonrasında uluslararası sermayenin bölgeye odaklanmaması, Brezilya’da devletin güçsüz özel sermayenin yerine doğrudan bir rol alarak, ekonomiyi merkezileştiren, korumacı duvarlar arkasında yerel sanayi sermayesi birikimini sağlayan, dış şokların etkilerini sınırlayan ve 1980’lere dek uzanan uzun bir ithal ikâmeci dönüşüm ve kalkınma hamlesini başlatma fırsatı vermişti. Ancak uluslararası sermayenin 1950’lerde yeniden yapılanmasıyla yabancı yatırımların artması, bir yandan ithal ikâmeci sanayinin yerel temellerini zayıflatır, karar süreçlerini çokuluslu şirketlere kaydırırken, devlet girişimlerinin özel sermaye birikiminin alanını daraltması, sanayileşmenin getirilerinin adaletsiz dağıtımı ve gelişen işçi sınıfının kârlar üzerindeki baskısı, artan kaynak sorunları, dış borç krizi ve enflasyon, ithal ikâmeci birikim modelinin arkasında duran devletin bu kabiliyetini tüketerek yeni bir birikim sürecinin önünü açtı.
ASKERİ DİKTATÖRLÜKTEN LULA’NIN SEÇİLMESİNE: NEO-LİBERAL DÖNÜŞÜM
Latin Amerika’nın mali krizine çözüm, Washington’da bütçe disiplini, yüksek getirili alanlara kamu teşvikleri, yaygın vergi tabanı, serbest faiz ve kur, ticarette ve yabancı sermaye yatırımlarında liberalleşme, özelleştirme, deregülasyon, mülkiyet hakkının korunması diye özetlenen “Washington uzlaşması”yla öneriliyordu (Williamson, 1989-1990). ABD (Reagan) ve İngiltere (Thatcher) yönetimlerinin öncülüğünde 1979-1981’den beri oluşturulan bu politikalar, dış borçlanmanın koşulları olarak tüm dünyada IMF, Dünya Bankası ve ABD Hazine Bakanlığının dayattığı neoliberal “yapısal uyum programları” ve “istikrar” paketlerinin temeli olacaktı. Enflasyonu düşürme ve istikrardan öte kapsamlı bir yeniden yapılanma ve birikim modelini hedefleyen “uzlaşma”, 1990’larda toplumsal dönüşüm boyutunu daha da geliştirerek, piyasanın kurumlara (sağlık ve sosyal güvenlik, eğitim, vb.), hukuka, hayatın her alanına sızması için “piyasa dostu” bir devlete rol biçen “geçiş dönemi” sıkıntısını “en yoksullara yansıtmama”, “yolsuzluk ve bürokrasiyle mücadele”, “ekonomiden siyaseti ayırarak” istikrarı sağlama iddiasındaki “Washington uzlaşması sonrası”na dönüşecekti.
Brezilya, mali krizi aşma çabalarını uzun süre enflasyonu dizginlemeye odakladı. Başkan Sarney, 1986’da Arjantin ve İsrail’i örnek alan, enflasyonist geçmişten kopmak için fiyat ve ücretleri donduran Plano Cruzado’yu ilan etti. Temsili demokrasiyi genişletmesi (okuma yazma bilmeyenlere oy hakkı, belediyelerin doğrudan, koşulsuz seçimi, iki komünist partisini meşrulaştırma), ama asıl enflasyonun yıl boyu düşmesiyle, aynı yıl seçimleri kazanacak (PMDB ile %47,8), ancak kaynak sıkıntısı, bütçe açığı sürdüğü, talep artışı dengelenemediği için enflasyon her şok müdahaleden (1987, 1989) sonra yeni zirveleri zorlayacak (1987’de %500, 1989’da %1500), Sarney halk desteğini tamamen yitirecekti. (1988 belediye seçimlerinde, Sao Paulo, Porto Alegre gibi eyalet başkentleri dâhil birçok kentte PT kazandı.) 1988’de iki yıl önce seçilen kurucu kongrenin hazırladığı, askerî diktaya tepki olarak bireysel hak ve özgürlükleri (çalışma, mâkul bir ücret, eğitim, tatil, sosyal güvenlik, yerlilerin toprağa sahip olması vb.) öne çıkaran, demokratik bir devleti hedefleyen, seçimlerin yanı sıra referandum, her yurttaşın yeni yasa önerme hakkı gibi katılım biçimleri, bilgilenme hakkı gibi yeni güvenceler getiren, ancak ordu, askerî polis ve askerî mahkemelerle ilgili maddelere dokunmayan yeni anayasa yürürlüğe girdi. (Özelleştirme, sosyal güvenliği yeniden yapılandırma gibi neoliberal önlemlere yol açmak için defalarca değiştirilecekti.)
Halkın 1960’dan beri ilk kez başkan seçeceği 1989’da, sistem dışı bir görüntü veren, pahalı bir kampanya ile medyayı kullanan, ilk kez seçime giren Lula karşısında kaygıları kışkırtan Fernando Collor de Mello, az bir farkla başkan seçildi (ilk turda %28,5’a %16,1 ve ikinci turda %53’e %47). Fiyat istikrarı, ekonominin uluslararası rekabete açılması ve devlet şirketlerinin özelleştirilmesi hedefleriyle finansal varlıkların %70’ini 18 ay donduran, ekonomiyi küçülten, enflasyonu da dizginleyemeyen (1991’de %1500) iki istikrar programının (1990, 1992) ardından Collor, kurduğu muazzam rüşvet ve yolsuzluk ağının ortaya çıkması üzerine 1992’de görevden alındı. Yerine geçen başkan yardımcısı Itamar Franco (PMDB) özelleştirmeyi yavaşlattı, kalkınmacı, milliyetçi bir planlamaya ağırlık verdi, Maliye Bakanlığına Mayıs 1993’de tanınmış bir sosyolog, Latin Amerikan “bağımlılık okulu” teorisyenlerinden, Sao Paulo senatörlüğü (MDB, PMDB) yapmış Fernando Henrique Cardoso’yu (PSDB, sosyal demokrat parti lideri) getirdi. Cardoso, Brezilya’da neoliberal programın tam kapsamıyla yürütülmesinde ve ülkenin dönüşümünde önemli bir rol oynayacaktı.
Cardoso, 1994’de yetenekli iktisatçılardan bir ekiple, temel neoliberal önlemlerin yanında, fiyatları dondurmak yerine, enflasyonun kur değerlerine endeksli ve günlük olarak yeni fiyatlara sürekli aktarılmaması için (“atıl enflasyon”) iki para biriminin (eskisi ve dolara bağlanan yeni URV, ya da real) olduğu, istikrar sağlandıkça tüm ücret ve fiyatların URV’ye aşamalı geçeceği Plano Real’i başlattı. Kongreden aldığı olağanüstü yetkilerle, bütçe açığını düşürecek (ör. bütçenin %20’sini Sosyal Acil Durum Fonu olarak iki yıllığına bloke etmek gibi) önlemler aldı ve 1994’de %5’i geçen bir bütçe fazlası sağladı. Enflasyon ise 12 ay öncesinde yıllık %5154’den sürekli bir inişle 1998’de %1,7 olacaktı. Enflasyonun dizginlenmesiyle, aynı yıl başkanlık için adaylığını koyan Cardoso, umduğundan da rahat bir şekilde Lula karşısında ilk turda seçilecek (%54,3’e %27), 1950’den beri ilk kez genel ve yerel seçimlerle birlikte yapılan seçimde, kongre ve valiliklerde de ittifak kurduğu partilerle çoğunluğu alacak, hatta 1997’de ikinci dönem başkanlığa izin verecek şekilde anayasayı değiştirerek 1998’de yeniden seçilecekti (Lula’nın %32 oyuna karşılık, %53’le gene ilk turda).
Uygun koşullarla göreve gelen Cardoso, madencilik (CVRD), telekomünikasyon ve elektrik enerjisi alanında özelleştirmeye hız verdi, kıyı gemiciliği, doğal gaz dağıtımı, petrolde devlet tekellerini, yerli/yabancı şirket ayrımını kaldırdı, vergi ve sosyal güvenlik alanlarına el attı. Öte yandan partilerin medya ilişkileri, kampanya finansmanına sınırlar getirdi. 1994- 95’deki büyük sermaye girişiyle real değer kazanmıştı. Ne var ki, aşırı değerli ve yarı sabit döviz kuruyla, yüksek faize gelen spekülatif sıcak para girişleri, iç çelişkiler dış borcu tırmandırdı, dış ticaret açıkları ve ödemeler dengesi sorunu, dış mali krizler 1998 sonunda ekonomiyi yavaşlattı ve real’in 1999 Ocağında büyük değer kaybına uğraması üzerine (merkez bankası müdahaleleriyle kontrollü) dalgalı kur rejimine geçildi.
Esas olarak 1990’larda başlayan (1991-94’de sanayi sektörü, demir-çelik, petrokimya ve gübre ile devlet girişimlerinin %90’ı satıldı, gene de büyüklüğü nedeniyle tam anlamıyla tüm girişimler tasfiye edilemedi) dünyadaki en büyük özelleştirme süreçlerinden biri yaşandı (1991-2000 arası 107 şirket ve aktarılan borçla birlikte 92 milyar dolarlık bir satış).
Neoliberal önlemler, Brezilya’da diğer Latin Amerika ülkelerine göre daha geç uygulandı ve ekonominin yapısal temellerini dönüştürerek devletin ekonomideki rolünü değiştirdi. Hiperenflasyon ve devletin mali ve bütçe krizinde düzelmeler olsa da, uzun bir neoliberal dönüşümü yaşayan ekonomi önceki dinamizmine erişemedi, aşırı reel faizlerle sermayenin birikim ritmi düştü. Yeni birikim modeli, eski büyüme oranlarını geri getirmeye muktedir olmaktan çok, ithal ikâmeciliğin tükenmesiyle gelen 1980’lerin krizini aşma koşullarını yarattı, uluslararası sermaye akışlarına bağımlı bir sistem yarattı. Sermaye açısından uzun süreli büyüme, üretim kapasitesinin artışı için özelleştirme ve liberalleşen ticaretten daha fazla güvence ve neoliberal gündemin tamamlanmasının istenmesi (bütçenin daha da kısılması, daha fazla özelleştirme ve deregülasyon), 1980’lere kadar siyaset sahnesine çıkamayan işçi sınıfı ve toplumsal muhalefetin işini daha da zorlaştırdı.
2000 yılındaki yerel seçimleri muhalefet kazandı. 2002 sonundaki seçimde ise, oy oranına bakılırsa Lula rahat kazanmış gibi görünüyor. Ancak Brezilya’nın o yıl 255 milyar dolara varan, 1994’de milli gelirin %30’undan azken 2002’de %60’ına çıkan dış borcu, ülkenin dünyadaki stratejik önemi ötesinde alacaklıları yakından ilgilendirirken bu hiç de kolay olmadı, bu sonuca giden süreçte ve yıl boyunca sancılı bir dönemden geçildi. Bu süreci, neoliberalizmin bedellerini, Lula’nın birinci ve ikinci dönemlerini, Brezilya’daki toplumsal hareketler ve muhalefeti, önerilen alternatifleri ve perspektifleri bir sonraki yazıda ele alacağız.
* Bush’un bu yılki Brezilya ziyaretinde açıklanan iki ülke arasındaki etanol “ittifak”ının ardından Fidel Castro, 1 Mayıs kutlamaları öncesi “Acil bir enerji devrimi şart” başlıklı yazısında (bkz. www.latinbilgi.net) önemli bir uyarıda bulundu. Özellikle yoksul bölgelerde şekerkamışı, mısır, pirinç gibi gıda ürünlerinden yakıt üretmenin ve geniş tarım alanlarını ABD ve AB’nin enerji ihtiyacını karşılamaya ayrırmanın doğuracağı açlık ve çevre risklerine dikkat çekti. Bugün için enerji sıkıntısına çözümü petrolde ve bir Güney Amerika enerji ağında (Asya’da İran, Hindistan ve Çin’in üzerinde çalıştıkları gibi) gören Chavez de aynı görüşleri paylaşıyor.
** Yararlanılan kaynaklardaki dönemleme için bkz. Gülalp, Haldun. (1983) Gelişme stratejileri ve gelişme ideolojileri, Yurt Yayınevi; Milan, Marcelo. (2006), “The evolution of Brazilian capitalism in the 20th century: An SSA approach”, Economic History and Development Workshop, Massachusetts Üniversitesi; Sader, Emir. (2007), “Latin America in the XXI. Century”, Boron, A., Lechini, G. (Der.) Politics and Social Movements in an Hegemonic World: Lessons from Africa, Asia and Latin America, CLACSO, Arjantin.
Yararlanılan diğer kaynaklardan bazıları: Galeano, Eduardo. (1983) Latin Amerika’nın kesik damarları, Alan Yayıncılık; Hobsbawm, Eric J. (1998) Devrim çağı, Dost Kitabevi Yayınları; Baumann, Renato (Der.). (2001) Brazil in the 1990s: An economy in transition, CEPAL Review 73.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 30 (Haziran/Temmuz 2007)
Evlatlarına kıyan ülkenin seçkin bir edebiyatçısıydı
Edebiyatımızın önde gelen isimlerinden Sabahattin Ali 2 Nisan 1948’de Kırklareli’nde −kendisini Bulgaristan sınırına götürmesi için anlaştığı kamyon şoförü tarafından− kırsal arazide boğularak öldürülmüş, cesedi daha sonraki günlerde çobanlar tarafından bulmuştu. Yazar bir şiirinde, “Benim meskenim dağlarda,” diyordu, ölümü orada oldu.
100. Doğum Yıldönümünü kutladığımız Sabahattin Ali 1907’da Gümülcine’de doğdu. İstanbul Muallim Mektebi’ni bitirerek öğretmenliğe başladı. Kazandığı sınavla gittiği Almanya’da dil öğrendikten sonra, Anadolu’da çeşitli illerde Almanca öğretmenliği yaptı.
Ünlü Kürk Mantolu Madonna romanında anlatılan öykü Almanya’da başlar. Bakanlıktaki orta yaşlı memur Raif Bey’i ve onun yaşamının tepe noktasını oluşturan bir zamanların Berlin kesitini, Yahudi Maria Puder’e duyduğu olağanüstü sevgiyi öykülediği, bu nedenle çok ilgi çekici bulunan Kürk Mantolu Madonna yazarın değişik türde bir eseridir. Anlatımının taşradan uzaklaştığı ve büyük kentin okumuş insanının büyük bir aşk bağlılığını betimlediği için onun atipik, ama büyük bir aşktan sonra gelen düş kırıklığını, hüznü, çaresizliği, tükenmişliği için tipik bir Sabahattin Ali anlatısıdır.
Bir ihbar nedeniyle 1931’de üç ay kadar tutuklandı. Bir şiirinde Mustafa Kemal Paşa’yı yerdiği gerekçisiyle Sinop Cezaevinde bir yıl kaldı (1932). Kerem Güney’in bestesiyle ünlenen “Başın Öne Eğilmesin / Aldırma Gönül Aldırma” şiirindeki mekân hapishane olarak şöhret yapmış Sinop kalesidir. 1935’te bakanlık yayın müdürlüğünde çevirmen olarak, Devlet Konservatuarında öğretmen ve dramaturg olarak çalıştı.
1945’te siyasî görüşleri nedeniyle bakanlık emrine alınınca memuriyeti bıraktı. Cami Baykurt’un “Yeni Dünya”, Aziz Nesin’in “Marko Paşa” dergilerinde çalıştı. “Marko Paşa” kapatılınca, adı “Malûm Paşa” oldu, kapatmalar sürünce yayın “Merhum Paşa”, “Alibaba” isimleriyie devam etti (1946-47). Sabahattin Ali yazılarından dolayı tekrar tutuklandı, 3 ay daha cezaevinde kaldı.
Gazetecilikle geçinemiyordu, borç-harç bir kamyon alıp nakliyatçılığa başladı.
Siyasi Şube tarafından sürekli izlenmekten rahatsız oluyor, ayrıca geçim sıkıntısı çekiyordu. Yurt dışına çıkmaya karar verdi. Bugün hayatta olan tanıdıklarından Hıfzı Topuz şöyle diyor:
“... Verdiği mücadele bana kahramanca geldi. Sabahattin hiçbir zaman komünist partisi üyesi olmadı. Komünist de değildi. Türkiye’den kaçmayı düşündüğü zaman Moskova’ya gitmeyi düşünmedi. Bulgaristan’dan geçip İngiltere’ye, Fransa’ya, İtalya’ya geçecekti... Bu adam devlet konservatuarında hocaydı, attılar. Ondan sonra İstanbul’a geldi, dergiler çıkarmaya çalıştı, dergilerini kapattılar. Ondan sonra geçimini sağlayamaz bir hâle geldi.”
Sabahattin Ali yurt dışına çıkma niyetini gizli tutamadığı için haber istihbarat servisinin kulağına gitti ve yazarı yurt dışına götürecek adam katil olarak kiralandı ve suikast gece karanlığında işlendi.
Yazar hem köy, hem kasaba yaşamını bireyin ruhsal analizlerini yaparak ve sosyolojik çevre içine yerleştirerek işlemiştir. Köylünün yoksulluğunu anlatmıştır. Yapıtlarındaki burukluk ve karamsarlık hem Türkiye’nin o zamanki gerçekliklerini yansıtır, hem de iki savaş arasındaki ve II. Dünya Savaşı koşullarındaki büyük sıkıntıları, umutsuzlukları ve çıkışsızlık psikolojisini ustalıkla vermiştir.
Savaş bittikten sonra bu kez Soğuk Savaş başlamış, Cumhuriyet tek parti istibdadının sol ve aydınlar üzerindeki zulmü yeni koşullarda da devam etmiştir. İşte Sabahattin Ali aydınlar üzerindeki bu şiddetin en somut kurbanıdır. Bizzat kamunun emriyle öldürülmüştür.
Katili taammüden cinayet işlediği halde çok az bir ceza almış, 1950 affıyla serbest kalmıştır.
Eserleri: “Dağlar ve Rüzgar” (şiirler, 1934) ve “Kurbağanın Serenadı” (Bütün Şiirleri- 1973), “Değirmen” (hikâyeler, 1935), “Esirler” (oyun, 1936), “Kağnı” (hikâyeler, 1936), “Kuyucaklı Yusuf” (roman, 1937), “İçimizdeki Şeytan” (roman, 1940), “Yeni Dünya” (hikâyeler, 1943), “Kürk Mantolu Madonna” (uzun hikâye, 1943), “Sırça Köşk” (hikâyeler, 1947).
Anma yazımızı çoğumuzun Sezen Aksu’nun bestesinden tanıdığı ünlü şiiriyle bitirelim:
Başım dağ, saçlarım kardır,
deli rüzgârlarım vardır,
ovalar bana çok dardır,
benim meskenim dağlardır.
şehirler bana bir tuzak;
insan sohbetleri yasak;
uzak olun benden, uzak,
benim meskenim dağlardır.
kalbime benzer taşları,
heybetli öter kuşları,
göğe yakındır başları;
benim meskenim dağlardır.
yarimi ellere verin;
sevdamı yellere verin;
yelleri bana gönderin;
benim meskenim dağlardır.
bir gün kadrim bilinirse,
ismim ağza alınırsa,
yerim soran bulunursa:
benim meskenim dağlardır.
Kızılcık, sayı 30 (Haziran/Temmuz 2007).
- Ayrıntılar
- Administrator
- Sayı 30 (Haziran/Temmuz 2007)
Mübalağa kalabalıklar
KIZILCIK
SEÇİMsizlik
Bir sandık, iki sandık...
İki takıyye
Hayat ağacı
'Dink'e yayın yasağı / Altı kaval, üstü şeşâne! / Okuma / Biz mi yaptık? / Helâl / Polis devleti / Ketenpere / Nasıl? / Âyetullah mı konuşuyor? / Bunlar ve onlar / Aziz Putin / Maganda / Biri... / Piyasalar / Millet / Sarkozi / İngiliz işkencesi / Ölmek veya ölmemek / CHP ve DSP birleşince ne olacak?
"İşte Taksim, işte 1 Mayıs"
80'lerden 2000'lere: korumacılık, rekabet ve devlet bağlamlarında
Türkiye'de sermaye birikimi
Gaye Yılmaz
Önyargı
Orhan H. Aydın
Türkiye hâmile mi?
Ömer Bedri Canatan
Bir fantezi
"Millet" ile "Halk"
Halim Togan
Başarı mı, aldatılıyor muyuz?
Ekonominin göstergeleri
İzzettin Önder
"Cumhuriyet elden gidiyor" mitingleri
Kaan Toker
Genel oy
Fosil enerjiden küresel ısınma, nükleer enerjiden atıklara... Çözüm:
Doğal enerji
Tanay Sıdkı Uyar
Geleceğin "süper güç"ü
Brezilya
Zeki Yavuz
Kıbrıs
Yeşim Özakınsel
Afganistan
Yeni bir parti
Engin Erkiner
Özgürlük ile eşitlik
Hüseyin Hasançebi
Sanat-Kültür-Kitap
Atları, balerinleri ve...
Degas
Ayfer Coşkun
Karadeniz otoyolu
Nasreddin Hoca 800 yaşında!
Öner Ciravoğlu
Yaşadığımız günleri bıyık altından gülerek anlatan
Orhan Duru
Konur Ertop
Bayburtlu Zihni
Refik Zerengil
"Hı" ile başlar, "X Q W"ye varır
T.A.
İnternette Kızılcık turu
Gerçeğe çağrı merkezi / Latinbilgi
Belge
Yurttaş bildirisi
500 imza
Evlatlarına kıyan ülkenin seçkin bir edebiyatçısıydı
Sabahattin Ali
Sayı 30'un tamamına buradan (PDF - 11,5 MB) erişebilirsiniz.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma