- Ayrıntılar
- Hüseyin Hasançebi
- Sayı 3 (Mayıs 2000)
Eskiden sorulurdu da, bugün daha yaygınca soruluyor: "Solcu, sosyalist, Marksist olmanın anlamı nedir?" Bugün bu tür soruların daha yaygınca soruluyor olmasının anlamı var. Bir anlamı sorunun kendisinde saklı; “solcu, sosyalist, Marksist” olmanın anlamsızlaştığı hissettiriliyor. Sorulmasının bir diğer anlamı da, eskisinden farklı yanıtlar beklenmesidir. Sosyalist, Marksist olmak eskiden anlamlıydı da şimdi niye anlamsız; ve şimdi hangi farklı yanıtlar bekleniyor? Konuyu tartışmanın yararı var.
Bu ve benzeri sorulara kişinin iç dünyasından verilen cevapların “ahlaki” yönü ağır basar. “Ahlaki” olan şey ve “ahlak” denilen şey, oysa, tek başına pek bir şey ifade etmez.
Neden solcu, sosyalist, Marksist olduğunun kişiye sorulmasıyla, ona örneğin “neden ressam olduğunun” sorulması farklıdır. Çünkü neden ressam olduğuna kişi kendi iç dünyasından çıkardığı yanıtlar verebilir. Aldığımız bu yanıtların bir anlamı olabilir. Ama “solcu”, “sosyalist”, “Marksist” olmak ya da olmamak kendi iç dünyamızdan çıkardığımız yanıtlarla kapsanabilecek olgular değildir. Bu türden sorular ciddiye alınmalı, ama yanıtları da “geçiştirici” olmamalıdır.
“Solcu, sosyalist, Marksist, devrimci” vb. özellikler birey bazında “özellik”miş ve “kişisel özellikler”miş gibi görünürler. Bir burjuva ya da bir emekçi Marksist olabilir. Böyle bakınca Marksist olmak “ahlaki” bir tercihmiş gibi görünür. O zaman tartışma “bilinç”, “ideoloji”, “kültür”, “inanç”, “tepki”, “ruh hali” gibi kavram ve kategorilerle örülü bir alana kaymaktadır. Bu alandaki kavramların “kendi tek başına” hareketi, sadece bir sarkaç salınımı kadar anlamlıdır, yani seyirliktir. Gözümüz sarkacın hareketinde kaldığı sürece düşüncemiz yoktur. Ama ne zaman gözümüz sarkacın sarktığı tutunma noktasına kayar, o zaman düşünmeye başlarız. Düşüncemiz bizi alır, kendini tekrar edip duran hareketin ötesine taşır, nedenlere götürür, orda da mekanikle, fizikle, gerçekle karşılaşırız. Kişiye ve kişisel özelliklere de böyle bakılmalıdır. Çok zengin ve gerçekliği olan toplumsal ilişkilerin ürünü bir varlığa, o “kendi kendini açıklar” diye bakılamaz.
DÜNYANIN BİR YÜZÜ
Solcu, sosyalist, Marksist olmanın, eşitlik ve özgürlük için mücadele etmenin bugünkü dünya koşullarında ne anlama geldiğini sormanın haklı nedenleri nedir? Sovyet sosyalizmi çözülüp dağıldıktan, dünyanın genel devinimi başka bir istikamete yönelmeye yüz tuttuktan ve geriye dönüp yeniden aynı yola, yeni bir “Sovyet Sosyalizmi”ne giden yola girmeyeceği bilindikten sonra…
Sınıf mücadelesinin dünyayı getirdiği bugünkü nokta ile getireceği umulan nokta arasında bu kadar büyük bir sapma varken...
Kapitalizmin çürüyüp bittiği sanılan yerde başlamış umutların, kapitalizmin “geliştirici” özelliğinin yeniden şaha kalktığı bugünkü dünya koşullarında coşku rüzgarları estirip milyonları bir yerden bir yere savuramadığı apaçıkken...
Dünyayı dünya çapında ve sürekliliği olan bir operasyonla değiştireceği varsayılan işçi sınıfı ona atfedilen tarihsel misyona doğru gelişmek ve kendini geliştirmek şöyle dursun, insanlığını elinden alan kapitalizmin kuyruğuna takılarak “kendi için sınıf” olma özelliğini göstermez olduğu için…
Burjuva düşüncesi dünyayı kuşattıktan ve hatta solun bile ana damarlarına girip kendini evrenselleştirdikten ve solun ruhunu adeta teslim aldıktan sonra...
Solcu, sosyalist, Marksist olmanın anlamı nedir sorusu anlamlı bir sorudur. Bu, anlattığımız dünyanın bir yüzüdür.
DÜNYANIN ÖBÜR YÜZÜ
Nasıl işçiler birçok grevde yenildiler ama grev yapmaktan vazgeçmedilerse, eşitlik ve özgürlük için mücadele edenler de tarihlerinin en büyük yenilgisini 20. yüzyıl sonunda yaşadılar, ama mücadeleden vazgeçmediler. Bu bir inat mıdır, değil midir; anlamak için eşitlik ve özgürlük talebinin eyleme dönüştüğü yere bakın. Orada “eşitlik ve özgürlük” hayalde kurulmuş bir fantezi değil, bir antitez olarak yaratılmış yeryüzü cehennemine itilen insanların somut var olma savaşıdır.
Bu savaş, gene savaştır ama elbette dünkü savaş değildir. Çünkü sömürü, sömürülenleri de eğitti. Artık sömürüye tepki basit bir “çıkar” koruma güdüsünden kaynaklanmıyor. İnsanlar sömürülmeyi insanlıklarına karşı girişilmiş bir saldırı olarak algılıyor ve sömürüden kurtulmayı insan olabilmenin şartı olarak anlıyorlar. Algılama ve anlayış bu yönde geliştiği için giderek artan bir çoğunluğun hayat felsefesi sosyalist ya da Marksist felsefenin içeriğine yakınlaşıyor. Çünkü sosyalizm düşüncesi ve eylemi, sınıflı toplum hayatının özüne, sömürü ilişkilerine yöneltilmiş bir eleştiriydi. Karşılaştığı en büyük direnç de bu noktada oldu.
Kapitalizmin özü alt edilemedi, sömürü ilişkileri aşılamadı diye eşitlik ve özgürlük mücadelesinin temel varsayımını değiştirmeye, gelecek perspektifini kapitalizm içinde tutarak sorunu “az ya da çok sömürülme” sorunu haline getirmeye zorunlu muyuz? Kapitalizmin özüne, yani sömürü ilişkisinin gerçekliğine yönelmemiş bir eleştiri daha mı “ilerletici”? Kapitalizmin özünü değiştirmekte direnen varsayımın hayalcilik olduğu söylenirken, “mademki özü değişmiyor, örtüsünü değiştirelim” varsayımı ne kadar gerçekçi ve nerede doğrulandı? Kapitalizmin özünü görmeyip örtüsüne yönelen eleştiriyi ve tarihsel eylemi bizzat kapitalizmin baş tacı etmesi bir rastlantı olabilir mi?
Kapitalizmin geliştirdiği sanılan dünya gerçekten gelişiyor mu, yoksa geriliyor mu? Hem gelişiyor, hem geriliyor! Bugün için bakınca, kapitalizmin dünyayı “geliştirdiği” doğrudur. Ama dünya tarihi ve somut insanın gerçekliği açısından bakınca gerilettiği de doğrudur. Bu paradoksu çözmek için, “nereden bakıldığına” bakılmalıdır. Batı'dan, burjuva sınıf penceresinden bakılırsa böyle bir tartışmanın kendisi bile “saçma” bulunur. Kullandığımız eşyanın gelişmediği söylenebilir mi? Kullandığımız teknolojinin gelişmesindeki baş döndürücü hız görmezlikten gelinebilir mi? Kapitalizmin ürettiği büyük zenginlik küçümsenebilir mi?
Bunlar elbette sonuçta “insan” için şeylerdir, ama insan değildir. İnsan, sosyal bir ilişkidir. Bunu görebilmek için sömürülen ve ezilen çoğunluk tarafından bakmak gerekir. Onlar kapitalizmin dünyayı gerilettiğini, yaşadıkları gerçeğin en tam ifadesi olarak algılıyorlar.
Kapitalizm kendini geliştirdikçe ve böyle geliştirdikçe yaşamın içi boşalıyor„ insan sosyal ilişkilerinin toplamı, kendi kendisinin özü olarak kayboluyor.
Bu da dünyanın öbür yüzüdür.
Dünyanın bu yüzünü de yaşayanlar ve görenler için neden solcu., sosyalist, Marksist olunduğunun anlamlı bir yanıtı vardır.
ANLAMLI YANIT NE?
İdeoloji, bilinç, etik vb. kendini üreten koşullarla bağını kesmiş soyutlamaların insanlar için maddi koşullardan bağımsız bir tutum ve davranış nedeni olabileceği doğrudur. Ancak bu halde bile “insanın tutum ve davranışı” dediğimiz şey toplumsaldır ve maddi hayat koşullarıyla ilgilidir. Bu nedenle, belli bir toplumsal tutum ve davranışı insanlar “ahlaki tercihleri” olarak benimsemiş olsalar bile sonuçta bize maddi hayat koşullarıyla ilgili bir şey söylemiş olmaktadırlar. Zorunlulukmuş gibi kavrandığında solcu, sosyalist, Marksist olmak anlamlı bulunuyor ama zorunluluk değilmiş gibi kavrandığında “etik seçim”dir diye olumsuzlanıyorsa, burada insan olmakla ilgili ters bir hüküm oluşuyor demektir. Dinler bile gökten zembille inmemişken insan denilen akıl-varlığın etik tercihlerinin dünyevi temellerini görmemek olamaz. Kaldı ki, dinsel inançları için milyonlarca insanın hareket içinde olduğu yeryüzünün bugünkü haline bakınız, Allah aramızda dolaşıyor. Sömürüye karşı mücadele söz konusu olunca “etik tercihler” niçin gökyüzüne ait olsunlar ki?
Burada şöyle bir özetlemeye gidilebilir: Bugünkü dünya gerçekliği karşısında sosyalizm için mücadelenin artık “keyfi” –ya da ahlaki– bir seçim olduğu söyleniyorsa bunda hayli geniş bir insan kitlesi için doğruluk payı var. Dünyanın bir yüzü bunu gösteriyor. Ancak böyle düşünenler “keyfi seçim”lerin dünyanın gidişatı üzerinde, bu gidişatın determinizmi nedeniyle asla etkili olmadığını da düşünüyorlarsa, fena halde yanılıyorlar.
İnsandaki istek ve iradenin determinizme boyun eğmek zorunda olduğunu en açık söyleyenlerden biri de Marx idi, ama zamanın koşullarında uçuk hayallerle iktidara uzanan Parisli işçileri ilk destekleyen de o oldu. Burda asıl olarak, bugün karşımıza “determinizm” diye, gelişmenin zorunlu doğal yasası diye konan ve karşısında boyun eğmemiz istenen şeyin kendisine bakmak gerekir.
“Determinizm”, yani tarihsel gelişmenin son tahlilde hep belirleyici olan yasası nedir ve nasıl anlaşılmalıdır? Nihayet bu “yasa” toplumsal gelişmeyle ilgili bir yasadır ve insanlar –elbette belli koşullar altında– kendi tarihlerini gene kendileri yaptığına göre, aynı zamanda insanlarla ilgili bir yasadır. Bu nedenle insan “determinizm”in işleyiş biçiminde maddi koşullarla birlikte rolünü oynayan aktörlerden biridir.
20. yüzyıl sosyalizmi çokça ileri sürüldüğü gibi “determinizm”e toslayıp yenilgiye uğradıysa, bu yenilgi kadar o “determinizm”in nasıl işlediği de irdelenmelidir. Kapitalizmin ideologları ve siyasetçileri ve askerleri ve sermayenin stratejistleri... Cümlesi Sovyet sosyalizmine karşı yürüttükleri dünya çapındaki mücadeleyi ve bu mücadeleyi nasıl yürüttüklerini bize sık sık hatırlatarak gözdağı vermiyorlar mı? Zaten biz bilmiyor muyuz, nerede bir toplum kendi geleceğini belirlemeye kalkıştıysa, hele geleceğini sosyalizm olarak düşündüğünü belli ettiyse orada emperyalist kapitalizmin topuyla tüfeğiyle, napalm ve atomuyla bitiverdiğini? “Determinizm”in topu tüfeği ne ola ki? Sadun Aren’in sözüdür ve yinelemenin tam yeridir: “Sosyalizm öldüyse niçin hâlâ ölüsüne kurşun sıkıyorlar?”
Neden sıkıyor olabilirler acaba? Kimi nesnel koşulların baskısı ve kimi kendi öznel kusurları nedeniyle uğradığı başarısızlığı ve yenilgiyi, sosyalizmin ölümü diye düşünecek kadar ahmak olmayan bir sınıf yönetiyor kapitalizmi. Yarattığı dünya çapındaki çelişkileri kapitalizm nasıl olur da bilemez? Atını sağlam kazığa bağlamayı unuttuğu zaman başına neler gelebileceğini bilir. Sosyalizmin öldüğünü elbette söyler ama söylediği yalana kendisi de inanırsa bunun ölümcül bir hata olduğunu anlar. Sermaye, kendi unsurları içine kattığı insanın bütün konstrüksiyonları bozacak kadar “huysuz” bir varlık olduğunu tarihsel tecrübesinden bilir.
Tarihsel gelişmenin yasası, “determinizm”, karşı konulsa bile nihayetinde hükmünü icra edecek “mutlak” diye gösterdikleri şeyin arkasındaki hınzır “irade”yi fark etmemek mümkün mü? Üstelik bu irade geniş bir sınıf iradesi, çoğunluk iradesi bile değil. Parmakla sayılacak kadar az sayıda, diyelim bir ülkede bin, dünyada iki yüz bin “çıkar”', insanlığın “kader”ini belirliyor. Bu “çıkar” determinizmin kendisi olarak anlaşılsın isteniyor.
Biz bunu niçin bir yandan “gelişme”nin kendisi, bir yandan da gelişmenin seçeneksiz tek biçimi olarak algılayalım? Ama öyle algılamaya yatkınız. Çünkü özüne inildiğinde çıplak olan şey kendini, sahibi olduğu sonsuz sayıda araçla örtebiliyor. Başta devlet ve siyaset olmak üzere, kültür, ideoloji, din, aile, hukuk, ahlak, sanat ve bunları bir arada tutan örgütlenmiş sınıf baskısı bize topluca bir şeymiş ve o münferit iki yüz bin çıkardan bağımsız, mutlak bir şeymiş gibi görünüyor.
Sol, Marksist düşüncenin en güçlü yanı bunu fark etmesidir. Ayrıca daha güçlü yanı, fark etmenin bir işe yaramadığını da fark etmesidir. Hayatımıza el koyan o dar “çıkar”ın örtüsünü kaldırmak için üzerine düşünce ile yürümek yetmez. O çıkarın üzerine örgütlü sınıf güçleriyle gidildiği zaman kullandığı araçların içyüzü de, çıkarın kendi çıplak kimliği de ortaya dökülmektedir. Yakın sınıf tarihimizde bu bir kaç kez, bir kaç devrimle de kanıtlandı. “Determinizm” denilen şeyin aslında insanların kendi elleriyle yaptıkları şey olduğu anlaşıldı.
Sol düşünce ve eylem, kendi başarısızlığını ve yenilgisini “determinizm” olarak algılamaktan kendini kurtarabilir, kendi tarihinden kendi aklıyla alacağı dersi alabilir ve tarihsel hareketinin doğrultusunda vaki sapmayı düzeltip yeniden yola çıkabilirse, bu onun boş iradeciliğe, hayallere savrulacağı anlamına gelmez. Tam aksine, “determinizm”in gerçek bilgisine ve bilincine doğru ilerler. O zaman görür ki, “determinizm” solun önüne önemli güçlükler çıkarmaktadır, ama çıkardığı bu güçlüklerle ve geliştirdiği çelişkilerle de, onun yolunu açmaktadır. Sovyet sosyalizminin yenilgisiyle birlikte bütün tezleri sarsılan dünya solunun yolu, bu emsalsiz deney hazinesinde çıkarabileceği derslerle daha da genişlemiştir. Sosyalist olmak, Marksist olmak bu nedenle eskiye göre daha yoğun bir anlam ifade eder olmuştur,
AHLAKİ SEÇİM HANGİSİ?
Sosyalist olmanın ve bunun için mücadele etmenin anlamsız hale gelmesi, kapitalizmin kendi yarattığı çelişkileri gene kendisinin çözebilmesiyle mümkün olabilirdi. Çözmeye çalışmıyor mu? Çalışmaz olur mu? Var olmasının ve ayakta kalabilmesinin açıklaması, yarattığı çelişkileri çözmeye çalışmasıdır. Ama özünden, özündeki “sömürü” olayından dolayı kapitalizmin emek-sermaye çelişkisini çözmesi mümkün değil. Ama “ilerleyerek” ve vakti geldiğinde çözeceğini söyler. Bu zaten kapitalizmi yöneten burjuva ideolojisinin bitmeyen rüyasıdır. Kapitalist demokrasi de bu rüya ile bezenmiştir. Rosvelt bu rüyayı, bugün dahi kapitalizmi analiz ederken kullanabileceğimiz kadar güzel özetler: “Her geçen gün artan sayıda insana mutluluk sağlamak…” Buna, var olmak için kapitalizmle göğüs göğüse savaşmak zorunda kalmayanlar inanma eğilimi içindedirler. Sermaye sınıfının ideolojik hegemonyası bu çatlaktan sızarak topluma yayılmaktadır. Ama kapitalizmle bütün biçimleri deneyerek savaşmak kendisi için bir bilinç meselesi değil, hayatta kalabilme şartı olan insanlar hemen sormalıdırlar: İyi de, ne zaman, ne kadar sayıda ve ne kadar mutluluk? Bu artının eksisi yok mu? Varsa nedir? Ne kadardır? Hesabı kitabı holding bilançoIarında ve resmî vergi cetvellerinde saklı “fire” mi?
Açlık, yoksulluk, sefalet, ezilmişlik, dışlanmışlık, insanlığının dünyevi boyutundan yoksun kılınmışlık üzerine “mutluluk” inşa edebilecek Budizm gibi bir felsefeniz yoksa, bugünkü kapitalist dünya gerçekliğinin Rosvelt’i yalanladığını hemen anlarsınız. Çünkü kapitalizm, bugün bile, ürettiği baş döndürücü zenginliğin mide bulandırıcı karşıtını da üretip çoğaltıyor. Dünya yoksullar ordusunun yıldan yıla ne kadar arttığını, kapitalist merkezlerdeki bilgisayarlardan öğreniyoruz. Bu bir yanı. Zenginliğin kapitalistçe üretilmesinin doğal sonucu böyle.
Öteki yanı, kapitalistçe üretilen zenginliğin gerçek bir “zenginlik” olup olmadığıyla ilgili. Bu büyük zenginlik az sayıda insanın elinde toplandığı için “insani” zenginlik olmadığı gibi, insanın insan özelliklerini tüketerek üretilen bir zenginlik olduğu için nitelik olarak da zenginlik değil. Mesele burda. Bu nedenle kapitalizm, iddiasının ve rüyasının tam aksini üretiyor; bir günden ötekine artan sayıda insanı mutsuz ediyor. İşte kapitalizmin gerçek determinizmi de böyle işliyor.
Geliyoruz en son ve en stratejik noktaya: Sosyalist veya Marksist olmak bu analize katılmayı sağlıyor ama fikirler, bundan kurtulmanın yol ve yordamını ararken çatallaşıyor.
Bu noktada iki temel yaklaşım farkı var: Biri, işçi sınıfının tarihsel misyonu üzerinden gelişen eyleme, sınıf çatışmasına güveniyor, bunun dramatik sonuçlarını da göze alıyor. Çünkü, bu olmazsa doğan sonuçlar insan ve insanlık için daha az dramatik değil diye düşünüyor. Öbürü de, birincisini denenmiş ve başarısızlıkla bitmiş bir yol olarak görüyor. “Eşitlik ve özgürlük için” gelişme sürecini, tarihin doğal gelişme mecrasından koparmadan, çatışmasız olarak ve esas itibarıyla “kapitalizmin kendisi ile birlikte” yaşamayı öneriyor. Bu farklı Marksist pozisyonlardan biri klasik ve “dogmatik”, öteki yenilikçi ve liberal, biri kapitalizme karşıt ama geleceği bilmiyor, öbürü bilmediği gelecekten korktuğu için bildiğine (bugüne) katlanıyor.
Marksistler buna benzer tartışmaları geçmişte de yaşadılar. Bu tartışmalar Marksizmin bugüne kadarki gelişmesini şekillendirdi. Kapitalizm, kendisinden koparak oluşan Marksizm yolunu, onunla yetmiş yıl süren amansız bir savaşa girişerek tıkadı. Sovyet sosyalizminin hakkından gelmek kapitalizme hayli pahalıya mal oldu ve bu zaferinin tüm bedelini insanlığa ödetti. Kendisine yaklaşan Marksizmi, yani Marksist sosyal demokrasiyi yok etmesi için savaşmasına gerek kalmadı. Geleceği kapitalizmin içinden geçen yollarda aramak kendiliğinden kapitalizme teslim olmakla sonuçlandı.
Bundan sonra ne olacak? Bunun için fal bakmak gerekmiyor. Solcu olmak, Marksist olmak, sosyalizm için mücadele etmek geçmişte anlamlıydı diye bugün de kendiliğinden anlam yüklenmiyor. Düğüm gene sınıf mücadelesiyle çözülecek. Nereye gidildiğini sınıf mücadelesinin gidişatı belirleyecek. Sınıf mücadelesi, sosyalistler bu mücadeleyi kışkırttıkları için devam etmeyecek. Kapitalizme karşı mücadele, kapitalizme duyulan öfkeden ve ahlaki tercihlerden beslendiği için değil, kapitalizm karşısında milyonlarca insanın ayakta kalabilmesi için sürdürülecek. Kapitalizme karşı mücadele, tekerrür de olsa, gene kapitalizmin özüne, sömürüye yönelecek. Kapitalizm, insanın insan olarak kendini geliştirme tutkusu nedeniyle insan tabiatına aykırı düşüyor. Bu aykırılık nedeniyle son iki yüz senedir tek günü durağan geçmeyen bir dünyada yaşadık. Şimdi, global ölçekli çatışmalar çağına geçiliyor. Kapitalist bir dünya, kapitalizmin alçaltıp dışladığı bir başka dünya... Solun, sosyalistlerin, Marksistlerin dünyası, emekçilerin, aydınların, kapitalizm karşıtı güçlerin dünyası dışlanan dünya kapsamında kalıyor. Çatışma böyle bir mihverde yeniden başlayacak.
Tercihler ister gerçekçi olsun, ister ahlaki, bu çatışma mihverince belirlenecek.
Hüseyin Hasançebi, Kızılcık, sayı 3, s. 22-25.
- Ayrıntılar
- Cengiz Uzuner
- Sayı 3 (Mayıs 2000)
İnsanlık yeni bir bin yılı yaşıyor. İki bin yıllık tarih boyunca biriktirdiği deneyler, bilimin ve teknolojinin geldiği aşama insanların refah içerisinde, demokratik ve özgür bir ortamda yaşamasına olanak tanıması gerekirken bugün dünyada çoğunluğunu kadın ve çocukların oluşturduğu 1,5 milyar insan yoksulluk sınırının altında yaşıyor. Milyonlarca insan, barınma beslenme ihtiyaçlarını karşılayamıyor; eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanamıyor. Bütün bunlara rağmen silahlanmaya ve savaşlara aktarılan paralar her geçen gün daha da artıyor.
Sermayenin yeni sağ politikaları, bütün dünyada emekçilere ve yoksul halka yönelik saldırılara hız verdi. “Yeni Dünya Düzeni” adı altında sermayenin ihtiyaçlarına uygun şekillenen ekonomik ve politik dayatmalar, IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü gibi kurumlar eliyle sürdürülmektedir. Uygulanan politikaların sonucu vahşi kapitalizm diye adlandırılan dönemi aratmayacak ölçüdedir. Yoğun bir emek sömürüsü, açlık, sefalet, yoksulluk, işsizlik ve insan hakları ihlalleri korkutucu boyutlara ulaşmıştır. Dünyanın hemen her yerinde dinci ve ırkçı/milliyetçi akımlar güç kazanırken bölgesel birçok çatışma tekel konumunda bulunan büyük şirketlerce tezgâhlanmaktadır. Bu politikaların tek bir hedefi vardır: daha fazla kâr, daha fazla güç! Güce sahip olmanın üretim araçlarına ve sermaye birikimine sahip olmakla olanaklı olduğu bilinmektedir. Üretim araçlarına sahip olanlar, uluslararası örgütleri aracılığıyla insanlığın bugüne dek mücadele ile edindiği kazanımlara karşı küresel bir saldırıyı geliştiriyor. Bu saldırının somut uygulaması sosyal hakları sınırlandırma, kamu hizmetlerini asgariye indirme ve özelleştirmelerle sendikal örgütlülüğü güçsüzleştirme olarak özetlenebilir.
İDEOLOJIK SALDIRI
Küresel saldırının kurum ve belgeleri (IMF, Dünya Bankası, Dünya Ticaret Örgütü, MAI, vb...) ile politikaları (özelleştirme, sendikasızlaştırma, sosyal hakların geri alınması, yoksulluk, işsizlik, düşük ücretler, tahkim, vb…) bütün dünyada sistemli bir şekilde hayata geçirilmeye çalışılmaktadır. Sermayenin dolaşımı önündeki en son ulusal engeller de ortadan kaldırılmaya çalışılırken, emek ulusal sınırlar içinde hapsedilmek istenmektedir. Kapitalizmin özgürlük söylemi yoksul halklar için demagojiden öteye gitmemektedir.
Sermayenin saldırılarının önemli bir ayağını özelleştirmeler oluşturmaktadır. Özelleştirme, olumsuz bütün iktisadi ve sosyal sonuçlarından öte ideolojik bir saldırıdır. Devletin küçültülerek ekonomiden elini çekmesi, haksız rekabetin ortadan kaldırılması, verimlilik, mali kaynak, halka arz edilme gibi birçok yalan ve çarpık gerekçeyle gündemimize oturmuştur. Sosyal koruma, kamu hizmeti, kamu yararı gibi kavramları bilinçlerden çıkartmayı hedeflemektedir.
Ülkemizde öteden beri dönem dönem gündeme getirilen kamu kurumlarının özelleştirilmesi perspektifi hayat bulmadığı gibi yeni KİT’Ier kurulmaya devam edilmiştir. Halkın vergileriyle kurulan KİT’ler bir yandan özel sermayenin gelişmesinde kaynak aktarma aracı olarak kullanılmış, diğer yandan siyasi iktidarlar tarafından yaygın deyimle “arpalık” haline getirilmiştir. 80’li yıllarda özelleştirme girişimlerinin artmasıyla birlikte kamu kurum ve kuruluşları bilinçli olarak zarar ettirilmeye ya da zarar etmiş gibi gösterilmeye çalışılmıştır.
“SİHİRLİ DEĞNEK” ALDATMACASI
Günümüzde de yaygın bir ideolojik propagandayla birlikte, özelleştirmeler, ülkenin bütün ekonomik sorunlarını çözebilecek sihirli bir değnek gibi gösterilmektedir. Özelleştirmeye yönelik sermayenin gerekçeleri daha satış aşamasında bile kendini doğrulamamıştır. Örneğin özelleştirilme gerekçesi olarak devlet kuruluşlarının verimli bir işletmecilik yapamayacağı sürekli vurgulanırken; Orta Anadolu Linyit İşletmeleri’nin (Çayırhan B ve C sahaları) işletme hakkı yine bir KİT olan Alman SAARBERG firmasına verilmiş; ÇİTOSAN’ın beş fabrikası bir Fransız KİT’ine satılmıştır. Diğer yandan Et ve Balık Kurumu işletmeleri üç yıl üretim şartıyla satılmış, ancak “üretim” tanımlanmadığı için tek bir baş hayvan kesimi bile üretimden sayılmış, üretim durmuş, satılan tesisler üretim için değil, arsalar için elden çıkarılmıştır.
SEK’te özelleştirme, EBK’da olduğu gibi üç yıl üretim şartıyla yapılmış ve beklendiği gibi çoğunda üretim olmamıştır. MİS Süt, aldığı dört tesisten üçünü kapatarak, İç Anadolu ve Batı Anadolu’ya hakim olmuş, süt alım merkezlerini de azaltarak üreticiyi bu açıdan da ayrıca mağdur etmiştir. Tayvanlı bir firmaya satılan TESTAŞ (Türkiye Elektronik Sanayi ve Ticaret A.Ş.) ise bugün kapanmış durumdadır. Yine KARDEMİR örneğinde de görüldüğü gibi “halka arz” adı altında satışa sunulan hisseler belli ellerde toplanmaya başlamıştır. Çalışanların elindeki hisseler %40’arın altına düşmüştür. Önümüzdeki günlerde TÜPRAŞ’ta da benzer durumların yaşanacağı gün gibi ortadadır.
Özelleştirmelerin kaynak yarattığı iddiası ise, devletin resmi rakamlarıyla bile yalanlanmaktadır. Özelleştirme kapsamındaki kuruluşlardan 1985-1998 döneminde sağlanan toplam kaynak 1300 trilyon TL, (4,6 milyar USD) iken, aynı zamanda yapılan özelleştirme harcamaları tutarı ise 1500 trilyon TL, (5,8 milyar USD) düzeyindedir.
Devletin “küçültüleceği” iddialarının gerçekle ilgisi olmadığını 2000 yılı bütçe rakamlarına bakarak söyleyebiliriz. Bu rakamlara göre bütçeden eğitime %7,1, sağlığa %2,3 ayrılırken, milli savunmaya %12,8 pay ayrılmaktadır. Devlet kamusal hizmetleri sırtından atarak özel sektör adına yeni hizmetler ve yükümlülükler üstlenmekte, gitgide büyüyen silahlanma, savaş ve “asayiş” harcamalarına ayırdığı paydan da görüleceği gibi, alabildiğine güçlendirilmektedir.
1980 yılında bütçeden yatırımlara ayrılan pay %17,3 iken. 2000 yılında %5’e düşürülmüştür. 1990’da bütçeden eğitime ayrılan pay %19,1, sağlığa ayrılan pay %4,8 iken, bu oranlar 2000 yılında sırasıyla %7,1’e ve %2,3’e düşürülmüştür. Bu rakamlar da göstermektedir ki özelleştirmelerle istihdam artmadığı gibi, eğitim özel sektöre terk edilerek yoksul halkın ve emekçilerin çocukları eğitim hakkından yoksun bırakılmakta, sağlık hizmetleri özel sektöre devredilerek halkın sağlık hizmetlerinden yararlanması olanaksız hale getirilmektedir, Bütün bunlar özelleştirmelerden aslan payını alan medya aracılığıyla olumlanarak kamuoyuna yansıtılmaktadır.
SENDİKASIZLAŞTIRMA
Ülkemizde özelleştirme çabaları çok yönlü sürerken sosyal hakların adım adım tasfiyesi planları harekete geçirilmektedir. “Sosyal Güvenlik Reformu” adı altında dayatılan mezarda emeklilik hiç kuşku yok ki sosyal güvenliğin özelleştirilmesi planlarının bir parçasıdır. Yasayla birlikte özel emeklilik sigortası yapan şirket sayısı artmıştır. Eğitim ve sağlıkta özelleştirme planları, her yıl bütçeden bu kalemlere ayrılan payın düşmesinden izlenebilir.
Diğer yandan özelleştirmeler sendikal hareketi doğrudan etkilemekte, özelleştirilen kurum ve kuruluşlar sendikasızlaştırılmaktadır. PSI’nın (Uluslararası Kamu Çalışanları Federasyonu) uluslararası düzeyde yapmış olduğu araştırma sonuçlarına göre özelleştirmelerle birlikte:
- Sendikaların bağlamış oldukları toplusözleşme ve yönetime katılma hakları tırpanlanmıştır.
- Özelleştirilen hizmetlerdeki yeni işverenler toplu sözleşme yerine bireysel sözleşmeler yoluna gitmişler ve sendikalar zayıflamıştır.
- Ücret düzeyleri düşmüş, çalışma saatleri atmıştır.
- Parça başı ödeme, ücret dondurmalarını getirmiştir.
- İşten çıkarmalar artmıştır.
- Üst düzey yöneticiler gelirlerini arttırmıştır.
- Sendikaların işyerlerindeki olanakları kısıtlanmıştır.
- Sendikaların işletmeye ilişkin bilgilenme olanaklara ortadan kalkmıştır.
- Sendika temsilcileri ve aktivistleri ayrımcı uygulamalarla, baskılarla karşılaşmıştır.
Ülkemizde de özelleştirme kapsamındaki kurumlarda örgütlü sendikaları etkisizleştirme ve devre dışı bırakmaya yönelik saldırılar çok yönlü olarak sürmektedir.
Sonuç oIarak: Özelleştirmeler her şeyden önce ideolojik bir saldırıdır ve bu saldırı, denetimsiz bir ekonomiye, işsizliğe, düşük ücretlere, sendikasızlaştırmaya, tekelleşmeye ve emekçiler açısından bir dizi olumsuz sonuçlara yol açmaktadır; her yerde olduğu gibi bizde de çalışanların ekonomik/demokratik ve siyasal örgütlenme ve eylem özgürlüklerini kısıtlayıp hepten yok etmeye yönelik genel sermaye saldırısının bir uzantısıdır. Sermayenin ideolojik hegemonyasının etkisi özelleştirmelere karşı verilecek mücadeleyi daraltmıştır. Kapsamlı bir mücadele zorunluluğu ortadadır. Burada başarının önkoşulu ideolojik hegemonyayı emekçiler lehine çevirmek için sınıf mücadelesini yükseltmek, çalışanların gündemini ülke gündeminin en başına oturtmaktır.
Cengiz Uzuner, Kızılcık, sayı 3 (Mayıs 2000), s. 39-40.
- Ayrıntılar
- Kenan Somer
- Sayı 3 (Mayıs 2000)
Daha ilk sayısında Kızılcık, eleştirel işbirliğine açık militan bir dergi görünümü sergiliyordu.
Örneğin, Ekim Devrimi üzerine yazılan Tahrik etmiş olması yeter başlıklı kışkırtıcı yazıyı büyük bir keyifle okudum. Yazının özellikle “Sivil toplum neyin nesi?” ve “Diktatörlük” başlıklı bölümleri, bu iki konuda bir hayli tükenmez mürekkep tüketmiş biri olarak beni sanki eleştirel işbirliğine çağırıyordu. Aynı çağrı derginin birçok yerinde, bu arada İşçi hareketi kapitalist demokrasiye sığmaz başlıklı bir başka kışkırtıcı yazıda da ısrarla yineleniyordu. Dergideki birçok yazı gibi imzasız yayımlanan ve bu yüzden “editoryal” vezninde “köstebeksel” diyeceğim “dumanı doğru çıkan” ama harlı ateşleri zülfü yâri de yakan bu iki ilginç yazıdaki, şimdilik yalnızca onlardaki karşı koyulmaz çağrıya uymaktan kendimi alamayacağım. Kuşkusuz “köstebeksel” derken düşündüğüm şey, söylemeye gerek var mı, 18 Brumaire’in son bölümünde Marx’ın söz konusu ettiği o “iyi kazan koca köstebek”.
Aslında Kızılcık'ın ikinci sayısında yayımlanması gereken bu eleştirel not, bilge hocam Sadun AREN’in Marksizm ve Gelecek'teki iki yazısından harmanlayıp özetlediğim ve Küreselleşmenin Neresindeyiz? başlığı altında derginin birinci sayısında yayımlanan kısa derlemenin dizgi ve/ya da düzeltimde uğradığı talihsizliğin ancak ikinci sayıda giderilebilmesi* nedeniyle bu üçüncü sayıda yayımlanıyor.
Sivil Toplum
Yazının tümü gibi “Sivil toplum neyin nesi?” başlıklı bölüm de, “kendini ‘iktidar fikri’nden temelli kurtarmaya ve devinimi sivil toplumda yaratmaya çalışanların” eleştirisine yöneliyor. Yazar arkadaşa göre “Sosyalizm, sivil toplumda filizlenen bir şey değildir. Tam aksine, tarihsel bir kaçınılmazlık olarak iktidarda filizleneceği öngörülmüştür.”
Sivil toplumu büyük bir cömertlikle “sivil toplumcu”lara bırakan bu bölümün hemen başındaki “yeni bir sosyalizm için yeni yollar aranırken...” iğnelemesi zarif olmasına zarif ama sanki bildiğimiz “eski” sosyalizm için de yeni yollar aranmasına öyle pek de iyi bir gözle bakılmıyormuş gibi bir izlenim uyandırıyor. “Ayrıca sivil toplum hem bu kavramın yaratıcıları, hem de Marksistler tarafından doğru... ama Türkiye solunda yanlış” kavranmış. “Türkiye solu” denilen kabilede (“Amma ne kabîle kıble-î derd”) hiç mi Marksist yokmuş! Marksistler tarafından doğru kavrandığı söylenen sivil toplum kavramı “Türkiye solu”nda yanlış kavrandı ise, önce bu yanlışı düzeltmek gerekiyor. Ne var ki sivil toplum üzerine yukarıdaki olumlamalara ek olarak, “Sivil toplum ne sosyalizmin temeli, ne de demokrasinin temelidir. Ayrıca oluştuğu dönem hariç, devletten ayrı bir şey de değildir” gibi olumlamalarla başlayarak söz konusu yanlış kavrayışı düzeltmek de biraz güç gibi görünüyor. O beğenmediğimiz “Türkiye solu”ndan biri karşımıza dikilip, her ne kadar sosyalizm iktidarda filizleniyorsa da (bu “filizlenme” her ne anlama geliyorsa) iktidarın da sivil toplumda filizlenip filizlenmediğini sorarsa, yazar arkadaşımız ne diyecek? Arkadaşa göre sivil toplum, “Burjuva devletin toplumsal (ve sınıfsal) temelini anlatmaktadır... Sol, iktidara dönük bir hareket olmaktan çıkarak sivil topluma dönük bir hareket haline geldiği zaman, yolunu burjuva devletin temeli içinde arayan bir harekete dönüşmüş olur. Özgün (işçi) bir sınıf temeli olarak düşünülmüş sosyalizm konseptini “sivil toplum” gibi, başka bir sınıfın [...] üzerine temellendirmeye çalışmaktan, burjuva sosyalizmi de dâhil, hiç bir şey çıkmaz, çünkü vakıanın doğasına aykırıdır.” Bu arada üç nokta koyarak atladığım yerde bir ayraç açılarak şöyle deniyor: (Burjuva toplumu hem burjuva sınıfıdır, hem bu sınıfın ideolojik hegemonyasının çevresidir, yani onun “sarmaşığıdır.”) Burada sivil toplum ile burjuva toplumun eşanlamlı sözcükler olarak kullanıldığını anlıyor, ama sosyalizm konseptini sivil toplum üzerine temellendirmeye çalışmaktan, neden burjuva sosyalizmi de dâhil, hiç bir şey çıkmayacağını, “vakıanın doğasına aykırı” olumlamasına rağmen, anlayamıyoruz. “Ayrıca,” diye sürdürüyor yazar arkadaş, “sivil toplum-devlet ilişkisine getirilen Marksizm dışı bütün yorumlar, Marksizmin dışında oldukları için değil, işin gerçeğinin dışında oldukları için birer safsata olmaktan ileriye gitmemişlerdir.”
Estağfurullah. Peki ama, “devletten ayrı bir şey olmayan”, yani devletle organik bir birlik oluşturan sivil toplum, neden yalnızca burjuva devletin toplumsal (ve sınıfsal) temelini oluşturuyor? Sivil toplumun, ilkin Gotha programının eleştirisi'nde dile getirilen, ardından Gramsci’nin çeşitli amaçlarla önerdiği bütün sivil toplum tanımlarını kavrayıp kuşatan genel bir çerçeve olarak benimseyip yaygınlaştırdığı en özlü Marksist tanımı, onu “devletin entelektüel ve moral temeli” olarak betimliyor. Devletin (ama “Doğu despotizmi” dışında kalan her tip devletin) entelektüel ve moral temeli olarak betimliyor bu tanım, yoksa yalnızca burjuva devletin entelektüel ve moral temeli olarak değil. Yalnızca burjuva devletin entelektüel ve moral temelini, yalnızca burjuva sivil toplum oluşturuyor. Böyle olmasaydı, sivil toplum “devletten ayrı bir şey” olurdu.
Ayrıca sivil toplum kavramı ile sivil toplum ideolojisini birbirine karıştırmamak, her sakallı babamız olmadığı gibi, her “sivil toplum” diyeni de “sivil toplumcu” sanmamak, böylece meydanı “sivil toplumcular” ile “devletçiler” kısır çekişmesine bırakmamak gerekiyor.
“Sivil toplumculuk”, sivil toplumun fetişleştirilmesi anlamına, gerçeklikte organik bir birlik oluşturan sivil toplum ile devlet arasındaki yöntembilimsel ayrımın organik bir ayrım durumuna dönüştürülmesi anlamına geliyor ve burjuvazinin sınıfsal egemenliğini hegemonik yönetim sınırları içinde tutmayı amaçlayan liberal bir ideoloji oluşturuyor. Oysa Marksizm, burjuvazinin her türlü sınıfsal egemenliğine son vermeyi ve proletarya öncülüğünde yeni bir hegemonik sistem, yeni bir tarihsel blok kurulmasını amaçlıyor. Sivil toplum ile devlet arasındaki organik birliğin iyi kavranmaması “sivil toplumculuk” ideolojisinin yaygınlık kazanmasına yardımcı oluyor. İşte ancak bu ideoloji çerçevesindedir ki sol, “iktidara dönük bir hareket olmaktan çıkarak sivil topluma dönük bir hareket haline geldiği zaman, yolunu burjuva devletin toplumsal temeli içinde arayan bir harekete” dönüşüyor.
Peki bu liberal ideolojik çerçeve dışında solun, iktidara dönük bir hareket olmaktan çıkarak, sivil topluma dönük bir hareket haline dönüşmesi ne anlama geliyor? Siyasal toplumda siyasal iktidarı (ya da egemenliği) fethetmeden önce (ve onu da fethetmenin önkoşulu olarak) sivil toplumda toplumsal yönetimi (ya da hegemonyayı) fethetmeye yönelmek anlamına geliyor. İktidara dönük (ya da siyasal toplumda egemenliğin fethine öncelik veren) bir hareket olmaktan çıkarak sivil topluma dönük (ya da sivil toplumda hegemonyanın fethine öncelik veren) bir hareket haline dönüşmek, o zaman devletin entelektüel ve moral temelini fethederek onun kendisini fethetmeyi amaçlayan bir hareket haline dönüşmekten başka da bir anlama gelmiyor. Gerçeklikte bu “yeni” yol, o kadar da yeni bir yol oluşturmuyor. Dönemin koşullarına göre, daha önce de “öngörülmüş” olduğu gibi, “gökyüzünün fethi”ne bu her iki yoldan da gidilebiliyor.
Diktatörlük
Sevgili yazarımıza göre “Proletarya diktatörlüğüne karşı çıkmak, Marksizme karşı çıkmaktır, çünkü Marksizmin ‘keşfettim’ dediği tek şeydir bu." Marksizmin “keşfettim” dediği tek şey midir bu?
Weydemeyer’e yazdığı 5 Mart 1852 günlü mektubunda Marx şöyle diyor: “Benim yeni olarak yaptığım şey, 1) sınıfların varlığının, üretimin tarihsel gelişme evrelerinden başka bir şeye bağlı olmadığını; 2) sınıflar savaşımının zorunlu olarak proletarya diktatorasına götürdüğünü; 3) bu diktatoranın kendisinin de bütün sınıfların ortadan kalkmasına ve sınıfsız bir toplumun kurulmasına geçişten başka bir şey oluşturmadığını tanıtlamak oldu.”
Birbirine bağlı üç “keşif”! Ama Marx’ın başka keşifleri de var. Ekim 1857-Haziran 1858 arasında Marx, Grundrisse adıyla tanınan elyazmalarında, değer teorisi ile artı-değer teorisini de ilk olarak ayrıntılı bir biçimde ortaya koyuyor. Bu iki teori, materyalist tarih görüşünden sonra Marx’ın bir yeni büyük “keşfi”ni oluşturuyor.
Uzatmayalım. “Proletarya diktatorasına karşı çıkmak, Marksizme karşı çıkmaktır” olumlaması, Leninizmin (ya da Marksizmin Leninist aşamasının) temel önermesini oluşturuyor. Örneğin Devlet ve İhtilal'de Lenin, “Sınıflar savaşımının kabulünü, proletarya diktatorası’nın kabulüne dek genişleten kişi bir Marksisttir ancak,” diyor. Ama Leninizm sonrası da var Marksizmin ve Leninizm-sonrası Marksizm, tıpkı Leninizm öncesi ama Paris Komünü sonrası Marksizm gibi, bu konuda o denli kategorik konuşmuyor.
Birinci Enternasyonal’in Eylül 1872’deki Lahey kongresinden sonra Amsterdam'da düzenlenen bir toplantıda sosyalizmin yolları üzerine bir konuşma yapan Marx, “Emekçilerin ereklerine barışçıl yollarla erişebilecekleri Amerika ve İngiltere gibi ülkelerin varlığını yadsımıyoruz,” diyor ve zora dayanan devrimi, öyleyse proletarya diktatorasını, o zamana kadar olduğu gibi Avrupa ülkelerinin hepsi için değil ama artık çoğu için gerekli görmeye başlıyor.
Ancak Lenin’e göre burjuvaziye karşı uygulanan zordan başka bir şey olmayan proletaryanın devrimci diktatorası, emperyalist dönemde yoğunluk ve yaygınlık kazanan militarizm ve bürokrasi nedeniyle, yeniden zorunlu bir duruma geliyor. Marx’ın söz konusu ayrıklamayı yaptığı (ve Engels’in de genişleterek katıldığı) dönem olan 19. Yüzyılın 70’li yıllarında. İngiltere ile ABD'de bu kurumlar yoktu. “Oysa şimdi,” diyor Lenin, Proleter devrim ve dönek Kautsky’de, bu kurumlar hem İngiltere’de, hem de ABD’de boy gösteriyor.” Öyleyse, Marx ile Engels’in proletarya diktatorasının bırakılabileceği üzerindeki ayrıklamaları artık, militarizm ve bürokrasinin yoğunlaşıp yaygınlaştığı bu emperyalizm döneminde, geçerli sayılmıyor.
Stalin Leninizmi boş yere, “genel olarak proleter devrimin, özel olarak proletarya diktatorasının teori ve taktiği” olarak tanımlamıyor.
Ama sosyalizme barışçıl, yani proletarya diktatorasız geçişin “düşünülebileceği" ülkeler listesine Engels, daha önce Erfurt programının eleştirisi'nde (1891), salt demokratik cumhuriyet olduğu için, bürokrasi ve militarizmin anayurdu olan Fransa’yı da ekliyor.
Bitmedi. 14-16 Kasım 1957’de Moskova'da yapılan Sosyalist ülkeler Komünist ve İşçi partileri (12 parti) toplantısından sonra yayınlanan Bildirge’de de, “Halk çoğunluğuna güvenen, kapitalistler ve toprak sahiplerine ödüncü bir politika izlemekten vazgeçmeyen oportünist öğeleri kesinlikle saf dışı edebilen bir işçi sınıfı, halk düşmanı gerici güçleri yenebilir, parlamentoda kesin bir çoğunluk sağlayabilir, burjuvazinin sınıf çıkarlarının hizmetinde bir araç olan parlamentoyu, bu kez emekçi halkın hizmetinde bir araç durumuna getirebilir, yoğun bir parlamento dışı savaşım yürütebilir, gerici güçlerin direncini kırabilir ve sosyalist devrimin barışçı yollarla gerçekleştirilmesi için gerekli koşulları yaratabilir," deniyor.
Aynı düşünce, Komünist ve İşçi partileri (81 parti) temsilcilerinin 1960 Moskova toplantısı Bildirgesi’nde de yineleniyor.
Leninizm, işte böyle bırakılıyor. Marksizmin Leninist evresinin aşıldığı, belki biraz da gecikmiş olarak, işte böyle ilan ediliyor. Ancak Marksizmin Leninist evresi, bir “devlet ideolojisi” olarak kurumsallaştığı için, retoriği kendisinden uzun sürüyor.
İşçi sınıfının “Özel Doğası”
İşçi hareketi kapitalist demokrasiye sığmaz başlıklı yazıda ise, “etkinlik arayan sol”, bu sınıfın “özel doğa”sını anımsamaya çağrılıyor. Şiirsel bir belagatle: “İşçi hareketinin doğuşundan itibaren bu sınıfın özel bir doğası bulunduğu anlaşılmıştır. İşçi sınıfının bu özel doğası üzerine insanlığın geleceğinin tasarımları yapılmıştır. Bu özel doğanın değiştiği söylenmektedir. Sol adeta, kendi doğuşuna da kaynaklık eden bu özel doğayı unutmuştur. Bu unutkanlık sol siyasi hareketleri etkisiz hale getirmiştir. Etkinlik arayan solun bu sınıf doğasını hatırlaması gerekir,” deniyor.
İşin özüyle yetinmek istersek işçi hareketi, işçi sınıfının işte bu “özel doğa”sı nedeniyle kapitalist demokrasiye sığmıyor. Çünkü işçi sınıfının bu “özel doğa”sı, işçi sınıfının doğuştan komünist olduğu anlamına, komünizmin işçi sınıfının bir özniteliği olduğu anlamına geliyor. Ve geçmişte bu “doğa”nın örtükçe de olsa kabulü, komünizmin güncel durumu ortadan kaldıran gerçek bir hareket olarak tanımlanmasına yol açıyor. Gerçek hareket, yiğidi namıyla anmak gerekirse, işçi hareketinden başka bir anlama gelmiyor.
Şöyle ki Marksizmin gelişmesinin, yaklaşık Paris Komünü’ne değin götürülebilecek birinci aşamasında Marx ve Engels, emek-sermaye karşıtlığının, işçi sınıfının durumunun bilincine kendiliğinden vararak sınıf savaşımına girişmesine, bağımsız bir işçi partisi (“Sınıf-parti”) olarak örgütlenmesine yol açacağını ve işçi hareketinin önündeki tek seçeneğin devrimci (komünist) bir siyasa olduğunu düşünüyor, ekonomik- korporatif (“sendikal”) düzeydeki siyasal sınıf savaşımı ile etik-politik (“siyasal”) düzeydeki siyasal sınıf savaşımı arasında bir ayrım yapmıyor. Kısacası, işçi hareketi ile komünist hareketi bir ve aynı “gerçek hareket” olarak görüyor. Komünist Manifesto, Marksizmin gelişmesinin işte bu ilk aşamasını simgeliyor.
Ancak bağımsız bir işçi partisine dönüşmesini bekledikleri İngiliz “trade-unionism”inin burjuva-liberal bir işçi siyasasına yönelmesi, özellikle Paris Komünü deneyiminden sonra, işçi hareketi-komünist hareket özdeşliğinin Marx ve Engels tarafından bırakılmasına yol açıyor.
25 Eylül 1882'de, Fransız İşçi Partisi Saint-Etienne kongresinde ikiye bölündüğü zaman Marx ve Engels, bunu işçi hareketi içinde biri devrimci, proleter; öteki reformist, küçük-burjuva iki akımın varlığına bağlı uzlaşmazlıkların yoğunlaşmasının bir sonucu olarak değerlendiriyor. Bu karşıt eğilimlerin savaşımını Marx ve Engels, artık bağımsız bir sınıf (“Sınıf-parti”) olarak değil ama bağımsız bir örgüt (“Örgüt-parti”) olarak düşündükleri proleter partilerin bir gelişme yasası olarak kabul ediyor.
İşçi sınıfının “özel doğa”sının değiştiğini söyleyenler, gerçeklikte olmayan bir şeyin değiştiğini söylüyor. Gelişmesinin Paris Komünü’nden sonra başlayan ikinci aşamasında Marksizm, Komünist Manifesto'yu aşıyor.
Gelişmesinin üçüncü aşamasını oluşturan Leninizmden sonra Marksizmi yeniden Komünist Manifesto'ya indirgemek, devrimcileştirmek şöyle dursun, onu yoksullaştırıyor. Yeni bir gelişme aşamasının yeni yolları aranırken işçi sınıfının “özel doğa”sından medet ummak, yoksulun devrimciliğini simgeliyor.
* [1]) Giderilmesi gereken iki “talihsizlik" de bu üçüncü sayıya kalmış. Şöyle ki: 1) Sayı 2, sayfa 14, sütun 2, satır 6'dan başlayan : “Oysa Avrupa Birliği, üyesi olan devletleri ortadan kaldırarak, onların yerine çok daha güçlü tek bir devlet kurmayı amaçlamıyor.” cümlesinin doğrusu : “...kurmayı amaçlıyor." diye; 2) aynı sayfa ve aynı sütunun son paragrafındaki ilk cümle: “Zengin ülkeler ile yoksul ülkeler arasındaki fark, eskiden niteliksel bir nitelik taşıyordu." cümlesinin doğrusu da:"...eskiden niceliksel bir nitelik taşıyordu." diye bitecek.
Kenan Somer, Kızılcık, sayı 3, s. 19-21.
- Ayrıntılar
- Serol Teber
- Sayı 3 (Mayıs 2000)
Kutsal 2000 yılı dünyevi ve uhrevi bir karmaşa içinde sürüyor. 2000. doğum yılında İsa babasının evinde neredeyse tek başına kalmış, bundan sonra neler yapabileceğini düşünürken, bizler yeryüzünde, tam bir Luna Park yaşantısı içinde gerçek ile sanal arası bir ortamda yönümüzü ve yordamımızı bulmaya çalışıyoruz. Işık gölge oyunları, renkli, yatay dikey, eğik devinimleriyle alışılmış yerçekimi kurallarını dışlayan atlıkarıncalar ve neyin gerçek, neyin yanılsama olduğunu anlamanın mümkün olamadığı, tüm normların, duyguların, algıların bozulduğu, birbirine karıştığı "şeytan tünelleri" ile o Luna Park yaşantısı ortamının şaşkınlığını yaşıyoruz. Dengelerimizi koruyabilmek kaygısı ve sağlam bir zemin bulunduğu sanısıyla, bütün gücümüzle üzerine bastığımız zeminin, içine bindiğimiz küçük araçların döşemesi olduğunu anlamaya zaman bulamadan bu araçlar/vagonlar ile birlikte havalanan dönme dolapların içindekiler ile onları dehşetle seyredenlerin karşılıklı şaşkın ve çaresiz bakışları arasında her bir parçanın diğerinden bağımsız ve kendi mantığı/otonomisi ile devindiği post modern−yaşantı... Hemen hemen tüm mekansal, zamansal ve bireysel-psişik yönelimlerin (oryantasyonların) yitirildiği, insan aklının ve duygularının içinde bulunduğu reel-sanal karışımı ortamın bir eklentisi durumuna dönüştüğü, sersemleştiği, ama gene de insanların heyecandan, coşkudan mutluluk çığlıkları atmaya çalıştıkları, seslerin, renklerin, ışıkların, gölge oyunlarının gerçek ile yanılsamaların birbirine karıştığı ve tüm bu karmaşanın gerçek dünyanın yerine geçmeye başladığı bir −simülasyon− Luna Park yaşantısı...
Burada, sözü çok uzatmadan, büyük Goethe'nin daha 1797 yılında yazdığı Büyücü Çırağı şiirini anımsamamak olanaksız. Goethe'nin günümüzden iki yüz yıl önce yazdığı bu ünlü şiir belki şöyle özetlenebilir:
Ustasının iş yerinden uzaklaşmasından yararlanmak isteyen büyücü çırağı, ustasının denetim altında tuttuğu ruhları kendi istemi doğrultusunda kullanma sevdasına kapılır... Ustasının tüm gizemli sözlerini ve yapıtlarını ezbere bildiğini ve güçlü bir akılla mucizeler yaratabileceğini sanan yeni yetme büyücü çırağı, bir yandan ihtiyar ustanın yaşam tarzı ve araç gereçleri ile alay ederken, öte yandan da −artık− denetim altına aldığını sandığı ruhlardan denetim altına alınmış tüm suları havuzlara akıtmasını, şelaleler oluşturmasını ister... Şelaleler oluşur. Havuzlar, kanallar dolar taşar... Ancak, büyücü çırağı, son anda suların bu ölçüsüz akışıyla oluşan felaketi önleyecek ve görece de olsa önceki dinginliği sağlayacak "sihirli sözcüğü" yeniden anımsamakta zorluk çeker. İhtiyar ustasını yardıma çağırmak ister ama olanlar olur... Artık çok geç kalınmıştır.
Goethe'nin bu anıtsal yapıtında sorguladığı konular, 1848 Komünist Manifestosu'nda Marx ve Engels tarafından yeniden işlenir. Onlar da Goethe'den aşağı kalmayan bir şiirsellik içinde, o zamanlar bile yaşamsal bir önem almaya başlayan bu konuyu yapıtlarında odaklarlar. Ve içinde yaşanan durumu "kendi üretim, değişim ve mülkiyet ilişkileri ile modern burjuva toplumu, böylesi devasa üretim ve değişim araçları yaratmış bulunan bu toplum, ölüler diyarının büyüleriyle harekete geçirdiği güçleri artık denetleyemeyen büyücüye benziyor," diye tanımlarlar.
Ancak bu büyücünün, rasyonalizmin ve teknolojinin ölçüsüz fetişleştirdiği, biraz da zorlama gelişme sürecine itildiği günümüz koşullarında "yeraltı güçleri" artık gerçekten de denetlenemez konuma gelmiştir.
Sağduyulu düşünen hemen her insan, bugün, gene büyük Goethe'nin tanımladığı Dr. Faust'un konumundadır. Dr. Faust gibi odasının içinde şaşkın, çaresiz dolanmakta, ne yapabileceğini bilememektedir. Anımsanabileceği gibi, daha yapıtın başında, Dr. Faust, gece yarısı yazı masasının koltuğunda yoğun huzursuzluklar içinde kendi kendine konuşur:
"Araştırdım, ah, ateşli çabalarla / Felsefe, hukuk ve tıp bilimlerini / Bir de ne yazık ki ilahiyatı / Şimdi de duruyorum burada, bir ahmak gibi / Hiç bir şekilde akıllanmış değilim / Yüksek unvanım, doktoram bile var /...Bir şey bilemeyeceğimizi sonuçta anlamak için / Bir şeyler bildiğime kandıramıyorum kendimi / Dolayısıyla kendimi büyüye verdim şimdi / Ruhun gücü ve belagatı / bana bazı sırlar açıklasın diye..."
Dr. Faust da bu dünyayı değiştirmek ister. Hem de ne bahasına olursa olsun. Bunun için de tek yol akıldır. Modernleşmektir. Dr. Faust, bu amaçla şeytanla bile işbirliği yapmaktan kaçınmaz. Ama gelin görün ki, tüm ussallaşma çabaları sonunda bu gelişme süreci Auschwitz ve Hiroşima'ya dayanır. Sonra Körfez savaşına, Kosova bombardımanlarına... Özcesi, tam trajedi olur modernleşme çabalarının sonu.
Engels, Kapital'in Birinci Cildinin İngilizce baskısına 5 Kasım 1886 tarihinde yazdığı önsözde, içinde yaşanan o zamanki durumu ve beklentilerini şöyle açıklamıştır:
"Üretici güçler geometrik oranda arttığı halde, pazarlar olsa olsa aritmetik oranda büyüyor. 1825'ten 1867'ye kadar durmadan tekrarlanagelen onar yıllık durgunluk, refah, aşırı üretim ve bunalım dönemleri, gerçekten ömrünü tamamlamış gibi görünüyor, ama yalnızca bizi devamlı süreğen depresyonun batağına bırakmak için. Özlemle beklenen refah dönemi gelmeyecek; bunu haber veren belirtileri görmemizle bunların ufukta kaybolmaları bir oluyor. Bu arada, birbirini izleyen her kış, ‘Bu iş-sizleri ne yapmalı?’ büyük sorununu yeniden ortaya çıkarıyor, ama işsizlerin sayısı yıldan yıla kabarırken, bu soruyu yanıtlayacak kimse yok; ve biz, sabırları tükenen işsizlerin kaderlerini ellerine alacakları anı neredeyse hesap edecek hale geldik..."
Ancak, bu beklenen "an" gelmemiş, işsizlik, yoksulluk, umutsuzluk insanlardaki devrimci enerjinin kaynağını oluşturmaya yetmemiştir... Daha başka bir söylemeyle, psişik yapı temel yapıların insana birebir yansıması olmadığı için, işsizlik, yoksulluk ve umutsuzluk insanların ileriye yönelik atılımlar yapmalarını koşullayacak birikimi pek de oluşturamamış, tersine, kapitalist düzen, modernleşme süreci Marx ve Engels'in tespit ettiklerinden de daha hızlı ve tahripkâr bir biçimde insanların psişik yapılarını özümlemiş ve soğurmuştur. Belki de bu barbar düzenler, insanların tahripkâr kişiliklerine tam da denk düşmüşler, özne, nesne ilişkisi içinde birbirlerini sürekli olarak yeniden ve yeniden üretmişlerdir.
Ayrıca, son iki yüz yılın tarihsel deney birikimi de büyük kültürel ve psişik gelişmelerin, işsizlik ve yoksulluk koşullarından çok, umut, heyecan, coşku dolu dönemlerde ve ortamlarda ortaya çıktığını göstermektedir.
Bu tür modernleşme çabalarının hep dönüp dolaşıp büyük trajedilerle sonuçlanmasının, dünyanın giderek büyük bir “toplama kampı”na dönüşmesinin ardındaki gizi sadece sınıf çelişkisi ya da sömüren sömürülen ilişkisi ile açıklamak bana pek de kolay görünmüyor. En azından, ben anlayamıyorum... Her şeye karşın, bu denli büyük ekonomik, kültürel donanımlı insanlar bu denli barbar saldırganlıklarını birazcık olsun dizginleyemezler miydi? Neden, her gelişme bizi biraz daha güçsüzleştirip kendi köşemize tutsak ediyor?
İnsanların beyinleri, merkez sinir sistemleri artık anti-depresif ilaç, uyuşturucu ya da alkol almadan, günlük yaşamın sorunlarının altından kalkamaz duruma geldi. Bunun nedenleri salt sınıf çelişkileri ile anlaşılır ya da anlatılabilir mi? Bilemiyorum. Daha somut: anlamıyorum. İnsanlar sokaklara çıkacaklarına monad’laşıp odalarının bir köşesine saklanıyorlar. Giderek daha fazla kendi içlerinde kapsülleşiyorlar.
Dr. Faust dünyayı modernleştireyim derken ellerini kana buladı. Batı dünyasının diğer bir büyük kahramanı Hamlet, kısacık ömründe ve küçük dünyasında gözünü kırpmadan ne kadar çok insanın kanına girdi. Batı dünyası tüm bu trajedileri yaşarken, Avrasya, yaşadıklarının trajedi olduğunu bile bilmeden sürekli vahşet uyguladı.
Gelişmek, modernleşmek hep kanla ve soykırımlarla birlikte yürüyor. Geride, tarihin neredeyse doğal akışından kaçırılan ve çok kez birkaç saati geçmeyen “artı yaşamlar” kalıyor. Sanat ve aşk dolu birkaç saatlik “artı yaşamlar...” Daha da sonrası? Gerisi Hamlet'in ölürken söylediği gibi: “sessizlik.”
Büyük sessizlik.
Serol Teber, Kızılcık, Sayı 3, Mayıs 2000, s.17-18.
- Ayrıntılar
- KIZILCIK
- Sayı 3 (Mayıs 2000)
İrlandalı Marksist devrimci James Connolly (1868-1916)
Bütün ömrünü işçi sınıfının uluslararası sınıf mücadelesine ve ülkesi İrlanda’nın Büyük Britanya boyunduruğundan kurtulmasına adadı. Bir işçi ailesinin çocuğu. İskoçya’da Edinburg şehrinde doğdu. Dublin'de İngilizler tarafından kurşuna dizilerek öldürüldü.
Hayata çocuk yaşta matbaa işçisi olarak atıldı (1879). İşe girebilmek için yaşını olduğundan büyük göstermişti. 1882'de Britanya ordusuna katıldı. 1889’da İrlanda'nın başkenti Dublin’de görevdeyken firar ederek İskoçya’ya döndü. Birkaç yıl sonra İskoçya Sosyalist Federasyonu sekreteri oldu. Bir yıl sonra ailesiyle birlikte Dublin'e giderek Dublin Sosyalist Klubü’nde profesyonel örgütçü olarak çalışmaya başladı. 1897 Haziranındaki büyük bağımsızlık gösterileri sırasında tutuklandı, kefaletle serbest bırakıldı. 1901-2 yıllarında İskoçya ve İngiltere’yi dolaşarak konferanslar verdi.
1902’de ABD Sosyalist İşçi Partisi adına Amerika turuna çıktı ve 1903 Eylül’ünde ailesini Dublin’de bırakarak Amerika’ya gitti. Orda Doğu eyaletlerinde Sosyalist İşçi Partisi militanı olarak çalıştı. Bir yıl sonra ailesi de Amerika’ya taşındı. 1908 yılında IWW’nin (Dünya Sanayi İşçileri) örgüt sekreterliğine atandı. 1909-10 yıllarında bütün ABD’yi gezerek konferanslar verdi.
J. Connolly, Amerikan işçi sınıfı içindeki aktif ve yoğun militan çalışmalarının yanı sıra İrlanda devrimci bağımsızlık hareketine yakın ilgi duymaktan hiç geri durmadı. Sınıf hareketinin milliyetçi işçilere açılması gereğini sürekli vurgulayan yazılar, broşürler yayınladı. İrlanda Sosyalist Federasyonu’nu kurdu. Federasyon adına bir de dizgisinden haberciliğine kadar her işini üstlendiği aylık dergi çıkarmaya başladı (“Harp”). Bu çabaları resmî sosyalist çevrelerden yeterli destek görmedi ve sonuçsuz kaldı.
1910’da bazı eski yoldaşlarının çağrısı üzerine İrlanda’ya dönerek Belfast’ta İrlanda Taşımacılar ve Genel İşçi Sendikası’nın (ITGWU) örgüt sekreterliğini üstlendi. 1914’de sendikanın fiili genel sekreteri olarak çalışmaya başladı. Bu sendikanın faaliyeti çok başarılı olamadı: 1916’da üye sayısı daha beş bini aşmamıştı. Ne ki, Dublin’de birçok grevden geçmiş militan çekirdek işçi kadrosu 1916 Paskalya Ayaklanmasında Britanya ordusuna kök söktüren dişe diş mücadelenin belkemiğini oluşturdu.
J. Connolly 1914’de patlayan emperyalist savaşın İrlanda’nın Britanya imparatorluğunun pençesinden kurtulması için bir fırsat olarak değerlendirilmesine büyük önem veriyordu. Bunu sağlamak için devrimci milliyetçilerle militan işçi hareketi arasında yakınlık ve birlik sağlama yolunda başarılı çalışmalar yürütürken işçi hareketinin bağımsız kimliğini ve hattını korumanın önemini ısrarla vurgulamaktan geri kalmadı.
İkinci Enternasyonalin sosyal demokrat önderlerinin savaştaki tutumlarını onaylamayarak baştan beri onlara karşı çıkanlar arasında yer aldı. Sonunda ihanet onu da vurdu. En ön saflarında çarpıştığı Paskalya Ayaklanması bastırıldıktan sonra kurşuna dizilmesi için emir veren Britanya hükümetinin bakanlarından biri İkinci Enternasyonal üyesi Arthur Henderson idi. İsyancılar sonunda yenilerek teslim olurken Connolly ve yakın arkadaşları kendilerinin değil ama harekete katılan başkalarının hayatlarının esirgenmesini talep ettiler. Talepleri kabul edildi ve İngiliz yöneticilerin hep yaptıkları gibi verilen söz sonradan tutulmadı.
James Connolly’nin hayatı, İrlanda’da son 25 yıldır olup bitenlerin ardındaki tarihsel sürecin bir parçası. Bugün İrlanda'nın bir bölümü bağımsız bir cumhuriyet ama bütün İrlanda’nın bağımsızlığı için mücadele sürüyor. Günümüzde “Avrupa değerleri” üzerinde söz edilirken o değerlerin kazanılmasının maliyetini kimlerin nasıl ödemiş olduklarını çok iyi bilmek gerekiyor.
Kızılcık, Sayı 3 (Mayıs 2000).
- Ayrıntılar
- Administrator
- Sayı 3 (Mayıs 2000)
Cumhurbaşkanı seçimi ve sosyalistler
KIZILCIK
Çalışanların gündemi
Zamanın içinde zaman için mücadele
Demokratikleşme bu mudur?
Hayat ağacı
"Henüz erken"miş! / Aç kalalım, yeter ki enflasyon düşsün / Neden kimse söz etmiyor? / Grevvvv! / Tüpraş Olayı. Özelleştirmeye karşı işçi hareketi hâlâ cılız / Formula-1 Türkiye'ye giremez! / Birleşik Taşımacılık Çalışanları Sendikası (BTS) üyeleri yürüdü / İstanbul'da işçi mitingi / Ve iki İngiliz öldü / Vazgeçtim, yazmayacağım... (Aydın Engin) / Dünyada ve Türkiye'de holiganizm / İşin içinde ne "iş" var dersiniz? (T. Ağaoğlu)
Avrupa Birliği üyeliği ve emek
İzzettin Önder
İnsancıl ve güleryüzlü bir kapitalizm mümkün mü?
Avrupa Birliği çalışanlara yoksulluk ve zahmet vaadediyor
Avrupa trajedisi ile Avrasya vahşeti arasındaki ben...
Serol Teber
Ahlaki tercihlerimizin maddi temelleri
Hüseyin Hasançebi
Çalışan gençler konuşuyor
Birgül Akmaz (Görüşenler: Mehtap İskender, Kamil Ertürk)
Çocuk emeği sömürüsü
Fadime Gök
Deprem ve sosyalistler
Can Kayabal
Yufka yürekli bir özel girişimcinin itirafları
17 Ağustos depreminde Körfez'de ne oldu?
Eski bir "kaza" da Hindistan'dan
Felaketin "ekonomi politiği"
4447 sayılı yasa ve özel emeklilik
Sosyal güvenlik 'reform"unun içyüzü
Dr. Cumhur Kaya
Son dönem şirket birleşmelerinin sektörel özellikleri
Şirketler neden "evlenir"?
Zeki Yavuz
Özelleştirmenin durdurulabilir yükselişi
Cengiz Uzuner
A16. Küresel baskıya karşı
Çetin Aktaş
"Avrupa Birliği ve NATO gericiliğin kalesidir"
Stratis Korakas (Görüşen: Can Kayabal)
Cinayeti Belçika resmi makamlarının işlediği doğrulanıyor
Lumumba'nın kaatilleri
Amazon yerlileri bitki hırsızlarına karşı örgütleniyor
Venezuela'nın "barışçı devrimi" mi?
İnternette Kızılcık turu
Granma Internacional / International Institute of Social History
Belge
Arı Hareketi iletişim ağından basın bülteni.
Türkiye'nin 21. yüzyıl vizyonunda ilk adım
Kemal Köprülü
İrlandalı Marksist devrimci
James Connolly
Sayı 3'ün tamamına buradan (PDF - 7,34 MB) erişebilirsiniz.

Siyaset
Ekonomi
Dünya
Kültür-Anma